Doğanay, hemen battı Hyperloop sistemi bile bu kadar hızlı geri gidemiyor. Bunların sistemi, bildiğimden de daha berbat, güçsüz bir sistemmiş. Şu bildirimlerde görünen tweetler artık yok, çünkü profiline bir haller olmuş. Daha hiçbir şey dememiştim, sormamıştım, anlatmamıştım.
Rusya’nın idaresini elinde tutan malum çete, AB ile de danışıklı dövüşüyor. Oyunlar içinde oyunlar kurmaya çalışıyorlar. Çok geniş meseleler var, yazarak detaylı anlatmak mümkün değil ve herkese açık şekilde yazmak doğru da değil ama özetle şu hususlar bilinmeli.
Türkiye’nin Yunanistan’a girmesini de istiyorlar. Irak’a girmesini de istiyorlar. Azerbaycan’ın Ermenistan’a girmesini de istiyorlar. Lakin söz konusu hamlelerin ve daha fazlasının, Türkiye’nin yararına, Azerbaycan’ın yararına imiş gibi görünmesini sağlayıp arka plandan tamamen kendilerine yarayan işler olmasını istiyorlar. İşte yaşanmakta olan sürecin temel sorun olarak görülecek kısmı tam da burası…
Ben ilk defa “Türkiye, sorunları, sorunun merkezi olan yerlerde çözecek. Türkiye’nin siyaseti değişecek.” dediğimde, buna karşılık verecek, mani olacak güçleri zaten kalmamıştı. Bu çıkışımı büyük fırsat olarak değerlendirdiler, her şey çantada keklik zan ettiler. Her biri başka ülkenin idaresini hukuksuz şekilde ele geçirmiş olan ve çeteleriyle birlikte kara para işleri yapan kuş beyinli malum kişiler, Londra’ya tasmaları ile bağlı kişiler, üç beş göz alıcı hareket, açıklama, danışıklı restleşme, üç beş oyalayıcı orta oyunu ile Türkiye ve dünya siyasetine yön vereceklerini zan ettiler.
O günden bu yana ortam gergin, hareketli ve kontrolü zor bir vaziyette. Bir yığın ahmak, hayal alemlerinde yaşayarak, her meselede ahmakça kararlar aldılar, alıyorlar ve ortalığı karıştırıyorlar. Her seferinde rezil de oluyorlar ama bir türlü akıllanmıyorlar. Şimdi Azerbaycan meselesinde de farklı planları var. Bütün tuzakların uygulanması kısmında Tayyip ve çetesi de zaten emirlerine amade haldeler.
Tayyiple de araları iyi olan Aliyev ve karısı, zaten en baştan beri İngiltere/Londra’ya çalışıyorlar. Hepsini bir merkez yönlendiriyor. Bu ahmakça oyunları da ya Londra kuruyor ya da Londra son onayı veriyor.
Ukrayna’yı kara para kaynağına çevirmek istemezlerdi. Onca Müslüman coğrafyası varken, kendilerini batılı/hristiyan gören ama insanlıktan bile çıkmış olan, ahlaksızlığı ve dinsizliği arşa varmış olan Ukrayna halkını malzeme yapmak istemezlerdi. Lakin İstanbul karşısında o kadar büyük kaybettiler, o kadar parasız kaldılar ve uç sınırlara geldiler ki mecburen Ukrayna’yı da nakite çevirdiler, çeviriyorlar. Bunun için hala danışıklı dövüşüyorlar. “Özel askeri operasyon”muş… Ahmak bile inanmaz şu tabire, şu tabir üzerinden dönen dolaplara… Oraya asker diye gönderilenler de büyük çoğunlukla Türk/Müslüman kökenli ve yeterince eğitim, silah, teçhizat verilmemiş olan Rusya Federasyonu askerleri… Onları bile bile ölüme gönderiyorlar, Ukraynalıları gönderdikleri gibi… Onların bile organlarını nakite çevirme fırsatı bulurlarsa çeviriyorlar. Ukrayna’dan dışarı milyonlarca sivil çıktı ve en başından itibaren yüksek sayıda Ukrayna vatandaşı, gittikleri batı ülkelerinde fuhuş ya da organ mafyalarına kurban oldular, oluyorlar. Yine de kan emerek beslenen ve varlıkta kalabilen batılı onlarca ülkeyi ve İsrail’i ayakta tutabilmek için daha fazla kara paraya ihtiyaçları var.
Şimdi Suriye’de, Libya’da, Afrikanın farklı farklı yerlerinde de planlarını, danışıklı dövüşlerini, kara para işlerini İstanbul bozuyor, bozacak. Bunun çok yakında olacağını hem akıl, mantık, olayların akışı, sahanın vaziyeti gösteriyor hem de yapabildikleri kadar metafizikle bakıp görüyorlar. Önlerinde çok çok kötü zamanların olduğunu biliyorlar. On milyondan fazla sözde mültecinin Türkiye dışına çıkartılacağını biliyorlar. Suriye’ye yeniden devlet otoritesinin hakim olacağını biliyorlar. Sadece Suriye’de danışıklı olarak çatıştırdıkları onlarca terör örgütleri var ve bunların da yok olacağını biliyorlar. Tekrara gerek yok, her yerde kaybedeceklerini, kara paralarının kesileceğini biliyorlar. İstanbul’u da yok edemeyeceklerini, durduramayacaklarını biliyorlar. Ayrıca parasız alacakları aslında çalacakları bol miktarda gaza, petrole, madenlere de ihtiyaçları var.
Bu nedenle daha başka yerler de karıştırılmalı. Bu maksatla da Azerbaycan-Ermenistan krizini kullanmak, bu hususta da danışıklı dövüşmek istiyorlar. Azerbaycan’da da Adnan Oktar organize suç, terör ve ihanet örgütünün çok ağırlığı, geniş bir sistemi var. Orada da kedicikler var. Orada da devlet içinde devlet sistemi var. Orada da Aliyev’lerden aşağı doğru devletin yetkilileri arasında çok sayıda kişi “sistem”e dahil edilmiş vaziyette. Orada da bağımsız mahkemeler, emniyet teşkilatı ve ordu yok. Azerbaycanın da her yerinde “sızma” var.
Azerbaycan da tıpkı Türkiye gibi kara para cumhuriyetine çoktan dönüştürüldü. Azerbaycan üzerinden kaçırılan insanların, kadınların, çocukların, bebeklerin, organların haddi hesabı yok. Aliyev’in, kara paracı Yahudi Zelenski ile sıkı dostluğunun “kara para” ve “Londra merkezine bağlı olmak”tan başka anlaşılabilir, dikkate alınır izahı da yok. Azerbaycan’da da Mehmet Haberal’ın kontrolünde olan ve aslında organ işine bakan hastahaneler daha doğrusu insan mezbahaları var. Orası bir yol, bir güzergah… Güya çatışan Azerbaycan ve Ermenistan yetkilileri de arka plandan sürekli paslaşıyorlar, görüşüyorlar, anlaşıyorlar.
Zengezur geçidinin bir kara para geçidi olduğunu, birbiriyle çatışmalı görünen tarafların tamamının bu geçidi açmak için ittifak halinde olduğunu, güya Türk Devletleri Teşkilatı’nın da bu işlerin içinde hatta başında olduğunu v.s. sesli anlamıştım. Ermenistan’la AKPKK’nin “yakınlaşma” siyaseti de bu maksatlarla yapılan bir oyundan başka bir şey değil. Her şey “kara para” için, her şey “insanlık düşmanlığı” konusunda tam teşekküllü bir ittifak oluşturmak için. Aralarında hiç mi farklar yok, sorunlar yok, çatışmalar yok… Var, var ama temel hususlarda sorunlar, çatışmalar yok. Bunca taraflar arasında elbette her kesimden ve seviyeden herkes danışıklı dövüşmüyor. Lakin tepe isimlerin tamamına yakını sistemin aslında nasıl olduğunu, işlediğini biliyor ve danışıklı dövüşüyor ki zaten bunların büyük çoğunluğu da biyonik robotlar. NATO, AB, AİHM, KGAÖ dahil bilinen bütün teşkilatlar, birbirleriyle çoğunlukla danışıklı dövüşen, bazı detay kısımlarda görüş ayrılığı yaşayıp çatışan taraflarca yönetiliyorlar. Çin de bu sistemin bir parçası. Hatta bu sistemin yeni merkezi yapılmak istenirken İstanbul’un üzerinden geçip ezdiği bir kara para devleti.
Zengezur geçidi hususunda, o yayını yaptığım günden beri rahat değiller. Konuşmalarına dikkat ediyorlar ve bu konularda dikkat çekmemeye çabalıyorlardı. Lakin batı ülkeleri bu kadar batakken, önlerini de göremiyorlar ve ümitleri azalıyorken, daha fazla bölgenin ve çok sayıda başka insanın da “nakite çevrilmesi” lazım. Çok daha fazla kara para işleri lazım. Hepsinden mühim olanı da şu ki bir türlü durdurulamayan İstanbul’un ilerleyişinin, yükselişinin, dünya üzerindeki tesir gücünün “derhal” durdurulması lazım. Bu maksatla da oyunlar içinde oyunlar kurmaları lazım. İşte sahada yaşananların arka planları bunlar.
Azerbaycan ya batacak ya çıkacak. Arası yok. Azerbaycan İstanbul’un sesine ses verecek, ayağa kalkacak, başlarındaki ve içlerindeki kara paracı hainleri ayaklar altında ezecek ya da İstanbul kangren olan kolu yani Azerbaycanı kesip atacak. Azerbaycanlılar da nakite çevrilirken hiçbir şey yapmayacak ve bu şeytanlıkların Türkiye’ye yayılmasına izin vermeyecek.
Biz artık ilan eden ede ayağa kalkıyor ve Türkiye’deki “sistemi” tamamen yok etmeye oynuyorken bir daha yazıyorum… Rusya’da, Azerbaycan’da ve bundan sonra varlıkta kalmak, Londra’nın kontrolünden, sömürmesinden, kan emiciliğinden kurtulmak isteyen bütün ülkelerde, vatansever bütün taraflar ayağa kalkmalılar. Hemen şimdi, bizimle beraber tempoyu yükseltmeliler ve birkaç güne de bu işleri bizlerle eş zamanlı, senkronize halde bitirmeye oynamalılar.
Tekrar ediyorum, Azerbaycan dediğimi yapmadığı sürece, Türkiye’den herhangi bir kişinin, etkilinin, yetkilinin, askerin, sivilin, bürokratın, iş adamının, siyasi partinin, liderin, şu şartlarda Azerbaycan’a herhangi bir sahada en ufak bir destek verdiğini, hatta destek açıklaması yaptığını…. Gözler önüne serdiğim oyun içinde oyunlara yani Londra’ya hizmet ettiğini görürsem, duyarsam, istihbaratını alırsam… O kişi ya da grubu hemen ve tamamen yok etmeye oynayacağım. Bunu, Türkiye’yi muhafaza etmekte ve insanlığı korumakta zaruri bir hamle olarak göreceğim. Bu nedenle de çatışmalardan kaçınmayacağım ve gerektiği kadar acımasız bir keskin kılıç olacağım. Azerbaycan halkı titreyip kendine gelirse, söz konusu kara paracı paralel devlet sistemini ayaklar altına almaya oynarsa, o halde ise ölümüne Azerbaycanın yanında duracağım, duracağız.
Tayyip’in ve çetesinin, her türlü kara para işlerinde tepe tepe kullanmak için ordumuz üzerinden güya eğittiği Somalili sözde komandoları izliyorsunuz.
Bu gibi sözde askerler, aslında/özünde terörist çeteleri üzerinden, ordumuz da alet edilerek vahşice kara para işleri uzun zamandır yapılıyor. Elde edilen paralar da Londra merkezli sisteme akıyor. Yani ABD İngiltere’ye maşalık yapıyor. Türk devleti, milleti ve ordusu dahil bütün kurum ve kuruluşları da ABD aracılığı ile Londra’nın maşası oluyor. Somalili bu terör ve vahşet grupları da Türkiye üzerinden Londra’nın maşası oluyor. Güya sömürgecilik, katliamlar, vahşetler bitmiş… Hayır, sadece şekil değiştirdi ve daha acımasız şekilde, daha yaygın şekilde devam ediyor. Ordumuz Libya ve Suriye gibi yerlerde de İnsanlık için, adalet için, milletimizin muhafazası için, soydaşlarımızın ya da dindaşlarımızın muhafazası için bulunmuyor. Tam aksine olarak onların can, mal, ırz emniyetlerini tanımayan, insan kaçakçılığı hatta organ ve çocuk kaçakçılığı bile yapan bir terör teşkilatı olarak bulunuyor. Ordumuzun üst kademelerine getirilmiş Kraliyet uşağı gizli Yahudi, gizli Ermeni hainler de bu işlere yardım ve yataklık yapıyorlar. Paylarını da alıyorlar. CHPKK’den HDPKK’ye kadar bütün sözde siyasi partiler, aslında terör teşkilatları da bu nedenle iktidarla danışıklı dövüşüyorlar. Gerçekten muhalefet yapmıyorlar, çünkü onlar da bu işlerin içindeler ve paylarını alıyorlar.
Evet, Tayyip ve çetesi, danışıklı muhalefet ve mason tarikatının da yardım ve yataklıkları ile, başta adli makamlar olmak üzere devletimizin bütün kurum ve kuruluşlarını çoktan ayarından çıkarttı, çoktan İngiltere merkezli ve bütün insanlığın düşmanı olan sistemin emrine amade kıldı.
Bu nedenle ordumuz bir an evvel Suriye’den, Libya’dan, Somali’den ve benzeri kara para merkezi haline getirilmiş ülkelerden bütünüyle çıkartılacak. Bu nedenle, bu iradeye karşı direnen ve hala devletimizin bütün kurum ve kuruluşlarını Londra’nın emrine amade halde tutmak isteyen AKPKK meşru bir millet darbesi ile devrilecek. Son hazırlıklarını yapmamış olan hiçbir taraf kalmasın. Büyük gün geldi çattı… Artık AKPKK-MHPKK-CHPKK-HDPKK ve diğer organize suç, terör ve ihanet örgütlerini kollayabilecek, ayakta tutabilecek bir Londra yok. Bir Washington da bir Tel Aviv de yok ve şimdi sıra milletimizde…
Bir devletin, herhangi bir başka devlete kendi topraklarında nükleer enerji santralleri yaptırması, vahim seviyede bir milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik uzmanlarından ve ayrıca nükleer bilimcilerden bir heyet oluşturup “Mfs ne demek istedi? Bir nükleer enerji santrali art niyetle yapılmak, kullanılmak istenirse, başımıza nasıl sorunlar açar? Biz fark edemeden bize nasıl oyunlar oynanabilir?” diye sorulduğunda, alınacak cevaplar da sarsıcı cevaplar olacaktır. Dahası, Türkiye’deki nükleer enerji santrali projelerinde “Türk tarafı” olarak bilinenler, yığma mason, gizli Ermeni, gizli Yahudi, vatan haini kişiler, odaklar… Koca bir milletin, çoluk çocuğun hatta yetimlerle dulların haklarını bile yemeyi/çalmayı güya “dava” gören insanlıktan çıkmış, karaktersiz, ahlaksız, acımasız tipler… En başta da ihanetlerini, hırsızlıklarını, yalanlarını, tuzaklarını, zararlarını anlatmak günlerce sürecek olan Zapsu ailesi…
Bu yazdıklarımdan yanlış manalar da çıkartılmasın. Türkiye, gerçek Türk ve gerçek Müslüman bilim adamları vesilesiyle nükleer santraller yapabilecek olsa bile, yapmayacak. Yapılmışsa bile kullanmayacak. Zaruri sayıda kendi nükleer silahlarını yapacak, bunları elinde her an hazır tutacak, zaruret olmuşsa bu nükleer silahları kullanacak ama daha ötesine gitmeyecek.
Zaten nükleer maddeleri “enerji” elde etmek için kullanmanın bir mantığı da yok. Sadece Kuzey Afrika’nın çöl halindeki arazileri, dünyanın büyük kısmının enerji ihtiyacını çok ama çok uzun süre karşılayabilir. Daha ABD’nin, Avustralyanın ve Asyanın devasa çölleri de var.
Çoktan üretilmesi gereken çok verimli güneş enerjisi panellerinin üretilmesine, satılmasına da izin verilmedi. Bu mesele de istenirse hemen çözülebilir. Şu anda “oyuncak” denilebilecek kadar basit güneş enerjisi panelleri kullanılıyor. Türkiye’de Karapınar’da yapılan güneş enerjisi santrali bile Türk görünen, Müslüman görünen vatan hainlerinin oyalama, vurgun, geri bırakma projelerinden biri, başka bir şey değil. Araplara da benzer oyunları oynadılar, oynuyorlar. Çölleri yeşertecekleri iddiasıyla çember şeklindeki sürekli sulanan arazilerle güya çiftçilik yaptırdılar. Bunca sene geçti, arazi serinlemedi, yeşermedi. Toprak kendine gelmedi, canlanmadı. Bölge serinlemedi. Gerekli ağaçlandırma faaliyetleri yapılmadı, elde mevcut olup işe yarayacak teknolojiler bile kullanılmadı, arka planda bırakıldı ve şimdilerde yeraltı sularının da tamamına yakını bitmek üzere… Hangi mühendis ekibi, hangi bilim adamı ekibi, böyle bir sona varılacağını en başından itibaren göremez. Bu, art niyet değil de nedir. Deniz suyundan temiz su elde etme sisteminde de aynı kandırma, aynı insanlık düşmanlığı, aynı sömürücülük ve oyalama görülüyor. Dünyanın çölleri, çöllerin altındaki devasa uzaylı üslerine, yerleşme alanlarına enerji sağlamak yerine artık dünya insanlığına enerji sağlamalıdır.
Türkiye’de İstanbul Boğazının akıntısı hala boşa akıyor. En fazla üç ay içinde oraya mükemmel, tertemiz, atıksız ve büyük güç üreten bir santral kurulabilir. Ayrıca Türkiye jeotermal sahasında dünyanın belki de en şanslı ülkesi… Neden hep jeotermal hakkında konuşuluyor da işe yarar jeotermal projeleri yapılmıyor. Büyük İsrail projesi için on milyondan fazla onursuza baktırılan Türkiye, neden kendi vatandaşı için zaruri olan projeleri yapmadı, yapmıyor. Neden imkanlarını onursuzlara harcamak yerine projelere harcamıyor.
Jeotermal sahasındaki taktik, sinsi engellemeler de kaldırılır, devletimizin gücüyle gerçekten teşvikler ve gerçekten işe yarayacak projeler yapılır ve böylece kısa sürede mükemmel neticeler alınabilir. Rüzgardan, deniz dalgalarından elde edilecek enerjileri ve daha başka alternatifleri de “gerçekten” değerlendirmek gerekir. Türkiye bunların hepsi için münasip bir devlet. Türkiye’nin asla enerji, temiz su ve gıda sorunu olamaz. Lakin bütün dünya nükleer enerji santrallerinden kurtulmanın yolunu ararken, şimdilerde yakıtsız kalan Avrupa “Yine de nükleer enerji santrallerine geri dönmeyeceğiz” derken, bize hangi siyasi/idari yetkililer, hangi akademik yetkililer nükleer enerji santralleri dayatıyorlar. Bunu neden yapıyorlar, asıl bu kısmın derhal meydana çıkartılması gerekiyor.
Gece yazdığım yazılarda petrol ve doğalgaz kaynaklarımıza da temas etmiştim. Türkiye doğalgazdan en yüksek seviyede elektrik enerjisi üreten ülkelerden biri olabilir. Bu hakikaten çok az vaktini ve emeğini alır. Doğalgazla çalışan daha güçlü arabalar yapılabilir. Bilim ve teknoloji bu kadar ayağa düşmüşken hala koca Türkiye’nin yerli motor sorunu yaşaması da nedir. Hangi devlet kurumu, hangi devlet yetkilisi bu sorunu gerçekten çözmek istemiş de en fazla üç ayda çözememiş? Çözememiş mi, çözmek istememiş ve oyalamış mı, bunun soruşturulması gerekir. Türkiye çok kısa süre içerisinde her sahada kendi kendine yeten bir ülke olabilir.
Bunun ilk şartı yönünü sömürgeci batı/NATO çetesinden, her devirde medeniyetin menbaı olan doğuya çevirmesidir. İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın ve ülkedeki bütün vatan hainlerini bünyesinde toplayan mason tarikatının başları derhal ezilmelidir. Aksi halde Türk milleti varlık içinde yokluk yaşamaya, akıl almaz geniş imkanlar içinde açlıkla/yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Sorun imkanların olmayışı ya da çok kısıtlı oluşu değil, sorun devletin her kademesine hainlerin sızmasıdır. Üç tarafı deniz olduğu halde balık yiyemeyen, her yeri tarla olduğu halde toprak mahsullerini yurt dışından getiren ve ekmeğe para yetiştiremeyen bir milleti/devleti, sadece organize bir ihanet çetesi bu hale getirebilir.
İşte Türkiye’deki nükleer santral projeleri de bu hainlerin yeni ihanet projelerinden başka bir şey değildir. Söz konusu nükleer santral projelerine hala milletin parasını akıtma vatana ihanet eylemidir. Söz konusu projeleri şu andan sonra savunan, öven, faydalı ve zaruri gösteren basın, medya ve sosyal medya aktörleri de bu gün değilse yarın yargılanırlar.
Pat-la-dık… Bir nefes kadar mesafe kaldı, her gün her yerin barut kokmasına… Nerede hukuk devleti? Nerede yetkililer? Nerede milli güvenliğimiz?
Ayağa kalkıp da şu kadın gibilerden yüzlercesini bir çukura gömesimiz var. Biz, beş milyondan fazla şehidin kanıyla sulanmış olan ve binlerce yıldır yaşadığımız şu topraklarda, kendi vatanımızda, kendi devletimizde, her gün ve her saat ve her yerden şu türlü şeytanca saldırılara, ihanetlere maruz kalmak ve tahammül etmek zorunda mıyız? Bunlar gibileri araştırıp soruşturmak ve yargılamak, zararlarını bir an evvel durdurmak, vatandaşın işi mi, İslami teşkilatların, cemaatlerin vazifesi mi? Ya da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mı bakması bekleniyor bu işlere ve böyle aleni ihanet faaliyetleri icra eden kişilere? Biz bu kadar şehidi, Türk ve Müslüman rolü oynayan üç beş tane kripto kimlikli kişi her gün dinimize, imanımıza sövsün, saysın diye mi verdik? Sahi, bu milletin vergileri ile geçinen yüz binle Diyanet personelleri nerede, neden bu kadar aleni ihanetlere karşı sessiz ve tepkisizler? Şu kanala, şu suç örgütüne hiç mi denk gelmediler? Bir millet, üç şeyi yıkılarak yıkılır; din, dil, tarih… Bunlara saldıranın başı gövdesinden anında ayrılmalıdır. Aksi halde devlet yıkılır, ayakta tutulamaz. Millet köle olur, kimse kurtaramaz.
Mine Şule Enhoş isimli o kadın, bir yanı gizli Hristiyan, bir yanı gizli Yahudi bir hain. Kadın ileri seviyede pislik bir büyücü… Kadın satanist. Kendini daha çok Yahudi ve satanist olarak görüyor. Kadın sadece Müslümanların, sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın düşmanı. Ahlak, namus, izzet, şeref, haysiyet, karakter, vicdan, dürüstlük, adalet, iyilik, merhamet ve insanlık namına hiçbir şey yok. Dişi bir insan şeytanı… İblis’in peşinde koşuşan satanist muzır varlıklardan… Artık “insan” denilemeyecek olan esfel-i safilinden biri… Seyyar satıcılık yapmayı denese çoğunlukla zarar edecek kadar düşük zeka ve idrak seviyesine sahip olsa da niyetini, ahlakını, insanlığını bu derece bozmuş biri… İslam’a dair bir şey bildiği de yok. Onun bildiği şeytanlık, büyücülük, ayinler, ihanetler…
Konca Kuriş’ten birkaç tanesini bir cebinden çıkartacak kadar ileri seviyede karaktersiz, fitneci, cerbezeci, yalancı ve münafık bir kişi. Gerçekten ilim sahibi bir müslümanın karşısında beş dakika bile konuşamayacak bir kişi. Beş dakikada ağzının payı ilimle, ispatla da verilebilecek, kameralar önünde rezil edilebilecek ama yine de aynı ifsat edici hususları anlatacak, vazifesini yapacak bir baş belası… Aldanarak konuşmuyor, bu kadar fitne fesat, bu kadar uydurma, bu kadar tahrifat, aldanarak yapılacak iş değil. Kasten aldatıyor. Kaşı gözü de ayrı oynuyor. Kimseye güven veren bir görüntüsü yok.
Zaten acınası hallere getirilmiş olan bu milletin evladı iyice, iyice, iyice manevi, ruhi ve maddi tehlikelere düşsün, peşi sıra ülkede huzur, asayiş, sükunet, adalet, ahlak, namus, beden sıhhatine kadar her şey iyice, iyice, iyice bozulsun diye bunu yapıyor. Bütün satanistler gibi bir satanist zihniyetiyle davranıyor. Bu yaptıkları fikir, vicdan, yayın/ifade hürriyeti kapsamında davranışlar değil ve bu ülkenin adli makamlarının derhal konuya müdahil olması gerekiyor. Lakin masonluğun kontrolü altındaki adalet sistemimiz de bunlara kayıtsız kalıyor, hatta böyle pislik kişileri bir de koruyor, kolluyor. Yaptıkları alenen casusluk, alenen ihanet, alenen yıkıcı faaliyet, alenen örgütlü suç…
Bizim on yıldan fazladır yer bulamadığımız, çok takdir edilen yayınlar yapsak da yayınlarımızın yayılmasını sağlayamadığımız, gerçek sahibi CIA olan Youtube ve benzeri platformlar da bunları koruyor. Tahrif edici, yıkıcı, çökertici yayınlarını, iddialarını, uydurmalarını, yalanlarını en öne çekiyorlar da şu milletimize izletiyorlar. Bu gibi kanalların, sayfaların altında yorum yapanların da çoğu aynı suç örgütünün mensupları. Tamamına yakının isimleri ve soy isimleri bile kriptoloji ürünü… CIA’nın o malum sosyal mecralarında, gerçek Türklerin/Müslümanların ise bir tek hususta bile seslerini duyuramaması için sansür üstüne sansür uyguluyorlar.
Birileri son yıllarda ülkemizde paralel devlet arıyor. Asıl paralel devlet bunlar. Kökü dışarıda ve muzır bir teşkilat olanlar bunlar. Kurulu bütün düzeni bozmaya çalışanlar, milleti ve devleti yıkıcı faaliyetler yapanlar bunlar. Türkiye düşmanlarınca fonlananlar bunlar. Türkiye’ye ve Türk milletine ihanet edenler bunlar. Kanalda bu güne kadar bir tane gerçek Türkün, bir tane gerçek Müslümanın yer bulduğu görülmemiş. Onlarca kişi arasında, yüzlerce video arasında kriptolardan başka kimse yok. Hepsi de birbirini bilen, bile göre ihanet eden, çift kimlikli, omurgasız sürüngen ve alçak kişiler. Sürekli “ülkemiz, Türkiye, milletimiz, tarihimiz, biz müslümanlar, kitabımız, hadisler” diye diye Türkiye’ye ve Müslüman Türklere ihanet eden kişiler. Türkiye’den başka hiçbir devletin sisteminin bir saat bile müdahale etmeden durmayacağı kişiler. Dağ başı mı burası, çadır devleti mi yoksa hukukun üstün olduğu bir Türk devleti mi, belli değil artık. İyice haddi aştılar. İnsanların bir tahammül sınırı var.
Masonların, gizli Yahudilerin, gizli Hristiyanların, türlü Türk ve İslam düşmanlarının buluştuğu, desteklediği ve fonladığı… Akademi Dergisi’nin ve on yıldan fazladır “Ezber Bozan” diye diye yayınlar yapan ben mfs’nin isminin bile taklit edildiği… Daha en başından bile her şeyi art niyetle düşünülen ve kurulan… Anlattığımız doğru ve hayra götürücü, bütün insanlığın faydasına olan hususların sık sık kopyalandığı, kopyalanırken mümkün olduğu kadar tahrif edildiği… Bu faaliyetlerin Türk ve Türkiye ve İslam düşmanlığı kapsamında yapıldığı açıkça görülebilen bir kanal Ezber Bozan TV… Aklı başında ve biraz mürekkep yalamış bir devlet yetkilisinin, Ezber Bozan TV kanalında örgütlü şekilde Yahudilik, Masonluk, İsrail menfaatlerine olacak şekilde faaliyet gösterildiğini, bunun sinsice ve gizlice yapılmak istendiğini ama gizlenemez ruh hallerine sık sık bürünüldüğünü ve sık sık açık verdiklerini kısa sürede görür. Kısacık süre içinde bu ekibin ve bu kanalın ve bu kanalla bağlantılı diğer kanalların, dini ve milli değerlerimizi casusluk faaliyetleriyle çökertmek istediklerini görür.
Lakin bu örgüt, bu kadarla sınırlı faaliyetleri olan bir örgüt değil. Videolara çıkanlar arasında bile her türlü şeytani suçlara bulaşmış olanları var. Her türlü kara para işine bulaşmış olanları var. Uyuşturucadan, alkolden, cinsi sapıklıktan, tecavüzden, insan ve hayvan kesilen ayinlerden, kara paralarla haram yemekten yüzü gözü dağılmış, gözünün önünü göremez olanları, o derece şeytanlaşmış olanları var. Bunların ne derece şeytanlaşmış, milletimiz ve insanlık için ne kadar zararlı kişiler oldukları bir insana bir anda anlatılsa, duydukları karşısında psikolojisi bozulur. O yamyam denilenler var ya, onlar bile bunların yanında insan evladı sayılırlar. Avrupanın, Asyanın, Ortadoğunun tarihlerinde, asırlar öncesinden beri bilinen Yahudi pislikleri var ya, insanlık dışı o faaliyetlerin hepsi bunlarda da var. O anlatılanlar, tarihte kalmadılar. Bu ülkede sadece Münevver Karabulut cinayetinin üzerine tamamen ve gerçekten gidilse, kısa sürede yol bunlara da çıkar. Bunların da Adnan Oktarcılardan zerre farkları yok. O Adnan Oktar davası da gerçekten görülse, yol yine bunlara da çıkar.
Bunlar, her nerede insanlık, iyilik, merhamet, sevgi, saygı, adalet, huzur, sükunet, helal rızık, maneviyat görürlerse… Her nerede kurulu bir düzen görürlerse, onların hepsini yıkmayı kendilerine vazife bilirler. Hem de böyle insani ve ulvi değerlere hizmet ediyormuş gibi görüne görüne bu tahrifatı ve yıkıcılığı yaparlar. Bunların yirmi kuşak gerideki dedelerine dair bilgi bulabilseniz, aynını yaparak yaşadıklarını görürsünüz.
Daha geçen sesli yayınla bir dokundum, temas ettim. Gerginliğin yüksek olduğunu anlamalarını sağladım. Lakin şimdi damarıma basar gibi inadına çıkarttıkları kişiye, anlattıkları yalan dolan şeylere, yapılan yıkıcı faaliyete bir bakın. Son çare olarak, insanlık namına artık kalkıp sıkacağız her birine, gömeceğiz hepsinin leşini bir yere, sonra bunları insandan, vatandaştan sayan ve ancak o safhada devletimizin kurumlarını ve kanunlarını işletmeye kalkan, onu da mason birader, gizli yahudi ve satanist dayanışması ile yapmaya kalkan resmi yetkililere de sıkacağız. Buraya kadar geldi bu iş. Başka yolu yok. Kaçtır ikaz ediyorum, anlaşılan o ki bunun yaşanması bekleniyor.
Sınırlarımızdan açık kimliği ile saldıraya geçen düşmanlar/ordular, şu erkek ve dişi insan şeytanlarından binlerce kat daha az zarar verebilirler bu ülkeye ve bu millete… Kim oldukları bellidir, kastettikleri açıktır, harp edilir, zafer elde edilir ya da mağlup olunur. Geriye kalan az da olsa yine millet olarak kalır, dinini, tarihini, lisanını bilen bir topluluk olarak kalır. Sonra nasipse yine yükselir, yine büyür. Ya bunların yaptığı nedir? Bir milleti yaşarken öldürmek değilse nedir? Orduların, akıl almaz savaş araçlarının yapamadığını yapmak değil midir? Nerede o MİT, nerede o Hakan Fidan ve çetesi? Kim onu getirip o koltuğa yapıştırdı? Neden bu millet o Hakan Fidan’ı oradan söküp atamıyor? Kime, kimlere hizmet etmektedir? MİT’in ve Hakan Fidan çetesinin, şu gibi Türk ve İnsanlık düşmanı örgütleri, canavarları, kan içicileri, büyücüleri, satanistleri, teröristleri, muzır varlıkları kollamaktan, yönetmekten, yönlendirmekten ve beraberce insanlık dışı kara para işleri yapmaktan başka işleri, vazifeleri yok mudur? MİT bu maksatla mı kurulmuştur?
Ne CIA tanırım, ne Mossad tanırım, ne MİT tanırım, ne de bu insan şeytanlarını destekleyen, maşa olarak kullanan kara paracı hükumetleri, gizli servisleri, mason çetelerini tanırım. Benim adım Mfs…. Sözümü havada bırakmam. Benden son ikaz. Şimdi herkes hamlesini yapsın, herkesin kararını ve hamlesini bir görelim. Sadece Türkiye’nin karışacağını değil, bütün cihanın karışacağını ve yüz milyonla insan öleceğini bile bilsem, şu insan şeytanlarına icap edenleri yine de yaptırırım. Zaten bu gün yarın karışacak bu ülke de bu dünya da… Hem de mason savcıların, hakimlerin gözlerine soka soka söz konusu suç örgütünün bütün elamanlarına sıktırmazsam ben de mfs değilim. Gerekiyorsa o kripto ve mason savcılarla hakimlerin leşlerini de bunların leşlerinin yanına gömdüreceğim. Haydi, şimdi herkesi bir göreyim. Alabiliyorsa gelsin İsrail alsın, ABD alsın, İngiltere alsın ya da kim alabiliyorsa gelsin alsın şu insan şeytanlarını elimden de göreyim…
Gerçek savcılar, gerçek hakimler, emirlerindeki istihbarat ve kolluk gücünü de kullanarak, önce şunların üzerlerine bir gitsinler. Gizledikleri gerçek kimliklerine, mensup oldukları gayr-i İslami tarikatlara, fonlandıkları Türkiye düşmanı odaklara, talimatlar aldıkları kişilere, gizlice toplanıp ayinler yaptıkları yerlere kadar, canlıları katlederek büyüler yaptıkları yerlere kadar çıkartsınlar meydana. O işler de bize kalmasın. Şu Youtube’a ve benzerlerine de şu devletimizin gücü gösterilsin artık. Çok değil, üç gün hepsine erişim engellensin, nasıl yıkıcı faaliyetlere ve yayınlara izin verdikleri, nasıl insanlık ve Türk/İslam düşmanlığı yaptıkları, gerçek insanları ve en çok da Müslüman Türkleri nasıl sansürledikleri resmi açıklamalarla ve örnekleriyle gözler önüne serilsin bakalım, nasıl ayar alıyorlar. Türkiye, söz konusu sosyal mecraların bütün sorumlularının, milletler arası mahkemelerde, insanlığa karşı işlenmiş suçlara yardım ve yataklık suçlaması kapsamında yargılanmasını sağlasın. Şurası devletse artık devlet gibi işlesin, yoksa adalet dağıtmaya dönük talimatları ben vereceğim.
Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri 16 Eylül 1959 tarihinde vefat etmedi ve “kabr-i şerif”te medfun değil. Cemaatimize dair bilinen pek çok şey doğru değil. Alakalı ses kaydını Soundcloud kanalımız üzerinden dinleyin…
Cemaatimizin her yerine sızmış olan gizli Ermeniler ve gizli Yahudiler arasında panik ve korku iyice artıyor. Keyifleri yok, yüzleri gülmüyor. Önlerini göremiyorlar, gelecekten ümitleri yok. Ne yapacaklarını da bilemiyorlar. Aralarındaki tartışmalar, bölünmeler de iyice artıyor.
Ben ise daha hiç darbe vurmadığımı, sadece meydanı şöyle bir hareketlendirdiğimi açıkça yazıyorum. Şimdi bir bakıyorum, İstanbul Avrupa yakasındaki Sultanahmet Yüksek Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu’nda, Kaan Özeşer isimli bir gizli Yahudi var. Bizim aramızda Kaan diye bilinse de gerçek adı Cohen olan bu gizli Yahudi kişiye bir neşter vurulsa, sadece o değil, peşi sıra yüzlerce benzeri kişinin can damarı kesiliyor. Tek hamlede topluca oyundan düşüyorlar. Hem de gürültülü şekilde düşüyorlar.
Sadece Cohen Özeşer hakkında soruşturma başlatılmasını sağlasak, soruşturma kısa sürede Gülderen ve Alihan Kuriş’e ve Seyfettin Alkan’a da çıkıyor. Hemen ardından Gülderen ile Alihan’ın etrafında toplanmış gizli Ermeni, gizli Yahudi, gizli mason, gizli kara paracı, gizli sübyancı, gizli işkenceci, gizli vatan haini ve devlet/millet düşmanı kişilere de çıkıyor. TCK’de suç olarak tanımlanmış onlarca eylemin, bunlar tarafından sayısız kere yapıldığı, suçların organize halde işlendiği ve işlenmeye devam edildiği meydana çıkıyor. İlim, irfan yuvası olarak bildiğimiz çok sayıda kursumuzun bile mafya tarzı kara para işlerine alet edildiği hatta insan ve organ kaçakçılığına dahi alet edildikleri meydana çıkıyor. Çoktan söylemiştim, hakikaten çok gürültü çıkacak ve meydana çıkan hakikatler sadece Türkiye’yi değil, dünyayı da sarsacak.
Evet, evet… Hiç abartmıyorum, öyle olacak ve gerçekten de bir neşter vurmalık işleri var.
Hazret-i üstazımız tarafından yazıldığı söylenilen, onlarca senedir cemaatimizin mensuplarına bu iddia ile okutulan, sahiplenilmesi ve baş tacı edilmesi sağlanan bazı mektupları ve risaleleri aslında kim yazdı…
Dar vakitte, çok sayıda işin arasında bu gibi yazıları peş peşe yazıyorum. Bu nedenle de sözü hiç uzatmadan, hatırlatmalar yapmadan, geçmiş yayınlara bağlamadan, bazı kısımları izaha girmeden, en can alıcı ve özet kısmından yazıyorum.
O mektupları ve risaleleri hazretimiz yazmadı. Hazretimiz sadece Kur’an harf ve harekelerini dahiyane bir usulle öğreten meşhur Elif cüz’ünü yazdı/hazırladı. Zaten ümmetin kaynak eser sıkıntısı yoktu, yok ve kendileri bunu defalarca ifade ettiler. Hatta o devrin büyük bir fitnesi vardı ve şakirtler üzerine büyük oyunlar oynanıyordu. Sözde üstadları olan, aslında gizli Ermeni ve hristiyan bir piskopos olan Said-i Nursi’nin adıyla neşredilen kitaplar her yere yayılıyordu. Shell firması bile bu risalelerin, bilinen adıyla Risale-i Nur’un baskı ve dağıtma maliyetlerini karşılıyordu. Masonlar bu sözde İslami risaleleri dağıtmak için seferber oluyorlardı. Aslında Fener Rum Patrikhanesindeki müşteşrikler ve hristiyan din adamları tarafından yazılan bu risalelerin, Kur’an-ı Kerim’in yerine hatta önüne konulması planlanıyordu. O devrin şartlarını çok iyi bilmek, anlamak gerekir ki o devrin içindeki bir hakiki mürşid-i kamilin neden böyle hareket ettiğini anlamak mümkün olsun. Kendisi de eserler yazsaydı, kendisinden sonra, cemaatin içindeki kripto kişiler, söz konusu eserlerini tahrif edeceklerdi. Belki onlar da Kur’an-ı Kerim’in dahi önüne geçirmeye kalkacaklardı. Bu kısımlara dair geçmiş yıllarda çok şeyler yazdım ama vakti gelince bu hususları derli toplu şekilde, uzun uzun ve belki de sesli olarak anlatacağım.
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) tarafından yazıldığı iddia edilen o mektupları ve risaleleri yazan kişi Muhammet İhsan Oğuz’dur ki o da Sabetaycı bir gizli Yahudiydi. Müslüman rolü oynayarak müslümanlara tuzak kuran hainlerden biriydi. Onun risalelerini, üstazımızın risaleleri olduğu iddiasıyla cemaatimizde okutanlar da çoğunlukla cemaatimiz içindeki Sabetaycı Yahudilerdi. M. İhsan Oğuz da Sabetaycı bir kripto Yahudi olduğu halde, bu yalanlara gereğince müdahale etmedi. “Hayır, bu eserler benimdir, böyle iddia edemez, bu şekilde yayamazsanız” derdi hatta hukuk yoluyla hareket etse, çok şeylere sebep olabilir. Lakin yapmadı.
Aşağıda bu mektupların ve risalelerin aslında kim tarafından yazıldığını gözler önüne seren, pdf halinde açılabilen/indirilebilen bir çalışma/dosya var. Bu dosyayı hazırlayanlar ve yayanlar da kripto kişiler. Lakin dosya ciddiyetle ve tamamına yakını doğrulara sadık kalınarak hazırlanmış. Biz müslümanlar söyleyene değil, söylenene bakarız. Firavun bile doğru söylese “doğrudur” deriz. Söz konusu çalışma, bu husustaki hakikati açıkça gözler önüne sermişken, söyleyenler doğru kişiler değiller diye hakikati inkar etmeyiz.
Bu dosyayı hazırlatanlar arasında, gizli Ermeni ve misyoner olduğunu, İHH kurucusu olduğunu, cemaatte eskiden en merkez noktalarda bulunduğunu, AKPKK projesi ile yoluna devam ettiğini, organları için insanların öldürülmesi dahil her türlü kara para işi yaptığını yazdığım avukat Zeki Çalışkan da var.
Zeki Çalışkan, seneler önce bu meseleyi sosyal medya hesabında uzun uzun konu etti, tartışmaya açtı ve arkasında dik durdu. Belki benim de müdahil olmamı bekledi ama ben hiç karışmadım. Zira anlatılanların tamamı doğruydu, ispatlıydı ve acı bir hakikat karşımızda duruyordu.
Bu ön bilgilerle şu aşağıdaki pdf dosyası incelenince, hakikatın herkesin gözleri önünde apaçık olduğu ama hazret-i üstazımızın alemi değişmesinden önce ve sonra cemaatimiz içinde çok sayıda kripto kimlikli kişiler olduğu ve bazı hususlarda tahrifatlarının ileri seviyede olduğu anlaşılabilecektir. Hazretimizin, küfrün en şiddetli zamanında dahiyane bir siyasetle aslında bunların içine sızdığı, İslam’a hizmet etmenin mümkün olmadığı şartlarda bu dahiyane siyasetle buna meydan açtığı ve bu kısmın detayları anlaşılabilecektir.
M** (Akademi Dergisi takipçisi) 4 Mart Cuma, 16:02
Saygıdeğer Hocam, yüksek müsadenizle bir konu hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Şuan kpss tarih çalışıyorum ve aklıma takılan bir konu var. Biz Türkler nereden geldik? O kadar parça parça ki bunu aklımda bir türlü oturamıyorum. Ya da bu konuyu okumak için bir kaynak öneriniz var mı?
Mehmet Fahri Sertkaya, 4 Mart 2022, 16:41
“Türk diye bir ırk var mı, yok mu?”
Nuh a.s’ın oğullarından olan Yafes’ten geldik. Diğer oğlu olan Sam’dan da Yahudiler geldiler. Nuh a.s.’ın irtihalinden sonra, uzun zaman Yafesin evlatları ile Sam’ın evlatları sorunsuz devam ettiler, bir arada yaşadılar. Kız aldılar, verdiler, kaynaştılar. Her kesin kanı, kodları birbirine karıştı. Bu olduktan sonra gelen ve “Ben-i İsrail’in peygamberleri” dediğimiz binlerce peygambere de aslında hem Sami/Yahudi hem Sami/Arap hem de Yafesi/Türk denilebilir. Zaten geçenlerde anlattıklarımla bunun fark edilmesini de sağladım. Yuşa aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın, Davud aleyhisselamın kodlarında hem Sami/Araplık hem de Yafesi/Türklük de vardı, etraflarında Türkler de çoktu. Tarihe geçmiş en büyük Türklerden biri olan hazret-i Zülkarneyn de “İsrailoğullarına gönderilmiş hak peygamber” olarak bildiğimiz peygamberlerle akrabaydı. Yani on binlerce senedir Türk, Arap, Yahudi denilen ırklar aynı temelden geldi. Hepsi kardeş, hepsi akraba… Zaten İslam’da ırkçılık da katiyen yasak/haram… İblis sonra oyunlar kurdu, Sami/Yahudi olanları kafaladı ve onları satanistliğe kadar sürükledi. Kendine bağladı, soylarını, tarihlerini onlara hep yalanlarla farklı anlattı, anlattırdı.
Böyle İblis tarafından kandırılan Yahudiler ve Türkiye’deki gizli Yahudiler, çıkıp her fırsatta “Türk diye bir ırk var mı, yok mu?” diye tartışma çıkartırlar. Kendilerince Türklerin de Yahudi olduklarına, bunu bilmediklerine ve asimile olduklarına inanırlar. Bu nedenle kendilerine “Öztürkler” derler. Türkiye’deki çok sayıda gizli Yahudi aile bu soy ismi taşır ve ticari müesseselerine de bu ismi verirler. Hatta bu gizli Yahudilerden birinin yazdığı sözde bir mehter marşı da vardır. Kendilerince “Yeni Malazgirt Marşı” da derler. Türklerin tarihteki tartışılamaz surette gözler önünde olan muazzam galibiyetleriyle, üstünlükleriyle kendilerince övünürler. O zamandaki Türklerin de aslında Yahudi olduklarını bilmeyen Yahudiler olduklarına inanırlar. Türkiye’deki meşhur gizli Yahudi mafya babalarından biri olan Sedat Pek-er de zamanında “Öztürkler” diye bir internet sitesi açmıştı. Bunun açılışını merasimle yapmıştı. O yemekli, eğlenceli merasime gizli Yahudilerden kalabalık bir grup katılmıştı. Aralarında kimler, kimler vardı.
İşte Fatih’in oğlu 2. Bayezid de bu gibi iddialarla yoldan çıkartıldı. Kendini, Yahudi olduğunu sonradan çözmüş, anlamış bir Yahudi olarak kabul etti. Sonra mason da oldu, satanistliğe kadar ilerledi. Etmediği zulüm ve ihanet, sapıklık ve rezalet kalmadı. Sonunda oğlu Yavuz Sultan Selim Han tarafından zehirlenerek ve ibret-i alem olacak surette öldürüldü. Son zamanlarda mezarı da rezalet/pislik merkezi… Bu dahi hikmetsiz değil. Cemaatimizdeki hoca efendilerden ve hoca hanımlardan bazılarına da onlarca senedir “Senin soyun/aslın hep Yahudi. Siz asimile oldunuz, aslınıza dönün. Zaten bakın Türkiye’de siyasi, mali, askeri güç hep bizde. Boşa çile çekmeyin” dediler, bazılarını kandırdılar ve kendilerine çalıştırdılar, çalıştırıyorlar.
Hazret-i üstazımızın kızlarından Ferhan, onun çocuklarından Gülderen Kuriş ve Mehmet Beyazıt Denizolgun, bunların çocuklarından Alihan Kuriş ve Fatih Süleyman Denizolgun da kendilerini Yahudi, mason, satanist kabul eden kişiler olup çıktılar. Devşirildiler ve büyük zararlara sebep oldular. Her türlü ihanetin ve kara para işlerinin, TCK’ya göre de ağır suç kabul edilen suçların, bağlantıların içindeler.
Cemaatimizin hedefine ulaşmasına onlarca senedir mani oldular, hızını kestiler, ihanetler ettiler, samimi Süleymanlılara çok eziyetler ettiler, onları cemaatten uzaklaştırdılar, kimilerini öldürttüler, büyücülükle de saldırdılar ve son zamanda ise cemaatimizin idaresini tamamen ele geçirdiler.
Ferhan’ın kocası Kamil Denizolgun da müslüman değildi. Soyunun bir yanı gizli Ermenilerden, bir yanı gizli Yahudilerden geliyordu. Hazret-i üstazımızın, deccal küfrünün en şiddetli zamanında, her insanın aklının dahi kaldıramayacağı nasıl da büyük çilelerle ve nasıl da dahiyane siyasetlerle bu dini ayakta tuttuğu, her şartta yol alıp hizmetine devam ettiği, oyunlar içinde oyunlar kurduğu yakında herkes tarafından kesin şekilde anlaşılacak. Hiç kimsede şüphe kalmayacak. Zira istenenden, beklenden çok çok fazla deliller, ispatlar meydana saçılacak.
Günümüzde de Yahudiler, bu tarihi gerçeği çarpıtıyorlar ve “Türkler de aslında Yahudidir” diyorlar. Öyle değil, anlattığım gibi… Akrabalık çok, ortak kodlar/genler çok. O gözle bakılacaksa Yahudi bildiklerimize Türk ve Arap da denilebilir. Türk bilinenlere Arap ve Yahudi de denilebilir. Arap bilinenlere Türk ve Yahudi de denilebilir. Bu, nasıl bakıldığına bağlıdır. Neticede bütün insanlar bir Adem ile bir Havva’nın evlatlarıdır. Ayrıca Nuh tufanından sonrasına bakılırsa, günümüzdeki bütün insanların ikinci babası da Nuh peygamberdir. Hatta anlatmıştım, o devir o kadar karışık ki o zamanlarda dünya insanlarının genleri arasına uzaylı insan türlerinin genleri bile karıştı. Öyle Yahudilerin iddia ettiği gibi değil bu işler. Herkesin geninde herkesin kodları var. Hatta uzaylı kodlarına kadar…
İblis’in Yahudileri kandırdığı gibi, İblis’le Havva’nın cinsi münasebetinden ayrı bir insan soyu da gelmemiştir.
On yıl önce anlattığımda, duyurduğumda Türkiye’de çok ses getirmişti ve artık herkesin duyduğu, bildiği gerçeklerden biri haline geldi ki kendilerini Sam’dan bu yana safkan Yahudi zan eden o kişiler, geçmişte adeta soyları kuruyacak hale geldiler. Hazar Türkleri Yahudileşti ve kendilerini Yahudi kabul ettiler de dünya üzerinde Yahudiyiz diyenler tükenmemiş oldular. An itibariyle şu dünyada kendini Yahudi bilenlerin en az yüzde doksan beşi aslında Hazar Türkü…
Böyle bu kadar karışık bu işler…
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi
Yazıya bazı eklemeler:
Kendini Yahudi görmeye başlayan ve onlarca sene cemaatimize büyük darbeler vuran Ferhan Denizolgun (mavi kıyafetli) ve onun gibi kendini Yahudi kabul eden kızı Ayşe Gülderen Kuriş (arkasında, çizgili kıyafetli)
Alihan Kuriş’in annesi olup da cemaatimizi arka plandan gizlice ve Yahudice yöneten Ayşe Gülderen Kuriş
Ayşe Gülderen Kuriş
Ferhan Denizolgun’un kocası olup da gizli Yahudi/Ermeni karışık bir soydan gelen Kamil Denizolgun
Soy ismindekinde -ol ve -gun heceleri, Türkiye’deki gizli Yahudi ailelerde, isim ve soy isimlerde sık kullanılmıştır. Misal: Ongun, Oral
Kamil’in kendine göre solundaki kişi Arif Ahmet Denizolgun’dur. Sağındaki kişi Mehmet Beyazıt Denizolgun’dur. Kamil’in üçüncü çocuğu Ayşe Gülderen Kuriş’tir. Alihan Kuriş, Ayşe Gülderen Kuriş’in oğludur.
Bu soyun mensupları asırlardır Türklerin arasında Türk ve Müslüman gibi görünerek, münafıkça yaşamaktadırlar.
AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünden millet vekili olmakta bir beis görmeyecek kadar ayarı kaçık bir kişi olan, dinimizi, yolumuzu ve değerlerimizi her fırsatta siyasete ve kara para işlerine alet eden Fatih Süleyman Denizolgun.
Fatih Süleyman, Mehmet Beyazıt Denizolgun’un oğludur. Arif Ahmet Denizolgun karşısında AKPKK suç örgütü hep Mehmet Beyazıt Denizolgun’u desteklemiş, onu cemaatin başına getirmek istemiş ama muvaffak olamamıştır. Mehmet Beyazıt Denizolgun da AKPKK’den millet vekili yapılmıştır.
Sonrasında oğlu Fatih Süleyman da milllet vekili ya da doğru ifadeyle AKPKK militanı yapılmıştır.
Cemaatin idaresindeki Gülderen ve Alihan Kuriş, Fatih Süleyman’la da sık sık paslaşmaktadır. Gerçek kimlikleri, niyetleri, bağlantıları, suçları açıkça gözler önünde olan bu çete, cemaatimizi Yahudi/Mason zihniyetiyle idare etmektedir. Cemaat ve ülke içinde dev gibi büyümüş bunca sorunların gerçek sebepleri işte bunlardır. Sorunları çözmeyi istemeyen ve bu yolu kasten durduran, ayarından çıkartmak isteyen, işlemez hale getirmek isteyen bu ihanet zihniyetidir.
Kamil Denizolgun, Osmanlı devletini içten yıkan gizli Yahudi ve masonların önde gelenlerinden biri olan Mustafa Reşid Paşa’nın torunu mu…
Meşhur hain Mustafa Reşid Paşa ile Kamil Denizolgun arasında akrabalık var mı…
Milli Görüş camiasına yakınlığıyla bilinen Hürses gazetesi yazarı Fehmi Çalmuk, 28 Ağustos 2018 tarihli köşe yazısında, Süleymanlılar Cemaati ile ilgili dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.
Bir yandan cemaatimin içinde de hatları geriyorum. Çok gözler önünde olmayan büyük bir gerilme var. Cemaatimiz içindeki hainleri, münafıkları, masonları, gizli yahudileri, gizli ermenileri, gizli servislere bağlı kişileri, kara paracıları, yiyicileri köşelere sıkıştırıyorum. Çok gerildiler, çok daraldılar. Bir çıkış yolu arıyorlar.
Bunların mason tarikatı üzerinden Türkiye’de AKPKK ve MİT ile olduğu gibi, dünyanın başka başka ülkelerindeki hükumetlerle de bağlantıları var. Öyle zan ediyorum ki son bir çıkış hamlesi olarak bir çılgınlık deneyecekler. Onlar da “Bize yar olmayacak bu cemaat, kimseye yar olmasın. Mfs’nin kontrolüne ise hiç geçmesin. O zaman başımız daha büyük belada demektir” diyecekler ve son çare olarak cemaati kasten çökertmeye oynayacaklardır. Bunu zaten bir süredir değerlendiriyorlar ve aralarında konuşuyorlar.
Benden ikaz etmesi… Bunca ihanet, bunca nifak, bunca ahlaksızlık, bunca dolandırıcılık, bunca cinsi sapıklık, bunca yalanlar açıkça gözler önündeyken, ben de bunca zamandır ikazlar ediyor ve durmam gerektiği gibi durup mücadele ediyorken, hala bu yaşananları görüp de müslüman gibi, süleymanlı gibi, ehl-i tarik gibi durmayanlar ve mücadele etmeyenler, çok ama çok fena şeyler yaşayacaklar.
Allah’a yemin ederim ki ehl-i küfrün, onları ezip geçmesine hiçbir karşılık vermeyeceğim. Çünkü hak ediyorlar. Bana, teşkilatıma, cemaatim içinde samimi gördüğüm ve değer verdiğim kişilere zarar vermeye kalktıklarında karşılarında beni bulacaklar ve gerekli karşılıkları da vereceğim ama söz konusu gafillerin, korkakların ve menfaatçilerin ezilip geçilmesine mani olmayacağım. Bütün dünya bu duruşumu görecek. Ehl-i küfür kazanacak olsa bile Allah’ın adaleti tecelli edecek.
17 Şubatta da yayında… Onlarca sene de devam edecek.
Geçmiçek
Düşmüştük ama nihayet kalkıyoruz Biz hainlere hep meydan okuyoruz Her şeyin sonu var, biz de biliyoruz Kazılan kuyulara, kazanları düşürüyoruz
Gitmeye niyetimiz yok, hep savaşıyoruz Asırların intikamı var, günleri sayıyoruz Doğru, çoğu geçti ve o güne yürüyoruz Kimin ne hüneri varsa, sahada bekliyoruz