Etiket arşivi: Ankebut ağı

Çok büyük hadiseleri haber veren Donatello rüyası (Güncellenmiş son hali)

(2 Eylül 2022 öğle saatlerinde paylaşılan bu yayın daha sonradan güncellendi ve mühim eklemeler yapıldı. Lakin güncellenmiş hali sorunsuz şekilde bütün ziyaretçilere gösterilmedi. Tarayıcıların önbelleği ya da başka teknik sebeplerle bu sorun yaşanmış olabilir. Bu nedenle yayın silinerek bu gün en güncel hali ile yeniden burada yayınlandı.)

“Donatello sahaya iniyormuş.”

Bu gece uzun bir rüya gördüm. Rüyamın bir kısmı bir üniversitede, birazı Taksim meydanına benzer bir meydanda, son kısmı da yine üniversite gibi büyük bir binanın bir katında, asansör tarafında geçti.

Rüyanın başında ben üniversite talebesiyim. Bir sınıftayım, tahtaya kaldırılmışım, pek iyi biri olmayan genç erkek bir hoca var. Tahtaya 9-10 haneli büyük bir sayı yazmış, öğretmen masasında otururken bana da üç beş haneli bir rakam söylüyor ve kendisinin tahtaya önceden yazdığı rakamdan bu söylediği rakamı çıkartmamı istiyor. Lakin ben bunu yapacakken kasten kısık sesle konuşuyor, birkaç kere tekrar ettiriyorum ama hangi rakamı bana söylediğinden emin olamıyorum. 16.000 mi diyor, 1.600 mü diyor, emin olamıyorum. Ben tahtaya 16.000 yazıyorum. Hoca da gelip sondan bir sıfır siliyor ve 1.600 şeklinde düzeltiyor. İyi niyetli olmadığı için o sırada ben tahtaya dönükken ve fark edemeden, kendisinin önceden tahtaya yazmış olduğu 9-10 haneli sayının en sağındaki sıfır rakamını da 1’e çeviriyor. Ben bunu çok geç fark ediyorum. Orayı hala sıfır bildiğim için de çıkartma işlemini daha yapmaya başlarken, en başından bile zaten hata yapmış oluyorum. 

Rüyada sınıfta olduğum sahneleri görmeye devam ederken saat 10:10 ya da 10:15 geçiyormuş. İşletmelerde tam da çay paydosu yapılan o vakitte üniversitede teneffüs zili çaldı. Bu, öğle paydosu haricindeki en uzun teneffüsmüş. Üniversite öğrencilerinden isteyenler bu saatlerde kahvaltılık bir şeyler atıştırırmış. 

Ben önce geri durdum, önce “Yemesem de olur, öğle yemeğine çok kalmadı.” dedim içimden ama sonra “Benim de yanımda yiyecek bir şeyler var.” diyerek yemeye karar verdim.

Sıra arkadaşım benden önce yiyeceklerini sermiş açmıştı. Bir ön sırada ise bir başkası karışık, koyu renkli, et çorbası denebilecek bir şeyi açmış, tabakla sırasına koymuş ve onu yiyecekti. Orada konuşmalar geçti ve o kişi “Donatello geldi, buradan dan geçti, sahaya iniyormuş.” dedi. 

Ben de hemen. “Donatello, entel takılan solcular gibi mi görünüyordu? Uzun boylu, kara saçlı, top sakallı biri miydi?” dedim.

O kişi cevaben “Hayır” dedi. Sonra bir anda sahne değişti. Taksim meydanına çok benzeyen bir yerdeyim. Hava aydınlık, gündüz vakti. Çok kalabalık değil ama yine de epeyi insan birbirine yakın şekilde yürüyor ya da birkaç kişilik gruplar halinde ayakta durarak konuşuyordu. Meydanın tam orta yerinde bir ambulans, onun hemen arkasında bir askeri cip vardı. Bir karışıklık çıkartmak isteyen ve solcu teröristler gibi görünen kişilerin idaresindeki iki tane araç da aniden o meydana girdi. O arabalar da ağır, güçlü araçlardı. Hafif binek tarzı araçlar değildi, cip benzeri araçlardı. Askeri araca çarptılar ve o askeri araç da ambulansa çarptı. Bu zincirleme çarpışmalar, sert çarpışmalar değildi ama az bir hareket bile, ambulansın sol yanında duran kişileri tehlikeye düşürdü. Yine üniversite talebelerinden oluşan o grubun içindeki bir genç erkeğin ambulansın altında kalmasına sebep oldu. Ben ise ambulansın sağ tarafında, beş altı adım uzakta olmama rağmen diğer tarafta ne olduğunu gözlerimle göremesem de biliyor, anlıyordum.

Ezilen genç erkeğin ölmediğini, çok ağır yaralanmadığını tahmin ettim ve etrafındaki genç kız öğrencilerin biraz sonra çirkin bir tarzda feryat edip gürültü çıkartacaklarına da emin oldum. Sonra hemen askeri aracın şoför kısmındaki askere baktım. Araç içinde zaten başka asker olmadığını da gördüm. Askerin rütbesi yoktu ve iyi bir insan olduğunu biliyordum. Sol kolunda kırmızı renkte “nöbetçi/görevli” bandajı varı. Asker 45 yaşlarında, olgun görünüyordu. Kilosu da tam yerindeydi, zayıfça değildi ve her ne kadar rütbesi yoksa da ağır/vakur bir duruşu vardı. Şaşkındı, bir kusuru da yoktu. “Bu nasıl oldu şimdi” dercesine sıkıntı duyduğu beden dilinden okunabiliyordu. Yine de aşırı telaşlanmıyor, kendini kontrol edebiliyor, ağırlığını muhafaza edebiliyordu. Askeri disiplini/eğitimi nedeniyle ellerini direksiyondan bile ayırmadı ama yüzü çok gergindi. 

Ben hızla ve peş peşe meydandaki her yere dönüyor, bakıyor, tarıyor, neler döndüğünü bir an önce anlamak istiyordum. O askeri cipten sonra gözlerimi hemen ona çarpan iki terörist aracına verdim. Onlardan önde olanının içindeki terörist bir talimat veriyordu ve duyuyordum. “Sahayı boşaltın.” diyordu.

O anlara gelene kadar, ezilen genç erkeğin etrafındaki genç kız öğrenciler feryada da başlamışlardı. Her zaman yaptıkları şeyi yapmışlardı. Neler döndüğünü anlamadan, anlamaya bile çalışmadan, sonucunu düşünmeden, kimlerin oyunlarına geldiklerini merak bile etmeden bağırmayı, tepki vermeyi, gürültü çıkartmayı tercih etmişlerdi. 

Ortalık saniyeler içinde karışıyordu. Meydandaki insanlardan kaçışmaya başlayanlar olmuştu. Neyin ne olduğunu anlamadan meydandan uzaklaşmaya başlamak da mantıklı görünmüyordu bana… Daha hızlı bir şekilde meydanın her bir yanına bakıyordum, başımı birkaç saniye farkla bir o yana, bir bu yana çeviriyor, her yeri tarıyor, aslında ne döndüğünü tam olarak anlamaya çabalıyordum. Bu sırada da vakit kaybediyordum ve bunun beni tehlikeye düşürüyor olabileceğini de değerlendiriyordum.

Bir yandan da “Bu terörist neden -Meydanı boşaltın- demedi de -Sahayı boşaltın- dedi?” diye düşünüyordum. “Akademi Dergisi’ni takip edenlerin mani olamadığı hali mi yaşıyor, o da Akademi Dergisindeki lisana, üsluba kendini kaptıranlardan mı” diye düşünüyordum. Neticede, o meydanda tam olarak neler döndüğünü anlayamadan ben de koşarak oradan uzaklaşmaya başladım. Önümde çoğunlukla genç erkekler bilinçsizce koşuyorlardı ve çok panik halindeydiler.

Koştuğumuz yönde de park halinde başka başka arabalar vardı. O arabalarda patlamaya hazır ve tahrip gücü çok çok yüksek bombalar olabilirdi ya da meydanda koşuşan kişiler arasında canlı bombalar da olabilirdi. Bir yandan da “Kararsız kaldım da koşuyorum ama bu da çok tehlikeli olabilir.” diye diye kendime kızıyordum. Lakin her şey çok çok hızlı yaşanıyordu ve saniyeler içinde karar almak zorundaydım. 

