Ankebut Ağı’nın, kontrolündeki devletler ve devlet kurumları üzerinden dünya insanlığını kandırdığı hususlarda ve dünya insanlığından gizlediği hususlarda yayınlar yapmaya devam edeceğiz…
Ankebut Ağı’nın ve bu ağı yöneten Sanhedrin hahamlarının dünya insanlığı için ne kadar tehlikeli olduğunu devam eden bu yayınlarla birlikte daha da iyi anlayacaksınız.
Kapak resimlerini görmüş olduğunuz yayınlarımız, seneler öncesine ait… Daha önce denk gelmediyseniz www.SpaceExplorer.TV sitemizde bulup inceleyebilirsiniz. Bugün konuyu, söz konusu yayınlardaki seviyeden çok daha daha ileri götüreceğim ve Türkiye’de sık görülen “obruk” hadiselerinin perde arkasını gözler önüne sereceğim.
James Cameron, Ankebut Ağı içinde önemli yeri olan bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Akrabaları arasında ve aile çevresi/dostları arasında önemli kişiler vardı. Bunlar, muhtelif devletlerin ve devlet kurumlarının başında bulunan, kritik konumlarda olup kritik bilgilere rahatça ulaşan kişilerdi. Aralarında NASA’dan, CIA’dan kritik kişiler de vardı.
Bunun bir neticesi olarak James Cameron’un gençlik yıllarında etrafında hep sarsıcı gerçekler konuşuldu. O, bunlara hep kulak misafiri oldu. Çok da ilgi duydu, şaşırdı, sorguladı, daha çoğunu öğrenmek istedi. James’in dinledikleri arasında bazıları, daha sonra dünyaca meşhur olmasını sağlayacak senaryoların temelini oluşturacaktı.
18 bin alem içinde bazı başka dünyalardaki bilim ve teknojinin bize on binlerce sene fark attığını… Oralarda gerçeğinden çok zor ayırt edilebilecek kalitede robotlar yapıldığını… Bu robotlarda gerçek insan derisi, dokusu, gözü, saçı kullanıldığını ama gerçek dokuların aslında gerçek insanlardan alınmayıp yapay yollarla üretildiğini… Bu robotlarda normal insan gibi davranabilen süper gelişmiş yapay zekalar kulanıldığını… Bu gerçekçi robotların bir kısmının harp maksadıyla üretildiğini, öldürmek ve termine etmek (bitirmek, yok etmek) için üretildiğini… Ve çok daha fazlasını, zaten elde edilmiş, kesinleştirilmiş gerçekler olarak yıllarca dinledi.
Daha sonra kendince bunları senaryo yaptı ve filminin yapılmasını istedi. O kadar çapsız, kabiliyetsiz bir gençti ki o hali ile senaryoyu kimse kale almadı. lakin yine Ankebut Ağı’ndaki bağlantılar devreye girdi. James’in senaryo diye yazdığı “gerçek bilgiler” Hollywood’a James üzerinden ulaştırıldı. Hollywood’takiler bunu alıp sıfırdan çalıştılar, kurgu, akıcılık, detaylar, mantık eklediler. Sosladılar, süslediler ve filmini yaptılar. Dünyaya da “İşte bu müthiş senaryo James Cameron’a ait” dediler. Bu, aynı anda birkaç kuş vurmaktı. Hem paraya para kattılar, hem Hollywood’u kıymetlendirmiş oldular, hem de gelecekte yerlerine geçirecekleri Yahudi ve Mason gençler arasına James’i de kattılar, James’i de çakma bir senarist, yönetmen ve yapımcı yapmanın önünü açtılar.
İşte gerçekte bir Ankebut Ağı olduğu için ve bu ağı oluşturan Yahudiler ile bu ağa sızan Griler, dünya insanlığını kendine köle gördüğü için NASA, Mars’ta sıvı su olduğunu 50 yıl sonra açıkladı. Bunu da başka çaresi olmadığı ve mecbur kaldığı için açıkladı. Binbir türlü kritik bilgi dünya insanlığından gizlendi, gizleniyor. Dünya insanlığına, Ankebut Ağı’nın kontrolüne girmiş onlarca devlet üzerinden akıl almaz tuzaklar kuruldu, kuruluyor.
Yahudi ve Mason. Ankebut Ağı’nı çok iyi biliyor ve ağa çok iyi çalışıyor. Şeytan’ın Konseyi’nin, 13’ler Meclisi’nin ve 3 Kabalacı Konseyi’nin varlığını biliyor. Üyelerin tamamını bilmiyor, tanımıyor. Trump’ı, David’i, Haham Abrahamson’ı, Haberal’ı biliyor, bunlarla tanışık ve sıkı paslaşıyor.
En başından beri çapsızın teki… Bunca sene sonra bile kendisinin ne senaryo, ne yönetmenlik, ne yapımcılık kabiliyeti var. Çapsızlıkta, vasıfsızlıkta Trump ile yarışabilir. Sistemin/ağın adamı ve sistem tarafından markalaştırıldı ve devleştirildi. Ankebut Ağı’nın Hollywood üzerinden insanlığı dönüştürmek ve yönlendirmek projesinin önemli adamlarından biri…
Avatar filminin senaryosunu konsey sayesinde CIA’dan aldı. CIA, Kırgızistan’daki Issık gölünün altına ve çevresine yerleşmiş o uzaylı insan türüne dair sahip olduğu bilgileri verdi, James Cameron da yanına güvendiği birkaç senaristi aldı, oturup bu filmin senaryosunu yazdılar. Sonra da çektiler. Sonra da dünya genelinde bilmem kaç tane ülkede aynı anda yayınlattılar ve en az 3 milyar dolar para vurdular.
Bunu yapabilmeleri için dünyanın dört bir yanında Ankebut Ağı’na ait olan basın ve medya kuruluşları, ellerinden geleni yaptı. James Cameron gibi piyonların dünyanın muhtelif ülkelerinde kopyaları var. Hapşırsalar bile olay olur, çok basit bir şey yapsalar bile “imkansızı başarmış adam” olurlar. Çok sayıda projeleri başarısızlığa uğrar, normal şartlarda kaybedenler olmaları gerekir ama bir ömür “büyük” denilen adamlardan olurlar. Büyük yönetmen, büyük senarist, büyük yapımcı, büyük deha v.s…
Bizde böyle piyonlara, Sabetaycı gizli Yahudi ve Mason vatan haini Osman Sınav örnek gösterilebilir.
Müthiş numaracıdırlar…
Ahlak, namus, değer, kural, sınır tanımazlar. Güç, güç, güç… Para, para, para… Sonra dünyanın/insanlığın canı cehenneme. Bir saniye bile dert etmezler. Hatta dünya insanlığını felaketlerin, acıların içinde perişan etmeyi kendilerine vazife bilirler.
James Cameron, Oscar ödülleri alırken görülüyor. Oscar da Ankebut Ağı’nın, film endüstrisini kontrol altında tutmak için geliştirdiği bir sahtekarlıktan başka bir şey değildir. Oscar ödüllerinin arka planı yerli/yabancı pek çok araştırmacı tarafından ifşa edilmiştir. Temelinde Türk, islam ve insanlık düşmanlığı vardır. Siyonizme, Yahudilere, Masonluğa hizmet vardır. Tek dünya devletine giden yolda sinemayı, sinema üzerinden insanlığı kontrolde tutmak gayreti vardır.
Bu hikayede gülünesi kısımlar da vardır. Öylesine bir ödül heykeli yaptırdılar, ödül diye onu vereceklerdi ama ödülün adı ne olmalıydı, karar veremediler. Orada bir kadın hizmetli vardı, mevzuyu bilmeden odaya girip servis yaparken o meşhur Oscar heykelini gördü ve “Aaaa, benim Oscar Amcama ne kadar benziyor” dedi. Sonra “Oscar ödülleri” oldu.
18 bin alemdeki bütün insan türleri imtihana tabi… Hepsinin aklı var, nefsi de var. Hepsine cüz’i irade ve tercih hakkı verildi. Kimseye dinini tercih etme hususunda zorlama yok. İsteyen Müslüman oluyor, isteyen olmuyor. Herkes ona göre hak ettiği sona gidiyor. 18 bin alemdeki her kavme peygamberler gönderildi ama şu anda her yerin tek ve son peygamberi, kıyamete kopana kadar hz. peygamberimiz… Her yerde aynı kitap yani Kur’an-ı Kerim var. Bununla birlikte her yerlerde çeşit çeşit küfür sistemleri, inançları da var.
Yeryüzünde ab-ı hayat (hayat suyu) var. Hızır a.s. ondan içti ve yetti. Her yüz senede bir 18 yaşına geri çekiliyor. Bu güne kadar hiç eceli gelmedi, ölmedi ve ruh/beden olarak yaşıyor. Ruhaniyet olarak yani bedensiz ruh ile yaşayanlardan, görünenlerden değil Hızır aleyhisselam…
Hitler ise böyle olmadı. Kendi iradesi ile zaten İslam’ı tercih etti. İddia edilen katliamların hiçbirini yapmamıştı, çok insansever, çocuksever, merhametli biriydi. Zulme gerçekten karşıydı ve Ankebut Ağı ile savaşıyordu. İçlerinden çıktığı halde onlara sırt döndü. Üztazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de Hitler’e sahip çıktı, destek verdi, himmet etti. Dünya tarihinin bir kırılma noktası yaşanıyorken divan-ı salihin ve hz. üstazımız, Hitler’e sahip çıkarak, Hitler üzerinden tarihe yön verdi.
Hitler’in Merihli/Marslı Müslümanlarla yardımlaşmasına izin verildi, onlardan yüksek teknoloji alırken yaşlanmayı durduran tıbbi tekniği de aldı, üzerinde uygulattı. Hala ruh/beden olarak yaşıyor. Hiç eceli gelmedi. Zaten intihar etmediğini ilk anlardan beri biliyorlardı ve dünyayı kandırdılar. Aslında ilk zamanlar Stalin “O hala yaşıyor” dedi, açıkça herkesin önünde konuştu, gazetelerde manşet oldu da yine de bu Siyonistler dünyayı kandırdılar.
By Kyle Swenson | Washington Post Ocak 8, 2018 Tercüme: Akademi Dergisi
Kasım 2008’de, Yılmaz Altun adında bir Türk, Kosova’nın başkenti Priştina’da havaalanında yere serildi. 23 yaşındaki genç yere serilmeden önce eve dönüş için uçak bekliyordu. Hastalandığı düşünülen genç adamı kontrol eden yetkililer karnından aşağıya taze bir yaranın kanadığını fark ettiler. Onun sol böbreği gitmişti.
Altun polise, şehrin bir kenar mahallesinde, Medicus adlı bir klinikte organını bağışladığını söyledi. İstanbul’da bir komisyoncu Altun’a böbrek için cömert bir miktar teklif etmişti. Daha sonra anlattıkları Guardian’ın 2010’daki bir raporunun benzeri gibi. Altun ifadesinde, bir odada 74 yaşında, organı için kendisine 145.000$ ödeyen İsrailli biri ile karşılıklı uzandığını, anestezi uygulanmadan önce göz göze bakıştıklarını anlattı.
Genç adamın bu çöküşü, Balkan ülkeleri çevresinde faaliyet gösteren uluslararası organ karaborsasına yönelik karmaşık bir soruşturmayı başlatan ilk domino oldu.
Çoğunlukla Türkiye ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinden, hayattan umudu olmayan bağışçılarla organlar sağlıyorlar.
Birçoğu İsrail’den gelen alıcılar, böbrekler için 80.000 ve 100.000 Euro (96.000$ ve 120.000$) arasında ödeme yapıyorlar. Uluslararası savcılar 2008’de, sekiz aylık bir dönemde en az 23 kişinin daha organlarının Medicus’ta çıkartıldığını belirlediler.
Avrupa Birliği Hukukun Üstünlüğü Misyonu Kosova savcısı Jonathan Ratel’in 2013’de The Irish Times’a verdiği demeçte, “Bu şekilde fakir ve yoksulların istismar edilmesinin yegane ve sürükleyici motivasyonu, aşırı yüksek olan kar fırsatı ve insanlığın açgözlülüğü” demiş “Bu yoksullara yapılan acımasız bir hasattı.” diye devam etmişti.
Devam eden soruşturmaya rağmen, Medicus operasyonunun arkasındaki ana oyuncular adaletten kaçmaya devam ediyorlar, ancak geçen haftaki Reuters’ın haberine göre, Cuma günü Priştina’lı yetkililer İsrail’li Moshe Harel’in Kıbrıs’ta tutuklandığını duyurdular.
Bağışçıları bulan iş bitirici olmakla suçlanan Harel 2010 yılından bu yana Interpol tarafından insan kaçakçılığı ve şiddetli yaralama yoluyla kasıtlı eziyet verme suçlamasıyla aranıyor. Ayrıca Harel, Rusya’da çıkartılan bir arama emri ile de benzer suçlardan aranmakta.
Kosova’nın yakın tarihinde savaş yarası olmasından dolayı organ hasadı bölgede özellikle hassas bir konu. 1998-1999 Kosova savaşı sırasında Avrupa Konseyi, gerilla savaşçılarının Sırplardan organ hasadı yaptığı suçlaması yaptığı raporunun ardından uluslararası bir mahkeme tertip edildiği Reuters haberine yansımıştı. Suçlamalar henüz kanıtlanmamasına rağmen çatışmanın rahatsız edici neticesi olarak dedikodular hâlâ devam ediyor.
2008’de Altun’un havaalanında yere yığılmasının ardından yetkililer saatler içerisinde Medicus’a baskın düzenlediler. Klinik içinde, müfettişler, yasal olmayan yollarla hasat edilmiş böbreklerin, içlerinde Kanada, Almanya ve Polonya dahil dünyanın değişik yerlerinden gelen sayısız müşteriye nakledildiğinin kanıtlarına ulaştılar.
Guardian’a göre Medicus görünürde Kosovalı meşhur ürolog Lutfi Dervishi ve oğlu Arban tarafından işletiliyordu ve uygulamalar, yasadışı organ ticaretinde rol oynadığı için kendi ülkesinde tıbbi müdahalelerden men edilen, “Doktor Akbaba” lakaplı Türk cerrah Yusuf Erçin Sönmez tarafından yapılmaktaydı.
“Doktor Akbaba” lakaplı Türk cerrah Yusuf Erçin Sönmez
The Irish Times’ın haberine göre, mahkeme kararında Harel, bu soruşturmada kaçakçılık ve organize suç yönünden kolaylaştırıcı ve iş bitirici önemli bir figürü.
Başsavcı Ratel’in, 2013’te Times’a verdiği demeçte, ”Medicus, Sönmez, Harel ve diğerleri tarafından işletilen bir dizi klinikten sadece biri” dedi ve “Azerbaycan ve diğer yerlerde klinikler bulduk ve Güney Afrika’da bir tane olabileceğini düşünüyoruz.” diye ekledi.
Harel, Medicus soruşturması kapsamında 2008 yılında tutuklandı. Daha sonra serbest bırakıldı ve ortadan kayboldu. Sönmez de bulunamadı. 2010 yılında, her ikisine de Avrupa Birliği savcıları tarafından dava açıldı. Haaretz’in haberine göre Dervishi ve oğlu için de dava açıldı ve her ikisi de suçlamaları reddetti. 2013 yılında hakimler her iki Dervishi’yi organize suç ve insan kaçakçılığından suçlu buldular. Hakimler kararlarında, Medicus’un arkasındaki adamların, yoksul bireyleri kasıtlı olarak ameliyatlara ikna ettiklerini belirttiler.
Hakimlerin kararlarını aktaran The Irish Times, bağışçıların, genellikle 10.000$ bandında mütevazı miktarda para vaat edilerek, yasal olmamasına rağmen Kosova’da organ naklinin yasal olduğuna ikna edildiği, birkaç bağışçıya söz verildiği kadar ödeme yapılmadığı ve en az iki bağışçının da söz verilen miktarın tamamından mahrum edilerek evine tek böbrekle döndüğünü ve bağışçıların devam eden ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaştıklarını yazdı.
Baba Dervishi’nin ve oğlunun sırasıyla sekiz ve yedi yıl hapis cezasına çarptırılmasına karar verildi. Kaçtılar. 2016’da baba Dervishi yeniden tutuklandı. Türk cerrahı Sonmez gibi, oğul Dervishi halen kayıp. Beklenmedik şekilde geçen yıl, “yargılama yönteminde aykırılık” nedeniyle Kosova Yüksek Mahkemesi 2013 mahkumiyetini bozdu. Savcılar Dervishi’nin yeniden yargılanmasını istiyorlar. İş bitirici Harel’in durumu sonunda Dervishi’ler için emsal teşkil etti. Geçtiğimiz Cuma günü, Kosova makamları Reuters’a Harel’in resmi bir talep ile Kıbrıs’tan sınır dışı edilmek istendiğini doğruladı. Harel’in bir yorum ya da savunma yapmadığı görüldü.
Medicus’un internete düşen son resimlerinden biri…
Estetik güzeli mafya babacığı Sedat Peker, hakkında yazdıklarımı görüp sinir krizi geçirmiş. Bir on dakika kadar bağırmış, sövmüş, bana tehditler savurmuş. “Sen görürsün oğlum, senin a. koyacağım. Seni ibretlik bir şekilde öldürmezsem bana da Sedat demesinler” tarzında, mahallenin yeni yetme kopilleri gibi atarlanmış.
Sonra da kendisi gibi Rus Yahudisi kökenli ve Mason Süleyman Soysuz’u aramış:
Estetik güzeli: Ben bu durumu sineye çekip kabullenemem. Bütün bunlara (yazılara) karşılık olacak bir cevap vermem lazım
Soysuz: Yahu Sedat biz bilmiyor muyuz bu işin karşısında cevap vermeyi. Sadece sen değil ki biz kaç kişiyiz burada. MİT, CIA, Amerika, Tayyip, İsrail, bu kadar adamız. Hiçbirimiz karşılık veremiyor muyuz? Adamlarımız mı yok, gücümüz mü yok var ama işin içinde başka oyunlar da var. -Bir kişi değil, arkasında koca cemaat var. Başka başka işler var. O yüzden temkinli ilerleyelim- derken, işler bu hale geldi. Şimdi yapacağımız en ufak hatada bütün sistemi (Ankebut Ağı’nın tepkisini kastediyor) kendi üzerimize çekeriz. O yüzden şimdilik fevri davranma. Kimseye sormadan da hiçbir işe kalkışma kardeşim.
Estetik güzeli: O zaman bu lafların altında mı kalacağım?
Soysuz: Şu durumda mecburuz, elimiz mahkum.
Estetik güzeli: Böyle işin a. koyarım. Bu ne biçim iş. O zaman karı gibi oturayım, elim kolum bağlı bekleyeyim, gelip beni alsınlar, böyle mi yapayım?
Soysuz: Merak etme kardeşim, az kaldı. Sonunda bu laflarının hepsini yutturacağız bunlara.
Mafya babacıkları
Türkiye’deki mafya babacıklarının ezici çoğunluğu, içimizdeki İsrail tarafından, Mason teşkilatı tarafından mafya babacığı yapılmış, korunmuş, kollanmış, binbir türlü pis işlerinde kullanılmış, basın ve medya oyunları ile gücü abartılmış ama gölgesinden korkan kripto kimlikli pislik heriflerdir.
İçimizdeki İsrail bir de her şeyi o kadar ters yüz etmiştir ki tehdit, şantaj, yalan, dolan, fitne, fesat, ego, kibir, cehalet, cinayet, ahlaksızlık, yağmacılık, mala/mülke çökme tarzı ile kara/kanlı para elde eden böyle itler milletimize vatan/millet sevdalıları, gariban dostları olarak da gösterilmiştir.
Bir misal: Estetik güzeli, Rus Yahudisi, Mason, katil, hırsız, arsız, yalancı, vatan haini pislik herif Sedat Peker…
Cürmü boyunu on bin kere aşmış, AKPKK ve Mason teşkilatı sayesinde dosyaları kapatılmış, yargılandığı davalarda temize çıkartılmış, şimdi bile derhal ters kelepçe ile alınması icap ederken AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütü sayesinde “vatan evladı” taklidi yapan bu maymunun bana ve sistemime karşılık vermeye gücü olsa, on dakika sinir krizi bile geçirmez, ilk dakikada atağa kalkar, yapabileceği bir şey varsa yapardı. Hatta duramaz şimdi de yapar.
Soysuz’u araması, o kadar lafı etmesi hep numara, ortama ayar verme teşebbüsü. Bir yandan şamarımı yedi, alemin önünde havası bozuldu, çakma itibarı ve gücü yok olacak. Bir yandan sanki bir gücü varmış gibi göstererek işlerine ortak olduğu kendi gibi vatan haini siyasetçiler ve patronlar onu kale almayacak. Üstüme gelse zaten şamarımı tam yiyip oturacak, sistemi birden çökecek. Oynadı rolünü…
Benim kalemim, muhatabım bile değil. Uzun süredir beni takip ettiğini, mevzu ettiğini, it gibi tırstığını zaten biliyorum. Şimdi istesem hukuk yolu ile de hukuk dışı yollar ile de kısa sürede ezer geçerim. Benim ayarımı bozarsa, bir talimatımdan sonra İstanbul’daki bir mekanından diğerine bile geçemez olur.
Ben dünyanın kaç devletine birden, kaç uluslar arası mafyasına birden koymuşum postamı, kim bu estetik güzeli? Kim bunu var eden ve bir nane imiş gibi gösteren İçimizdeki İsrail ya da Ankebut Ağı?
Estetik güzeli hakkında geçmişte yaptığım birkaç paylaşımı şimdi bir daha gruba yönlendireyim…
Suç örgütü liderliğinden yargılanan Sedat Peker, “Ak saçlı” dediği gizli Ermeni ve MİT/CIA ortak casusu Devlet Bahçeli’nin suç, terör ve ihanet örgütü MHPKK’nin yüzde 4-5 oy alacağının konuşulmasına tepkili. Peker, “Milletimizin kendi siyasi istikbalini ve partisinin zarar göreceğini düşünmeden ülkesi için birçok fedakarlığı yapan Milliyetçi Hareket Partisi’ne ve ak saçlı bilge liderine böyle birşeyi asla yapmayacağına inanıyorum” dedi.
Şu videoya bir bak… Sene 2004… Polislerimizden Allah razı olsun, işlerini dört dörtlük yapmışlar ve çok sevdiğin Sedat Peker isimli mafya babacığını, organize suç örgütü liderini paket yapıp almışlar. Sonra ne dönmüş? Nasıl olmuş da bu Sedat Peker tahliye edilmiş? Bak polisler öfkeden duvarları yumruklamışlar? Adamlar haklı, ben olsam daha da ileri giderdim. Devletin bir kurşununu hayırlı bir iş için feda ederdim.
Kim bunlar Zeki? Bu milletimize anlat hele, kim bu devlet içinde devlet olan mafyacıklar, kirli çeteler, masonlar, Sabetaycılar, CIA’cılar? Bak haberi veren Kanal D bile içimizdeki İsrail’in kurumsal TV kanallarından biri… Haberi sunan Atasagun de kripto Yahudi mi?
Sedat Peker ile AKPKK arasındaki ilişki ne zaman, nasıl başladı, nerelere kadar uzandı? Sen benim önümü kesemeyince neden hemen Sedat Peker’e koştun ya da adını kullandın? Onun adını, çok dara düştüğünde, onun rızası olmadan da kullanıyor musun? Aranızdaki hukuk ne zaman, nasıl başladı? Sizi kimler tanıştırdı? Ne işler çevirdiniz bu güne kadar? Neler döndü, neler dönüyor? Bize neler anlatacaksın? Neden bu gün de AKPKK bu mafya babacığına hukuk sisteminde hususi bir koruma sağlıyor? Devlet gücümüzü çetelere, CIA’cılara, Sabetaycı hainlere, Masonlara kullandıranlar kimler? Sana dokundurmayan ihanet gürühu, neden Sedat’ı da kolluyor? “Süleymancılara operasyon” denip duruyor ve sen de arada bu gibi cümleler kuruyorsun ya, söyle hele bu saydıklarımla mı yapacaksınız operasyonu?
İnsanın aklına gelmiyor değil, yoksa Sedat Peker de pek çok meşhur mafya babacığı gibi içimizdeki İsrail’in adamı bir kripto Yahudi mi? Bir adamı vardı, şu video çekildiği tarihte sağdı ve yanındaydı. Sonra öte tarafa adisyonu ödemeye gönderdiler onu, adı da şey olacaktı, sen söyle, Ali Şahin Gürman mı ne? O da kripto muydu? Sahi, nedir bu işler böyle, hep denk mi gelmiş bunlar?
Ses ver Zeki, ses ver artık? Konuş, dök o sahte AKPKK ve Reis sevdanın arkasındaki gerçekleri. Bu sahte sevginin arkasında aslında nasıl bir menfaatçilik olduğunu, ne kadar vurduğunu, kaç ülkede neler satın aldığın da anlat. Derneğin UKİD’in Afrika masasının başına, uluslar arası dolandırıcı Ahmet Kemal Öncü’yü, bütün suçları senelerdir ispatlı olduğu halde koymuş pisliğin tekisin sen, haydi konuş, ne konuşacaksan?
Seni insan şeytanı seni…
Bir daha adımı anarken duruşunu düzelt, önünü ilikle, tabirlerini iyice seç, düzgün cümleler kur. Yoksa kırarım kalemini.
İşte meydan, bütün Türkiye görsün bakalım, üstüme gelebiliyor musun, gelemiyor musun?
Numarayı da bırak, herkes biliyor orada burada numaradan atar yaptığını, benden it gibi tırstığını ve bir şey yapabilecek olsan durmayıp yapacağını. Seni sen yapan vatan hainlerini de seninle aynı anda aynı mezara gömecek kadar gücüm var benim.
Sen bu işleri içindesin, bilirsin: mafya babaları ya da nam-ı diğer organize suç örgütü liderleri de estetik yaptırır mı Zeki? Bunlardan hangisi gerçek Sedat Peker?
AKPKK bu katili, bu hırsızı, bu şerefsiz haini serbest bıraktığında, bunu yakalayan polis memurları bile duvarları yumrukladı.
“80 Yaşındaki Metin Akpınar’ı sabahın köründe” şeklinde başlayan sabahki paylaşımımız ve “Türkiye artık bir hukuk devleti değildir. Bu hainleri devirmek farz olmuştur.” şeklinde başlayan sabahki paylaşımımız Tayyip ve çetesinde şok tesiri oluşturdu. Ardından durmadan gelen paylaşımlarımız/darbelerimiz bunları çıldırttı.
Sıkıyı gördüler ve mecbur kalan Tayyip, bir aracı şahsı, Ankebut Ağı’nın ve içimizdeki İsrail’in kolladığı suç örgütü lideri, Rus Yahudisi kökenli, Mason, estetikli çakma mafya babası Sedat Peker’e gönderdi.
Tayyip, estetikli mafya babacığı Sedat Peker’e şöyle bir mesaj gönderdi: “Söylediğin sözlere, tavrına kızıp, insanları ayaklandırmak için kullananlar var. Bu söz konusu edilmiş. (Böyle yayınlar yapılmış) Ayaklandırmaya çalışıyorlar milleti. Bu yüzden hakkında usulden bir soruşturma başlatıyoruz.”
Peker kendine yediremese de usul, icap bunu gerektirdiği için “tamam” dedi. Daha önce de yaptıkları gibi göstermelik sözde bir yargılama yapacaklar.
Organ işinin merkezindeki isimlerden biri olup organ işi yapılan bazı özel hastahanelerde Tayyip Erdoğan’la ortak olan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sistemle arasını açıyor.
Endişeli, gidişatı, sonunu iyi görmüyor. Sistemin, kendisini en ufak bir krizde satacağını, meydanda bırakacağını biliyor. Geri çekilmek, parasını/payını alıp sistemden çıkmak istiyor.
Sistem ise buna izin vermiyor. Bu defa yer yer çatışmalar yaşıyorlar. Şu anda Mehmet Haberal ile arası çok bozuk. Çok sert tartışıyorlar. Haberal, Fahrettin’i bir şekilde punduna uydurup öldürmek ya da öldüremese bile başına bir dünya dert/bela yıkmak istiyor.
Sistemde Fahrettin benzeri başka kişiler de var. Onlar da en kısa zamanda sistemden çıkmakta kararlılar ama izin verilmiyor.
Fahrettin, sistemden çıkıp yurt dışına gitmeyi planlıyordu. YİT, onun, içinde kaldığı mevcut şartlar dahilinde de kaçacağına ve zorda kalırsa konuşup itirafçı olacağına kesin gözü ile bakıyor.
Binlerce cinleri daha az önce mevta oldu. İki konsey, içinde Trump’ın da bulunduğu yedi kişilik Şeytan’ın Konseyi ve onun bir üzerindeki konsey olan 13’ler Meclisi bir araya gelip bütün hünerlerini sergileyerek büyüler yapmışlar, yaptırmışlar. Başka hiçbir şey yapamıyorlar, çaresizler… Kim bilir kaç masum Müslüman çocuğunu daha Şeytan’a tapınma ve büyü ayinlerinde parçaladılar.
Ankebut Operasyonu, sadece AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünü yıkmak ve gerçek Türk hakimlerinin önüne atmak için başlatılmış bir operasyon değildir. Asıl hedefimiz kuklalar değil, kuklacılar…
Bu operasyon kapsamında, İçimizdeki İsrail dediğimiz teşkilatı oluşturan ve dünyaya yayılmış Ankebut Ağı ile de organize şekilde çalışan bütün alt teşkilatlar çökertilecek. Gizli Ermeniler, gizli Yahudiler, Sabetaycı gizli Yahudiler, Mason teşkilatı, Misyonerler, Tapınakçılar, Evanjelikler, hepsi çökertilecekler.
Bunların, dünya insanlığının gözünde çok güçlü, çok organize ve karşı konulamaz güçte imişler gibi görünmesini sağlayan, pireyi deve gösteren ve bunların Türkiye’de pis işlerine sorunsuz devam etmesini sağlayan, milletimizi kandıran, akıl almaz insanlık dışı faaliyetlere yardım eden sözde Türk basın ve medyası da çökertilecek. Korku imparatorluğu kurmak isterlerken kullandıkları basın-medya patronları, sözde araştırmacı yazarlar, TV programcıları ve sunucuları da oyundan düşürülecek.
Ankebut Operasyonu, Hz. Mehdi’nin, Deccal’in ordusunu yok etmesinde son aşama olarak dünya tarihine geçecek. Bu operasyon devam ettikçe dünya üzerindeki güç dengeleri de değişecek. Deccal’in ordusu, yani Ankebut Ağı, darmadağın edilecek.
Soysuz yol verdi, mafya indirdi. Tipik bir Süleyman Soysuz cinayeti…
Makamında öldürülen Rize Emniyet Müdürü Altuğ Verdi, Emniyet Teşkilatının yüz karası, yediği içtiği haram/rüşvet olan pisliğin tekiydi.
Sürekli Masonlarla ve Ankebut Ağı ile iş tutuyordu. Bu Masonların uluslararası çapta fuhuş, uyuşturucu, silah, organ dahil her pis işi yaptıklarını biliyor ama Ankebut Ağı’nın tepe teşkilatını bilmiyordu.
Evvelden beri pisliğin teki olan Altuğ Verdi, alçak vatan haini ve bütün pis işlerin içinde olan Binali Yıldırım’ın Boşbakanlığı zamanında korumalığını yaptı ve iyice dibe vurdu.
Boşbakan Binali namına piyasada terör estirmeye kalkmış, çok kişileri tehdit etmiş, korkutmuş, sindirmiş ve türlü hukuksuzluklar yapmış birisiydi Altuğ Verdi…
Bir kripto Yahudi olan Altuğ Verdi, bütün kirli işlerin içindeydi. Fuhuş, uyuşturucu dahil pis işler çevirenlerle birlikte çalışıyor, pay ya da sürekli rüşvet alıyordu.
“Param/imkanım olsun, giyineyim, gösteriş yapayım, lüks yaşayayım, etraf hep görsün” ayarında bir gösteriş budalasıydı. Üst makamlarda olanlara sürekli yalakalık yapan bir sefildi. Paranın hangi yollardan geldiği umurunda bile değildi.
Ve gün geldi, Mevla’nın bu sefil mahluka verdiği mühlet bitti. İnsanlık dışı sistemleri içinde, uyuşturucu işi ile alakalı sorunlar çıktı. Bu sorunlar, uyuşturucu işindeki adamlarla arasında karşılıklı mücadeleye dönüştü.
Soysuz, önce kibarca müdahale etti, ara bulmak istedi. Uzlaştırmak istedi. Müdür Altuğ Verdi yanaşmadı, inatlaşıp dikleşti. Sistemi darbe alan Soysuz bu defa tehditler savurdu ve her zaman yaptırdığı işi bir daha yaptırdı, bir Emniyet Müdürünü daha katlettirdi. Şükür ki bu defa öldürttüğü, uyuşturucu işlerini bozdu diye makamında şehit ettirdiği Silivri Emniyet Müdürü Hakan Çalışkan gibi bir vatan evladı değil, kendisi gibi insanlıktan çıkmış pisliğin tekiydi.
Türkiye’deki en büyük uyuşturucu baronlarından biri olup Rus Yahudisi kökenli bir Mason da olan Süleyman Soysuz, Altuğ Verdi ile telefon görüşmelerinde bile atıştı.
Soysuz ara bulmak istedikçe dik/inat bir tip olan Altuğ Verdi “Yapacağım bir şey yok, elimden bir şey gelmez” dedi.
Bu hallerden sonra Soysuz, mafyanın tarafını açıkça turarak müdüre posta koydu ve “Ben ne istiyorsam sen onu yapacaksın” dedi.
İtaat etmeyen müdür, itaatsizliğin bedelini canı ile ödedi. Kuyusu derin, azabı elim olsun. Diğer insan şeytanlarının da mühletleri bitecek…
Müdürün infazını Soysuz’dan ziyade mafya planladı. Soysuz talimat ve yol verdi, mafya indirdi. Katil polis de uyuşturucu mafyasının adamı. “Üniversite kazanıp da merkeze alınmasını istedi. Bu hususta tartışma çıkınca müdürü vurdu” gibi açıklamalar, itibar edilecek türden değil… Katil özel korumaya alınmalı, özel yetkili mahkemeler hemen vak’ayı derinlemesine ele almalı ve Soysuz gibi bir insan şeytanına icap eden hukuki müdahale yapılmalı.
“Adalet yok, biz ne istersek ona uyacaksınız. İstersek canınızı, malınızı, ırzınızı, evladınızı, kızınızı, toprağınızı, devletinizi alırız, boşa uğraşmayın” demek gibi bir şey…
Sözde hakim Nusret Alper PAZARCIKLI’nın baktığı dosyada “Organ kaçakçılığı iddiaları mevcut ama delillendirme yok” denilerek, erişimin engellenmesine karar verilmiş.
Biz devlet miyiz, polis miyiz, savcı mıyız? Sahaya inip delilleri de biz mi toplamalıyız? İşgal idaresi altında mıyız, haberimiz mi yok?
Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, üst üste gönderdiğim ihbar maillerini ne yaptı? Bunları işleme aldı mı? Derhal baskın yaptı mı? “Mailleri yok ediyorsunuz, ağır ceza mahkemelerinde yargılanacaksınız” dediğim maili bile yok etmedi mi? Peşim sıra “Şu şu ihbarları neden yok ediyorsunuz, bir hastahanenin altında gizli bodrum katları olup olmadığını tespit etmek çok mu zor? Neden derhal gidip kontrol etmiyorsunuz? Söz konusu tünelin varlığını Büyük Şehir Belediyesi, Valilik ve siz Emniyet, zaten biliyormuşsunuz? Nedir bu yaşanan?” diyen yüzlerce kişinin maillerine neden cevap verilmedi?
Birbiri ile bağlantılı, mantık örgüsü içinde, yüzlerce gerçek şahsın isimleri geçilerek ve çok ağır suçlamalarda bulunularak yüzlerce yayın yaptık, bunların hangisi suç duyurusu kabul edildi, hangisi hakkında tahkikat yapıldı? Bunların arasında kendini Cumhurbaşkanı zan eden vatan haininden tutalım da çok meşhur ve büyük patronlara kadar herkes vardı, Memorial’ın sahibi gösterilen organ mafyası mensubu gizli Yahudi ve Mason Turgut da vardı, hangisi ceza davası açabildi?
Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün ismini onlarca kere vererek, devlet içine sızmış organ mafyasının baskı ile vazifesini yapmadığını, bu Allahsızca sistemin üyesi Numan Kurtulmuş’un tehdidine boyun eğdiğini, en ağır tabirleri de isimlerin yanında kullanarak defalarca yazmadık mı? Mailler nerede, bu şahıslar neden sessiz kaldı, neden davacı olamadılar? Numan panikle Diyarbakır’a koştu, ne haltlar çevirdiğini ayrıntısı ile yazmadık mı? Çıkıp yalanlayabildi mi? Oyun bu şekilde bozulunca bu defa Süleyman Soysuz Diyarbakır’a koşmadı mı? O da olmayınca uyduruk bir futbol turnuvası bahane edilerek bütün devlet erkanı Diyarbakır’a taşınarak, bize, milletimize karşı hamle yapılmadı mı?
Derhal polis operasyonu yapılmadığı, icap eden tahkikatlar yapılmadığı için yüz binlerce insanı CİMER’e yönlendirdik ve “Hassasiyet gösterelim, çekinmeyin, hukuki yükü bizim sırtımızda, şikayet edin, bu yayınları aktarın” dedik de ne oldu? Dünyanın gözleri önünde CİMER 12 gün kapalı tutulmadı mı?
Bu organ mafyası ile alakalı olarak Kızılay yönetimini ve gizli Yahudi ve Mason Kerem Kınık’ı bile suçlamadık mı? Kızılay kurum olarak, Kerem şahıs olarak bizden davacı olabildi mı? Kaçırılmış, yanlarında annesi ve babası veya bir yetişkin yakını olmayan Afganistanlı, Pakistanlı, Iraklı, Suriyeli onlarca çocuğu sağ kurtarmak isteyip de peşlerine düşmedik mi? Sistemleri bozulunca bunları İzmir’de kaza süsü ile öldürmek istemediler mi? “Bu kadar çocuk, hepsi ayrı ülkeden, Türkiye’de bunların annesi, babası yok, hala mı tahkikat yapmayacaksınız, bizi kim yönetiyor, devletimizi kim çaldı?” demedik mi?
Uzatmanın lüzumu yok, arkasına onlarca madde daha eklenebilir. Bakılsın yüzlerce yayına, insanlık namına, devlet, millet, vatan, gelecek nesiller namına devleştik ama kendi devletimizin işleyişini durdurmuşlardı. Şimdi “İster çıldırın, ister patlayın, ister millet darbesi yapın, biz size istediğimizi, sizin devlet gücünüzle yaparız. Sistemi ele aldık, mahkemeler de bizde, meclis de bizde, istihbarat da bizde… Organlarınızı da çalarız, yeni ergen genç kızlarınızı da çalar, dünyaya fuhuş için satarız. Uyuşturucuyu devlet gücü ile getirir sokak sokak bütün Türkiye’ye yayarız. Mani olmak isteyen Emniyet mensuplarını, savcıları, hakimleri öldürürüz.” demek değil midir bu? Şehit Emniyet Müdür Hakan Çalışkan dosyası ne oldu? Bu cinayette Soysuz’un kullandığı Emniyet personelinden bazılarının isimlerini bile verdik, kim tahkikat yaptı? Bu ismi verilenlerin hangisi “Olur mu öyle şey, bana bu iftira nasıl atılabilir?” deyip hukuka gidebildi?
Hal böyle ise ki böyle, bize, milletçe kalkıp devleti/vatanı/milleti kurtarmaktan başka yol kalmış mı?
Şu Harun Çoban kardeşimiz, yüzlerce suç duyurusu ve şikayet dilekçesi verdi, hangi biri işleme alındı? Bunların yok edildiğini, sümen altı edildiğini sesli anlatımlarla ve Adliye/Savcılık ve savcı isimleri vererek anlatık da ne değişti? Şimdi devlet gücümüz onun aleyine çevrildi. O içeride, katiller, mafya mensupları, hainler, organ mafyası mensupları, fuhuş mafyası, uyuşturucu mafyası mensupları bizim devlet gücümüzle bize posta koyuyor, öyle mi?
O zaman altta kalanın canı çıksın, anlaşılan o ki biz bir istiklal harbi vereceğiz ve önce, her pisliğin merkezinde olduklarını somut binbir türlü delille ispat edebildiğimiz ABD ile İsrail’in Büyük Elçiliklerini, Konsolosluklarını, ayrıca sahada kullandıkları kirli çetelerini, ayrıca Mason teşkilatının önde gelen binlerce mensubunuz, harp hukuku dahilinde oyundan düşüreceğiz.
Hep diyoruz, işte meydan… Bizim devlet gücümüz bizim aleyhimize çevrilmek istendiğinde, biz her şeyi ama her şeyi göze alacağız ve hiç de zaman kaybetmeyeceğiz.
Türk milleti başta olmak üzere bütün insanlık, Göbeklitepe ve benzeri mekanlardan elde edilen kesin neticelerden mahrum bırakılıyor. Bu, bilimsel bir mantık/duruş değil, bu Siyonist/Masonik bir mantık ve duruş…
Devletleri/Milletleri idare eden idarecilerin, elde ettikleri bu gibi sarsıcı gerçekleri gizlemeye hakları yok. Buna bir son verilmeli. Göbeklitepe, insanlık tarihine bakışı kökten değiştiriyor. Yine bir Yahudi oyunu/kazığı olan “evrim” aldatmacasını yıkmakla kalmıyor, geçmişte, bu günümüzdekinden çok ama çok daha ileri bilim ve teknoloji çağları yaşandığını kesin surette ispat ediyor.
Göbeklitepe’nin ne kadar sıradışı bir yer olduğu anlaşıldığında, henüz kazıların yenice başladığı o yıllarda, bazı devletlerin gizli servisleri de alaka gösterdiler. İlk yıllarda elde edilen bazı şeyler yurt dışına kaçırıldı.
Bunlar maddi menfaat için kaçırılmış şeyler değildi. İnsanlığı İslam’dan, kurtuluştan uzak tutmak isteyen Ankebut Ağı’nın planlarını alt üst edecek ve bunların dünya insanlığına, hiçbir bilimsel temeli olmadığı halde çok bilimselmiş gibi dayattığı bazı nazariyeleri/kabullenişleri/akımları bir anda yıkacak şeylerdi.
Kaçırılanların arasında, taş tabletler üzerine yazılmış uzun uzun yazılar da vardı.
Göbeklitepe’nin “Dünyanın ilk tapınağı” olmadığını da biliyorlar, ibadethane/tapınak olmadığını da biliyorlar, İbadethane demek için yeterli delil olmadığını da biliyorlar. Yine de zihin bulandırıyorlar.
Göbeklitepe, yaklaşık olarak Nuh tufanından beş bin sene kadar sonra, yüksek bilim ve teknoloji çağında yaşayan insanların, maden çalışmaları yaptığı geniş ve yerleşimden uzak o alanda, fazlaca emek harcamadan ve teknik kullanmadan hızlıca kurduğu bir şantiyeden başka bir şey değildi.
Bu insanların elinde, bir asırdan fazla süredir bizi ziyaret eden ama gizlenip duran başka uzaylı insan türlerinin elindeki UFO denilen tarzda uçan vasıtalardan da ta o zamanda vardı. O tek parça koca taşları kilometrelerce uzak mesafelerden hava yollu ile ve hiç zorlanmadan getirdiler. Hiç uğraşmadan, özen göstermeden, fazlace emek/teknik sarf etmeden kaba hatlarla şekillendirip diktiler. Bunu yaparken, günümüzdeki elektikli/motorlu taş testeresi gibi son derece ilkel bulacakları aletleri kullanmadan, çok daha ileri teknoloji kullanarak yaptılar. Ünlü Rus fizikçi ve arkeolog Saharov’un söylediği gibi, o taşları keserken kullandıkları teknik/alet, günümüzde dünyada mevcut değil. O bölgeyi maden çalışmalarında değerlendirdiler. O zamanlarda, dünya insanlığı ile başka dünyaların/gezegenlerin insanları arasında, gizlenmeden gelinip gidilen bir irtibat olduğuna dair tarihi pek çok iz de var. Bu kısımları da çoktan çözdüler.
İrem bağı diye bilinen yapay cenneti/bahçeyi, Hud aleyhisselama “Senin Rabbinin öyle dediğin gibi cennetleri varsa, ben de bir cennet yaptırayım da gör” diyerek kendi zamanındaki çok yüksek bilim ve teknoloji ile Şeddad bin Ad yaptırmıştı. Şeddad’ın kavmi olan Ad kavminden geriye, yer altı şehirlerinde de olsa ya da bir şekilde yer altında kalmış da olsa hiç yüksek teknoloji ürünü bir şeyler kaldı mı diye, Yemen başta olmak üzere çok yerlerde, kontrollerindeki birkaç devletin desteği ile çalışmalar, kazılar yapıyorlar. Bu çalışmaları da olduğundan çok farklı maksatla yapılan kazılar gibi gösteriyorlar. Aslında arkeoloji sahasında da istihbaratların, devletlerin savaşı hakim.
12 bin sene kadar önce bu maksatla yapılan Göbeklitepe bölgesine, üzeri toprakla kaplanmadan önce, birçok başka medeniyetin gelip yerleştiğini, bunların, öncekiler kadar bilim ve teknolojide ileri olmadıklarını, oraya öncekilerin yapmadığı eklemeler yaptıklarını ve T şeklinde taşlar üzerinde bile oynamalar yapmaya çalıştıklarını kesin surette belirlediler.
Aslında pramitlerin hikayesinin de çok benzer olduğunu biliyorlar. Onlar da mezar değildi, enerji santrali veya ihtiyaçtan benzeri başka maksatlarla inşa edilen yapılardı bunlar. Daha sonra pek çok kavim bunları kullandı ama öncekiler kadar bilim ve teknolojide ileri değillerdi ve izler, işaretler, eserlerde kullanılan teknikler birbirine hep karıştı.
Göbeklitepe’nin artık çok sarsıcı bir yanı kalmadı. Çünkü Göbeklitepe’den daha eski ve tıpkı Göbeklitepe’de olduğu gibi, günümüzde mevcut olandan bile daha ileri derecede yüksek bilim/teknoloji ile inşa edilmiş çok eser/şehir bulundu. Bunlardan biri Hindistan sahillerinde denizin altında bulundu ve 35 bin yıllık olduğu tespit edildi.
Dünyada, geçmişte yüksek bilim ve teknoloji çağları yaşanıp yaşanmadığına, evrim gerçekleşip gerçekleşmediğine dair tartışmalar, tartışmaya mahal kalmayacak kesinlikte aslında onlarca sene önce son buldu. Lakin, dürüst, hakkaniyetli, namuslu insanlar için son buldu. Ankebut Ağı’na dahil olup da kendi ırklarından başkaca bütün ırkları kır hayvanları gibi görebilecek, onları kasten felakete sürüklemeyi “dava” görebilecek, inanılmaz acılara milyarlarca insanı sürüklemekten keyif alacak kadar şeytanlaşmışlar için, hiçbir zaman bitmeyecektir bu tartışmalar. Çünkü onlara, dünya insanlığını İslam’dan, dünya ve ahiret saadetinden uzaklaştırıp felaketlere sürükleyen her şey her zaman lazım.
Göbeklitepe inşa edilmeden 7-10 bin sene önce bile dünyamız üzerinde yüksek bilim ve teknoloji vardı. Ayrıca yüksek teknolojiye erişmiş uzaylı başka insan türleri de gizlenmeden gelip gidiyorlardı. Şu ana kadar, bu bilgileri doğrulayan binlerce bulgu buldular. Bu gördüğünüz iskelet, onlardan sadece biri…
Bu iskeleti, çok yüksek sayıda uzman inceledi ve hepsi de “Bu, bu dünyadan değil” demek zorunda kaldı. Evet, o da bir insan ama bu dünyanın değil başka bir dünyanın/gezegenin insanı…
Şu anda kesinleşmemiş olsa da, Nuh kavminin, sahip oldukları çok yüksek teknoloji ile dünyayı mahveden o büyük tufana kendi elleri ile sebep olmalarından hemen sonra, dünyada bir avuç insanın kaldığı o anlarda bile başka dünyaların insanları dünyamıza gelip yerleşmişler.
Kolları ve bacakları hariç tutulsa, başı gövdesi kadar iri/büyük duran, toplamda boyu bize kıyasla çok kısa olan, gözleri çok iri olan, buna rağmen yetişkin azı dişleri bile bulunan (çocuk olmadığı kesin olan) bu iskeletin/insanın kavmine dair yapılan çalışmalardan elde edilen netice şu ki, tufandan hemen sonra gelmişler, uzun süre kalıp sonra topluca çekip gitmişler.
Sahra çölü, Yağmur Ormanları kadar yeşil ve hayat dolu bir yerdi
Tam tarihi kestirebilmek mümkün değil ama günümüzden çok yaklaşık tahminle 12 bin sene önce, Göbeklitepe’nin UFO’ların konabileceği bir maden tesisi olarak kısa sürede ve kolayca inşa edildiği o devirde, Sahra çölü, Yağmur Ormanları kadar yeşil ve hayat dolu bir yerdi.,
Dünyamızda da bilim ve teknoloji seviyesi çok yüksekti, başka dünyaların yüksek bilim ve teknolojiye sahip insan türleri de gizlenmeden dünyaya gelirlerdi.
Yaşanan savaşlar da bu nedenle çok şiddetli olurdu. Devletler birbirlerine karşı, şu günümüzde olduğu gibi elektromanyetik silahlar, iklim silahları, uydu silahları kullanırlardı. Daha ötesinde dünya teknolojisiyle üretilmiş UFO’lar da kullanılır, bunlardan lazer silahlarıyla saldırılar yapılırdı.
Sahra çölünün dört bir yanında, taşlara, mağaralara çizilen resimlere bakıldığında, orada binlerce sene önce binbir türlü hayvan türünün yaşadığı anlaşılabiliyor. Yine Sahra çölünün dört bir yanında bulunan camlaşmış kum ve taşlara bakılınca, bir gün geldiğinde orada aniden kumları/taşları yakarak cama çevirecek kadar yüksek ateşlerin var olduğu da anlaşılabiliyor.
Konuya ahlaklı bilim adamları olarak bakıldığında, Sahra çölünün kısa süre içinde ve büyük saldırılar neticesinde çöle dönüştüğü anlaşılabiliyor. Bu söyleyebilmek için yeterli bulgular var.
Yaşanan çok şiddetli harplerin neticesinde, günümüzde Sahra çölü dediğimiz o yer çöle dönüştü ve sonrasında piramitler inşa edildi. Çünkü piramitler, günümüzde HAARP diye de bilinen teknolojiden bile çok daha ileri seviyede olan o zamanki elektromanyetik saldırı (suni yağış, fırtına, tayfun, hortum, deprem) çeşitlerine ve ayrıca metafizik çatışmalarda yayılan sinyallere karşı en iyi korumaları sağlıyordu.
Tekrara girmeyeceğim. Yıllardır anlattığım ve bu konu ile alakalı pek çok husus var. Tekrar söyleyeceğim şey şu: Bu yalan bilim ve tarih anlatımlarını ayakta tutmak isteyen herkes ve her kesim ve her devlet, çok yakında mahcubiyetten yerin dibine girecek. İnsanlığın toptan bir öfkesiyle yüzleşecek.
Göbeklipe’de T şeklindeki taş blokların dairesel olarak döşendiği o kısımlardan/halkalardan yaklaşık 30-40 tane var ve bu kadar senedir sadece 6-7’sinin üstündeki toprak alınarak meydana çıkartıldı. Lakin bunların etrafındaki daha geniş alanda daha sarsıcı şeyler var.
Bu halkalar/kısımlar gibi yine toprak altında kalmış etraf bölgede o zaman yapılmış evler bulunduğunu, bu evlerin de son derece ileri teknoloji ile yapılmış, medenice yaşanılmış/kullanılmış evler olduklarını biliyorlar.
Dahası da var; zamanında burayı maden çalışması için kuranlar sadece dünya insanları değildi. Hatta o zamanki dünya insanlarından da daha fazla ağırlığı olan güçlü bir başka dünya insanlığı gelip burada öne çıktı. Asıl işi onlar yapıyor, daha yüksek bilim ve teknoloji onlarda olduğu için o bölgeden, çok çok nadir bulunan ve belkide Uranyum gibi enerji veren elementlerden yüzlerce kat daha güçlü bir element çıkartıyorlardı.
Şeytan’ın Konseyi, üstündeki 13’ler Meclisi, daha üstündeki 3 Kabalacı haham ve birkaç büyük devletin idarecileri ile gizli servisleri, Göbeklitepe’nin bu gerçek hikayesini biliyorlar. Şu sıralarda, çok medyatik ve göz önünde olsa da insanlara fark ettirmeden Göbeklitepe’de derine inen kazılar yapmaya çabalıyorlar. Bunun öncesinde bazı testler yapıp kazı yapılacak alanları nokta atışları ile tespit etmeleri gerekiyor.
Yapmak istedikleri her şeye, insanların dikkatinin orada olması mani oluyor. Göbeklitepe üzerine çok oyunlar oynandı ve hala oynanıyor. Ta Sultan Abdülhamid Han Haz. zamanında bölgede arkeolojik kazı yapıyor görüntüsü ile kıymetli maddeler/elementler arayan bazı devletler bile aslında bu hikayeyi kısmen de olsa biliyorlardı ve söz konusu elementi arıyorlardı.
“İhtimal, Fırat’ın suları çekilecek, kuruyacak. Ortaya altından bir hazine çıkacak, kim orada bulunursa, hiç bir şey almasın.” (Buhari, Fiten, 24, Müslim, Fiten, 30.)
“Fırat nehrinin suları çekilerek altından bir dağ ortaya çıkacak, insanlar bunu almak için, vuruşacak ve her yüz kişiden, sadece biri hayatta kalacak. Bu zaman gelinceye kadar kıyamet kopmaz.” (Müslim, Fiten, 29.)
“Fırat’ın altın bir define üzerinden açılması yakındır. İmdi orada kim bulunursa ondan bir şey almasın.” (Müslim, Fiten, 29.)
“Fırat nehrinin altın bir dağ üzerinden açılması yakındır. İnsanlar bunu işitince ona yürüyecekler ve onun yanında bulunan insanların bundan bir şey almasına müsaade edersek, bunun hepsi götürülür, diyecektir. Müteakiben onun için harb edecekler ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecektir.” (Müslim, Fiten, 29.
Anladınız mı şimdi bu vatan kimin, bu devlet kimin ve burada kimlerin borusu ötüyor, ötecek?
Hanginizin nerede, kiminle ne haltlar çevirdiğini biliyoruz. Bizim gücümüzün yettiği yere, sizlerin hayalleri bile yetişemez.
Bundan sonra biz geliyoruz. Bizden izinsiz, bu topraklarda nefes bile almayacaksınız. Göbeklitepe, Fırat ve bölgeye dair planlarınızda boşuna çaba harcamayın. İzin verilmeyecek. Karar çok büyük yerden…
“Rabbim gayb alemini bilendir. Gaybini (Gizli bilgilerini) hiç kimseye göstermez. Ancak, razı olduğu Resul müstesna. Çünkü, Allah, o Resulün önüne ve arkasına, onu (şeytanlardan) koruyacak gözetleyiciler koyar.” (Cin Suresi, 72 / 26-27)
Biz Müslümanlar bu bilgileri yaklaşık 14 asırdır biliyoruz. Bizim peygamberimiz (s.a.v) hak peygamber. Ne dedi ise hepsi hak çıktı, çıkıyor, çıkacak. Fırat’ın altından bir dağ da çıktı, dünyada herkes ona sahip olmak da isteyecek ve haber verdiği o harp de yaşanacak.
Anladınız mı şimdi bu vatan kimin, bu devlet kimin ve burada kimlerin borusu ötüyor, ötecek?
Hanginizin nerede, kiminle ne haltlar çevirdiğini biliyoruz. Bizim gücümüzün yettiği yere, sizlerin hayalleri bile yetişemez.
Bundan sonra biz geliyoruz. Bizden izinsiz, bu topraklarda nefes bile almayacaksınız. Göbeklitepe, Fırat ve bölgeye dair planlarınızda boşuna çaba harcamayın. İzin verilmeyecek. Karar çok büyük yerden…
“Rabbim gayb alemini bilendir. Gaybini (Gizli bilgilerini) hiç kimseye göstermez. Ancak, razı olduğu Resul müstesna. Çünkü, Allah, o Resulün önüne ve arkasına, onu (şeytanlardan) koruyacak gözetleyiciler koyar.” (Cin Suresi, 72 / 26-27)
Biz Müslümanlar bu bilgileri yaklaşık 14 asırdır biliyoruz. Bizim peygamberimiz (s.a.v) hak peygamber. Ne dedi ise hepsi hak çıktı, çıkıyor, çıkacak. Fırat’ın altından bir dağ da çıktı, dünyada herkes ona sahip olmak da isteyecek ve haber verdiği o harp de yaşanacak.
Ye’cüc ve Me’cüc de Fırat’ın altındaki o elementi bulmak isteyecek ve çok yüksek teknolojili bu iki uzaylı insan türü Fırat’ı sun’i tekniklerle kurutacak. İşte o zaman 100’de 99 kişi ölecek.