Etiket arşivi: Gizli Ermeniler

Ben burada oyun oynamıyorum

– Tayvan’ın çevre ülkelerle yaşadığı sorunlar bizim meselemiz değildir. Tayvan’ın Çin’e bağlanması ya da bağlanmaması da bizim için mühim değildir.  Tayvan meselesinden büyük bir askeri çatışma çıkması da bizim için çok mühim değildir. İhtimal dahilindeki bu askeri çatışmanın tarafı değiliz, olmayacağız. Zaten fiilen NATO üyesi de değiliz. Türkiye’de bu hususlarda da çatlak sesler istemiyorum. Herkes neye, kime destek verdiğini, nasıl oyunlar içinde kalacağını, Türkiye’yi nasıl bir ateşe atacağını ve dolayısıyla ne şiddette bir karşılık göreceğini iyice hesaplasın, kendi sonunu da düşünsün ona göre konuşsun ya da yazsın. 

– Kuzey Kore’yi ya da herhangi bir ülkeyi demokrasiye zorlayan biri değilim. Ben demokrat değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım. Hiç kimseyi de demokrasi denilen şeytani sisteme zorlamayacağım. Hiç kimsenin de hiç kimseyi demokratik sisteme zorlama hakkı yok. Kuzey Kore’nin hali açıkça gözler önünde ve iyi bir halde değil. Sorunlarının çözümü demokraside de değil. Bunların haricinde, Kuzey Kore’nin şu anda Tayvan, Güney Kore ve Japonya meselelerinde taraf olması, hatta askeri çatışmalara dahil olması beni rahatsız etmiyor. 

– Benim haritamda Güney Kore, Tayvan, Japonya, Ukrayna, Finlandiya, İsveç, Norveç, İngiltere, İsrail, BAE, Katar, Kuveyt, Singapur, Danimarka, Hollanda, Ermenistan, İran denilen yerler yok. Bunlara çoktan çizik çektim. Bu coğrafyalarda siyasi haritalar değişecek. Bunların çoğuna zamanında gerekli eli uzattım, mühleti verdim, ikazlar yaptım ve kararlılıkla tercihlerini yaptılar. Sonlarını kendileri belirlediler.  Türkiye ve gerçek müttefikleri bu gibi devletler ve devletçikler konusunda batı dünyasından bu yana doğru esen suni rüzgarlara kapılmayacaklar. Batı dünyasının daha doğru ifadeyle grilerin, Asyanın söz konusu bölgelerine dair nasıl planları varsa, kendileri o planları uygulama peşinde koşacaklar. Bizi ve gerçek müttefiklerimizi bu işlere karıştırmayacaklar. Karıştırmaya kalkarlarsa safımız Asya safı olacak. 

– Batı dünyasının Türkiye’deki piyonlarından olan gizli Ermenileri/Hristiyanları ben listemden sileli yıllar oldu. Son süreçte de beni gizli Hristiyanlar hususunda kızdırdılar, öfkemi ve kararlarımı kısmen de olsa ilan ettim. O günden beri Türkiye’deki gizli Hristiyan hainlerde yaprak dökümü devam ediyor. Maddi kayıpları da can kayıpları da hızla artıyor. Daha da devam edecek. Buna rağmen, benimle ortak paydalarda hareket ediyormuş gibi görünen dünya genelindeki bazı unsurlar, ülkemizdeki gizli Hristiyan siyasetçilerin üzerine oynamaya başladılar. Bu, vahim bir hata… Hususiyle Amerika Birleşik Devletçiklerinde bulunan, kendilerine bir süredir sahayı/meydanı açtığım bazı unsurların, böyle bir anda bu kadar vahim bir karar vermeleri, akıl alır gibi değil. Bu hususta da ikazlarımı yapmış bulunayım.

– Tayyip’in ve çetesinin işi bitti. Bitti diye, gizli Hristiyanların sözde siyasi partilerini ve sözde siyasi liderlerini muhatap almak, alternatif görmek zorunluluğu yok. Ben Tayyip’i seçimle indirmeyeceğim. Meşru bir halk, adalet sistemi ve ordu darbesiyle indireceğim. Bunu yaparken hep söylediğim gibi gizli Hristiyanların sözde partilerini ve teşkilatlarını da toplayıp alacağım. TBMM’yi merkezi bir mahkeme salonu yapacağım. Bunu birkaç tekrarla ifade ettim. Nesi anlaşılamıyor, anlaşılıyorsa kime güveniliyor da karşımda aksi kararlar alınır, anlamak mümkün değil. Abdullah Gül başta olmak üzere, bu memlekete ve millete bu güne kadar her türlü ihanetleri etmiş, her türlü terörün ve bölücü faaliyetin içinde yer almış, her türlü kara para işlerinde faal olmuş gizli Hristiyanları kim desteklerse, onlara kimler meydan verirlerse, ben dünya genelinde onların hepsini boğarım. İşlerini de siyasi dengelerini de kara para işlerini de hep bozarım. İktidarlarını da dev şirketlerini de yıkarım. Benden söylemesi… Ben ülkemi İngiltere’nin örtülü işgalinden, sömürmesinden, dayatma rejiminden kurtarmak için bu kadar bedel ödüyorken, “Ben İngiltere’ye Türkiye’yi aydınlığa çıkarmak için geldim” diyen gizli Ermeni hainin, ayağımın altında bile yeri olamaz. Onu da çetesini de onlarla birlikte hareket eden dünyadaki bütün tarafları da yerle yeksan ederim. Ben burada oyun oynamıyorum, vatan ve millet müdafaası yapıyorum. 

– Mısır denilen ülkede korku, endişe havası hakim. Ben Mısır’ı muhatap almaya bile değer görmüyorum. Geri çekilecekse çekilsin. Çekilmeyecekse, ne hüneri varsa karşımızda sergilesin. Yunanistan’dan sonraki hedefimiz olur. Mısır’ı da diktatörlerden, kara paracılardan, insan kasaplarından, insanlık düşmanlarından, satanist büyücülerden kurtarır ve topraklarımıza da dahil ederiz.

– Sadece Güney Azerbaycan değil, bütünüyle İran denilen o kadim Türk toprakları, ülkemizin topraklarına dahil olacaklar. Bunu bozmak için bölgeye askeri unsurlarını getirmek isteyenler, çok bahaneler aramasınlar, danışıklı oyunlar kurmasınlar, açıkça hemen getirsinler. “Getiremezler” demiyorum ama geri götüremezler.

– Avustralya da İngiltere’nin kontrolünden çıkacak. Bu süreçte Avustralya’ya hep beraber gereken destekleri vereceğiz. 

– Nükleer bir savaşa artık karşı değilim. Kim kime karşı kullanabiliyorsa kullansın, engellemeyeceğim. Sadece Türkiye’nin ve gerçek müttefiklerinin karşısında kullanılmasını engelleyeceğim. 

– Yerin altı cehenneme döndü. Uzaylı şehirlerinden bazıları çok perişan hallerde. Yananlar, çökenler, patlayanlar, toplu can kayıpları aldı yürüdü… Sürekli benimle irtibat kurmayı deniyorlar “Dur, dur” diye yalvarıyorlar. İkaz etmiştim. Yeryüzünde suni kuraklık, kıtlık, suni enerji krizi, insanlara ve hayvanlara yüksek teknolojili saldırılar devam ettikçe, LGBT baskısı devam ettikçe, terör devam ettikçe, organ ve insan kaçakçılığı devam ettikçe ben de yerin altında büyük sıkıntılara sebep olmaya devam edeceğim. Yeryüzünde İblis’in planlarına, Deccalin planlarına izin vermiyorum, vermeyeceğim. 

– Türkiye’de bulunan sivil ya da asker bütün Katarlıları ayrıca Türkiye vatandaşları arasından Katarla ya da Katarlılarla iş tutan herkesi oyundan düşüreceğim. Bunların büyük çoğunluğu kısa sürede ölecekler, diğerlerinin de başlarına gelmeyen kalmayacak. 

– Yeşillerin grilerin ya da diğer türlerin çatışmaları beni ilgilendirmiyor. Pakistan’ın başında İmran Han’ı, Brezilya’da Bolsonaro’yu görmek istemiyorum.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Maşanın maşasının maşasının maşasının maşası

Tayyip’in ve çetesinin, her türlü kara para işlerinde tepe tepe kullanmak için ordumuz üzerinden güya eğittiği Somalili sözde komandoları izliyorsunuz.

Bu gibi sözde askerler, aslında/özünde terörist çeteleri üzerinden, ordumuz da alet edilerek vahşice kara para işleri uzun zamandır yapılıyor. Elde edilen paralar da Londra merkezli sisteme akıyor. Yani ABD İngiltere’ye maşalık yapıyor. Türk devleti, milleti ve ordusu dahil bütün kurum ve kuruluşları da ABD aracılığı ile Londra’nın maşası oluyor. Somalili bu terör ve vahşet grupları da Türkiye üzerinden Londra’nın maşası oluyor. Güya sömürgecilik, katliamlar, vahşetler bitmiş… Hayır, sadece şekil değiştirdi ve daha acımasız şekilde, daha yaygın şekilde devam ediyor. Ordumuz Libya ve Suriye gibi yerlerde de İnsanlık için, adalet için, milletimizin muhafazası için, soydaşlarımızın ya da dindaşlarımızın muhafazası için bulunmuyor. Tam aksine olarak onların can, mal, ırz emniyetlerini tanımayan, insan kaçakçılığı hatta organ ve çocuk kaçakçılığı bile yapan bir terör teşkilatı olarak bulunuyor. Ordumuzun üst kademelerine getirilmiş Kraliyet uşağı gizli Yahudi, gizli Ermeni hainler de bu işlere yardım ve yataklık yapıyorlar. Paylarını da alıyorlar. CHPKK’den HDPKK’ye kadar bütün sözde siyasi partiler, aslında terör teşkilatları da bu nedenle iktidarla danışıklı dövüşüyorlar. Gerçekten muhalefet yapmıyorlar, çünkü onlar da bu işlerin içindeler ve paylarını alıyorlar.

Evet, Tayyip ve çetesi, danışıklı muhalefet ve mason tarikatının da yardım ve yataklıkları ile, başta adli makamlar olmak üzere devletimizin bütün kurum ve kuruluşlarını çoktan ayarından çıkarttı, çoktan İngiltere merkezli ve bütün insanlığın düşmanı olan sistemin emrine amade kıldı.

Bu nedenle ordumuz bir an evvel Suriye’den, Libya’dan, Somali’den ve benzeri kara para merkezi haline getirilmiş ülkelerden bütünüyle çıkartılacak. Bu nedenle, bu iradeye karşı direnen ve hala devletimizin bütün kurum ve kuruluşlarını Londra’nın emrine amade halde tutmak isteyen AKPKK meşru bir millet darbesi ile devrilecek. Son hazırlıklarını yapmamış olan hiçbir taraf kalmasın. Büyük gün geldi çattı… Artık AKPKK-MHPKK-CHPKK-HDPKK ve diğer organize suç, terör ve ihanet örgütlerini kollayabilecek, ayakta tutabilecek bir Londra yok. Bir Washington da bir Tel Aviv de yok ve şimdi sıra milletimizde…

| Mfs – Ezber bozan

Herkes hak ettiğini yaşayacak

Bu ülkenin Tayyip ve çetesi nedeniyle kaybedeceği bir dakikası dahi yok. Bir tesisi, bir projesi, bir arazisi, bir yeraltı yada yerüstü zenginliği daha yok. Memleket, “Türkiye” olmaktan çıktı. Memleket, Türklerin olmaktan çıktı. Memleket, “vatan” olmaktan çıktı. Hala her gelenin geçenin, Türkiye’ye daha fazla zarar veren taleplerine, türlü ihanetlere, peşkeşlere, oyalamalara, zararlara tam kadro halinde çalışıyorlar, hizmet ediyorlar. Hala Türkiye’nin düzgün ve net bir duruşu yok. Hala Türkiye’nin gücünü, imkanlarını, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini Türkiye’nin lehine/yararına kullanmak yok. Kullanacakları da yok. Hala Kraliçe ne derse, o oluyor.

Türkiye içinde ve dışında şartları/dengeleri epeyi hazırladım. Şu lüzumsuz sıkıntı adamı ve çetesini, ben artık istemiyorum ve hızlı bir süreçle deviriyorum. Yerine bir adamımı geçireceğim. Ben arka planda kalacağım. Bu süreçte Türkiye’yi de bile isteye büyük krizlerden büyük krizlere sokacağım. Kimseye “Herkes tedbirini alsın, hazırlansın, sermayesine sahip çıksın” ya da “Herkes ülkesine, milletine zarar veren kararların, uygulamaların karşısında dimdik dursun.” v.s. diyecek değilim. Kaç tekrarla zaten dedim. Herkes hak ettiğini yaşayacak. Hep dediğim gibi, danışıklı muhalefetin tamamını da Tayyip’le birlikte devireceğim.

Bundan sonra bu ülkede Kraliçe’ye çalışan herkesi en hızlı şekillerde oyundan düşüreceğim. Bunları desteklemeye, elimden almaya çabalayacak her tarafı, her hükumeti ve her ülkeyi de krizlerden krizlere sokacağım. Neye uğradıklarını şaşıracaklar. Türkiye dediğimiz bu ülkede karışmamış bir kurum, bir adliye, bir cadde kalmayacak. On milyonların öfkesini arkama alarak geliyorum.

Yeter, mide bulandırdı artık bunların omurgasızlıkları, git gelleri, ihanetleri, peşkeşleri, kraliçeye kullukları, pislik işleri, ülkeyi mülteci denilen onursuzlarla doldurmaları, ordumuzu bile İsrail’in ve Kraliçe’nin emrine vermeleri, Suriye politikaları, gelene gidene ağam/paşam çekmeleri v.s.

Böyle ülke değil, mahalle bile yönetilemez. Böyle devlet başkanlığı değil, muhtarlık bile yapılamaz. Türkiye istemediğim ve izin vermeyeceğim sıkıntılara/krizlere koşar adım gidiyor, bu tarz vatanı ve milleti bütünüyle tehdit eden hallere müdahale edeceğimi bin defa söylemiştim. Onun kralı geliyor, şunun veliahtı geliyor, diğerinin paşası geliyor, bütün hesaplar, bütün planlar Türkiye’nin ve Türk milletinin aleyhine yapılıyor. Ben de o türlü hesapların hepsini bozmaya ve dünyayı başlarına yıkmaya geliyorum.

O meşhur rüyamdaki o meşhur kısımdayız. Gittim, geldim… Gittim, geldim ama sonunda “yeter artık” diyerek Tayyip’e dört el ateş ederek onu öldürdüm. İşte tam oradayız…

Haydi, başlıyoruz.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Tehlikesi çok, mantığı yok

Bir devletin, herhangi bir başka devlete kendi topraklarında nükleer enerji santralleri yaptırması, vahim seviyede bir milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik uzmanlarından ve ayrıca nükleer bilimcilerden bir heyet oluşturup “Mfs ne demek istedi? Bir nükleer enerji santrali art niyetle yapılmak, kullanılmak istenirse, başımıza nasıl sorunlar açar? Biz fark edemeden bize nasıl oyunlar oynanabilir?” diye sorulduğunda, alınacak cevaplar da sarsıcı cevaplar olacaktır. Dahası, Türkiye’deki nükleer enerji santrali projelerinde “Türk tarafı” olarak bilinenler, yığma mason, gizli Ermeni, gizli Yahudi, vatan haini kişiler, odaklar… Koca bir milletin, çoluk çocuğun hatta yetimlerle dulların haklarını bile yemeyi/çalmayı güya “dava” gören insanlıktan çıkmış, karaktersiz, ahlaksız, acımasız tipler… En başta da ihanetlerini, hırsızlıklarını, yalanlarını, tuzaklarını, zararlarını anlatmak günlerce sürecek olan Zapsu ailesi…

Bu yazdıklarımdan yanlış manalar da çıkartılmasın. Türkiye, gerçek Türk ve gerçek Müslüman bilim adamları vesilesiyle nükleer santraller yapabilecek olsa bile, yapmayacak. Yapılmışsa bile kullanmayacak. Zaruri sayıda kendi nükleer silahlarını yapacak, bunları elinde her an hazır tutacak, zaruret olmuşsa bu nükleer silahları kullanacak ama daha ötesine gitmeyecek.

Zaten nükleer maddeleri “enerji” elde etmek için kullanmanın bir mantığı da yok. Sadece Kuzey Afrika’nın çöl halindeki arazileri, dünyanın büyük kısmının enerji ihtiyacını çok ama çok uzun süre karşılayabilir. Daha ABD’nin, Avustralyanın ve Asyanın devasa çölleri de var.

Çoktan üretilmesi gereken çok verimli güneş enerjisi panellerinin üretilmesine, satılmasına da izin verilmedi. Bu mesele de istenirse hemen çözülebilir. Şu anda “oyuncak” denilebilecek kadar basit güneş enerjisi panelleri kullanılıyor. Türkiye’de Karapınar’da yapılan güneş enerjisi santrali bile Türk görünen, Müslüman görünen vatan hainlerinin oyalama, vurgun, geri bırakma projelerinden biri, başka bir şey değil. Araplara da benzer oyunları oynadılar, oynuyorlar. Çölleri yeşertecekleri iddiasıyla çember şeklindeki sürekli sulanan arazilerle güya çiftçilik yaptırdılar. Bunca sene geçti, arazi serinlemedi, yeşermedi. Toprak kendine gelmedi, canlanmadı. Bölge serinlemedi. Gerekli ağaçlandırma faaliyetleri yapılmadı, elde mevcut olup işe yarayacak teknolojiler bile kullanılmadı, arka planda bırakıldı ve şimdilerde yeraltı sularının da tamamına yakını bitmek üzere… Hangi mühendis ekibi, hangi bilim adamı ekibi, böyle bir sona varılacağını en başından itibaren göremez. Bu, art niyet değil de nedir. Deniz suyundan temiz su elde etme sisteminde de aynı kandırma, aynı insanlık düşmanlığı, aynı sömürücülük ve oyalama görülüyor. Dünyanın çölleri, çöllerin altındaki devasa uzaylı üslerine, yerleşme alanlarına enerji sağlamak yerine artık dünya insanlığına enerji sağlamalıdır.

Türkiye’de İstanbul Boğazının akıntısı hala boşa akıyor. En fazla üç ay içinde oraya mükemmel, tertemiz, atıksız ve büyük güç üreten bir santral kurulabilir. Ayrıca Türkiye jeotermal sahasında dünyanın belki de en şanslı ülkesi… Neden hep jeotermal hakkında konuşuluyor da işe yarar jeotermal projeleri yapılmıyor. Büyük İsrail projesi için on milyondan fazla onursuza baktırılan Türkiye, neden kendi vatandaşı için zaruri olan projeleri yapmadı, yapmıyor. Neden imkanlarını onursuzlara harcamak yerine projelere harcamıyor.

Jeotermal sahasındaki taktik, sinsi engellemeler de kaldırılır, devletimizin gücüyle gerçekten teşvikler ve gerçekten işe yarayacak projeler yapılır ve böylece kısa sürede mükemmel neticeler alınabilir. Rüzgardan, deniz dalgalarından elde edilecek enerjileri ve daha başka alternatifleri de “gerçekten” değerlendirmek gerekir. Türkiye bunların hepsi için münasip bir devlet. Türkiye’nin asla enerji, temiz su ve gıda sorunu olamaz. Lakin bütün dünya nükleer enerji santrallerinden kurtulmanın yolunu ararken, şimdilerde yakıtsız kalan Avrupa “Yine de nükleer enerji santrallerine geri dönmeyeceğiz” derken, bize hangi siyasi/idari yetkililer, hangi akademik yetkililer nükleer enerji santralleri dayatıyorlar. Bunu neden yapıyorlar, asıl bu kısmın derhal meydana çıkartılması gerekiyor.

Gece yazdığım yazılarda petrol ve doğalgaz kaynaklarımıza da temas etmiştim. Türkiye doğalgazdan en yüksek seviyede elektrik enerjisi üreten ülkelerden biri olabilir. Bu hakikaten çok az vaktini ve emeğini alır. Doğalgazla çalışan daha güçlü arabalar yapılabilir. Bilim ve teknoloji bu kadar ayağa düşmüşken hala koca Türkiye’nin yerli motor sorunu yaşaması da nedir. Hangi devlet kurumu, hangi devlet yetkilisi bu sorunu gerçekten çözmek istemiş de en fazla üç ayda çözememiş? Çözememiş mi, çözmek istememiş ve oyalamış mı, bunun soruşturulması gerekir. Türkiye çok kısa süre içerisinde her sahada kendi kendine yeten bir ülke olabilir.

Bunun ilk şartı yönünü sömürgeci batı/NATO çetesinden, her devirde medeniyetin menbaı olan doğuya çevirmesidir. İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın ve ülkedeki bütün vatan hainlerini bünyesinde toplayan mason tarikatının başları derhal ezilmelidir. Aksi halde Türk milleti varlık içinde yokluk yaşamaya, akıl almaz geniş imkanlar içinde açlıkla/yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Sorun imkanların olmayışı ya da çok kısıtlı oluşu değil, sorun devletin her kademesine hainlerin sızmasıdır. Üç tarafı deniz olduğu halde balık yiyemeyen, her yeri tarla olduğu halde toprak mahsullerini yurt dışından getiren ve ekmeğe para yetiştiremeyen bir milleti/devleti, sadece organize bir ihanet çetesi bu hale getirebilir.

İşte Türkiye’deki nükleer santral projeleri de bu hainlerin yeni ihanet projelerinden başka bir şey değildir. Söz konusu nükleer santral projelerine hala milletin parasını akıtma vatana ihanet eylemidir. Söz konusu projeleri şu andan sonra savunan, öven, faydalı ve zaruri gösteren basın, medya ve sosyal medya aktörleri de bu gün değilse yarın yargılanırlar.

| Mfs

Süleymanlılar cemaati hakkında sarsıcı gerçekler

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri 16 Eylül 1959 tarihinde vefat etmedi ve “kabr-i şerif”te medfun değil. Cemaatimize dair bilinen pek çok şey doğru değil. Alakalı ses kaydını Soundcloud kanalımız üzerinden dinleyin…



Ses kaydında bahsedilen 9 Aralık 2018 tarihli yayın şu adreste: https://t.me/AkademiDergisi/16039

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Bir neşter darbesi

Cemaatimizin her yerine sızmış olan gizli Ermeniler ve gizli Yahudiler arasında panik ve korku iyice artıyor. Keyifleri yok, yüzleri gülmüyor. Önlerini göremiyorlar, gelecekten ümitleri yok. Ne yapacaklarını da bilemiyorlar. Aralarındaki tartışmalar, bölünmeler de iyice artıyor.

Ben ise daha hiç darbe vurmadığımı, sadece meydanı şöyle bir hareketlendirdiğimi açıkça yazıyorum. Şimdi bir bakıyorum, İstanbul Avrupa yakasındaki Sultanahmet Yüksek Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu’nda, Kaan Özeşer isimli bir gizli Yahudi var. Bizim aramızda Kaan diye bilinse de gerçek adı Cohen olan bu gizli Yahudi kişiye bir neşter vurulsa, sadece o değil, peşi sıra yüzlerce benzeri kişinin can damarı kesiliyor. Tek hamlede topluca oyundan düşüyorlar. Hem de gürültülü şekilde düşüyorlar.

Sadece Cohen Özeşer hakkında soruşturma başlatılmasını sağlasak, soruşturma kısa sürede Gülderen ve Alihan Kuriş’e ve Seyfettin Alkan’a da çıkıyor. Hemen ardından Gülderen ile Alihan’ın etrafında toplanmış gizli Ermeni, gizli Yahudi, gizli mason, gizli kara paracı, gizli sübyancı, gizli işkenceci, gizli vatan haini ve devlet/millet düşmanı kişilere de çıkıyor. TCK’de suç olarak tanımlanmış onlarca eylemin, bunlar tarafından sayısız kere yapıldığı, suçların organize halde işlendiği ve işlenmeye devam edildiği meydana çıkıyor. İlim, irfan yuvası olarak bildiğimiz çok sayıda kursumuzun bile mafya tarzı kara para işlerine alet edildiği hatta insan ve organ kaçakçılığına dahi alet edildikleri meydana çıkıyor. Çoktan söylemiştim, hakikaten çok gürültü çıkacak ve meydana çıkan hakikatler sadece Türkiye’yi değil, dünyayı da sarsacak.

Evet, evet… Hiç abartmıyorum, öyle olacak ve gerçekten de bir neşter vurmalık işleri var.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Mektupları ve risaleleri aslında kim yazdı

Süleymanlıları neden kandırdılar.

Hazret-i üstazımız tarafından yazıldığı söylenilen, onlarca senedir cemaatimizin mensuplarına bu iddia ile okutulan, sahiplenilmesi ve baş tacı edilmesi sağlanan bazı mektupları ve risaleleri aslında kim yazdı…

Dar vakitte, çok sayıda işin arasında bu gibi yazıları peş peşe yazıyorum. Bu nedenle de sözü hiç uzatmadan, hatırlatmalar yapmadan, geçmiş yayınlara bağlamadan, bazı kısımları izaha girmeden, en can alıcı ve özet kısmından yazıyorum.

  • O mektupları ve risaleleri hazretimiz yazmadı. Hazretimiz sadece Kur’an harf ve harekelerini dahiyane bir usulle öğreten meşhur Elif cüz’ünü yazdı/hazırladı. Zaten ümmetin kaynak eser sıkıntısı yoktu, yok ve kendileri bunu defalarca ifade ettiler. Hatta o devrin büyük bir fitnesi vardı ve şakirtler üzerine büyük oyunlar oynanıyordu. Sözde üstadları olan, aslında gizli Ermeni ve hristiyan bir piskopos olan Said-i Nursi’nin adıyla neşredilen kitaplar her yere yayılıyordu. Shell firması bile bu risalelerin, bilinen adıyla Risale-i Nur’un baskı ve dağıtma maliyetlerini karşılıyordu. Masonlar bu sözde İslami risaleleri dağıtmak için seferber oluyorlardı. Aslında Fener Rum Patrikhanesindeki müşteşrikler ve hristiyan din adamları tarafından yazılan bu risalelerin, Kur’an-ı Kerim’in yerine hatta önüne konulması planlanıyordu. O devrin şartlarını çok iyi bilmek, anlamak gerekir ki o devrin içindeki bir hakiki mürşid-i kamilin neden böyle hareket ettiğini anlamak mümkün olsun. Kendisi de eserler yazsaydı, kendisinden sonra, cemaatin içindeki kripto kişiler, söz konusu eserlerini tahrif edeceklerdi. Belki onlar da Kur’an-ı Kerim’in dahi önüne geçirmeye kalkacaklardı. Bu kısımlara dair geçmiş yıllarda çok şeyler yazdım ama vakti gelince bu hususları derli toplu şekilde, uzun uzun ve belki de sesli olarak anlatacağım.
  • Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) tarafından yazıldığı iddia edilen o mektupları ve risaleleri yazan kişi Muhammet İhsan Oğuz’dur ki o da Sabetaycı bir gizli Yahudiydi. Müslüman rolü oynayarak müslümanlara tuzak kuran hainlerden biriydi. Onun risalelerini, üstazımızın risaleleri olduğu iddiasıyla cemaatimizde okutanlar da çoğunlukla cemaatimiz içindeki Sabetaycı Yahudilerdi. M. İhsan Oğuz da Sabetaycı bir kripto Yahudi olduğu halde, bu yalanlara gereğince müdahale etmedi. “Hayır, bu eserler benimdir, böyle iddia edemez, bu şekilde yayamazsanız” derdi hatta hukuk yoluyla hareket etse, çok şeylere sebep olabilir. Lakin yapmadı.
  • Aşağıda bu mektupların ve risalelerin aslında kim tarafından yazıldığını gözler önüne seren, pdf halinde açılabilen/indirilebilen bir çalışma/dosya var. Bu dosyayı hazırlayanlar ve yayanlar da kripto kişiler. Lakin dosya ciddiyetle ve tamamına yakını doğrulara sadık kalınarak hazırlanmış. Biz müslümanlar söyleyene değil, söylenene bakarız. Firavun bile doğru söylese “doğrudur” deriz. Söz konusu çalışma, bu husustaki hakikati açıkça gözler önüne sermişken, söyleyenler doğru kişiler değiller diye hakikati inkar etmeyiz.
  • Bu dosyayı hazırlatanlar arasında, gizli Ermeni ve misyoner olduğunu, İHH kurucusu olduğunu, cemaatte eskiden en merkez noktalarda bulunduğunu, AKPKK projesi ile yoluna devam ettiğini, organları için insanların öldürülmesi dahil her türlü kara para işi yaptığını yazdığım avukat Zeki Çalışkan da var.
  • Zeki Çalışkan, seneler önce bu meseleyi sosyal medya hesabında uzun uzun konu etti, tartışmaya açtı ve arkasında dik durdu. Belki benim de müdahil olmamı bekledi ama ben hiç karışmadım. Zira anlatılanların tamamı doğruydu, ispatlıydı ve acı bir hakikat karşımızda duruyordu.

Bu ön bilgilerle şu aşağıdaki pdf dosyası incelenince, hakikatın herkesin gözleri önünde apaçık olduğu ama hazret-i üstazımızın alemi değişmesinden önce ve sonra cemaatimiz içinde çok sayıda kripto kimlikli kişiler olduğu ve bazı hususlarda tahrifatlarının ileri seviyede olduğu anlaşılabilecektir. Hazretimizin, küfrün en şiddetli zamanında dahiyane bir siyasetle aslında bunların içine sızdığı, İslam’a hizmet etmenin mümkün olmadığı şartlarda bu dahiyane siyasetle buna meydan açtığı ve bu kısmın detayları anlaşılabilecektir.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Ayrıca bakınız: https://doi.org/10.30622/tarr.522264

Süleymanlılar cemaati içindeki gizli kardinaller ve misyonerler

Mücadelemi, yazılarımı, sürekli olarak takip eden kardeşlerimiz, bir süre önce Mehmet Yetkin’e ve Halil Yurtsever’e ve daha başka başka kişilere kripto dediğimi, gizli Ermeni ve gizli Hristiyan dediğimi ya da gizli Yahudi dediğimi ya da mason dediğimi hatırlarlar. 

O zamandan bu ana kadar, bu konularda bana tek kişi bile dönüş yapmadı. “Siz ne diyorsunuz, olur mu hiç öyle şey?” diyemediler. Kendilerini de savunamadılar, yakınları ve mesai arkadaşları da bunları savunamadı. “Şerefiyle, samimiyetiyle, imanıyla, takvasıyla dinimize, milletimize, devletimize hizmet etmiş olan benim babama/amcama/dayıma siz kim oluyorsunuz da hain diyorsunuz? Gizli kimlikli diyorsunuz? Haddinizi bilin? Ayrıca Türkiye bir hukuk devleti, bu yayınları/iftiraları kaldırın yoksa sizden davacı olacağız” diyen hiç kimse de çıkmadı. Mason tarikatından da bir yalanlama gelmedi. Alihan Kuriş ve Gülderen Kuriş ne kadar susuyorsa, diğerleri de aynı endişe ve panikle o kadar susuyorlar. “Sükut ikrardan gelir” denildiği gibi, hepsi birden sustular, susuyorlar.

Cemaatimizin içini, tıka basa gizli Yahudilerle, gizli Ermenilerle, gizli masonlarla, kara paracılarla, hainlerle doldurmuşlar. Dinimize, ümmetimize, peygamberimize, hazretimize, milletimize/devletimize ihanet eden münafıklarla doldurmuşlar. Yanı sıra yaptıkları insanlık dışı kara para işleri ise ayrı bir dert…

Henüz bunların sadece birkaç tanesini ifşa ettim. Bunlardan bir kişi var ki bu güne kadar aleyhinde tek bir söz bile etmedim. Son zamanlardaki sarsıcı ifşalarıma/yayınlarıma herkesten çok o kişi destek vermeliydi ve o bilinen tok sesiyle “Evet kardeşlerim, şükürler olsun ki bu günleri de gördük. İçimize sızmış bu hainlerin ifşa olmaya başladıklarını da gördük” diyerek söze başlamalı ve ardından iki saate yakın sohbet etmeliydi. Sohbetine bol bol hatıralar eklemeli ve “Biz Lütfü Ağabeyden, biz Müftü ağabeyden böyle duyduk, dinledik. Buyururdu ki…” diye anlatmalı, takviye etmeliydi. Yapmadı…

Sohbetleri onlarca senedir çok çok beğenildiği ve istifade edildiği halde, kayıt edilmesine ve yayılmasına, istisnalar hariç asla izin vermeyen, kayıt edip yaymak isteyenleri cehennemle korkutan bu kişinin kim olduğunu arif olanlar çoktan anlamıştır. Son derece muttaki, son derece gayretli, son derece samimi ve hakiki bir hizmet adamı görüntüsüyle onlarca senedir sahada olan bu kişi, sürekli hatıralar uydurmak ve bunlarla kardeşlerimizi yönlendirmek zorunda olduğu için mi, siyasi hiçbir yönü bulunmayan dini sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına izin vermedi. Bu ilim kıtlığı zamanında, ilim yokluğunun maddi ve manevi felaketlerin yayılmasına sebep olduğu bu deccal çağında, bu zulüm ve gözyaşı çağında neden sohbetlerinin kayıt edilmesine ve yayılmasına bu kadar karşı çıktığı hususu bile üzerinde günlerce konuşulacak bir husus… 

Söz konusu kişi de sustu. Çünkü, neler bildiğimi, ne yapmaya çalıştığımı anlayabilecek, bunu öngörebilecek vasıfta ve öğrenebilecek bağlantılar içinde olan bir kişi o… 

O kişi Behlül Karak… 

Belki de yazının bu kısmına geldiğinde “Hayır, olamaz, o kadar da değil” diyen samimi kardeşlerimiz olacaktır. Lakin, acı gerçek bu… Behlül Karak da gerçek kimliğini ve dinini, ayrıca bağlantılarını gizleyerek onlarca senedir Süleymanlı bir hoca efendi rolü oynadı. Behlül Karak da daha çok gizli Ermenilerin sızmış olduğu şu cemaatimizin içindeki gizli Ermeni ve gizli hristiyanlardan olan bir kişi.  Ermeni olsa da Katolik hristiyan olan bir kişi. 

Hatta öyle bir kişi ki bağlantıları çoktan dünya geneline yayılmış, katolik Hristiyan alemindeki en üst kişiler tarafından gerçek kimliği bilinen, saklanan ama irtibat halinde olunan bir kişi. Türkiye, gizli Ermeni ve gizli piskopos olan Said-i Nursi gerçeğini/şokunu ve ayrıca gizli Ermeni ve gizli kardinal olan Fethullah Gülen gerçeğini çoktan sindirdi, kabullendi. Lakin Türkiye’de sadece bir tane gizli kardinal yok. 

O gizli kardinallerden biri de Behlül Karak… Kırmızı kardinal şapkası takarak, dünyanın farklı yerlerindeki hristiyan cemaatlerinin içinde gizlice hristiyan ibadetleri yapan Behlül Karak…

Evet, evet… Benim de talebeliğimde hocam olan, duruşundan ve ilminden çokça istifade ettiğim ve “iyi ki buralarda böyle bir duruşta ve gayrette olan bir hoca efendi var” dediğim Behlül Karak… Adımı Talha koyan, bu süreçte sözde keramet gösteren Behlül Karak… Bana bu yolu tanıtan, bu yolun büyüklüğünü anlamamı sağlayan ve sevdiren Behlük Karak… Lakin simasına baktığımda her seferinde “Bir sıkıntı var. Bu adamın duruşu, gayreti, ilmi, sohbeti, ibadeti bir yana ama simasında bir sıkıntı var. Düzgün bir siması ve enerjisi yok. Yüzünde nur yok. Nedir bu hal” deyip durduğum ve bir defasında o beni derince süzerken, benim de kendisini derince süzdüğüm ve o anı hiç unutmadığım Behlük Karak…  Çok ileri seviyede metafizik kabiliyetleri de olan, bunları alasıyla kullanan, bu sayede rolünü çok profesyonelce oynayan hatta keramet zan edilecek istidrac halleri sergileyen, bu sahada bir de cinlerden istifade eden Behlül Karak… Bir yandan bana bu yolu gösteren, öğreten ve bu yolda devam etmemi isteyen, arka plandan ise beni bu yoldan, o kurstan ve ilim tahsilinden hatta bu dünyadan uzaklaştırmak için gece gündüz çetesine büyüler yazdıran/yaptıran, üzerime büyüler yağdırtan Behlül Karak… 

Neden Kırklareli’de birlikte sözde hizmet, aslında ihanet ettikleri Halil Yurtsever’e gizli Ermeni ve Hristiyan dediğime itiraz etsin? Benim ifşa etmeme gerek var mı, zaten biliyor. Ben onların bulunduğu kursa, üniversite talebesi olarak gitmeden önce de bunlar birbirlerini biliyorlarmış. Sistem içinde sistem, “cemaat içinde cemaat” kurmuşlar. Behlül Karak Kırklareli idarecisi, Halil Yurtsever söz konusu kursun idarecisi. Sadece bunlar mı, oralardaki sözde hoca efendilerin ve hoca hanımların çoğu kriptoymuş. “Lütfü abiii derdi kiiii” diye bahsettiği kişi de üstadı. O da Ermeni ve Hristiyandı.

Anlatılacak o kadar çok şey var ki, sesli anlatsam bile saatlerce sürecek. Onlarca isim, hatıra, mekan, şahit geçecek. Sonra? Yine susulacak, yine susulacak ve bu devran böyle devam mi edecek? Hayır… Artık bunların hepsi, en tepede olanlarına kadar hepsi temizlenecek. Şimdilik birkaç kelam daha edip sonra kimin ne yapacağına, ne yapmayacağına bakacağım ve birkaç ihtimalli planımdan hangisi uygun düşüyorsa, o planla bunların üzerine gideceğim. Bunları süpürmeye, temizlemeye devam edeceğim. Karşıma bütün dünya dikilecek olsa bile…

Behlül Karak

Böyleleri açıkça lehime ya da aleyhime bir duruş, tavır sergileyemezler. Açıkça benden yana dursalar, mensup oldukları asıl davalarına/yollarına, asıl dinlerine ve teşkilatlarına/cemaatlerine büyük kötülük yapmış olurlar. Kendileri de iyice sıkıntılara, tehlikelere düşerler. Açıkça bana karşı duruşları olsa, gerçek kimlikleri ifşa olur, tartışmalar çıkar ve çorap söküğü misali olurlar. Bu nedenle böyle kişilere, şahsıma dair ve Akademi Dergisine dair sorular sorulsa, yıllardır yaptıkları gibi geçiştirirler.

Seyfettin Alkan da bunca yıldır böyle yaptı. Neden? O da soyunun bir yanı Ermeni, bir yanı Yahudi olan bir kişi. Akrabalarının arasında çok kripto var ve yol ünlülere de çıkıyor. Banu Alkan’la bile akraba ve o kursta “Banu Alkan benim teyzemdir” diye bana anlatan talebe dahi vardı. Kendileri gibi kripto olan ailelerin çocuklarını, cemaatimizin içinde sözde hoca, sözde hizmet adamı ama aslında hain olarak yetiştirdikleri bir iç sistemleri var ve bu iç sistem, bu kriptoların çocuklarını çoğunlukla Trakya’ya ve Türkiye’nin denize kıyı olan illerine dağıtıyor. Çünkü Türkiye’deki kripto kimlikli aileler daha çok buralarda ikamet ediyorlar. 

Seyfettin Alkan

Seyfettin Alkan yıllarca bir yanına Abdurrahman Bozan’ı, öbür yanına Hızır Özkök’ü alarak az mı kadraja girdi. Hiçbir şey bilmeyen samimi kardeşlerimiz bile, onların simalarına bakarak daralıyordu. Son derece bozuk karakterli, bozuk niyetli, geçimsiz, kibirli, bön, samimiyetsiz hallerini gizleyemeyen bu iki borazana, Seyfetin Alkan neden bu kadar alaka gösterdi, neden sahip çıktı, destekledi, yükseltti… Çünkü Seyfettin Alkan gibi Hızır Özkök ve Abdurrahman Bozan da gizli Ermeni ve gizli Hristiyan kişiler. Her safhada, her kısımda “cemaat içindeki cemaat”in iç dayanışması var. İşte Behlül Karak da “cemaat içindeki cemaat”in en kıdemli ve gizli kardinal de olan adamlarından biri…

Melburne Turkish News, 26 Haziran 2014 tarihinde sosyal medya hesabında bir paylaşım yaptı. Avustralya İslam Kültür Merkezi Birliği’nin Kur’an ziyafeti verdiğini haberleştirmişti. 

Haberde isimleri geçen 

– Abdurrahman Bozan, Ermeni ve Hristiyan

– Hızır Özkök, Ermeni ve hristiyan

– Behlül Karak, Ermeni ve hristiyan

– Mürşit Avşar, Ermeni ve hristiyan

– Erkan Ayçiçek, Ermeni ve hristiyan

– Ramazan Öztaş, Ermeni ve hristiyan

– Recep Kalyoncu, Ermeni ve hristiyan

– Yücel Erbaşı (Haberci), Yahudi/Ermeni karışık soydan ama Ermeniliği/hristiyanlığı baskın yaşıyor. Tıpkı Diyanet işleri başkanı ve gizli hristiyan Ali Erbaş gibi…

Haberde ismi geçmeyen ama o gün orada olan, Türkiyeden gidenler de dahil, daha çok sayıda gizli Ermeni ve gizli Hristiyan vardı orada. 

Abdurrahman Borazan, 2014, Melburne, Avustralya

Abdurrahman Borazan, günün mana ve ehemmiyetine uygun surette bir sözde takke de takmıştı. Kardinal şapkası misali kırmızıydı. Bu çete, bu “cemaat içindeki cemaat”, Avustralya ziyaretinin herkese açık kısmında sözde Kur’an ziyafeti verdi ve İslami hizmetlerimize dair konuştu. Lakin arka planda, Avustralyalı hristiyanlarla bir arada kaldıklarında gerçek kimlikleriyle, gerçek niyetleriyle konuştular. Sonra gerçek dinlerine göre hristiyanca ibadetlerini de yaptılar. Bu yaptıklarından da büyük bir haz aldılar, büyük bir zafer hali gibi olduğunu değerlendirdiler. Kim bilebilir, belki de “Bundan sonra bu ümmet bir daha asla ayağa kalkamaz. Silsile-i Sadatın son hakiki mürşid-i kamilin yolunu/cemaatini de tamamen ele geçirdik ve istediğimiz yönde götürüyoruz” diye sevinçle kadeh de kaldırmışlardır.

Ben neler neler anlatacağım, şu ana kadar anlattıklarım aslında sahada bir yoklama çekmekten, son somut gelişmeleri, tepkileri ya da tepkisizlikleri takip etmekten başka bir şey değil. Daha kimleri kimleri ifşa edeceğim ama öncesinde azıcık daha bekleyeceğim. Bu bekleme süresi içinde sadece çok mühim olmayan ama bilinmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç “cemaat içindeki cemaat” militanını daha ifşa edeceğim ve biraz da hatıralar anlatacağım. Asıl büyük bombayı sonra patlacağım ve daha önce ifade ettiğim gibi, o vakit cemaatim içinde büyük fırtına kopacak, bu fırtına, sonrasında bütün Türkiye’yi saracak, Türkiye içindeki denge çivileri yerinden oynayacak, patlamanın altında hükumet de kalacak. Sonra bu fırtına, bu patlama dünyayı sarmaya başlayacak. Devletimin, cemaatimin içinde bu hainlikleri yaptıran ülkeleri, hükumetleri, onların gizli servislerini, onların iç dengelerini, onlarını mafyalarını sarsacak. Çok büyük hadiseler olacak. 

Türkiye içinde ya da dışında cemaatimin müesseselerini kara para işlerine, ta insan kaçakçılığına, organ kaçakçılığına kadar bulaştıranlar, bu müesseseleri Vatikan’ın insanlık dışı kara para işlerinin, Kraliçe Elizabet’in insanlık dışı kara para işlerinin içine dahil edenler, dünyanın farklı farklı yerlerinde kısa sürede oyundan düşecekler ve çoğu idam edilecekler. 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi


Melburn Turkish News’ın söz konusu sosyal medya paylaşımı için buraya tıklayın.

Süleymanlılar cemaati ve gizli Yahudiler

M** (Akademi Dergisi takipçisi) 4 Mart Cuma, 16:02

Saygıdeğer Hocam, yüksek müsadenizle bir konu hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Şuan kpss tarih çalışıyorum ve aklıma takılan bir konu var. Biz Türkler nereden geldik? O kadar parça parça ki bunu aklımda bir türlü oturamıyorum. Ya da bu konuyu okumak için bir kaynak öneriniz var mı?

Mehmet Fahri Sertkaya, 4 Mart 2022, 16:41


“Türk diye bir ırk var mı, yok mu?”

Nuh a.s’ın oğullarından olan Yafes’ten geldik. Diğer oğlu olan Sam’dan da Yahudiler geldiler. Nuh a.s.’ın irtihalinden sonra, uzun zaman Yafesin evlatları ile Sam’ın evlatları sorunsuz devam ettiler, bir arada yaşadılar. Kız aldılar, verdiler, kaynaştılar. Her kesin kanı, kodları birbirine karıştı. Bu olduktan sonra gelen ve “Ben-i İsrail’in peygamberleri” dediğimiz binlerce peygambere de aslında hem Sami/Yahudi hem Sami/Arap hem de Yafesi/Türk denilebilir. Zaten geçenlerde anlattıklarımla bunun fark edilmesini de sağladım. Yuşa aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın, Davud aleyhisselamın kodlarında hem Sami/Araplık hem de Yafesi/Türklük de vardı, etraflarında Türkler de çoktu. Tarihe geçmiş en büyük Türklerden biri olan hazret-i Zülkarneyn de “İsrailoğullarına gönderilmiş hak peygamber” olarak bildiğimiz peygamberlerle akrabaydı. Yani on binlerce senedir Türk, Arap, Yahudi denilen ırklar aynı temelden geldi. Hepsi kardeş, hepsi akraba… Zaten İslam’da ırkçılık da katiyen yasak/haram… İblis sonra oyunlar kurdu, Sami/Yahudi olanları kafaladı ve onları satanistliğe kadar sürükledi. Kendine bağladı, soylarını, tarihlerini onlara hep yalanlarla farklı anlattı, anlattırdı.

Böyle İblis tarafından kandırılan Yahudiler ve Türkiye’deki gizli Yahudiler, çıkıp her fırsatta “Türk diye bir ırk var mı, yok mu?” diye tartışma çıkartırlar. Kendilerince Türklerin de Yahudi olduklarına, bunu bilmediklerine ve asimile olduklarına inanırlar. Bu nedenle kendilerine “Öztürkler” derler. Türkiye’deki çok sayıda gizli Yahudi aile bu soy ismi taşır ve ticari müesseselerine de bu ismi verirler. Hatta bu gizli Yahudilerden birinin yazdığı sözde bir mehter marşı da vardır. Kendilerince “Yeni Malazgirt Marşı” da derler. Türklerin tarihteki tartışılamaz surette gözler önünde olan muazzam galibiyetleriyle, üstünlükleriyle kendilerince övünürler. O zamandaki Türklerin de aslında Yahudi olduklarını bilmeyen Yahudiler olduklarına inanırlar. Türkiye’deki meşhur gizli Yahudi mafya babalarından biri olan Sedat Pek-er de zamanında “Öztürkler” diye bir internet sitesi açmıştı. Bunun açılışını merasimle yapmıştı. O yemekli, eğlenceli merasime gizli Yahudilerden kalabalık bir grup katılmıştı. Aralarında kimler, kimler vardı.

İşte Fatih’in oğlu 2. Bayezid de bu gibi iddialarla yoldan çıkartıldı. Kendini, Yahudi olduğunu sonradan çözmüş, anlamış bir Yahudi olarak kabul etti. Sonra mason da oldu, satanistliğe kadar ilerledi. Etmediği zulüm ve ihanet, sapıklık ve rezalet kalmadı. Sonunda oğlu Yavuz Sultan Selim Han tarafından zehirlenerek ve ibret-i alem olacak surette öldürüldü. Son zamanlarda mezarı da rezalet/pislik merkezi… Bu dahi hikmetsiz değil. Cemaatimizdeki hoca efendilerden ve hoca hanımlardan bazılarına da onlarca senedir “Senin soyun/aslın hep Yahudi. Siz asimile oldunuz, aslınıza dönün. Zaten bakın Türkiye’de siyasi, mali, askeri güç hep bizde. Boşa çile çekmeyin” dediler, bazılarını kandırdılar ve kendilerine çalıştırdılar, çalıştırıyorlar.

Hazret-i üstazımızın kızlarından Ferhan, onun çocuklarından Gülderen Kuriş ve Mehmet Beyazıt Denizolgun, bunların çocuklarından Alihan Kuriş ve Fatih Süleyman Denizolgun da kendilerini Yahudi, mason, satanist kabul eden kişiler olup çıktılar. Devşirildiler ve büyük zararlara sebep oldular. Her türlü ihanetin ve kara para işlerinin, TCK’ya göre de ağır suç kabul edilen suçların, bağlantıların içindeler.

Cemaatimizin hedefine ulaşmasına onlarca senedir mani oldular, hızını kestiler, ihanetler ettiler, samimi Süleymanlılara çok eziyetler ettiler, onları cemaatten uzaklaştırdılar, kimilerini öldürttüler, büyücülükle de saldırdılar ve son zamanda ise cemaatimizin idaresini tamamen ele geçirdiler.


Ferhan’ın kocası Kamil Denizolgun da müslüman değildi. Soyunun bir yanı gizli Ermenilerden, bir yanı gizli Yahudilerden geliyordu. Hazret-i üstazımızın, deccal küfrünün en şiddetli zamanında, her insanın aklının dahi kaldıramayacağı nasıl da büyük çilelerle ve nasıl da dahiyane siyasetlerle bu dini ayakta tuttuğu, her şartta yol alıp hizmetine devam ettiği, oyunlar içinde oyunlar kurduğu yakında herkes tarafından kesin şekilde anlaşılacak. Hiç kimsede şüphe kalmayacak. Zira istenenden, beklenden çok çok fazla deliller, ispatlar meydana saçılacak.

Günümüzde de Yahudiler, bu tarihi gerçeği çarpıtıyorlar ve “Türkler de aslında Yahudidir” diyorlar. Öyle değil, anlattığım gibi… Akrabalık çok, ortak kodlar/genler çok. O gözle bakılacaksa Yahudi bildiklerimize Türk ve Arap da denilebilir. Türk bilinenlere Arap ve Yahudi de denilebilir. Arap bilinenlere Türk ve Yahudi de denilebilir. Bu, nasıl bakıldığına bağlıdır. Neticede bütün insanlar bir Adem ile bir Havva’nın evlatlarıdır. Ayrıca Nuh tufanından sonrasına bakılırsa, günümüzdeki bütün insanların ikinci babası da Nuh peygamberdir. Hatta anlatmıştım, o devir o kadar karışık ki o zamanlarda dünya insanlarının genleri arasına uzaylı insan türlerinin genleri bile karıştı. Öyle Yahudilerin iddia ettiği gibi değil bu işler. Herkesin geninde herkesin kodları var. Hatta uzaylı kodlarına kadar…

İblis’in Yahudileri kandırdığı gibi, İblis’le Havva’nın cinsi münasebetinden ayrı bir insan soyu da gelmemiştir.

On yıl önce anlattığımda, duyurduğumda Türkiye’de çok ses getirmişti ve artık herkesin duyduğu, bildiği gerçeklerden biri haline geldi ki kendilerini Sam’dan bu yana safkan Yahudi zan eden o kişiler, geçmişte adeta soyları kuruyacak hale geldiler. Hazar Türkleri Yahudileşti ve kendilerini Yahudi kabul ettiler de dünya üzerinde Yahudiyiz diyenler tükenmemiş oldular. An itibariyle şu dünyada kendini Yahudi bilenlerin en az yüzde doksan beşi aslında Hazar Türkü…

Böyle bu kadar karışık bu işler…

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Yazıya bazı eklemeler:

Kendini Yahudi görmeye başlayan ve onlarca sene cemaatimize büyük darbeler vuran Ferhan Denizolgun (mavi kıyafetli) ve onun gibi kendini Yahudi kabul eden kızı Ayşe Gülderen Kuriş (arkasında, çizgili kıyafetli)

Alihan Kuriş’in annesi olup da cemaatimizi arka plandan gizlice ve Yahudice yöneten Ayşe Gülderen Kuriş

Ayşe Gülderen Kuriş

Ferhan Denizolgun’un kocası olup da gizli Yahudi/Ermeni karışık bir soydan gelen Kamil Denizolgun

Soy ismindekinde -ol ve -gun heceleri, Türkiye’deki gizli Yahudi ailelerde, isim ve soy isimlerde sık kullanılmıştır. Misal: Ongun, Oral

Kamil’in kendine göre solundaki kişi Arif Ahmet Denizolgun’dur. Sağındaki kişi Mehmet Beyazıt Denizolgun’dur. Kamil’in üçüncü çocuğu Ayşe Gülderen Kuriş’tir. Alihan Kuriş, Ayşe Gülderen Kuriş’in oğludur.

Bu soyun mensupları asırlardır Türklerin arasında Türk ve Müslüman gibi görünerek, münafıkça yaşamaktadırlar.

AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünden millet vekili olmakta bir beis görmeyecek kadar ayarı kaçık bir kişi olan, dinimizi, yolumuzu ve değerlerimizi her fırsatta siyasete ve kara para işlerine alet eden Fatih Süleyman Denizolgun.

Fatih Süleyman, Mehmet Beyazıt Denizolgun’un oğludur. Arif Ahmet Denizolgun karşısında AKPKK suç örgütü hep Mehmet Beyazıt Denizolgun’u desteklemiş, onu cemaatin başına getirmek istemiş ama muvaffak olamamıştır. Mehmet Beyazıt Denizolgun da AKPKK’den millet vekili yapılmıştır.

Sonrasında oğlu Fatih Süleyman da milllet vekili ya da doğru ifadeyle AKPKK militanı yapılmıştır.

Cemaatin idaresindeki Gülderen ve Alihan Kuriş, Fatih Süleyman’la da sık sık paslaşmaktadır. Gerçek kimlikleri, niyetleri, bağlantıları, suçları açıkça gözler önünde olan bu çete, cemaatimizi Yahudi/Mason zihniyetiyle idare etmektedir.
Cemaat ve ülke içinde dev gibi büyümüş bunca sorunların gerçek sebepleri işte bunlardır. Sorunları çözmeyi istemeyen ve bu yolu kasten durduran, ayarından çıkartmak isteyen, işlemez hale getirmek isteyen bu ihanet zihniyetidir.

Söz konusu “Yeni Malazgirt Marşı”

Kamil Denizolgun, Osmanlı devletini içten yıkan gizli Yahudi ve masonların önde gelenlerinden biri olan Mustafa Reşid Paşa’nın torunu mu…

Meşhur hain Mustafa Reşid Paşa ile Kamil Denizolgun arasında akrabalık var mı…

Milli Görüş camiasına yakınlığıyla bilinen Hürses gazetesi yazarı Fehmi Çalmuk, 28 Ağustos 2018 tarihli köşe yazısında, Süleymanlılar Cemaati ile ilgili dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

İlgili yazıyı okumak için buraya tıklayın.

Sadece dünyanın siyasi dengeleri değil, cemaatimizin içi de karışacak

Bir yandan cemaatimin içinde de hatları geriyorum. Çok gözler önünde olmayan büyük bir gerilme var. Cemaatimiz içindeki hainleri, münafıkları, masonları, gizli yahudileri, gizli ermenileri, gizli servislere bağlı kişileri, kara paracıları, yiyicileri köşelere sıkıştırıyorum. Çok gerildiler, çok daraldılar. Bir çıkış yolu arıyorlar.

Bunların mason tarikatı üzerinden Türkiye’de AKPKK ve MİT ile olduğu gibi, dünyanın başka başka ülkelerindeki hükumetlerle de bağlantıları var. Öyle zan ediyorum ki son bir çıkış hamlesi olarak bir çılgınlık deneyecekler. Onlar da “Bize yar olmayacak bu cemaat, kimseye yar olmasın. Mfs’nin kontrolüne ise hiç geçmesin. O zaman başımız daha büyük belada demektir” diyecekler ve son çare olarak cemaati kasten çökertmeye oynayacaklardır. Bunu zaten bir süredir değerlendiriyorlar ve aralarında konuşuyorlar.

Benden ikaz etmesi… Bunca ihanet, bunca nifak, bunca ahlaksızlık, bunca dolandırıcılık, bunca cinsi sapıklık, bunca yalanlar açıkça gözler önündeyken, ben de bunca zamandır ikazlar ediyor ve durmam gerektiği gibi durup mücadele ediyorken, hala bu yaşananları görüp de müslüman gibi, süleymanlı gibi, ehl-i tarik gibi durmayanlar ve mücadele etmeyenler, çok ama çok fena şeyler yaşayacaklar.

Allah’a yemin ederim ki ehl-i küfrün, onları ezip geçmesine hiçbir karşılık vermeyeceğim. Çünkü hak ediyorlar. Bana, teşkilatıma, cemaatim içinde samimi gördüğüm ve değer verdiğim kişilere zarar vermeye kalktıklarında karşılarında beni bulacaklar ve gerekli karşılıkları da vereceğim ama söz konusu gafillerin, korkakların ve menfaatçilerin ezilip geçilmesine mani olmayacağım. Bütün dünya bu duruşumu görecek. Ehl-i küfür kazanacak olsa bile Allah’ın adaleti tecelli edecek.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi