Etiket arşivi: MFS

Şimdi iyice anladınız mı beni?

Şimdi iyice anladınız mı beni?

Biz sizin gibi piyonlarla değil sizleri var eden sistemle savaşıyoruz. Hedefimiz sistem/kuklacılar değil de sizin gibi kuklalar olsaydı ey AKPKK’liler, ey CHPKK’liler ve diğerleri, hepinizi çoktan toplayıp almıştık ve asmıştık.

Eğer particilik yapılacaksa, Türkiye’nin en büyük partisi biziz ve hepinizi tek hamlede siler geçeriz. Lakin bizim cahilce, haince sistemlerle, şu millete dayattığınız cumhuriyet, demokrasi, laiklik gibi uydurma değerlerle meşgul olacak vaktimiz yok. Biz acele etmiyor, elimizdeki somut delilleri bile çok zaman paylaşmıyor, lüzumsuz tartışmalara ve mücadelelere girmiyor, küçük çaplı çatışmaların çıkmasına izin vermiyor ve sisteminizi bir bütün olarak imha etmek yolunda dahiyane bir siyaset sergiliyoruz.

Ve belki nefsiniz izin vermedi, kale almak istemediniz ya da gırgıra vurduğumu zan ettiniz ama sizin sistemin bütün adamları bizdeki birkaç Süleymanlı kadar bile etmiyor. Şu sizi yöneten en üst konseylerin mensuplarının bile kaşrımızda ne hallere düştüğüne bir bakın. Çapınız, evsafınız yetmiyor. Yüreğiniz de yok, aslında paradan ve kadından ve şöhretten başka bir dininiz ve davanız da yok. Bir harp hukukunuz, sınırlarınız, değerleriniz de yok. Şeytanlaşmış ve dünyanın Deccal devri denilen devri yaşamasına vesile olmuşsunuz. Lakin sizin devriniz buraya kadardı. Şimdi karşımızda kaybetmeye mahkumsunuz. Çünkü benim şahsımda karşınızda devleşen şu sistemimiz, sizin sisteminizi darmadağın edecek olan hazret-i Mehdi’nin, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin sistemi…

Süryani kökenli olan Temel Karamollaoğlu da rolünü oynuyor.

O da Ankebut Ağı’na çalışıyor ve şu sıralar AKPKK ile danışıklı dövüşüyor.

Seçime dair planlarını tam uygulayamamış olsalar da hala seçim tartışmaları üzerinden memlekette bir kaos ortamı oluşturmak için çırpınıyorlar, çırpınacaklar. Karamollaoğlu da seçimin meşruiyetine, seçim sonuçlarına dair tartışmaların gündemde olmasını ve tansiyonun düşmemesini istiyor.

Çünkü insanlık dışı sistemleri, karşımızda büyük darbe aldı, ölümcül yaralar aldı ve her şeyi silbaştan yeniden kurmak için bir kaos ortamı oluşturmaya mahkumlar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Size, aslında neler döndüğünü, planlarını neden tam olarak uygulayamadıklarını anlatayım

Size, aslında neler döndüğünü, planlarını neden tam olarak uygulayamadıklarını anlatayım

Bizim, onların bütün planlarını önden haber vermemiz, sert bir dil kullanmamız, “Türkiye’de bir seçim yaşanmayacak, bir orta oyunu sergilenecek. Bu danışıklı dövüşün ve ihanetlerin içinde olan herkes sadece birkaç ay içinde ağır ceza mahkemelerinde idamla yargılanacak. Her şeyi kontrolümüzde tutacağız, oyun içinde oyun kuracağız. Beklediğimiz vakit gelince müdahale edip hepsini toplayıp alacağız. ” dememiz…

Seçim günü içinde de morallarini çökerten çok sayıda paylaşım yapmamız. Kocaman cemaatimizin bir seçim heyecanı yaşamaması, cemaat mensuplarına kime oy verileceği hususunda yönlendirme yapmaması ve buna dair yaptığım yorumlar. “Endişe etmeyin, sözde seçilen/kazanan belediye başkanlarının çoğu kısa sürede tutuklanacak. Büyük çoğunluğu danışıklı dövüş yaşandığını biliyor ve bu ihanetlere alet oluyor.” dememiz…

Günler öncesinden AA’daki hainleri ve özellikle gizli Yahudi Şenol Kazancı’yı ifşa eden ve baskı altına alan paylaşımlar yapmamız ve bunların sıkıntılı/endişeli ruh hallerine girmelerine sebep olmamız…

“Tam da daha önce hakkımızda yazılanlar gibi davranıyoruz, hızlı da gidiyoruz, AK Parti’nin oylarını çok yukarıdan başlattık. Bu iş böyle olmaz. Şimşekleri üzerimize çekiyoruz. Zaten böyle yapacağımızı herkese iyice duyurdular. Gerçek kimliklerimiz, bağlantılarımız da meydana döküldü. Bu iş bizim üstümüze yıkılıp kalacak” demek zorunda kalıp kararsızlıklar yaşamaları…

KRT TV’nin canlı yayını ve bu yayın sırasında bizim bir süredir yaptığımız paylaşımlar temelinde manevralar yapılması ve hususiyle “Bu organize bir iş. Organize bir şekilde manüpilasyon yapılıyor. Hürriyet yalan değerler açıklıyor/veriyor. AA’ya güvenilmemeli” mesajları verilmesi…

Başka muhalif kesimlerin de kararlı ve gayretli duruşu ve tepkinin yüksek tonda gelmesi…

Sözde muhalefet partileri ile AKPKK’nin danışıklı dövüşü sırasında, sözde muhalif partilerin, kontrolünde tuttukları kitleyi ister istemez yüksek seviyede motive edip gayrete getirmesi, sandıklara/oylara, ıslak imzalı evraklara gerçekten sahip çıkılması, halk tepkisinin beklediklerinden çok yüksek olması…

Bunlar başta olmak üzere daha pek çok sebep YSK ve SeçSis yazılımı kısmında istedikleri kadar hile yapmalarına mani oldu.

Planlar gereği YSK sitesine erişimi kasten kestiler. Siyasi partilere veri akışını kestiler. Lakin o an gelene kadar çok zorlanmış, sarsılmış hatta dağılmış hale gelmişlerdi.

Tam bu esnada YSK Başkanı, gizli Yahudi ve Mason vatan haini Sadi Güven ile en büyükbaş hainlerden Tayyip telefon görüşmesi yaptı.

Danışıklı dövüşün tarafları, Ankebut Ağı’nın adamları, YSK sitesine erişimi ve partilere veri göndermeyi kasten kesmeden az önce, bu güruhun içinde bulunan Tayyip ve Sadi Güven telefon konuşması yaptı. Sadi, Tayyip’i aradı.

Sadi Güven “İlk anda oyları açıklarken çok yüksek bir oy oranı açıkladık. Fakat sandıklardan çıkan oy oranları açıkladığımız oranların çok altında çıktı. Bu şekide devam edersek karşı grupların bir anda büyük tepkisini alacağız ki bu halkın da tepkisini çeker devam edelim mi?” dedi.

Böyle bir sorun ihtimaline karşı zaten CIA’nın sosyal ağları bütün sansürlemeleri yapmıştı ve interneti de ülke genelinde yavaşlatmışlardı ama Tayyip yine de endişelendi. O anda, işlerin tamamen kontrollerinden çıkması ve halk hareketine dönmesi ihtimalini değerlendirmiş olmalı.

Sadi Güven’e sandıklardan çıkan gerçek oy oranlarını sordu. Sonra da “YSK sitesini/sistemini bir süre erişime engelleyin ve bu arada oranları dengeleyin (Normale çekin)” dedi. Sadi de talimatı aldı, icabını yaptı. Bu arada Anadolu Ajansı’ndaki hainler güruhu da ortada kalmış, satılmış, zor şartlara düşmüş oldu.

Bu aşamadan sonra YSK’daki hainler güruhunun elleri ayakları birbirine dolaştı. İsteseler de baştan planladıkları derecede hileler yapamadılar. Şimdi vaziyet şu ki bir miktar hile yapabildikleri halde devamını getiremediler ve pek çok yerde AKPKK’nin kazanmış gösterilmesi planlanmış olduğu halde sözde muhalif partiler kazanmış oldu.

AKPKK hükumetleri gayr-i meşrudur.

Herhalde düşündünüz, tahmin ettiniz. Ankebut Ağı’nın ve CIA’nın kontrolünde olan… Mason hainlerin oyuncağı olmuş… Gizli Yahudi, gizli Ermeni ve Mason hainler tarafından vatana ihanet kapsamında eylemlerle ve söylemlerle yönetilmiş böyle bir Yüksek Seçim Kurulu’nun denetiminde ve düzenlemesinde yapılan bütün seçimler ve referandumlar hukuken geçersizdir, sonuçları bağlayıcı değildir.

En baştan beri sözde muhalif partilerin ve liderlerin AKPKK ile danışıklı dövüştüğü, bunların da Ankebut Ağı’na çalıştığı ayrıca gözler önündedir. Dolayısı ile neresinden bakılırsa bakılsın AKPKK hükumetleri meşru değildir, aldıkları kararların, çıkarttıkları kanunların, yaptıkları anlaşmaların hiçbir bağlayıcılığı yoktur.

16 Nisan’da da aslında EVET sonucu çıkmamıştır, rejim/Anayasa değişmemiştir, Erdoğan Başkan değildir. Zina ve evlilerin zinası hala suçtur. Eşcinselik ve misyonerlik hala suçtur. Bunların kurduğu sözde Aile bakanlığı gayr-i meşrudur. Bu bakanlık üzerinden yapılan bütün düzenlemeler hukuksuzdur ve daha böyle yüzlerce madde sıralanabilir.

Gerçi son yıllarda ve özellikle Ankebut Operasyonumuz sırasında içimizdeki İsrail’i, Ankebut Ağı’nı, dönen dolapları bu şekilde meydana çıkartmamıza da çok gerek yoktu. Çünkü baştan beri Erdoğan, evrakta sahtecilik yapmış ve sahte diplomayla, CIA ve MOSSAD oyunları ile iktidara taşınmış bir vatan hainidir. Bu ispatlı bir gerçek olduğu için en baştan beri AKPKK üzerinden Türkiye’ye yapılan maddi ve manevi bütün ihanetler çökmüştür. On senedir Erdoğan’ın bir CIA-MOSSAD projesi olduğuna dair ispat niteliğinde binlerce yayın yaptım ve Erdoğan ya da onu oynatan Ankebut Ağı’nın başka bir adamı, benden davacı olamadı. Öyle ise bu film bitmiştir ve iş son bir darbemizi yemelerine kalmıştır.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ne dediysek o…

Ne dediysek o…

Plan işliyor. Özgür Özel’in de Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu, AKPKK ile danışıklı dövüştüğünü ama artık AKPKK’yi gerçekten bitirme emri aldıklarınını v.s. daha önce yazmıştım. Hatta çok sayıda kişinin sosyal medya ve e-posta üzerinden kendisine yazıp bu hususları sormasını sağlamıştım. Dut yemiş bülbüle dönmüştü. Hala sesi çıkmıyor, karşıma çıkamıyor. Lakin konseyin emri icabı oynanan oyunlarda o da rolünü oynuyor.

Ortamı daha da gerecekler…

Herkes işini yapıyor, rolünü oynuyor.

Ankebut Ağı mensubu, MİT/CIA ortak personeli, gizli Yahudi ve Mason vatan haini Doğu Perinçek de talimatları yerine getiriyor. Bakın Doğu Perinçek neler dedi:

“Ekonomideki iflas, seçim sonuçlarına da yansıdı. Türkiye’nin önünde hükümet, iktidar sorunu var. Artık Türkiye’yi AK Parti tek başına yönetemez. Önümüzdeki ekonomik sarsıntılara bakıyoruz. Türkiye, ağır bir durumla karşı karşıya. Çok ciddi bir uyarı, bu. (…) Göreceksiniz, buradan söylüyorum AK Parti iktidarının devam etme şansı yok. Cumhurbaşkanlığı sistem içerisinde bir çözüm yok. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesi veya Cumhurbaşkanının istifası dışında görülen bir çözüm yok. Türkiye, büyük bir karar verecek. Türkiye, çalkantılı bir döneme giriyor. Türkiye, parlamenter sisteme dönecek.”

İslamcı münafıkların Yeni Nakit gazetesinin haberi…

Sanki Doğu Perinçek’in maskesi olduğunu, AKPKK ile kirli bağlantıları ve işleri olduğunu, Tayyip’in Perinçek’ten farksız hatta daha şerli biri olduğunu bilmiyorlardı…

Mehmet Fahri Sertkaya

Boeing krizi büyüyor

Boeing krizi büyüyor

Rus havayolu şirketi S7’nin ortaklarından olan Natalia Fileva ve babası öldürüldü. Öldürülmeleri yönündeki emri Şeytan’ın Konseyi verdi. Bu bir rest çekme, tehdit etme hamlesiydi. Hem S7 şirketine, hem Rusya’daki diğer hava taşımacılığı şirketlerine hem de dünya genelinde sektör içindekilere verilen bir mesajdı bu…

Kaza nedeni ile düştüğü sanılan uçağa aslında CIA uydudan saldırdı. İstanbul’da askeri helikopterlerimizi düşürürken kullandıkları tekniği kullandılar. Bu, bir nevi e-bomba tekniği. Uçağa gözün görmediği enerji darbeleri çarptırıldı. içindeki elektronik cihazlar yandı, çalışmaz hale geldi. Hal böyle olunca pilot için uçak artık kontrol edilmesi imkansız olan bir metal yığınına dönüştü ve düştü.

Bunların yaşanmasına Boeing krizi sebep oldu. Boeing’in batak olduğu, bir modelinin değil bütün modellerinin tehlikeli olduğu, uçak modellerinin henüz projelendirme aşamasından kusurlu olduğu, üretim kısımlarının da çok kusurlu olduğu yönündeki iddialarımıza Ruslar da katıldılar, doğru buldular. Devlet olarak üzerlerine düşeni yapıp hava taşımacılığı yapan firmaları uyardılar. Bir modeline karşı değil, Boeing firmasına ve bütün modellerine dair uyardılar. Bunun üzerine S7 şirketi yetkilileri Boeing siparişlerini iptal etti.

Ankebut Ağı’nın bir firması olan Boeing üst üste aldığı darbelerin üstüne bir sarsıcı darbe daha almış oldu. Zaten o sorunlu Boeing 737 Max modelinin Rusya hava sahasında uçmasına bile yasak konulması konseydekileri çıldırtmıştı.

Çoktan gürültü ile yıkılması gerekirken hala ayakta tutulmaya çalışılan Boeing’i aslında ABD devleti değil, Ankebut Ağı ayakta tutmaya çabalıyor. Bunun için Ankebut Ağı uluslar arası sistemini kullanıyor ve muhtelif devletlerin idarecilerine talimatlar verip onları yönlendirip son dakika hamleleri ile Boeing’e can vermeye çabalıyor. Şeytan’ın Konseyi, her zaman Boeing ve benzeri büyük firmalarıyla yakından ilgileniyor, onlardan düzenli olarak raporlar alıyor.

Batak Boeing’i Türkiye üzerinden de çok desteklediler ama nihayetinde “Bizim de dört Awacs’ımız var” mı?

Kaç senedir kaç tekrarla dikkatleri bu hususa çektim ama kimse konuşmuyor. Haydi artık yetkili birileri şu meseleyi vuzuha/açıklığa kavuştursun. Biz gerçekten de Boeing’in ürettiği Awacks erken uyarı uçaklarından dört adet aldık mı?

Parayı peşin verip aldatıldık ve oyalandık mı? Onca sene uçaklarımız teslim edilmedi, kriz çıktı diye bir orta oyunu oynanıp da kullanılmış bir adet Awacks mı verdiler? Çok çok gecikmeli olarak dört adet Awacks aldıysak bunlar şu anda neredeler, şu güne kadar neler yaptılar, nerelerde bulundular, bunun kayıtları/evrakları var mı? Sözleşme gereği bunca sene gecikmeye sağlam ceza kesilirdi, Boeing perişan olurdu ama ben bu kısmını bile geçtim. Bunu yaptığımıza ihtimal bile vermiyorum da şu uçakları gerçekten teslim aldık mı kısmındayım ve soru gayet net:

“Acaba bizim 4 Awacs uçağımız ne yapıyor? Bizim 4 uçağımız varken, neden başka ülkelerin Awacs’larının Türkiye üzerinde uçmasını bekliyoruz?”

Ve şu da yerinde bir soru:

“Dört Awacs’ımız yetersiz mi ki NATO’nun Türkiye üzerinden Awacs’larını uçurmasını, Alman parlamentosunun İncirlik’e Alman Awacs’larının konuşlandırmasına izin vermesini bekliyoruz.

Daha önce de yazdım. Satın aldığımız Awacs’ların Türkiye’nin savunma gücüne katkısının, öneminin ne olduğunun kamuoyuna açıklanmasında yarar var. Boeing firmasına ödenen yüksek faturayı paylaşan halkımıza bilgi verilirse, halkın da morali yükselir. Morale ihtiyacımız var.”

Mehmet Fahri Sertkaya

The real enmity of Gog and Magog is not to our world, but to the religion of Islam…

The war fought against Gog and Magog (Greens and Grays) in the time of Hazrat Dhul-Qarnayn, that is, about 7-8 thousand years ago, did not take place on earth. It happened in outer space, around our world.

“This planet is the center of the religion of Islam, which is spread everywhere in space. They said, “We must destroy this planet.” Gog and Magog, two different human species, allied with this intention. However, there were other types of people who were also non-Muslims, although they were few. At that time, hundreds of different types of people would come and go, even in our world.

The human species of other planets, which we call “aliens,” would not be hidden then, there was no prohibition. Because Hazrat Dhul-Qarnayn was at the head of a single state that dominated the world, and the world was dominated by Muslims. The arrival of other human species and their involvement in world affairs did not spoil the test of Muslims, and therefore there was no problem. In the End Times, Hazrat Mahdi (PBUH)(alai’hisselam) will establish a world-dominated state, and then other human species will be allowed to come without hiding. Gog and Magog will also destroy the wall around them in the End Times and come to our world and attack again.

Gog and Magog were defeated when they attacked us at the time of Hazrat Dhul-Qarnayn, but there were also some who managed to enter our world with spacecraft while the war was going on. They were also immediately intervened and taken prisoner.

Right after the war, Hazrat Dhul-Qarnayn built a barrier around the solar systems of Gog and Magog, but the captives remained in our world. Those who left their own solar systems and went to planets in other solar systems and those who were traveling in space vehicles in various parts of space at the time that barrier was drawn were excluded from this wall.

They would not be able to enter their own solar system again, they could not. Those who were held captive in our world were treated well. Islamic moral values were displayed, they were offered to become Muslims and they did. They were shown a place in our world and asked to live there, so they did. They lived in their own shells.

After Hazrat Zulkarneyn, when science and technology were wanted to be removed from our world in the era of Hazrat Sulaiman, and a state policy in this direction was implemented, they were disturbed by it. They didn’t want to be accepted. Evidently, they always had hopes of returning to their home planet one day. At this stage, they were forced and spoiled their intentions. “It will be the catastrophe of the world and all of humanity, and humanity will destroy its own planet.” Worrying that, while the most advanced science and technology was deliberately being pushed back, they set up underground bases and began to work there.

To maintain the level of science and technology, even they decided that they had to reach the level of Dhul-Qarnayn, and in this way, they had to reach the level that would cross the wall. In later times, they preferred to live completely underground and have been living in underground bases on our planet ever since.

The base under the area called the Bermuda Triangle is just one of the underground bases they live in.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Bermuda Şeytan Üçgeni 2

Bermuda Şeytan Üçgeni denilen alanın altında, okyanus suyunun altındaki yeraltı üssünde gizlenen uzaylı türü, Griler denilen tür…

Bunların okyanus altındaki mağaralarda yaşadığı iddia edilemez. Yaşadıkları o yere mağara denemez. Orada muazzam bir sistem var. Öylesine büyük bir yeraltı üssü kurmuşlar ki yerleri ile gökleri arasında yani üzerinde yaşadıkları zemin ile tavandaki toprak arasında çok büyük mesafe var. Orada aynı anda çok sayıda dev uçak ya da UFO bir arada uçabilir.

Oradakiler sanki yer üstünde yaşıyorlarmış gibi şartlar içindeler. Başka türlerin, dünyanın başka yerlerinde yaptığı gibi burada da tavanları karanlık bir toprak parçası gibi durmuyor. Gelişmiş aydınlatma sistemleri var ve gün ışığı yayıyor. Bu sistem dünyamıza göre ayarlanmış ve dünyamızda o bölgede gece olunca onların da ışıkları kararıyor. Gündüz olunca yanıyor. Bazı kısımlarında ise daha ilginç bir hal var. Sanki okyanus suyu ile kendileri arasında kalın bir toprak parçası yokmuş gibi duruyor. O kısımlarda yukarı bakılınca okyanus suyunu ve içindeki deniz canlılarını görüyorlar.

Dünyamızda kendilerine Griler denilen bu uzaylı insan türünden olanların çoğu gayr-i müslim, saldırgan ve işgalci…

Fırsat bulsalar hemen şu dakika dünyamızın tamamını istila ederler ve dünya insanlığından kimseyi sağ bırakmazlar. Lakin buna fırsat bulamıyorlar. Başka bir uzaylı insan türü onlara set oluyor ki bu tür Merihli/Marslı Müslüman kardeşlerimiz.

Şu anda dünyamız üzerinde çok sayıda uzaylı başka insan türü var. Kiminin az sayıda adamı var, kiminin çok sayıda… Kiminin dostane niyetleri var ve kimi ise çok saldırgan. Lakin dünyamız üzerinde bulunan türlerden en ileri teknolojiye sahip olanı Merihliler… Bunun böyle olması, dünya tarihinde bir kırılma noktası oluşturuyor. Yoksa tamamen istila edilen ya da hiç istila edilmeden tamamen imha edilen belki yüzbinlerce gezegenden biri de biz olacaktık.

Merihliler gezegenimizi Ay üzerinden de koruyorlar. Ay’da da onlar ve başka türlerden Müslüman müttefikleri var. Uzaydan gelecek saldırıları karşılayıp bizim haberimiz bile olmadan engelliyorlar. Geçen sene emekli bir ABD Generali bu gerçeği kameralar önünde itiraf etmişti ve hemen etramızda birilerinin bizi saldırgan başka birilerinden koruduğunu, lazerle savaştıklarını açıkça ifade etmişti. Bu ifadeleri bir belgeselde yer almıştı.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Ne oldu?

Ben en baştan itibaren size ne demiştim? Niye kaldırdınız Ahmet Şimşirgil kitaplarını? Haydi satın da görelim ey münafıklar?

Bilmiyor muydunuz Şimşirgil’in nasıl bir münafık, yalancı ve intihalci olduğunu? Dinimizi alet ederek AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütüne çalıştığını?

Diyelim ki bilmiyordunuz, ben size aylarca anlattım, ispat ettim de neden anında icabını yapmak yerine inatla kitaplarını sattınız?

Madem öyle şimdi niye kaldırdınız? Ve şimdi kaldırdınız da sorun çözüldü mü? Cümle alem gördü, bildi insanlıktan çıkmış münafıklar olduğunuzu. İtikad bozulsa umursamadığınızı, intihal yapılsa hiç umursamadığınızı ama insan, müslüman ve Süleymanlı rolü oynadığınızı.

Şeytan sizin gibilerin şerrinden sakınıp geri duruyordur, ahlaksız sefil mahluklar sizi.

Yine inanmayacaksınız ama yine yazıyorum, iyice okuyun:

Sizi de oralarda tutmayacağım ve oradan alınıp adliyelere teslim edileceksiniz. Çünkü bütün bağlantılarınızı, ihanetlerinizi, vatana ihanet eden gruplara yardım ve yataklık ettiğinizi somut şekilde ispat edebiliyorum. Şimşirgil çok kuvvetle muhtemel asılacak ama sizler de hiç değilse müebbet hapis cezaları alırsınız.

“Düş yakamdan artık.”

Sahtekar Ahmet Şimşirgil çok sıkışınca, ismini vermek istemediğim ak saçlı bir ihtiyarın karşısında benim hakkımda şunları söyledi:

“Yahu arkadaş bıktım bundan (MFS’den)… Sana ne, senin malını mı çaldık… Her şeyi de biliyor. Nereden biliyorsun sen intihal (eser hırsızlığı) yaptığım o kitabı, o kitaptaki o yazıyı… Oradan alıp oraya koyduğumu… Açık bulacak ya, uğraşacak ya benimle. Düş yakamdan artık ya düş.”

Telefonunun dinlenildiğinden haberi bile yoktu…

Bir defasında da elinde cep telefonunu aldı, Akademi Dergisi Telegram grubunu açıp kendisi hakkında yazdıklarımı okurken sesli sesli şunları söyledi:

“Dur ya dur, yeter be yeter. Oradan vuruyorsun, buradan vuruyorsun. Her şeyi mahvettin. Oradan geliri kestin, buradan geliri kestin. Biz yaşamaylım mı, ölelim mi? Biz de kazanalım ne var. Adamlar yazmışlar, ölmüşler işte.. Biz de kullandık, ne var bunda…”

“Anlaşıldı, bu adamın (mfs’nin) yüzünden kitaplarımı basmıyorlar. Ben bu adamdan nasıl kurtulacağım ya… O kadar hain var, bula bula beni mi buldun.”

Duyduğuma göre Timaş yayınevi çok pişman olmuş.

Ben Şimşirgil’in nasıl bir sahtekar olduğunu somut delilleri ile paylaştım, duyurdum. Hem Çamlıca Kitap’taki münafıkların hem de Timaş’taki münafıkların umurunda bile olmadı. Timaş’ın resmi Twitter hesabına da son derece medeni surette ve somut ispatlarla destekleyerek yazmış, onları haberdar etmiştim. Umursamamışlardı. O derece ahlaksızlardı.

Sonra Timaş’ın da ne derece ayardan çıkmış ve umursamaz halde olduğunu bir paylaşımla herkese duyurmuştum. Her zaman olduğu gibi muhterem büyüğümüz hemen ardımdan yine beni destekleyen hamleler yapmıştı. Timaş yayınlarından çıkan kitapların müesseselerimize girmesini yasaklamıştı. Duydum ki Şimşirgil gibi sahtekarlığı, intihalciliği somut surette gözler önünde olan birini inadına savunmanın Timaş’a bedeli ağır olmuş. Cemaatimizin mensupları, büyüğümüzün emri gereği Timaş’ı silince, Timaş büyük gelir kaybı yaşamış.

Timaş’ın yasaklandığı sırada aynı anda Kadir Mısıroğlu’nun Sebil Yayınevi’nin, ayrıca Osmanlı Yayınevinin, Nesil’in kitapları da cemaatimizin mensupların yasaklanmıştı. Bu “dibi görmüş” yayınevlerinden neşredilen kitapların müesseselerimize girmesi yasaklanmıştı.

Bütün bu yaşananlardan sonra Çamlıca Kitap’ın başındaki AKPKK yandaşı hainler de “mecburen” Ahmet Şimşirgil kitaplarını satıştan kaldırdılar. Bir yol bulsalardı, umurlarında değildi, utanmadan senelerce daha satarlardı. Zatan Mustafa Armağan ve Kadir Mısıroğlu kitaplarını da satıyorlardı ama Akademi Dergisi daha önceki yıllarda bunların kitaplarının Çamlıca Kitap’tan satışına mani olacak hizmetler yapmıştı ve satıştan kaldırılmıştı. Yani yine mecburiyetten kaldırmışlardı, o münafıklara kalsa şimdi bile hiç utanıp sıkılmadan satarlar. Vatanı bile satarlar, saniye sıkılmazlar ki zaten sattılar, satıyorlar. Basın/yayın yolu ile türlü ihanetlere yardım ettiler. Suçları sabit ve ağır ceza mahkemelerinde yargılanacaklar.

Ahmet Şimşirgil’in köşe yazıları da çoğunlukla intihal ürünü… Yani başkalarının yazılarından çalmak suretiyle yazılmış yazılar.

Çok beğenilmiş “onlarca” Ahmet Şimşirgil yazısı, benim yazılarımdan modifiye araklama… Yani bire bir almıyor, kendi cümleleri ile tekrar aynı şeyleri yazıyor. Başına, ortasına, sonuna biraz ekleme-çıkartma uyguluyor. Nadiren de birkaç kaynağa bakıp konuyu/yazıyı genişletiyor ve oldu size köşe yazısı. Bunları, çoktan Yahudilerin/Siyonistlerin kontrolüne geçmiş Türkiye Gazetesindeki köşesinden bile yayınlıyor.

Bu gözle inceleyenler göreceklerdir ki Şimşirgil’in pek çok yazısı ile Akademi Dergisi’nin pek çok yayını aynı şeyleri anlatıyor ve Akademi Dergisi’nden birkaç gün ya da en fazla birkaç hafta sonra Şimşirgil de aynı şeyleri yazmış.

Mehmet Fahri Sertkaya

Sabetaycı gizli Yahudi Necmettin Erbakan’ın “Davam” kitabı…

Sabetaycı gizli Yahudi Necmettin Erbakan’ın “Davam” kitabı…

Tahrif olmuş, aslından bozulmuş Matta İncil’ini kaynak alıyor. Halbuki İsa aleyhisselamın ve tahrif olmamış gerçek İncil’in, İsa aleyhisselamdan sonra hz. peygamberimizin (s.a.v.) geleceğini haber verdiğine temas edilmiş olan sahih hadisler var ve bunlar çok meşhur hadis-i şerifler. Neden bu hadis-i şerifleri kaynak almak yerine tahrif edilmiş Matta İncil’ini kaynak almış? Neden hiç değilse “Hatta bilir misiniz, muharref Matta İncil’inde bile şöyle bir cümle geçer” dememiş? Neden?

Erbakan, hem İslam dinine dair genel kültür seviyesinde bir bilginin dışında, hiçbir ilmi temeli olmadığı için, hem de zaten Müslüman olmadığı, art niyetli olduğu için böyle davranıyordu.

Ya sonraki paragrafta yazdıklarına ne demeli? Sanki daha önceki bütün hak peygamberler zamanında ilim, ahlak, adalet, nizam-ı alem eksik kalmış, tam ayarında olmamış da sadece hz. Peygamberimiz zamanında insanlığın ihtiyaç duyduğu ilim, ahlak, hikmet, adalet seviyesi mümkün olabilmiş gibi bir manadan başka bir şey çıkmıyor.

Daha aşağıdaki cümlelerinde “İslam demek adil düzen demektir.” demiş. Adil düzen yani küfrün tüzüğüne bağlı herhangi bir siyasi parti iken onlarca sene “İslami parti” diye anılan kendi küfür partisi… Ya da bilinen diğer isimleri ile Milli Nizam, Refah, Fazilet, Saadet…

Kitabın ismi bile samimiyetsizce duruyor. Hitler’in Mein Kampf’ı yani bilinen adı ile “Kavgam”ı taklit edilmiş gibi… Kitabının ön kapağının altına büyük punto ile ve tamamı büyük harflerle “Ne yaptıysam Allah rızası için yaptım” yazılması da ayrı bir samimiyetsizlik…

Sahtekarlık ve hatta ihanet…

Sabetaycı gizli Yahudi Necmettin Erbakan’ın hayatının hiçbir döneminde kitap yazabilecek vasfı/seviyesi/birikimi olmadı. Onun işi, önemli konuları sağdan soldan dinlemek ya da okumak, sonra aklında kalanları bir araya getirmek, nutuk vermek, anlatmak, şovunu yapmaktı. Hayatı boyunca bundan başka bir şey yapmadı. Zaten bu kadarını da samimiyetle yapmadı. Şu rezil haldeki “Davam” kitabını Necmettin Erbakan yazmadı. Kendisi yazsa, bundan da rezil bir şey ortaya çıkardı. Kitabını, ömrünün sonuna kadar ısrarla savunduğu Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Oktar’ın da hep yaptığı gibi başkasına yazdırdı. Yazdırdığı kişi de Türkiye’deki Sabetaycı gizli Yahudi hainlerden biriydi. Kendi hain cemaatinden olan bu kişi tanınmış bir yazar falan değildi ama biraz kalem kullanırdı.

Başkasına yazdırdığı bu kitabı baskı öncesi okudu, ufak tefek müdahaleler yaptı ve neşretti. Erbakan’ın hayatının her dönemi sahtekarlıkla geçti.

Zaten İslami eserleri biraz okumuşluğu olan bütün Müslümanlar, Davam kitabının yazarının İslami konulara ve terimlere hakim olmadığını anlar.

Mehmer Fahri Sertkaya

Avatar movie isn’t sci-fi either

There is nothing to watch. I froze many times and kept busy with other things, then I forced myself again to watch it… Still, it was not possible, I turned it off.

A film that is prepared immorally, in which femininity and masculinity are brought to the fore, where very unusual cinematic techniques are not used, the script is full of laughable contrasts, and the animations are the products of simple intelligence…

There is an aspect that interests us.

That’s why this Avatar movie isn’t a sci-fi movie..

Shocking but true…

There really is such an alien-human species in 18,000 realms. On a planet inhabited the human species with the animated/illustrated exterior in this Avatar movie. I say “he was alive” because there is no life left on the planet they live on anymore. That planet exists, but no living thing can live on it. Another human species from another planet attacked that planet and destroyed life on it.

However, some of them escaped in the last moments and went to other planets. Some of them also came to our planet.

In real life, they are much taller and bigger than us, as portrayed in the movie. In real life, their skin is in the color portrayed in the movie…

In reality, their body shape is so human-like, their faces so human-like, and so similar to our species’ face shape. In real life, this human species has hair/feathers. They always keep their hair long just like in the movie. (Many other types no hair, no feathers). This species also has tails in real life. Their tails are just as portrayed in the movie… They’re much more “human” than the ones who shot that Avatar movie. They have not lost the virtues that make people human. Both men and women dress very civilly.

Their ears are exactly as they are portrayed in the Avatar movie… They are exactly the same… However, there are also facts that the filmmakers did not mention in the Avatar movie, although they knew. One of the truths they hide is that this human species can live both in water and on land. This species, which breaths on land just like us, can enter the water and stay in the water for hours, days, weeks without any difficulty.

Just as fish have a “gill flap” for gill respiration on the back of their heads, this human species also has a gill flap just behind the auricles. In the movie, the eyes are also animated by staying true to reality. While the periphery of the pupil is white with us, they are really yellow. Also, animation has been made by staying true to reality, up to the tone of the yellow color.

For some reason, they made the nose part by not being true to the truth. They have exaggerated their noses, in reality, they don’t look that wide and shapeless.

The babies of this species are also in this image… The mistake noticed in this animation is in the tail… Their babies are also born with tails, but they have very small tails. Their tails then grow larger. In this species, birth occurs by ovulation. Babies are born inside a solid-walled egg, stay in the egg for a while, then break out themselves. Women are more slender than men, shorter, and have a feminine stance that will be noticed at first glance. Women also have breasts, just like women of our species. Their men also have beards and mustaches, just like the men of our species.

They did not become Muslims, but they are not very harmful, aggressive, or savage either. They did not hesitate to kill the personnel of some states that detected their hiding places in our world and carried out an investigation and even seizure operations. They display violence when they see themselves in danger.

In an officially recorded case, one of them was tried to be captured by throwing a net while it was in the water. About 20 Soviet Union underwater soldiers trapped one of them in the water, threw a net, and became prey just as they thought they had caught it.

The human of this other planet caught in the net killed three of the twenty people who threw the net, broke/cut the net, and escaped.

He killed three Russian soldiers by pulling all three of them very deep at the same time and making them eat the hit.

This other human species, when it came to our world, settled under and around the Issyk lake within the borders of Kyrgyzstan.

Lake Issyk Kul is a lake located in the north-east of Kyrgyzstan, in a region close to the border with Kazakhstan, in the tectonic trough between the Küngöy Ala mountains in the north and the Teskey Ala mountains in the south, at an altitude of 1606 m above the mean sea level. It is the second-largest mountain lake in the world after Lake Titicaca in South America.

Despite being surrounded by snow-capped mountains, the lake’s waters never freeze; Therefore, the name of the lake is “Isık Köl”(the Isık Lake) in Kyrgyz Turkish, which means “heat or hot, warm lake”. The Kyrgyz Turks called this lake the “bermet (pearl) of Kyrgyzstan”.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Avatar filmi de bilimkurgu değil

İzlenecek bir yanı yokmuş. Defalarca dondurup başka şeylerle meşgul oldum, sonra yeniden zorladım kendimi, izlemeliyim diye… Yine de mümkün olmadı, kapattım.

Ahlaksızca hazırlanmış, dişiliğin, erkekliğin ön plana çıkartıldığı, çok sıradışı sinema tekniklerinin kullanılmadığı, senaryosu gülünesi tezatlarla, canlandırmaları basit zekanın ürünü sahnelerle dolu bir film…

Bizi alakadar eder bir yönü var

O da bu Avatar filminin bilimkurgu kategorisinde bir film olmayışı..

Sarsıcı ama gerçek…

18 bin alem içinde böyle bir uzaylı insan türü gerçekten var. Bir gezegende, bu Avatar filminde canlandırılmış/resmedilmiş dış görünüşe sahip insan türü yaşıyordu. “Yaşıyordu” diyorum, çünkü artık yaşadıkları gezegenin üstünde hayat sahibi kimse kalmadı. O gezegen varlıkta duruyor ama üstünde hiçbir canlı yaşayamıyor. Başka bir gezegendeki başka bir insan türü, o gezegene saldırdı ve üstündeki hayatı yok etti.

Lakin aralarından bir kısmı son anlarda kaçıp başka başka gezegenlere gittiler. Bir kısmı bizim gezegenimize de geldi.

Gerçek hayatta da filmde canlandırıldığı gibi bizden çok uzun boylu ve iriler. Gerçek hayatta da ciltleri filmde canlandırılan renkte…

Gerçekte de vücut biçimleri bu kadar insansı, yüzleri bu kadar insansı ve bizim türümüzün yüz şekline bu kadar benziyor. Gerçek hayatta da bu insan türünün saçları/tüyleri var. Saçlarını aynı filmdeki gibi hep uzun tutuyorlar. (Pek çok başka türde hiç saç, tüy yok). Gerçek hayatta da bu türün kuyrukları var. Kuyrukları da aynı filmde canlandırıldığı gibi… Şu Avatar filmini çekenlerden çok daha fazla “insan”lar. İnsanı insan yapan meziyetlerini kaybetmemişler. Kadınları da erkekleri de gayet medeni şekilde giyiniyorlar.

Kulakları da tam Avatar filminde canlandırıldığı gibi… Birebir aynı… Lakin filmi yapanların, bildikleri halde Avatar filminde bahsetmedikleri gerçekler de var. Gizledikleri gerçeklerden biri de şu ki bu insan türü hem suda hem karada yaşayabiliyor. Karada tıpkı bizim gibi nefes alan bu tür, suya girip saatlerce, günlerce, haftalarca hiç zorlanmadan suda da kalabiliyor.

Balıkların kafalarının arkasında solungaç solunumu için “solungaç kapağı” olduğu gibi, bu insan türünün kulak kepçelerinin hemen arkasında da solungaç kapağı var. Filmde gözler de gerçeğe sadık kalınarak canlandırılmış. Bizde gözbebeğinin çevresi beyaz iken onlarda gerçekten sarı. Hem de sarı rengin tonuna kadar, gerçeğe tam sadık kalınarak bir canlandırma yapılmış.

Nedense burun kısmını gerçeğe sadık kalmayarak yapmışlar. Burunlarını abartmışlar, gerçekte o kadar geniş ve şekilsiz durmuyor.

Bu türün bebekleri de gerçekten bu görüntüde… Bu canlandırmada fark edilen hata, kuyrukta… Bunların bebekleri de kuyruklu doğuyor ama çok küçük kuyruk oluyor. Kuyrukları daha sonra büyüyor. Bu türde doğum yumurtlama ile oluyor. Bebekler katı çepere sahip yumurtanın içinde doğuyorlar, bir süre yumurtada kalıyorlar, sonra kendileri kırıp çıkıyorlar. Kadınları erkeklerden daha narin, daha kısa ve ilk bakışta fark edilecek bir kadınsı duruşa sahipler. Kadınlarında bizim türümüzün kadınları gibi göğüsler de var. Erkeklerinde bizim türümüzün erkekleri gibi sakal ve bıyık da var.

Bunlar, Müslüman olmamışlar ama çok zararlı, saldırgan, vahşi de değiller. Dünyamızda gizlendikleri yeri tespit edip inceleme hatta ele geçirme operasyonları yapan bazı devletlerin personelini öldürmekten ise geri durmadılar. Kendilerini tehlikede gördüklerinde şiddet sergiliyorlar.

Resmi kayıtlara geçen bir vak’ada, bunlardan bir tanesi su içinde iken ağ atılmak sureti ile ele geçirilmek istendi. Yaklaşık 20 Sovyetler Birliği su altı askeri bunlardan birini su içinde sıkıştırdı, ağ attılar, tam yakaladıklarını düşünürlerken av oldular.

Ağa takılan bu başka gezegenin insanı, ağı atan yirmi kişiden üçünü öldürdü, ağı koparttı/kesti ve kaçtı.

Üç Rus askerini, üçünü aynı anda çok derine çekerek ve vurgun yemelerini sağlayarak öldürdü.

Bu başka insan türü, bizim dünyamıza gelince, Kızgızistan sınırları içindeki Issık gölünün altına ve çevresine yerleşti.

Issık gölü, Kırgızistan’ın kuzey doğusunda, Kazakistan sınırına yakın bir bölgede, kuzeyinde Küngöy Ala dağları ve güneyinde Teskey Ala dağları arasındaki tektonik çukurda yerleşmiş, ortalama deniz seviyesinden 1606 m yükseklikte bir göldür. Güney Amerika’daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölüdür.

Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı “ısı veya sıcak, ılık göl” anlamına gelen Kırgız Türkçesi’nde “Isık Köl”dür. Kırgız Türkleri bu göl için “Kırgızistan’ın bermeti (incisi)” diye adlandırmışlardır.

Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

..

Çekilmek istiyor

Organ işinin merkezindeki isimlerden biri olup organ işi yapılan bazı özel hastahanelerde Tayyip Erdoğan’la ortak olan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sistemle arasını açıyor.

Endişeli, gidişatı, sonunu iyi görmüyor. Sistemin, kendisini en ufak bir krizde satacağını, meydanda bırakacağını biliyor. Geri çekilmek, parasını/payını alıp sistemden çıkmak istiyor.

Sistem ise buna izin vermiyor. Bu defa yer yer çatışmalar yaşıyorlar. Şu anda Mehmet Haberal ile arası çok bozuk. Çok sert tartışıyorlar. Haberal, Fahrettin’i bir şekilde punduna uydurup öldürmek ya da öldüremese bile başına bir dünya dert/bela yıkmak istiyor.

Sistemde Fahrettin benzeri başka kişiler de var. Onlar da en kısa zamanda sistemden çıkmakta kararlılar ama izin verilmiyor.

Fahrettin, sistemden çıkıp yurt dışına gitmeyi planlıyordu. YİT, onun, içinde kaldığı mevcut şartlar dahilinde de kaçacağına ve zorda kalırsa konuşup itirafçı olacağına kesin gözü ile bakıyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Şehit Emniyet Müdürü Hakan Çalışkan, katillerini tanıyordu.

Şehit Emniyet Müdürü Hakan Çalışkan, katillerini tanıyordu.

Hakan Çalışkan’ın otopsi raporu hükümsüzdür, çünkü düzmece idi. Üsttekiler tarafından çok büyük baskılar yapıldı ve merhumun cesedi üzerinde yapılan incelemeler neticesinde elde edilen pek çok bulgu gizlendi, rapora geçmedi. Bununla birlikte, gerçekte olmayan şeyler varmış/yaşanmış gibi rapora geçildi. Şehit Hakan müdürün elinde barut izi yoktu ama “Barut izi vardır” denildi. Oysa silahı kendi kullanmadı, intihar etmedi, elinde barut izi hiç olmadı. Hatta kendi silahı ile de vurulmadı. Bunları ispat etmek, şu aşamada/vakitte bile çok basit. Kafasına giren ve ölümüne sebep olan kurşunun kendi silahından çıkmadığı hemen şimdi bile kolayca ispat edilebilir. Ölümüne sebep olan kurşunun üzerinde sonradan oynama yapıldığı, izlerin oynandığı ve o kurşunun kendi silahından çıkmadığı şimdi bile kesin surette ispat edilebilir. Bir de konunun basın/medyaya yansıması ile büyük kamuoyu baskısı oluşur ve arkası iplik söküğü misali gelir.

Bu cinayet işinde gizli Yahudi, gizli Mason, vatan haini, insanlık düşmanı uyuşturucu baronu Süleyman Soylu, Ekrem Gülen isimli şahsı kullandı. İçişleri Bakanı Süleyman Soysuz’un imzası ile onaylanan 26.10.2016 tarihli kararname ile Emniyet Genel Müdürlüğü Koruma Dairesi Başkanı olarak atanan Ekrem Gülen, devletin adamı olmaktan ziyade Soysuz’un ve uyuşturucu sisteminin adamı. Soysuz’un uyuşturucu işindeki bütün pis işlerini biliyor ve her sıkıntısında Soysuz için araya giren bir adamı. Ekrem Gülen’in, cinayet öncesinde araya girdiğini herkes biliyor ama çok baskı yaptığını, yetmeyip merhumu tehdit ettiğini herkes bilmiyor. Ya Hakan müdürü şehit eden üç katilin Ekrem Gülen’in adamları olduğunu, bu katilleri onun ayarladığını ve katillerin Silivri Emniyet Müdürlüğü personeli olduğunu kaç kişi biliyor?

YİT biliyor ve hatta YİT Ekrem Gülen’in gizli Yahudi ve Mason olduğunu da biliyor. Zaten böyle olduğu için bu katiller dikkat çekmeden içeri girebildiler ve çıkabildiler ve bu işin üstü örtülebildi. Ekrem Gülen uyuşturucu işinde sokak takımından olanları kolladığı ve Soylu’ya çalıştığı için pay da alıyor. Uyuşturucu satıcısı olduğu için Emniyet personeli tarafından alınanların bırakılmasını bile sağladı.

Böyle insanlık dışı ve haince bir ihanet çarkı kurarak, vatanına ve milletine asilce hizmet eden bir vatan evladını katlettiler. Bunlar güvenlik kamerası görüntüleri ile de oynadılar. Zorlanabilirler ama çok uzman personel bunu şu aşamada bile kesinlikle ispat edebilir.

Asıl tehlike Süleymancılar değil, Masonlar

Milletimizi zehirleyen uyuşturucu tacirlerine göz açtırmayan ve bu nedenle makamında şehit edilen Silivri eski Emniyet müdürü Hakan Çalışkan’ın katletilmesinde etkin rol oynayan Ekrem Gülen bir gizli Yahudi ve Mason.

Ekrem’in Süleyman Soylu’ya kirli işlerinde yardımcı olmasının arka planında aslında uyuşturucu dahil kirli işlerden pay almasından ziyade yani menfaat temininden ziyade, kendisinin de Soysuz gibi gizli Yahudi ve Mason oluşu var. Şeytan’ın Konseyi ve daha üstündeki 13’ler Meclisi ve daha üstündeki 3 Kabbalist, dünyayı ahtapotun kolları misali sarmış teşkilatlarını Masonluk teşkilatı sayesinde kontrolde tutabiliyor, organize ediyor ve kullanıyor. Masonluğun beli kırıldığında, dünyanın bu pisliklerden temizlenmesi yolunda çok büyük bir adım atılmış olacak.

Kemal Gülen, Türkiye’deki Masonların üstad-ı azamı ile bağlantılı ve emirleri daha ziyade ondan alan birisi… Bu üstad-ı azam, Soysuz’u bile takmayan, onun amiri yerinde olan ve uyuşturucu işlerinin içinde olan bir vatan haini.

Bunların karşısında Divan-ı Salihin ve yolumuz/teşkilatımız var. Divan-ı Salihin’in kararları icabı yine bu meselede de isimler ve detaylar vermeyeceğim. Çünkü imtihan dünyası dediğimiz bu alemde Müslümanların gayret etmesi, cihad etmesi, kazanması, muzaffer olması, Allah’ın rızasına kavuşması isteniyor. Sahada gayret edenlerin sayısı da artıyor, gayret etmekte olanların vasfı, gayreti de ayrıca artıyor. Bu da büyüklerimizi sevindiriyor ve o kutlu güne çok yaklaşılıyor.

Mehmet Fahri Sertkaya