Birden sahne değişti. Ben kendimi emniyetli, sakin bir yerde buldum. Mankenlik ajansına başvursalar işe hemen kabul edilebilecek kadar dış görünüşleri iyi olan genç bir kadın ve genç bir erkek gördüm. Kaos yaşanmakta olan o meydana doğru bakıyorlardı. Kadın son seviyede açık giyinmişti. Belden üstünde sadece bir iç çamaşırı kadar yer kaplayan bir kıyafeti vardı. Hiç beklemediğim bir anda genç kadın omuzdan atılan gelişmiş bir roketi çıkarttı. Silahı sağ omzuna yerleştirdi ve hiç tereddüt etmeden, isabet alarak hemen ateşledi. Bu sırada kendisi biraz savruldu, saniyeler sonra toparlandı. Üzerinde hiç korku, gerginlik, panik, endişe, karamsarlık halleri yoktu. Yanındaki erkek de son derece profesyoneldi ve rahattı. 

Hemen yine sahne değişti. Bu defa aynı şehirde, söz konusu meydana yakın bir yerde olduğumu  biliyordum ama bulunduğum şehir neresi, hala bilemiyordum. Geniş bir ana caddede idim ama bedenim yoktu da adeta görünmeden havada uçan bir kamera gibi başka bir kadını izliyordum. Bir önceki sahnede meydan yer hangi ülkede ise, oradan patlamalar ta bu şehre de yayılmıştı. Kadın bir istihbaratçıymış. Devlete çalışıyormuş ama o anda sivil kıyafetleri vardı. O beni hiç göremiyordu ama ben onu ön-üst çaprazdan adeta bir kamera gibi izliyordum. Devlete çalıştığı, kamu güvenliğini sağlamakla vazifeli olduğu halde tamamen kendine odaklanmıştı. İyi niyetli bir insan olmadığını hemen anladım. Üzerinde bir cihaz sistemi vardı. Dışarıdan bakan kimse göremese de konuştukları hemen merkezine gidiyordu ve merkezinden konuşulanları sorunsuz şekilde duyuyordu. Ana caddenin sağ tarafındaki kaldırımda koşar adım ilerlerken, görüş açısı dışında kalmış etraftaki sokaklardan patlama sesleri geliyordu. Patlama sesleri geldikçe daha çok korkuyor ve daha sık olarak merkezine sesli mesajlar gönderiyordu. Cadde kenarında koşar adım giderken kendi kendine konuşan bir telaşlı kadın görüntüsü arz ediyordu. Merkezine “Burada işler zan ettiğimizden daha kötü vaziyette. Çok çok kötü. Patlamalar devam ediyor.” mealinde cümlelerle sesli raporlar geçiyordu ve yaşanan kaosun, krizin kısa süre içinde geçmeyeceğine, bitmeyeceğine kani olduğunu çok belli ediyordu. Bir anda gördüm ki yoldan bir şehir içi otobüs (halk otobüsü) geçiyordu. Kadının arkasında kalan otobüs hızla kadının bulunduğu hizaya doğru yolda ilerliyordu. Otobüse bakınca da İsviçre, Norveç, Hollanda, Danimarka, İsveç ya da Finlandiya gibi ülkelerden birinin büyük bir şehrinde bulunduğumu tahmin ettim. Sık güneş görmeyen ve sık yağış alan bir batı ülkesinde olmalıydım. Arkadan gelmekte olan halk otobüsünün sağ yanından kaldırımın bir buçuk metre içine kadar bir enerji yayılıyordu. Rüya bu ya, hiç rengi ve katı formu olmayan o enerjiyi gözlerimle sürekli olarak görebiliyordum. Kadına çarparsa yakıp öldüreceğini de biliyordum. Kadın fark edecek mi diye bakarken, kadın da tehlikenin farkındaymış ve o çok geniş kaldırımın iyice sağ yanına doğru yanaşarak ilerlemeye devam etti. Bu sayede otobüs geçerken kadına zarar vermedi. 

Sonra yine birden sahne değişti.  Kendimi yine üniversite binası ya da büyük bir otel binası gibi bir binanın katlarından birinde, çok sakin bir yerde buldum. Daha doğrusu o an orada bedenen yoktum, yine sanki görünmeyen bir kameraydım, havada uçarak, kimsenin fark edemediği şekilde hadiseleri ve şahısları izliyordum.

Bulunduğum, izlediğim katın asansör kapısının önündeydim. Bir genç erkek orada asansör kapısının önünde bekliyordu. Kapısı ortasından iki yana kayarak açılan, göze güzel görünen metalden yapılmış, geniş ve lüks bir asansördü.

Onun sağ kapısının duvarla birleştiği yere sağ omzunu dayamış halde bekleyen, gayet sert bir malzemeden yapılmış ve dümdüz duran bir siyah palto giymiş o genç erkeği süzmeye başladım. Çok uzun boyluydu. O da üniversite talebesi gibi görünüyordu. Paltosu, nerede ise ayakkabılarına varacak kadar uzundu. Paltosu hem genişti, hem düzgün kalıplı duruyordu ve içindeki gencin beden kodlarını ve ayrıca beden dilini okuyabilmem, o genç hakkında hızlıca ön değerlendirmeler yapabilmem mümkün değildi.

Biraz yüzünün sol yanını, biraz da saçlarını görebiliyordum. Sonra bir anda sağ elini duvarla bedeni arasından yukarı kaldırdı ve yüzünün sağ yanına doğru götürüp yüzünü ovaladı. O anda parmaklarını biraz görebildim. Parmak kemiklerininin belirgin olduğunu müşahade ettim. Onun Donatello olduğunu, sahaya indiğini, onu izlediğimi çoktan anlamıştım. Sağ elini yarımdan da olsa görünce “Böyle eli ve parmakları olan bir kişi güçlü bir bedene, ayrıca da kararlı, güçlü bir zihin ve ruh haline sahip olamaz. Saçları da zan ettiğim gibi kara değilmiş. Sarışına yakın açık kumral renkteymiş. Sık ve ince uzun telliymiş. Zaten yüzü de ince hatlara sahip. O paltonun içinde de çelimsiz bir beden olmalı” dedim.

Sonra, üst katlardan alt katlara doğru inmekte olan asansör, bir anda o katta durdu. Kapısı iki yana kayarak açıldı. Önce dikkati çeken şey, üniversite talebesi gibi duran, hafif esmer tenli, kalın telli siyah saçlara sahip olan bir genç kızdı. Gayet geniş, ferah, aydınlık asansörün tam ortasında duruyordu. Asansörün içinde zemin de değişikti. Sanki kaliteli, güzel görünüşlü, güzel renkli, yumuşak bir kauçuk madde ile sahne gibi yapılmıştı. Her biri birkaç parmak kalınlığında olan birkaç kat köşeli hatlarla yükseliyor, en merkez yerinde çember şekilli oluyor ve orada da sanki bir yarışmanın kazananının durduğu misali o genç kız duruyordu.

Kızın davranışlarından, Donatello’yu tanıdığı anlaşılıyordu. Donatello kızı beklediği gibi o da Donatello’ya kavuşmak istemişti. Kavuşma anında da candan tavırlar sergiledi. Donatello asansör kabinine girdi, kapı kapandı. Ben bir anda kendimi yine görünmez bir kamera gibi asansör kabininde buldum. Üst katlara çıkılıyordu. 

Donatello genç kıza güzel birkaç cümle kurdu, kur yapmaya başladı. Kız ise rahatsız değildi, bunu istiyordu. Donatello da bu sayede çok hızlı ilerledi. Hep kızın yüzüne gülüyor, güzel sözler söylüyor ve eli ile onun bedenini tahrik ederek cinsi hazlar duymasını sağlıyordu

Rüya bu ya, bir anda, bir oldu bitti ile kız tamamen çıplak kaldı, Donatello’nun eli kızın en mahrem yerindeydi ama daha ilginç olanı şu ki kız hiçbir vasıta olmadan havada duruyordu. Sırtı yere dönüktü, yüzü ve karın kısmı tavana dönüktü, ayak kısmı ise Donatello’ya dönüktü. O anda uyandım, rüya bitti.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..




Başladı, çıkartsınlar

Avrupa ülkelerinde ve ABD’de sermayesi ya da kendince birikimleri olan gurbeçilerimiz derhal o varlıklarını Avrupa’dan ve ABD’den çıkartsınlar. “Ramak kaldı” demiyorum. Başladı, çok büyük bir hengame başladı ve gizlemeye çabalıyorlar. Ne gizleyebilirler, ne durdurabilirler. Dev gibi görünen ama içleri çoktan çökmüş, koflaşmış olan holdingleri bile batacaklar. Bankalardaki mevduatları sahiplerine veremeyecekler. Hükumetler de devrilecek ama yeni gelenler de hiçbir şeyi düzeltemeyecekler. Bundan sonra dünyanın mali dengelerini en tepeden İstanbul yönlendirecek, Kraliçe değil…

Parasını seven, Türkiye’ye de getirmesin. Türkiye, ABD, İngiltere ve bütün Avrupa piyasaları dehşetli şekilde sallanacak.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Herkes hak ettiğini yaşayacak

Bu ülkenin Tayyip ve çetesi nedeniyle kaybedeceği bir dakikası dahi yok. Bir tesisi, bir projesi, bir arazisi, bir yeraltı yada yerüstü zenginliği daha yok. Memleket, “Türkiye” olmaktan çıktı. Memleket, Türklerin olmaktan çıktı. Memleket, “vatan” olmaktan çıktı. Hala her gelenin geçenin, Türkiye’ye daha fazla zarar veren taleplerine, türlü ihanetlere, peşkeşlere, oyalamalara, zararlara tam kadro halinde çalışıyorlar, hizmet ediyorlar. Hala Türkiye’nin düzgün ve net bir duruşu yok. Hala Türkiye’nin gücünü, imkanlarını, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini Türkiye’nin lehine/yararına kullanmak yok. Kullanacakları da yok. Hala Kraliçe ne derse, o oluyor.

Türkiye içinde ve dışında şartları/dengeleri epeyi hazırladım. Şu lüzumsuz sıkıntı adamı ve çetesini, ben artık istemiyorum ve hızlı bir süreçle deviriyorum. Yerine bir adamımı geçireceğim. Ben arka planda kalacağım. Bu süreçte Türkiye’yi de bile isteye büyük krizlerden büyük krizlere sokacağım. Kimseye “Herkes tedbirini alsın, hazırlansın, sermayesine sahip çıksın” ya da “Herkes ülkesine, milletine zarar veren kararların, uygulamaların karşısında dimdik dursun.” v.s. diyecek değilim. Kaç tekrarla zaten dedim. Herkes hak ettiğini yaşayacak. Hep dediğim gibi, danışıklı muhalefetin tamamını da Tayyip’le birlikte devireceğim.

Bundan sonra bu ülkede Kraliçe’ye çalışan herkesi en hızlı şekillerde oyundan düşüreceğim. Bunları desteklemeye, elimden almaya çabalayacak her tarafı, her hükumeti ve her ülkeyi de krizlerden krizlere sokacağım. Neye uğradıklarını şaşıracaklar. Türkiye dediğimiz bu ülkede karışmamış bir kurum, bir adliye, bir cadde kalmayacak. On milyonların öfkesini arkama alarak geliyorum.

Yeter, mide bulandırdı artık bunların omurgasızlıkları, git gelleri, ihanetleri, peşkeşleri, kraliçeye kullukları, pislik işleri, ülkeyi mülteci denilen onursuzlarla doldurmaları, ordumuzu bile İsrail’in ve Kraliçe’nin emrine vermeleri, Suriye politikaları, gelene gidene ağam/paşam çekmeleri v.s.

Böyle ülke değil, mahalle bile yönetilemez. Böyle devlet başkanlığı değil, muhtarlık bile yapılamaz. Türkiye istemediğim ve izin vermeyeceğim sıkıntılara/krizlere koşar adım gidiyor, bu tarz vatanı ve milleti bütünüyle tehdit eden hallere müdahale edeceğimi bin defa söylemiştim. Onun kralı geliyor, şunun veliahtı geliyor, diğerinin paşası geliyor, bütün hesaplar, bütün planlar Türkiye’nin ve Türk milletinin aleyhine yapılıyor. Ben de o türlü hesapların hepsini bozmaya ve dünyayı başlarına yıkmaya geliyorum.

O meşhur rüyamdaki o meşhur kısımdayız. Gittim, geldim… Gittim, geldim ama sonunda “yeter artık” diyerek Tayyip’e dört el ateş ederek onu öldürdüm. İşte tam oradayız…

Haydi, başlıyoruz.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

İsrail Gazze’yi bir hafta havadan bombalayacakmış

  • Şehirlerin, meskun mahallerin, siviller ayırt edilmeksizin bombalanması insanlık suçudur. Katliamdır, terördür. Bunu bir devlet/ordu da yapsa, yapan devlet terör devletidir. Lakin İsrail gerçek bir devlet de olmadığı için, bu emirleri verenler ve bu emirlere itaat edenler terör örgütü liderleri ve mensupları olarak yargılanmalılar.
  • Gazze’nin bir hafta havadan bombalanacak nesi, neresi varmış? İsrail için ne kadar güvenlik sorunu oluşturuyorlarmış? İsrail’in idaresine sızmadığı ve danışıklı dövüşmediği, beraber kara ve kanlı para işleri yapmadığı Filistinli grup mu kalmış?
  • İsrail’in onlarca yıldır sergilediği bu şovlar, danışıklı dövüşler artık anlaşıldı. Herkes neler döndüğünü anladı. Şu anda bir yandan da İsrail’in kendini güçlü göstermeye çalıştığını, çünkü yıkılışını gördüğünü anladı. Çok yakında orada İsrail denilen bir teşkilat kalmayacak. Orası bizim topraklarımız. Osmanlı devletinin idaresine sızan gizli Yahudiler, gizli Masonlar eliyle elimizden hukuksuz şekilde ve ihanetlerle alınmış topraklar oralar… Vaad edilmiş topraklar diye de bir şey yok. Ta binlerce sene önce, Hz. Musa zamanındaydı o iş ve geldi geçti. O zaman Hz. Musa’nın etrafında olan Yahudiler, korkmasalardı, harpten geri durmasalardı, Hz. Musa’nın emirlerine itaat etselerdi, “vaat edilen topraklar” denilen o toprakların tamamını alacaklardı. Onlar yapamadılar ama Hz. Musa’ya ve hz. Zülkarneyn’e tabi olan Müslümanlar, en çok da Müslüman Türkler yaptılar, aldılar ve o mesele orada bitti. Hatta devamında bütün dünyayı idareleri altına aldılar, dünyayı tek bir devlet yaptılar.
  • Şu anda dünyada bir kaos havası varken, İstanbul her yeri, her kesi kilitlemişken, İsrail’in bu paniği nedir? Gündemi değiştirmek istemesinin, dikkatleri kendi üzerine çekmek istemesinin sebebi nedir?
  • İngiltere de “İsrail devletinin her zaman arkasındayız” dedi. İsrail devlet miymiş? Acaba İsrail mi İngiltere’nin yoksa İngiltere mi İsrail’in arkasında? Ya da İngiltere ne kadar İsrail? Gerçekte şu anda bir İngiliz idaresi var mı? Şu anda İngilterenin idaresini elinde tutan kadronun kaçı kendini İngiliz görüyor, kaçı İsrail vatandaşı gibi görüyor?
  • İsrail denilen milletler arası terör teşkilatının, en çok da mason tarikatı üzerinden çok sayıda ülkenin idaresini eline almasına, çok sayıda milleti kasten maddi ve manevi felaketlere sürüklemesine, satanistlik yapmasına, dünya insanlığını topluca felaketlere sürüklemeye çalışmasına, her türlü kara ve kanlı para işleri yapmasına hala tepkisiz mi kalınacak? Şimdi Gazze bir hafta havadan bombalanacak ve başka ülkeler de İngiltere’nin daha doğrusu İngiltere’nin idaresini eline almış Yahudilerin/Masonların yaptığı gibi açıklamalar mı yapacaklar? Yine çocukların kolları, bacakları kopacak ve yine genç kızlar, anneler ölecek de dünya buna alkış mı tutacak?
  • Neresinden tutsan elinde kalan, saçma, tezat, hukuk dışı, insanlık dışı haller, tavırlar, açıklamalar, davranışlar bunlar… İblis ve deccal bu dünyayı ne hale getirmiş böyle… Deccalin sisteminde İngiltere mi, yoksa İsrail denilen şey mi daha üstte, daha önde?
  • Sahi o bay Bidon nerede? Amerika’daki İsrail’in hali nasıl? İsrail, kontrolündeki Filistinli gruplarla danışıklı dövüşme hamlesiyle, kaç gündem maddesini birden gündemden düşürmeye çabalıyor? Düşünüyorum da Türkiye’nin ordusu ve devlet sistemi içindeki İsrailliler, kendilerini İsrailli gören o hainler, o gizli Yahudiler, o gizli masonlar yok edildiklerinde, İsrail’i kim koruyacak, kim ayakta tutabilecek? İddia ediyorum ki şu haldeki Suriye’nin karşısında bile iki gün varlıkta kalamayacak.

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

..

Tayyip’in ve çetesinin fişini çekecekler

Saha çok ama çok gergin. Son yaptıkları planları da tutmadı. Son kazdıkları kuyulara da kendileri düştüler. Türkiye’nin benim elimle karışmasını çok istediler, beklediler. Tayyip’i önüme attılar, harcamamı istediler.

Ne Suriye’ye operasyon yaptırabildiler, ne diğer kara para işlerini istedikleri hale getirebildiler. Ne beni etkisiz hale getirebildiler. Ne batı/NATO çetesine üst üste vurduğum darbeleri durdurabildiler v.s. Bu gidişatı tersine çevirmeyi geçtiler, durdurmaya dönük ümitleri bile eriyor. Yepyeni bir dünya düzeni kuruluyor ama onlar maddeten ve manen çok feci hallerdeler ve zaman aleyhlerine işliyor. Yine de bir şeyler yapmalılar ama yapabilecekleri şey, kuklaları olan iktidarı indirip de yerine sözde muhalefet yapan diğer kuklalarını getirmekti. Şimdi çaresizlikten o yolu seçtiler. Evet, AKPKK/MHPKK koalisyonu projelerinin üstünü tam olarak çizdiler. Bunun için alt yapı çalışmalarına başladılar ve her an Türkiye’de Tayyip’i/AKPKK’yi devirebilirler. Bir bakarsınız ki Pazartesi günü akşamı Türkiye’de AKPKK hükumeti yok. Çok geniş bir kadroyu toplayıp alacaklar. Yerlerine altılı çeteyi getirecekler. Beni de altılı çetenin önünde büyük bir mani olarak görüyorlar. Kaçtır açıkça hamleler yapacaklar, ben varım diye geri duruyorlar. Yanlış yorumluyorlar. Ben değil miydim “Şunları indirip diğer kuklalarınızı getirecekseniz getirin ama benim kırmızı çizgilerime, hassasiyetlerime dikkat edin” diye açıkça yazan…

Bu güne kadar Tayyip ve çetesi ile altılı çete her şeyi beraber yaptılar. Beraber ihanet ettiler, beraber çaldılar, beraber terörün önünü açtılar, beraber İngiltere’ye, ABD’ye, İsrail’e, Avrupa’ya çalıştılar… Vergilerimizi beraber çalarak bu ülkelere gönderdiler, askerlerimizi beraberce terör örgütlerinin önüne attılar, şehit ettirdiler. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afrika’da BOP için gerekli olan şeyleri beraber yaptılar ve bunları yaparken bizim devlet gücümüzü BOP’un emrine verdiler. On milyondan fazla bedavacı onursuzu, harp kaçkınlarını beraberce ülkemize getirdiler, şimdi beraberce burada tutuyorlar. İnsan, organ, uyuşturucu başta olmak üzere her türlü kaçakçılığı beraber yaptılar ve hala beraber yapıyorlar. Terör alsın yürüsün, kara para işleri coşsun, Türkiye ve bölge bölüne bölüne, nüfus dengeleri değişe değişe BOP yani Büyük İsrail Devleti projesi gerçekleşsin diye beraberce yapmadıkları ya da denemedikleri hiçbir iş yok. Ordumuzu ve sistemimizi bile bu maksatla beraberce dağıttılar. MİT’in başına kara paracı Hakan Fidan’ı bunun için getirdiler ve en güçlü yapıştırıcı ile o koltuğa yapıştırdılar. Herifin MİT başkanı olduğu süreçte kaç acı terör hadisesi, kaç skandal peş peşe yaşandı, hiç rahatsız bile edilmedi. Birkaç danışıklı dövüşlü güya tepkinin ötesinde bir şey yaşandığı görülmedi. Hala Hakan Fidan’dan hiçbirinin rahatsızlığı yok, çünkü bağlantıları sağlam, kara parada herkese kazandırıyor. CHPKK’nin terörist yöneticilerine bile… Aile Bakanlığı üzerinden şiddetli yıkıcı faaliyetleri beraberce yaptılar. Beraberce ibneliği ve her türlü melaneti serbest bıraktılar. Ülkede kadınlarla erkekleri rakip hatta düşman yaptılar. Dernekler, vakıflar, sözde yardım kuruluşları üzerinden vurgunları da beraber yaptılar. Maddi ve manevi sahalarda her türlü yıkıcı faaliyeti, bu milletin devletinin gücüyle, kurumlarının gücüyle beraberce yaptılar. Milletin gücünü milletin aleyhine hep beraberce kullandılar, kullanıyorlar. Yani bizim için ha AKPKK ha CHPKK ha HDPKK… Bir farkları yok. O nedenle yıllardır “Hepsi aynı alfabenin harfleri” deyip duruyorum. 

Şimdi Tayyip indirilse de yerine altılı çete gelse, bence adalet yerini de bulur. Çünkü bu enkazın bizim üzerimize devrilmesi adalet değil. Kim yıkılmaya sebep olduysa, enkaz onun, onların üzerine devrilmelidir. Ülkenin hazinesinde para yok, memuruna maaş veremeyecek vaziyette, kara paralarla taklalar attırılıyordu artık o da yok. Araplardan para dilenmenin, milletler arası seviyede kara para transferlerinin de bir sonu var ve oraya gelindi. Millet aç, millet hasta, millet öfkeli v.s. 

Altılı çete iş başı yaptırılınca ben haftalar sayarım. Kaç hafta iktidarda kalabileceklerine, hangi sorunu çözebileceklerine bakarım. Altı haftadan fazla kalabilmişlerse de çok şaşarım. Çünkü ABD’nin bile altı haftası kaldığını zan etmiyorum. Bu gidişle her an ABD de açıkça, görülür şekilde havlu atacak ve çok da karışacak. Hatta bence Türkiye’den önce karışacak.

Evet, bence hiç mahzuru yok. Önce ABD mi yoksa Türkiye mi karışır, o da meselemiz değil. Biz bunca yıldır işlenen bunca vahim suçların hiçbirine ortak olmadık, destek olmadık, sessiz/tepkisiz kalmadık. Bunca yıl sonra aynı duruştayız, duruşumuzu hiç bozmadık. Biz hak etmediğimiz bir yıkılışı yaşamak ve hak etmediğimiz şekilde bir enkaz altında kalmak niyetinde değiliz. Bunları bunca senedir başında tutan halk kesimi de umurumuzda değil. 12 seneden fazladır o halk kesimini de ikaz ettik, onlara nasihat ettik. Yeter, halkın o kesimiyle, idarecilerin bu kesimleri hep beraber bu günleri hazırladılar. Dinimizi bile alet ede ede her türlü melunluğu yaptılar, yaptırdılar, desteklediler, alkışladılar, yediler, içtiler, kustular, pislediler. Şimdi kaoslarını yaşasınlar. Biz karışmayacağız. 

Tayyip ile çetesini darbe ile mi, siyasi oyunlarla mı, hukuk yoluyla mı devirdiklerine de takılmayacağız. Darbe ile bile devireceklerse, biz izin vermeden darbe yapamazlar ama vereceğiz. Biz izin verdiğimizde darbe yapsalar, bize yine sıkıntı olamazlar. İstanbul dağ gibi sağlam bir vaziyette duruyor. Yine Türkiye’ye, bölgeye ve dünyaya yön vermeye, dengeler kurmaya devam edecek. Bu kadim şehri deccalin teşkilatı da yok edemez. Oyalanıp dursunlar, acı akıbetlerini yaşasınlar, biz her safhasında en doğru, en dürüst, en cesur, en adaletli kararlarla, tavırlarla yolumuza devam edeceğiz. Zaman Ankebut Ağına bağlı bütün ülkeleri ve liderleri ve sistemleri mum misali eritiyor. Zaman bizim lehimize, onların aleyhlerine işliyor. Eriyorlar, bitiyorlar ve ne yapmayı denerlerse denesinler, köprüden önceki son çıkışı zaten kaçırdılar. 

Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi

Tehlikesi çok, mantığı yok

Bir devletin, herhangi bir başka devlete kendi topraklarında nükleer enerji santralleri yaptırması, vahim seviyede bir milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik uzmanlarından ve ayrıca nükleer bilimcilerden bir heyet oluşturup “Mfs ne demek istedi? Bir nükleer enerji santrali art niyetle yapılmak, kullanılmak istenirse, başımıza nasıl sorunlar açar? Biz fark edemeden bize nasıl oyunlar oynanabilir?” diye sorulduğunda, alınacak cevaplar da sarsıcı cevaplar olacaktır. Dahası, Türkiye’deki nükleer enerji santrali projelerinde “Türk tarafı” olarak bilinenler, yığma mason, gizli Ermeni, gizli Yahudi, vatan haini kişiler, odaklar… Koca bir milletin, çoluk çocuğun hatta yetimlerle dulların haklarını bile yemeyi/çalmayı güya “dava” gören insanlıktan çıkmış, karaktersiz, ahlaksız, acımasız tipler… En başta da ihanetlerini, hırsızlıklarını, yalanlarını, tuzaklarını, zararlarını anlatmak günlerce sürecek olan Zapsu ailesi…

Bu yazdıklarımdan yanlış manalar da çıkartılmasın. Türkiye, gerçek Türk ve gerçek Müslüman bilim adamları vesilesiyle nükleer santraller yapabilecek olsa bile, yapmayacak. Yapılmışsa bile kullanmayacak. Zaruri sayıda kendi nükleer silahlarını yapacak, bunları elinde her an hazır tutacak, zaruret olmuşsa bu nükleer silahları kullanacak ama daha ötesine gitmeyecek.

Zaten nükleer maddeleri “enerji” elde etmek için kullanmanın bir mantığı da yok. Sadece Kuzey Afrika’nın çöl halindeki arazileri, dünyanın büyük kısmının enerji ihtiyacını çok ama çok uzun süre karşılayabilir. Daha ABD’nin, Avustralyanın ve Asyanın devasa çölleri de var.

Çoktan üretilmesi gereken çok verimli güneş enerjisi panellerinin üretilmesine, satılmasına da izin verilmedi. Bu mesele de istenirse hemen çözülebilir. Şu anda “oyuncak” denilebilecek kadar basit güneş enerjisi panelleri kullanılıyor. Türkiye’de Karapınar’da yapılan güneş enerjisi santrali bile Türk görünen, Müslüman görünen vatan hainlerinin oyalama, vurgun, geri bırakma projelerinden biri, başka bir şey değil. Araplara da benzer oyunları oynadılar, oynuyorlar. Çölleri yeşertecekleri iddiasıyla çember şeklindeki sürekli sulanan arazilerle güya çiftçilik yaptırdılar. Bunca sene geçti, arazi serinlemedi, yeşermedi. Toprak kendine gelmedi, canlanmadı. Bölge serinlemedi. Gerekli ağaçlandırma faaliyetleri yapılmadı, elde mevcut olup işe yarayacak teknolojiler bile kullanılmadı, arka planda bırakıldı ve şimdilerde yeraltı sularının da tamamına yakını bitmek üzere… Hangi mühendis ekibi, hangi bilim adamı ekibi, böyle bir sona varılacağını en başından itibaren göremez. Bu, art niyet değil de nedir. Deniz suyundan temiz su elde etme sisteminde de aynı kandırma, aynı insanlık düşmanlığı, aynı sömürücülük ve oyalama görülüyor. Dünyanın çölleri, çöllerin altındaki devasa uzaylı üslerine, yerleşme alanlarına enerji sağlamak yerine artık dünya insanlığına enerji sağlamalıdır.

Türkiye’de İstanbul Boğazının akıntısı hala boşa akıyor. En fazla üç ay içinde oraya mükemmel, tertemiz, atıksız ve büyük güç üreten bir santral kurulabilir. Ayrıca Türkiye jeotermal sahasında dünyanın belki de en şanslı ülkesi… Neden hep jeotermal hakkında konuşuluyor da işe yarar jeotermal projeleri yapılmıyor. Büyük İsrail projesi için on milyondan fazla onursuza baktırılan Türkiye, neden kendi vatandaşı için zaruri olan projeleri yapmadı, yapmıyor. Neden imkanlarını onursuzlara harcamak yerine projelere harcamıyor.

Jeotermal sahasındaki taktik, sinsi engellemeler de kaldırılır, devletimizin gücüyle gerçekten teşvikler ve gerçekten işe yarayacak projeler yapılır ve böylece kısa sürede mükemmel neticeler alınabilir. Rüzgardan, deniz dalgalarından elde edilecek enerjileri ve daha başka alternatifleri de “gerçekten” değerlendirmek gerekir. Türkiye bunların hepsi için münasip bir devlet. Türkiye’nin asla enerji, temiz su ve gıda sorunu olamaz. Lakin bütün dünya nükleer enerji santrallerinden kurtulmanın yolunu ararken, şimdilerde yakıtsız kalan Avrupa “Yine de nükleer enerji santrallerine geri dönmeyeceğiz” derken, bize hangi siyasi/idari yetkililer, hangi akademik yetkililer nükleer enerji santralleri dayatıyorlar. Bunu neden yapıyorlar, asıl bu kısmın derhal meydana çıkartılması gerekiyor.

Gece yazdığım yazılarda petrol ve doğalgaz kaynaklarımıza da temas etmiştim. Türkiye doğalgazdan en yüksek seviyede elektrik enerjisi üreten ülkelerden biri olabilir. Bu hakikaten çok az vaktini ve emeğini alır. Doğalgazla çalışan daha güçlü arabalar yapılabilir. Bilim ve teknoloji bu kadar ayağa düşmüşken hala koca Türkiye’nin yerli motor sorunu yaşaması da nedir. Hangi devlet kurumu, hangi devlet yetkilisi bu sorunu gerçekten çözmek istemiş de en fazla üç ayda çözememiş? Çözememiş mi, çözmek istememiş ve oyalamış mı, bunun soruşturulması gerekir. Türkiye çok kısa süre içerisinde her sahada kendi kendine yeten bir ülke olabilir.

Bunun ilk şartı yönünü sömürgeci batı/NATO çetesinden, her devirde medeniyetin menbaı olan doğuya çevirmesidir. İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın ve ülkedeki bütün vatan hainlerini bünyesinde toplayan mason tarikatının başları derhal ezilmelidir. Aksi halde Türk milleti varlık içinde yokluk yaşamaya, akıl almaz geniş imkanlar içinde açlıkla/yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Sorun imkanların olmayışı ya da çok kısıtlı oluşu değil, sorun devletin her kademesine hainlerin sızmasıdır. Üç tarafı deniz olduğu halde balık yiyemeyen, her yeri tarla olduğu halde toprak mahsullerini yurt dışından getiren ve ekmeğe para yetiştiremeyen bir milleti/devleti, sadece organize bir ihanet çetesi bu hale getirebilir.

İşte Türkiye’deki nükleer santral projeleri de bu hainlerin yeni ihanet projelerinden başka bir şey değildir. Söz konusu nükleer santral projelerine hala milletin parasını akıtma vatana ihanet eylemidir. Söz konusu projeleri şu andan sonra savunan, öven, faydalı ve zaruri gösteren basın, medya ve sosyal medya aktörleri de bu gün değilse yarın yargılanırlar.

| Mfs

“İstanbul Washington’ı deviriyor”

Anca mı görmüş şu gören kör? İşine gelince nasıl da görüyor ve yazıyor.

Son zamanlarda dünyanın dört bir yanındaki metafizikçiler/medyumlar, astrologlar aynı rolü oynuyorlar. Akademi Dergisi’ni dikkatle takip ediyorlar. Anlatılan, yapılacağı söylenen şeyler somutlaşmaya, kısmen yapılmaya başlayınca hatta geri dönülemez safhaya gelmeye başlayınca… Artık akılla, mantıkla da emin oluyorlar ve sonra ‘öngörü’ gibi, astroloji gibi, rüya tabiri gibi göstererek yazıyorlar ya da konuşup anlatıyorlar. Müneccimsen, astrologsan, kahinsen ya da her ne isen, baştan görür yazarsın… Aylar, yıllar öncesinden yazarsın. Olmaz böyle şey…

Bu konularda Akademi Dergisinde kaç tane yazı yazılmış, kaç sesli paylaşım yapılmış, kaç tane atar var, ayar var, kaç rüya tabiri yapılmış, kaç karar alınmış, kaç kere saha yönlendirmesi yapılmış, restleşmeler yaşanmış, kaç siyasi hamle yapılmış, dünyada neler neler yaşanmış ve mevzu nerelere gelmiş, hepsini takip ediyorlar da neler olacağını şimdi biraz biraz yazıyorlar, söylüyorlar. Uyanıklar… Sanki Biden’ın sübyancı bir cinsi sapık olduğu, rüşvetçi olduğu, vatan haini olduğu, seçimlerde hile yaptığı v.s. daha önceden bilinmiyordu… Sanki daha önceden bunların delilleri yoktu. İnsana sorarlar, “Neden şimdi, neler dönüyor? Asıl mesele sübyancılık ve diğer suçlar mı, yoksa başka birileri bir şeyler mi çeviriyor?” derler. Kahin olmaya gerek yok bu sorulara doğru cevabı çoktan vermek için… Dürüst olmak, namuslu olmak ve Akademi Dergisini takip etmek yeterli “İstanbul Washington’ı deviriyor” demek için…

Dağdaki çobanlar bile anladılar ki Biden ve Kamala çetesini çok yakında devireceğiz hatta devirdik de boşuna direnip uzatmaları oynuyorlar. “Pislik çıkartmayın” da dedik anlamıyorlar, biz sükuneti muhafaza ederek yol alıyoruz. ABD’yi istediğimiz şekle sokacağız ve dünya genelinde büyük dalgalanmalara da sebep olacağız. Dünyanın siyasi, askeri, mali dengelerini yeniden yazacağız, belirleyeceğiz. Hep söylediğim ya da yazdığım gibi, bu süreç çok gürültülü, sancılı olacak. Bütün dünya genelinde karışıklıklar olacak. Arada kan da dökülecek ve vebali üstüme olmasın diye de ağırdan aldım süreci, defalarca ikazlar yaptım.

Şunların yaptığı işe bir de ‘öngörü’ diyorlar. Ne öngörüsü, ‘songörü’ bu son… Nerede görülmüş en son kahinlerin, astrologların gördüğü, yazdığı, anlattığı… Kahinlerin, astrologların da ayarları iyice kaçtı. Dünya o kadar hızla tersine dönmeye başladı ki onlar da ne yapacaklarını bilemez oldular. Dünyanın onlarca hükumeti, gizli servisleri ve dev şirketleri gibi…

Takipçimiz olan Türkiyedeki onlarca astrolog ve medyum, Türkiye’de neler yapacağımızı, bir sıkıntılı süreçten sonra Türkiye’nin nasıl şahlanacağını anlattılar. Bazıları projelerden bile biraz bahsettiler. Benim adımı veremeden epeyi bir anlattılar, ne söylediysem aynını ya da çok benzerlerini söylediler astroloji diye diye… Lakin iş ABD’ye gelince dut yemiş bülbül kesildiler. ABD hususunda söylediklerimi, yazdıklarımı, “yapacağım” dediklerimi anlatmak istemediler, istemiyorlar. Çok üstüne gidilen ve sorular sorulan bazıları ise üç-beş yuvarlak cümle ile konuşup geçiştirdiler. Çünkü Türk değiller, Müslüman da değiller, çift kimlikle yaşayan omurgasız sürüngenler… ABD’ye Türkiye’den çok kıymet veren kişiler. Bazıları ise üç buçuk moduna da geçtiler. Anlatmaya cesaret edemediler. İçinde bulundukları milletler arası satanist sistem yani Ankebut Ağı, onları da bir çırpıda siler atar hatta gömer geçer.

Bir de öyle bir hal oldu ki son bir ay içinde, astrologlar, gördükleri ve daha önceki tecrübeleriyle kesinlik seviyesinde doğru yorumladıkları öngörüleri bile anlatmaktan çekiniyorlar. “Dur bakalım, Akademi Dergisinden gidişatı iyice anlayalım, ne yapacaklarını anlayalım, planlarını anlayalım, yayınlarının üzerinde tekrar tekrar çalışalım, ona ters ise elimizdeki bu bilgiyi vermeyelim, konuşmayalım, mahcup oluruz” diyorlar. Akademi Dergisinde yazılanların tamamen hakikat olduğunu, söylenenlerin yapıldığını, yapılacağını kesinlik seviyesinde biliyorlar. Ters düşmenin ahmaklık olacağının, çok yakında rezil olacaklarının farkındalar. İki arada, bir derece kaldılar.

Şu kendine Kızıl Deli Kahin diyen ‘gören kör’, kalbi kör şahsın gördüğü gemi de biziz. Görülen gemi, tren, otobüs, uçak gibi toplu ulaşım vasıtaları, bir hedef/dava için bir araya toplanmış insan gruplarını, teşkilatları, ekipleri temsil eder. Bazen de resmi teşkilatları, gizli servisleri, orduları temsil eder. Deniz de devlet otoritesi ve devlet sistemi demektir. Dünya genelinde her gün daha da büyüyen dev gibi teşkilatımız, yıkıcı güce sahip teşkilatımız, şov yapmadan sakince ABD’yi silkelemeye çoktan başladı, çok kısa süre sonra da şekle sokacak.

Evet, İstanbul çok yakında Washington’a diz çöktürecek. Görüp görüp de açıkça anlatamadıkları şey bu… Ben bombanın pimini çekmek dediğim şeyi, en doğru/isabetli gördüğüm zamanda yapacağım ve bu iş kısa sürede bitecek. “Gece güneşi” başlığı ile yayınladığım rüyam da bunu önden haber verdi. “Önce ABD mi Türkiye mi emin olamadım” demiştim. Herkes anladı, emin oldu ki önce ABD…

Öyle bir yakın gelecek var ki önümüzde, Bay Biden ve Bay Kamala’nın yerine gelecek olan yeni ABD idaresi, İstanbul’la ters düşemeyecek. Dünyaya yön veren kararlar hep İstanbul’da alınacak. Bu sarsıcı gerçek, İçimizdeki İsrail’in, İçimizdeki Ermenistan’ın kahinlerini, astrologlarını da kahrediyor. Kabullenmek, anlatmak istemiyorlar. Hatta bu konuyu duymak bile istemiyorlar. Bu nedenle gören körler. Gözlerin kapatılmasıyla, görmek istememekle hakikatlar, yaşanacaklar değişseydi, bu kişiler muzaffer olurlardı. Lakin, kısa süre önce yazdığım gibi, artık Ankebut Ağı köprüden önceki son çıkışı da kaçırdı, yıkıldı, bitti, bir daha doğrulamayacak.

Eee, ne yapıyoruz şu ABD’nin batı tarafındaki devasa çölleri? Oraları kısacık sürede yeşillendirmenin, bunu yaparken akıl almaz miktarda enerji üretmenin, besi hayvanları yetiştirmenin vakti gelmedi mi? Altındaki Yeşillerin, Grilerin üslerinden çekinenler varsa, çekinmesinler. Ben o kısmı da halledeceğim.

Mfs – Ezberbozan – Akademi Dergisi

O Kraliçe yok edilmeden Türkiye kurtulamaz

Türkiye’de son zamanlarda çok yüksek sayıda insanda yine sağlık sorunları görünüyor ve ABD/Çin ortak üretimi korona virüsünün yeniden yayıldığı iddia ediliyor. Gizli Yahudiler, gizli Ermeniler, gizli Masonlar oldukları çoktan ifşa olmuş olan sözde bilim adamları ve basın/medya mensupları da ufak ufak çıkışlar yapmaya başladılar. İstanbul’un öfkesinden korkmasalar ne korona tiyatrosunu sonlandıracaklardı ne de şimdi sessiz kalırlardı ya da çekinirlerdi. İnsanlıktan çoktan çıkmış olan bu insan şeytanları artık iyice milli güvenlik sorunu haline geldiler.

Yeni bir korona salgını mı var yoksa içme sularına kasten katılmış mikroplar mı var? Bunun derhal tespit edilmesi gerekiyor ama devletin en kritik kurum ve kuruluşlarının başında, basın ve medyada hatta sosyal medyada, ayrıca üniversite camiasında hep bu kriptolar, çift kimlikli omurgasız sürüngenler, gözlerini kan ve para bürümüş vahşiler var.

Birileri, hastahane zincirlerinin ve ilaç firmalarının “uydurma pandemi” sürecindeki gibi çok para kazanmasını mı istiyor? Birileri yine kara para işleri, insan ve organ kaçakçılığı yapmanın mı peşinde? Şu milletin devlete güvenerek su içmesi bile artık hayal mi oldu?

Lanet olasıca Kraliçe Elizabet ve onlarca ülkede onun emrini dinleyen resmi yetkili ya da yetkisiz insan şeytanları, çok mu sıkıştılar? Kara paraları kesildikçe sözde güçleri, yerle bir mi oldu? Acilen bir şekilde kara para mı lazım? Ankebut Ağının tamamen yok olmasına mani olmak mı lazım? Türkiyenin ordusu Suriye’ye daha fazla kara para işleri, insan kaçakçılığı işleri yapması için gönderilemedi, acilen geçici kara para çözümleri mi lazım? Yaşanan bu mudur?

Burası o ülkelerden değil artık. Burada Kraliçeye çalışanlarla hiç uğraşılmayacak artık. Bu gibi şeytanca işlerde emir veren, emre itaat eden, yardım ve yataklık eden her kim varsa, resmi yetkili olup olmadıkları da hiç mesele değil, birer kurşun hediyesi kampanyasına dahil edilecekler.

Artık bu milletin boğazına kadar geldi. İngiltere’yi de ABD’yi de Avrupa’yı da İsrail’i de beslemeyecek ve ayakta tutmayacağız. Vergilerimizi de insanlarımızı da organlarımızı da çocuklarımızı da topraklarımızı da emeklerimizi de ziraat mahsüllerimizi de madenlerimizi de tarihi eserlerimizi de çalmalarına izin vermeyeceğiz.

Kimselere bir şey anlatmaya çalışmayacağız. Kalemler, diller susuyor, artık kurşunlar konuşacak.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Saçmalıyorlar

Suriye meselesinde hala Kraliçe’nin, dolayısıyla satanistlerin yani İblis’in taleplerini yerine getirmek isteyenler var. Memleketimiz dahilinde ve haricinde bir organizasyon hala bunu gerçekleştirmek, ordumuzu Suriye’ye göndermek istiyor. Karşımızda bunu denerken verdikleri kayıplar, oyundan düşen adamları, bu organizasyonu daha da sinirlendirdi ve öfke kontrollerini kaybettiler. Kelimenin tam manasıyla saçmalıyorlar. Yapamıyorlar, çoktan rezil oldular, çoktan ve kesinlikle kaybeden taraflar oldular ama pislik çıkartıyorlar.

Batmak üzereler. Suriye operasyonunun bir an önce başlatılması için işlerin hızlandırılmasını istiyorlar. ABD de İngiltere de daha başka Ankebut Ağı ülkeleri de devasa mali sorunlarla boğuşuyorlar. Otorite sorunları da çok fazla. Çok itibar da kaybettiler. Adamlarına da söz geçiremiyorlar. Acil olarak kara paralara ve güç gösterilerine ihtiyaçları var. Suriye’de de sıkıştılar ve acilen askerlerimizin emirlerine verilmesine ihtiyaçları var.

Şu anlarda Tayyip etkisiz eleman. Suriye’ye girmenin kendisi için ne demek olduğunu çok iyi biliyor, girmek istemiyor ama istemese de bu baskıya karşı koyabilecek gücü ve şartları yok. Sağlığı iyi değil, istihbarat gücü iyi değil, etrafı hain dolu, onu ayakta uyutuyorlar. Çevresinin nasıl kuşatıldığını, o hainlerin ilk fırsatta önce kendisini öldüreceğini ve ülkenin idaresini açıkça ele alacaklarını sanki bilmiyor ya da bunu idrak edemiyor gibi bir hali var. Öyle ise iş bana düşüyor. Ankara hükumeti ülkeyi koruyamıyorsa da İstanbul dimdik ayakta ve her şeyin farkında…

Şuradan dünyanın önde gelen bütün satanistlerine rest çekiyorum. Başta da o Kraliçeye ve onun kuklası Biden’a ve o devlet denemez İsrail’e… Benim ordumu, benim iznim ve emrim olmadan Suriye’ye göndermeye teşebbüs eden her haine, milletimiz adına birer kurşun hediye edeceğim. Bu topraklar üzerinde Kraliçe’ye piyonluk yapan herkesi, başta da o Hulusi’yi ve kuvvet komutanlarını ayaklarımın altında ezeceğim.

Ayrıca Kraliçe tarafının sinsi hesapları/oyunları da var. Kontrolsüz ve onların işine gelecek şekilde ayağa kalkmamızı, ülkemizi karıştırmamızı ve Tayyip’i devirmemizi bekliyorlar. Arka planda türlü türlü sinsilikler ve planlar var. Suni afetler, işgal denemeleri, tahammül edilemez seviyede mali kriz ve açlık ve daha türlü türlü çılgınlıklar çalıştılar. Fırsatlar kolluyorlar. Kaybetmişlerken, bu şekilde kazanan taraf olabileceklerini, üste çıkabileceklerini düşünüyorlar. Kendilerini kandırıyorlar. İstanbul’un istihbarat gücünü de cesaretini de dahiyane siyasetini de dünya üzerindeki bütün taraflar tekrar tekrar zaten gördüler.

Bu gece bu ülkenin vatanseverleri uyumayacaklar. Önümüzdeki günlerde de kimse uyumayacak. Her nerede hala Kraliçe’ye çalışan, hala ordumuzu Suriye’ye göndermeye çalışan hain varsa, en tepeye kadar hepsini etkisiz hale getirecekler. Tekrar ediyorum, toplu bir hareket olmayacak, tek tek infaz edilecekler. Hesabını sorabilecek biri mi var, devleti muhafaza etmeyi ve aleni şekilde ihanet edenleri etkisiz hale getirmeyi suç göstermeyi deneyecek birileri mi var, ben buradayım. Hepsini beklerim.

En açık şekliyle bir daha yazıyorum, dikkat edilsin. Türkiye’de Tayyip’in hükmü geçmiyor. Pek çok siyasi/idari, askeri yetkililer, Tayyip’i takmadan hareket ediyorlar.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Ha Taliban, ha ABD, yok birbirlerinden farkları…

Vahşi terör örgütü Taliban: ABD’yi düşman olarak görmüyoruz

İnsan, organ, uyuşturucu kaçakçısı ve katliamcı Taliban, bütün bu işleri beraberce yaptıkları ABD’yi düşman olarak görmediğini bütün dünyaya ilan etti.

ABD, açıkça görülür şekilde de batmamak ve parçalanmamak için, 11 Eylül 2001’de son bir hamleyle kendi ikiz kulelerine terör saldırları yapmıştı. Kendi yaptıkları saldırının suçlusu olarak da zaten beraberce her türlü pis işleri yaptıkları ve kendilerine çalışan bir gizli servis görevlisi olan Usame bin Laden’i göstermişti. Usame’nin Afganistan’da olduğunu iddia ederek Afganistan’ı hukuksuz şekilde işgal etmişti. O günden bu güne kadar da Afganistan’dan uyuşturucu, insan, organ kaçakçılığına devam etmişti. 

ABD Irak’a da tamamen hukuksuz  ve insanlık dışı şekilde askeri müdahaleler yaparak sömürmeye devam etmiş lakin yine de mali krizlerini aşamamıştı. Askeri operasyonların masraflarını karşılayabilecek bir mali gücü bile kalmamıştı. Sonrasında bütün orta doğuyu işgal edip sömürebilmek için ise Facebook’u ve evvelden beri kendisine çalışan muhtelif ülke hükumetleri ile gizli servislerini silah olarak kullanmıştı. AKPKK de söz konusu kara para, katliam, sömürü projesinin yani BOP’un en temel kolonlarından biri olarak hazırlanmış ve Türkiye’de iktidara getirilmişti. 

Türkiye de dahil olmak üzere, kastedilen o ülkelerin hepsindeki ABD sözde diplomatik temsilcileri, vahşi terör örgütü liderleri gibi, organ, bebek, kadın, genç kız, değerli eşya, petrol ve maden peşinde çılgınca mücadele etmişti. Hatta mümkün olduğunca bu ülkelerin hazineleri de yağmalanmış, toplanan vergiler bile kaçırılmıştı.

ABD vahşileştikçe, hem ABD’nin hem de dünyanın krizleri daha da derinleşti. Doğru düzgün bir devletten sayılamayacağı halde dünyaya süper devlet olarak yutturulan ABD, hormonlu büyütülmenin, üretmeden tüketmenin, vatandaşlarına ahlaki eğitim vermeden yaşatmanın, kan ve göz yaşı dökerek ayakta durmaya hatta devleşmeye çalışmanın neticesini yaşadı, yaşıyor. Şu anlarda ABD, 20 yıl öncesinden çok çok daha derin bir mali krizle boğuşuyor ama hala dünyaya pençe gösterdiğini, restler çektiğini, istediği her yerde istediği her şeyi yapabileceğini zan ediyor. 

Bu kadar bitik haldeki ABD, son süreçte ise malum kara para işlerini daha da hızlandırmak ve kolaylaştırmak için, milyar dolarlık askeri araç, gereç ve mühimmatı ve ülkenin idaresini, kara parada iş ortağı olan Taliban isimli terör örgütüne bıraktı. Neler döndüğünü merak eden ABD vatandaşlarına ve ayrıca dünya insanlığına ise resmi ağızlardan türlü yalanlar anlatıldı. Sadece ABD hükumeti değil, beraber kara para işleri yaptıkları diğer malum ülkelerin hükumetleri de resmi ağızlardan aynı yalanları söylediler.

Yetmemiş, kendisiyle organize şekilde insanlık dışı kara para işleri yapan diğer hükumetlerle birlikte, Taliban terör örgütünü meşru hükumet olarak tanımayı da denemişlerdi. Bu insanlık dışı faaliyetleri İstanbul engeline takılmış ve gerçekleşmemişti. Sonrasında ise Kazakistan’ı gözlerine kestirmişlerdi. Yine İstanbul engeline takılınca bu defa istemeye istemeye Ukrayna’yı kara para işleri merkezine çevirdiler. An itibariyle, danışıklı dövüşen söz konusu hükumetler hala Ukrayna’da kan içiyorlar, insanları nakite çeviriyorlar, silah kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı ve her türlü kara para işlerini yapıyorlar. Buna rağmen bile mali krizlerini aşamıyorlar. 

Bu süreçte, batak ABD’nin yerine Ankebut Ağının yeni merkez ülkesi yapılmak istenen Çin bile devasa bir mali krize girdi ve son çare olarak kendi insanlarını hızla nakite çeviriyor. Dünya genelinde korona oyunlarına, yalanların, soygunlarına, zulümlerine, katliamlarına son darbeleri de vurduğumuz ve onlarca ülkenin peş peşe geri adımlar atmasını sağladığımız halde, Çin hala pandemi yalanlarıyla uyguladığı karantinalar sayesinde mümkün olabildiği kadar çok Çin vatandaşını diri ya da organları çıkarılmış şekilde başka ülkelere satıyor. Parça parça olmamak, iflas edip batmamak için, son çare görüp bunu deniyor. Çinliler dünyaya nasıl da içler acıtan videolar yayıp hallerini gösteriyorlar ama malum hükumetlerin birisinden bile bir tek ses, itiraz hatta hafif bir tenkit bile yükselmiyor. 

İşte böyle cehenneme çevrilmiş bir dünyada Taliban terör örgütünün güya İçişleri Bakan Vekili sayılan Siraceddin Hakkani isimli terörist, gerçek yüzünü bütün insanlığın bildiği CNN kanalında, güya editörlerinden Christiane Amanpour’un sorularını yanıtladı.

Son yirmi yılın, savunmaya dönük mücadele ile geçtiğini iddia edebilen terörist Siraceddin, “ABD ve milletler arası toplum” şeklinde tabir ederek, organize şekilde kara para işleri yapan malum ülkelerle iyi ilişkiler içinde olmak istediklerini söyledi. 

Afgan halkı adına konuşma cüretini kendinde bulan terörist Siraceddin, Amerikalıları şu anda düşman olarak görmediklerini de söyledi. 

Bir yandan da Siraceddin FBI’ın “En çok arananlar” listesinde yer alıyor. Yakalayana 10 milyon dolarlık bir ödül verileceği ve son yirmi yılda Afganistan’da yapılmış en insanlık dışı saldırılardan pek çoğunu organize ettiği biliniyor. 

Dünyanın bu cehennemi halden bir an evvel kurtulabilmesi için ABD’ye o son birkaç darbeyi de vurması ve ABD’yi tarihin karanlık sayfalarına gömmesi gerekiyor. Arkalarından lanetlerle anılacaklarına ise hiçbir insanın şüphesi bulunmuyor. 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Bir insan şeytanı yüzünden koca ülke karışacak

Dikkatli olmak lazım

Türkiye’nin gerçek manada hürriyetine kavuşmak için çok büyük mücadeleler verdiği ve gözünü kararttığı şu günlerde, ortam bu kadar gerginken değil bir kişi, silahlı binlerce hatta on binlerce kişi bile devlet erkanının bulunduğu yerlerde dolaşabilir. Milletin damarına damarına basmak, son derece tehlikelidir. 

Üzerinde üç silah bulunan şahıs şüpheli görülerek göz altına alınırken Tayyip AKM’de konuşma yapmakta imiş ama İngiltere’nin kara para işlerinde maşa olarak kullandığı devletçiklerden biri olan Katar’ın diktatörü Tamim’i göremedik? 

Bu kadar yazdım, çizdim ama bana ve teşkilatıma rest çekermiş gibi, benimle birlikte hareket eden dev gibi teşkilatlara ve Türk milletine/devletine rest çekermiş gibi tuttu geldi İstanbul’a… Tamam, gelmeye geldi de bir tuhaf geldi. Neden son derece sade bir şekilde geldi. Neden ortada yok? Neden hakkında doğru düzgün, bilgilendirici haberler yok? Sözde Türk basın ve medyasında yok, Katar Haber Ajansı’na kadar, yabancı basın ve medyada da bir şey yok. Neredeee, neredeee bu had bilmez Tamim? 

Bazı Türkçe haber kaynaklarında Tamim’in Tayyip’le beraber söz konusu AKM’deki sergiye katılacağı da yazılmıştı. Lakin orada da yoktu…

Bu nasıl bir ziyaret, anlamak mümkün değil.  Ne yapsın bu millet, “Tamim, pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım” diye diye ihtimal dahilindeki her yerde dolaşsın mı?

İşte hemen yazmışlar ve “Şüphelinin gözaltına alındığı anlarda Erdoğan’ın AKM’de konuşuyor olması, kafalarda soru işaretleri oluşturdu” demişler. 

Türk milletine bu kadar kötülüğü yapmış ve yapmaya devam eden bir insan şeytanını, milletle restleşircesine ve “Sizin ülkenizde bile sizin hükmünüz geçmez. Gelir hepinizi ezerim” dercesine Türkiye’ye gönderenler kimler? Kraliçe mi? Masonların en üst üstadları mı? CIA mı? Her kimlerse onlar da gelsinler Türkiye’ye, hiç değilse onları bir görelim. Haydi bu el yakmayan basit maşayı, bu boyu uzun aklı kıt Tamim’i gönderiyor birileri, ya Türkiye’nin idaresini gayr-i meşru şekilde elinde tutanların hiç mi akılları yok? Nasıl böyle bir riske girebiliyorlar? O insan şeytanı yüzünden ülke bir anda yangın yerine dönerse, neyle söndürebilecekler?

Nereye saklandıysa çıksın o Tamim meydana… Bu seviye birikmiş olan öfke dinmeli, bunun için, her neyeye saklandıysa o Tamim bu milletin karşısına geçmeli. Bu millete rest çekiyorsa, şöyle bir salına salına İstanbul’da dolaşabilmeli. 

Korkuyorsa, piyonlarından olan Soysuz’u ve Bohçalı’yı da yanına alabilir. Onların emrinde olan Türkiye’deki insan kaçakçısı, organ kaçakçısı, uyuşturucu kaçakçısı kara para çetelerini de yanına alabilir. Katar’ın doğru düzgün ordusu, emniyeti bile yok ama Kraliçe’nin emrindeki bütün orduları ve silahlı unsurları da yanına alabilir. Bütün samimiyetimle yazıyorum, Çin ordusunu bile yanına alabilir. Kimleri yanına alıyorsa alsın ama karşımızda iki dakika dik dursun.

Öncelikle onların hepsinin hakkından gelip sonra Tamim gibilerin sürekli nakite çevirdikleri ve Türkiye’yi her manada çökertmek maksadıyla kullandıkları şu sözde mültecileri bu ülkeden Avrupa yönüne sürmezsek, devamında ise söz verdiğimiz gibi Katar’a bir ziyaret gerçekleştirmezsek, bize Türk milleti demesinler. Başka başka isimler taksınlar.

O Tamim karşımıza çıkacak. Bunun başka yolu yok. Onu basit bir piyon olarak kullananlar da karşımıza çıkacaklar.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi