Etiket arşivi: Süleyman Hilmi Tunahan

Bitti, buraya kadardı.

Bitti, buraya kadardı.

Şu baş harfi alıp son harfin olduğu yere koyabiliriz…

Mfs ➖ Fsm

Vakti geldi… Bütün imtihanlar bitti, geçildi. Son ve çok çok büyük bir imtihan da bu gün, fethin sene-i devriyesinde geçildi. Her şey kemale erdi. Neticesi olarak da harflerden biri artık yer değiştirdi ve mfs’lerden biri artık fsm’nin, ikinci fatihin ta kendisi…

Hazret-i üstazımız, mana aleminde yazdığı evrakta ismimin yanına “İkinci Fatih” diye ekledi. Kayda geçildi ve kayda da geçildiyse bu iş tamam oldu.

Bu güne kadar hiçbir yolla durdurulamadım, bundan sonra hiç kimse durduramayacak.

Ben, has Müslüman Türk çocuğuyum.
Onun bunun çocuklarıyla karıştırma beni Tayyip!

Ben, Mekke’de Ebu Kühafe’nin oğlu Ebubekir’im…
Horasan’dan bakarsan Selman-ı Farisî…

Orta Asya bozkırlarında Ahmet Yesevîyim…
Buhâradan açarsan pencereni Şâhı Nakşîbendim…

Hindistan topraklarında İmam-ı Rabbanîyim…
Konya’da Mevlâna, Ankara’da Hacı Bayram-ı Velîyim.

Göynük’te Molla Akşemseddin, İstanbul’da Ebu Eyyüb el- Ensarîyim.

Gönül gözüyle bakılırsa…
İsmail Hakkı Bursevî,
İbrahim Hakkı Erzurûmîyim.
Erzincan’da Terzi Babadır benim adım…

Kastamonu’da Şeyh Şâbân-ı Velîyim.
Bazen Yunus diye çağırırlar beni…

Kars kalesinde nöbette Ebul Hasan Harkânî’yim ki soyundan gelirim… 600 yıllık Devleti ali-i Osmani’nin müjdeleyicisi, Şeyh Edebâlîyim ben…

Diyar-ı Bekir’de, Sarı Saltuk desen tanırlar beni… Gaziantep’te Ukkâşeyim…

Hakkari’de Seyyit Taha… Hatay’da Habîb-i Neccar’ım…

Urfa’da Hayat bin Kays olarak tanırlar beni…
Siirt’te İsmail Fakîrullah, Sivas’ta Abdulvahab Gaziyim…

“Ya ben Kostantiniyyeyi alırım ya da Kostantiniyye beni” diyerek Kostantiniyyeyi ISTANBUL yapan hazret-i Fatih’in de soyundan gelenim..

‘Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır’ hadisinin/müjdesinin iki ayrı kumandan için söylendiğini bilenim ve o ikinci fatih benim…

Ve ben… Silsile-i Sadat’ın 33. ve son halkası Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, sağından ikinci sırada saf tutturduğu ve “Ben evladımı kimseye vermem” dediği evladıyım/talebesiyim.

Ve bil ki Tayyip, bir yandan hazret-i Yusuf, bir yandan hazret-i Musa misali hayat yaşatılmış ve acılar, imkansızlıklar, imtihanlar içinde olgunlaştırılmış kişiyim.

Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin bile edebilirim ki senin iktidarını başına yıkacak da benim, içimizdeki İsrail’i yıkacak da benim ve seni çetenle birlikte meydan yerde asacak da benim.

Haydi şimdi gücün yetiyorsa “Sen değilsin” de ve mani ol da görelim.

Mehmet Fahri Sertkaya

Şimdi iyice anladınız mı beni?

Şimdi iyice anladınız mı beni?

Biz sizin gibi piyonlarla değil sizleri var eden sistemle savaşıyoruz. Hedefimiz sistem/kuklacılar değil de sizin gibi kuklalar olsaydı ey AKPKK’liler, ey CHPKK’liler ve diğerleri, hepinizi çoktan toplayıp almıştık ve asmıştık.

Eğer particilik yapılacaksa, Türkiye’nin en büyük partisi biziz ve hepinizi tek hamlede siler geçeriz. Lakin bizim cahilce, haince sistemlerle, şu millete dayattığınız cumhuriyet, demokrasi, laiklik gibi uydurma değerlerle meşgul olacak vaktimiz yok. Biz acele etmiyor, elimizdeki somut delilleri bile çok zaman paylaşmıyor, lüzumsuz tartışmalara ve mücadelelere girmiyor, küçük çaplı çatışmaların çıkmasına izin vermiyor ve sisteminizi bir bütün olarak imha etmek yolunda dahiyane bir siyaset sergiliyoruz.

Ve belki nefsiniz izin vermedi, kale almak istemediniz ya da gırgıra vurduğumu zan ettiniz ama sizin sistemin bütün adamları bizdeki birkaç Süleymanlı kadar bile etmiyor. Şu sizi yöneten en üst konseylerin mensuplarının bile kaşrımızda ne hallere düştüğüne bir bakın. Çapınız, evsafınız yetmiyor. Yüreğiniz de yok, aslında paradan ve kadından ve şöhretten başka bir dininiz ve davanız da yok. Bir harp hukukunuz, sınırlarınız, değerleriniz de yok. Şeytanlaşmış ve dünyanın Deccal devri denilen devri yaşamasına vesile olmuşsunuz. Lakin sizin devriniz buraya kadardı. Şimdi karşımızda kaybetmeye mahkumsunuz. Çünkü benim şahsımda karşınızda devleşen şu sistemimiz, sizin sisteminizi darmadağın edecek olan hazret-i Mehdi’nin, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin sistemi…

Süryani kökenli olan Temel Karamollaoğlu da rolünü oynuyor.

O da Ankebut Ağı’na çalışıyor ve şu sıralar AKPKK ile danışıklı dövüşüyor.

Seçime dair planlarını tam uygulayamamış olsalar da hala seçim tartışmaları üzerinden memlekette bir kaos ortamı oluşturmak için çırpınıyorlar, çırpınacaklar. Karamollaoğlu da seçimin meşruiyetine, seçim sonuçlarına dair tartışmaların gündemde olmasını ve tansiyonun düşmemesini istiyor.

Çünkü insanlık dışı sistemleri, karşımızda büyük darbe aldı, ölümcül yaralar aldı ve her şeyi silbaştan yeniden kurmak için bir kaos ortamı oluşturmaya mahkumlar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Biz Osmanlı değiliz…

Hazar Denizi ile Kara Deniz arasında açılacak Avrasya Kanalı üzerinden yaptığım siyasi yorumlar, Türk/Rus ittifakı mesajım da konseylerdekileri, ABD devleti içindeki adamlarını, Türkiye’deki adamlarını ve AB ülkeleri içindeki adamlarını çok krize soktu. Böyle bir ittifakın hızlıca kuvvetlenmesi halinde kısa sürede bölgede hiç olacaklarını, en kısa zamanda bize ve bu Türk/Rus ittifakına ağır darbeler vurmaları gerektiğini değerlendirdiler. Zaten Nazarbayev’i dünyayı şaşırtan şekilde aniden istifa ettirmeleri de bu bakış açıları nedeni ileydi. Konsey için en zor olanı ise bizim gücümüzü, yüksek vasıflarımızı, çok organize halde oluşumuzu, devletimizi/vatanımızı kimseye bırakmayacağımızı kabullenmek oldu. Daha düne kadar dalga geçmeye, alaya almaya çalışıyorlardı ama şimdi ister istemez bunu kabullendiler. Şimdi, yeni bir Osmanlı gibi gördükleri bizim önümüzü kısa süre içinde kesin şekilde kesmek istemeleri de sürekli panik ve öfke hali ile kararlar almalarına ve sürekli karar değiştirmelerine sebep oluyor. Belki bir ani kararla seçimleri iptal ettirebilirler. Gerçekten de ne yapacaklarını şaşırmış haldeler…

Bilmeleri gereken bir şey daha var. Ben yazayım, onlar ister kabullensinler, isterse de kabullenmesinler. Biz Osmanlının devamıyız ama Osmanlı değiliz. Osmanlı’dan da daha mükemmel bir sistem kuracak kadrolarız. Birkaç yıldır açıkça yazıyoruz. Sloganımız belli:

Önce Osmanlı, sonra Süleymanlı…

Mehmet Fahri Sertkaya

Abdülhakim Arvasi…


Bir Müslüman Kürt yiğidi ile bir Yahudi kızı birbirlerini sevdiler. Yahudi kızı İslamla müşerref oldu ve Kürt yiğidi bu kızı nikahlı eşi yaptı. Bunların soyu görünürde Müslümanlık üzere gitti ama evlatları “Yahudilikte soy anneden devam eder. Bizim annemiz Yahudi, öyle ise biz de Yahudiyiz” dediler ama bunu açıkça söylemediler. Anneleri ve babaları gibi gerçek/samimi Müslümanlar olarak yaşamadılar. Soranlara “Kürdüz, Müslümanız, aynı zamanda Seyyidiz” dediler.

Bir gün geldi, Sabetaycıların Yakubi koluna mensup olan Necip Fazıl Kısakürek, kendisine bunca desteği veren Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine değil de Abdülhakim Arvasi’ye “mürid” olmayı tercih etti. Çünkü Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’nin söz konusu Kürt/Yahudi soyundan gelen bir sahte mürşid-i kamil olduğunu biliyordu.


O gerçekten hidayet bulan Yahudi kadın, Abdülhakim Arvasi’nin anneannesinin anneannesinin annesi idi. Yani beş kuşak gerideki annesi idi. Abdülhakim Arvasi’nin bir Kürt damarı var ve ataları olan Kürtler gerçekten Müslümandılar, lakin Seyyid değildiler. Bu soyda Seyyidlik yok, hiç olmadı.

Abdülhakim Arvasi, sürekli öfkeli, gergin, endişeli bir ruh haline sahipti. Müslüman bile değildi ama mürşid-i kamil olduğunu iddia etti. Azılı bir Türk/İslam düşmanıydı. Necip Fazıl ve benzeri gizli Yahudilerle birlikte olduğu anlarda bambaşka biriydi, gerçekte olduğu kişiydi ama Müslümanların da bulunduğu anlarda sözde bir Müslümandı, hatta sözde bir mürşid-i Kamildi.

İlerleyen yaşlarında bazı istenmeyen haller de yaşadı. Lafı uzatıp dolaştırırken ne dediğini karıştıyordu, içi dışına vuruyordu ve “Ben mürşid-i kamil değilim. Devrin mürşidi kamili Süleyman Efendidir” diyordu. Sonra hemen kendini toparlıyor ve sözlerini kıvırıyordu. Bu hallerine şahit olan bazı kişiler, daha sonra hatıralarını yazarlarken “O bu gibi sözleri tevazuundan söylüyordu. -Ben mürşid-i kamil değiim. Bana rabıta yapmayın- diyordu evet ama biz bu sözleri tevazuundan söylediğini biliyorduk, yine de kendisine rabıta yapıyorduk” mealinde yazdılar. Bir mürşid-i kamilin sözde “mütevazılığından” sebep “Ben mürşid-i kamil değilim” dediğini yazabilmek bile ayrıca bir münafıklık ki bunu yazanlardan biri Necip Fazıl Kısakürek…

Mehmet Fahri Sertkaya

Necip Fazıl Kısakürek…


Gecenin bir yarısı meyhaneden çıktı, karanlık sokakta sarhoş hali ile ilerlemeye başladı. Bir elinde içki şişesi, diğer elinde ise sigarası vardı.

İlerleyen yaşına rağmen gece bir başına ve sarhoş halde o sokakta ilerledi. Az ileride sendeledi ama düşmedi. Sigara bulunan elini, hemen yola bitişik olan evlerden birinin duvarına dayadı, çok derin öksürdü. Fenalık geçirmeye başladığını anladı. Azıcık kalmış aklı ile kendini/vücudunu toparlamaya çalıştı ve bunu biraz da olsa başardı.

Yeniden yola koyuldu, birkaç adım daha attı ve yine kötü oldu. Bu defa daha sert bir kriz vurmuştu ve direnemeden yere oturdu. Sarhoşlarla dolu sokakta az ötede beride olan diğerleri, onun yere düştüğünü görüp yanına geldiler ama ellerinden bir şey gelmedi.

Bir elindeki sigara, diğer elindeki içki şişesi, cansız bedeninin ellerinden düşüp yerle temas etmişti. Necip Fazıl Kısakürek, şu fani dünyadan baki aleme bu kadar kötü bir halde geçmişti. Tıpkı “Nasıl yaşarsanız öyle (o hal üzere) ölürsünüz. Nasıl öldüyseniz, o hal üzere diriltileceksiniz” hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi…

Hayatındaki yüzlerce rezilliğin üstü örtüldüğü gibi, milletten gizlendiği gibi son nefesinin nasıl olduğu da milletten gizlendi. Lakin Necip Fazıl’ın karısı, yıllar boyunca Necip Fazıl’a isyan halinde yaşamıştı. Bir duruşu olan bir kadındı… Necip’in iki yüzlülüğünü, münafıklığını, içi-dışı bambaşka halini, kibrini, şımarıklığını, kumarbazlığını, ayyaşlığını, yalancılığını ve daha türlü ahlaksızlıklarını kabullenmemiş, içine sindirmemiş bir kadındı.

Necip Fazıl’ın aslında nasıl öldüğünün gizlenmesine de içi el vermedi. Gücü yetmedi, gerçekleri gür sesle bağıramadı belki ama elinden geldiğince pek çok yerde anlattı.

Bir gün bu anlattıklarına Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu Mehmet Kısakürek de şahit oldu. Hani şu “Zindandan Mehmet’e mektup” şiirinde adı geçen Mehmet, babasının nasıl öldüğünü annesinden dinlediği halde inanmadı. Aslında buna “inanmadı” denemez. “İnanmak işine gelmedi” denebilir. Dedim ya, NFK’nin karısı bir duruşu olan bir kadındı ve oğlu da babası gibi çıkmıştı. Hala da öyle…


Hayatının hiçbir döneminde İslam’la, Türklükle, vatan/millet davamızla, nizam-ı alem davamızla, hak/adalet arama davamızla en ufak bir bağı olmadı Necip Fazıl Kısakürek’in…

Hidayet bulduğu iddia edilen zamanda da hidayet bulmadı. Her zamanki gibi rolünü oynadı.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, o çok çileli zamanda İslam’a ve devlete/millete/insanlığa devasa hizmetler yaparken Necip Fazıl Kısakürek’e de destek oldu. Hem çok büyük paralar verdi, hem bir matbaa kurdurup teslim etti. Bir defada bir köşk alınabilecek kadar büyük para verdi NFK’ye, Büyük Doğu isimli dergisini neşretmesi için… O paranın hepsini kumarda bir gecede harcadı. Böyle yaptığı için daha sonra para verilmedi. Hazret-i üstazımızın emri ile merhum büyüğümüz Kemal Kacar bey ağabeyimiz bir matbaa kurdu ve Necip Fazıl’a teslim etti. Necip Fazıl kumarda matbaa üzerine oynadı ve onu da bir gecede kaybetti.

Gün geldi Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri “Köpek de kurt cinsindendir ama sürüyü kurttan korur. Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz. Gerçekten Müslüman olsaydı, himmet ederdik, evladımız/talebemiz de olurdu.” buyurdu.

Necip Fazıl, Sabetaycı gizli Yahudiydi. Sabetaycıların Yakubi kolundandı ve Masondu. Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bunu biliyor, yakın çevresindeki talebelerine de söylüyordu.

Bir keresinde “Onun peygamberi yalancı peygamber olan Sabetay Sevi’dir” demişti.

Şubat 1951…
Büyük Doğu dergisinin kapağı…
Tam ortada çırılçıplak bir kadın resmi var. Üzerinde hiç kıyafet yok. Sırtı dönük gibi ama hafiften yan da dönük ve sol göğsü de görünüyor.

Necip Fazıl, sahibi olduğu Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden yaklaşık 20 sene sonra işte bunu yapıyordu. Ne utanıyordu, ne sıkılıyordu, ne şeriat diye bir sınırı/değeri vardı.

Zaten sözde hidayetinden yine onca yıl sonra kendisi gibi Sabetaycı gizli Yahudi olan Mustafa Kemal’i kapaktan verdi. Yanlış anlaşılmasın, onun üzerine Sabetaycıların kurduğu ihanet rejimini yıkmak için değil, onu tasvip eder tarzda kapaktan verdi.

Bu da başka bir kapak…

Sözlerle verilen mesaja bakın, kullandığı resme bakın. Olimpiyat mesajı taşır gibiler…

Resul yok, nebi yok, tebliğ yok, haberci var.
Bir de parola belirlemiş: Allah…

Necip Fazıl Kısakürek’in, sürekli İslami tema ile yazdığı ve konuştuğu zamanlarda bile, basını, siyaseti kontrolü altına almış gizli Yahudi ve gizli Hristiyanlarla arası hep iyi idi. Onlar, Necip Fazıl’ın kendilerinden olduğunu hep biliyorlardı. Necip’in paraya ne kadar düşkün olduğunu da biliyorlardı. İslami temalı mücadelesinin bir oyun olduğunu ve aslında Necip’in hedefinin para olduğunu biliyorlardı. Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinden büyük paralar aldığını biliyorlardı. Zaten Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de onların bütün planlarını ve adamlarını biliyordu. Çok pahalıya mal olsa da Necip’i, onların adamı olduğu için besliyor ve kullanıyordu. Bir başkası ile o kadar yasakların ve zulümlerin hakim olduğu, onca Türk kılıklı gizli Yahudinin iktidarda olduğu bir dönemde, Necip’le elde edilen neciteyi/başarıyı elde etmek pek mümkün değildi.

Necip sabahtan akşamlara kadar onlara, basındaki gizli Yahudi ve gizli Ermeni Masonlara sövüp sayıyordu ve zaten ağzı da kalemi de çok edepsizdi, ayarsızdı, bozuktu. Sonra akşam olunca onlarla bir araya gelip kumar oynuyor, her türlü haramın olduğu eğlencelerine dahil oluyor ve içiyordu. Aralarında hiç sorun olmuyordu. Bir gün Necip’in Müslümanlara çok büyük bir kazık atıp sağlam bir darbe vuracağına da kesin gözü ile bakıyorlardı.

Sabetaycı gizli Yahudi Necip Fazıl Kısakürek ile Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes’in arası iyi idi. Menderes onu hep kollardı. Kendi aralarında konuşurken “Ben şimdi bu Müslümanların ümüğünü sıkarım” tarzında cümleler kurardı Adnan Menderes… Bu gibi hallerine/konuşmalarına şahit olanlar olmuştu ve samimi Müslümanlar arasında kulaktan kulağa yayılıyordu.

Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de bağlılarına “Menderes’e hürmet etmeyin, Menderes’i sahiplenmeyin, desteklemeyin. Menderes ile CHP’nin kökü bir” derdi ve onun Türk/İslam düşmanı bir gizli Yahudi olduğunu anlatır, düşmanca söylediği bazı sözlerini bağlılarına aktarırdı.

Bir gün geldi Menderes’in kullanım süresi bitti. Son kullanma tarihi geldi ve Menderes’i de ilk satanlardan biri Necip Fazıl oldu. Malatya hadisesinden Hüseyin Üzmez’i ve diğerlerini ilk satanlardan biri de Necip Fazıl’dı. Üzmez, henüz 17-18 yaşlarında bir genç iken Necip Fazıl ve Cevat Rıfat Atılhan gibi sözde İslami mücadele veren münafıklarla aynı koğuşta ceza evinde yatmış ve bunların yakından tanıyınca “O halde bunların davası yani İslam’da yalan” demek zorunda kalmıştı. Bunlar sebebine az daha dininden olacağını, köşeden döndüğünü Şu Bizimkiler isimli kitabında gizlemeden yazmıştı. Gırgırın arasında verdiği mesajlarla Hüseyin Üzmez “Ne Müslümanı, bunlar insan bile değillerdi” dedi. Çok yüksek sayıda kişinin Necip Fazıl dahil onlarca sahte kahramana dair doğru kanaate sahip olmasını sağlamıştı Hüseyin Üzmez…

Necip Fazıl, Adnan Menderes’ten aldığı paraları da çoğunlukla kumar masalarında kaybetti. Çok sık olarak at yarışlarına gider, orada bahisler oynar ve yine kaybederdi.

Necip Fazıl ile 25 sene ahbaplık yapmış ve bu süre içinde bir defa namaz kıldığına şahit olduğunu söyleyen kişiler var.

Zaten fotoğrafa bakın dikkatli gözlerden kaçmıyor: O vücut, o duruş, o hal, namaz kılan birinin duruşu/hali değil.

Mehmet Fahri Sertkaya

Hepiniz biliyorsunuz da işinize gelmiyor…

Türkiye Darü’l Harp’tır.

Bir çok kimse, Anayasada mevcut bulunan “Devletin dini, din-i İslam’dır.” maddesinin kaldırılması ile birlikte, artık darül harp(küfür devleti) olduğumuz kanaatine sahiptirler ki bu yanlış bir kanaattir.

Çünkü tâ 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile devletimiz Darül İslam(İslam Devleti) olmaktan çıkmış Darül Harp olmuştu. Sultan Abdülhamid Han gibi veli bir padişahın, bir çok meseledeki hareket tarzını anlayamayanlar, O’nun, Darül Harp fetvaları ile hareket ettiğini bilmediklerinden anlayamamışlardır. Sultan Hamid, kendi sarayında yabancı elçilerle yapılan yemekli toplantılarda içki servis ettirmiştir. Evet, Müslümanların halifesi ve Osmanlı’nın padişahı Sultan Abdülhamid Han, hilafeti temsil eden mekanda, makamda bunu yapmıştır. Sultan Hamid, şahsi servetini bir Alman bankasına yatırmıştır. Daha yüzlerce, binlerce meselede, başında bulunduğu devletin darül harp olduğunu bildiği için buna uygun fetvalar ile hareket etmiştir. Bu topraklar Darül Harbe dönüşeli nerede ise iki asır oluyor ve bu millet nerede ise iki asırdır İslam’ı doğru şekli ile bilen alimler ve devlet adamları yetiştirememiştir. Arada, o zaman da, bu zaman da kendini alim, şeyh, mürşid sınıfına koyup şöhret olanların, yüz binlerce Müslümanları etraflarına toplayanların bile hiçbir şeyden haberleri yoktu/yok.

Daha Sultan Hamid tahtta iken, Japonlar “İslam Dinini Tetkik Cemiyeti” kurdular. Hem imparatoru hem de peşi sıra bütün Japon halkı İslam dinini seçeceklerdi. İmparator, bir çok Japon ilim adamını İstanbul’a gönderip inceleme ve araştırmalar yaptırttı. İyice İslam’a ısındı ve nihayet özel bir elçi göndererek Sultan Hamid’e “İmparatorumuz, Sizden, İslamı bize en güzel şekli ile öğretip anlatacak alimler istiyor!” dedirtti. Sultan Hamid, Japon elçiye “Hay hay! Tabii ki, ne gerekiyorsa yapılacaktır.” deyip huzurundan çıkarttıktan sonra, etrafındakilere “Bu elçinin istediği bende olsaydı, önce bu ülkeyi müslüman eder, bu ülkeyi kurtarırdım.” dedi.

Şimdi siz hesap edin, o tarihlerde bile milletçe ne halde olduğumuzu. Sultan Hamid çöküşün sebebinin İslam’dan ayrılmak ve gayr-i İslami bir hayat tarzı benimsemek olduğunu bildiğinden, büyük devletleri birbirlerine düşürüp zaman kazanırken, bunun için gerekirse tavizler verirken, bir yandan da memleket içinde medreselerin ve teknik okulların sayılarını artırdı. Medreselerin kapıları sonuna kadar açıktı ama içlerinde okuyan talebe, ders veren hoca yoktu. Bütün medrese talebelerinden askerlik vazifesini kaldırdığını, bütün hocalara da hayatları boyunca maaş bağlandığını ilan ettikten sonra bile durum pek değişmedi. Medreseleri bu millet kendi kendine kapattı. Teknik okullardan okuyanlar hatta teknik ilimlerde yetiştmek üzere Avrupa’ya gönderilenler de hep gizli masonik örgütlenmelerin kontrollerinde kaldılar. Askeri okullar tamamen masonların ve yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolüne girmişti. Sultan Hamid, en doğru kararlar ve uygulamalar ile imkansızları başarıyor, fırsatlar üretiyordu ama ya millet? Millet ne yapıyordu?

Daha Şapka İnkılabı olmadan onlarca sene önce İstanbul sokaklarında kadınlar açık saçık dolaşıyor, kafalarına da Fransızların tüylü şapkalarını takıyorlardı. Erkeklerin hali de pek farklı değildi. Memlekette aydın tanınanlar, Fransızca köşe yazısı yazmaya başlamışlar, Türkçe yazmayı eksiklik kabul eder olmuşlardı. Bu hali gören Japon elçi, imparatoruna bir bilgi geçip “Efendim! Burada aydınlar bile dejenere olmuşlar. Korkarım ki bu devlet 10-20 sene içinde yıkılır.” diye yazdı. Beyoğlu, o zaman da Beyoğlu’ydu…

1800 sonlarında bir Osmanlı kahvehanesi. Osmanlı, 1839 Tanzimat fermanıyla resmen İslam’ı ret etmiş bir devletti. Toplum bundan 50-80 sene önce zaten İslami bir hayatı terk etmişti. Zevk, sefa, zina, alkol, tütün ve her türlü fuhşiyat çok yaygındı.(Arşiv-29 Aralık 2020)

Memleketin her tarafı meyhane doluydu. İslam devleti olduğu iddia edilen devletin zabıtaları, ancak, gece çok geç saate kadar açık olan meyhanelere ceza kesebiliyor ama bunları tamamen kapatamıyor ve göz göre göre içki içilmesine sessiz kalıyorlardı. Bu son zamanlarda Osmanlı askerinin içinde tecavüz olayları, hırsızlık-gasp olayları gözükür olmuştu. Devletin içi aynı şimdi olduğu gibi vıcık vıcık, Türk gözüken Ermeni, Rum ve en çok da Yahudiler ile doluydu. Zabıta memurları bile mason olmuşlardı.

Paşaların derdi ise Boğaz’a en büyük yalıyı dikmekti… Bu dönemde Enver Paşa gibi en temel eğitimlerden yoksun biri bile Genel Kurmay başkanı olabilmişti. İltimas, dost-akrabayı kayırma ve devlet içinde yükseltme hastalığı, rüşvet hastalığı almış yürümüştü. Sultan Abdülhamid Han’a, bağlı olduğu gerçek mürşid İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri “Evladım! Sen elinden geleni yaptın. Bu millet azabı hak etti. Sen Selanik’ten gelen Hareket ordusuna karşı koyma! Tahtını terk et.” dediği için, Sultan Hamid karşı koymadı.

Sonunda da sözde Müslüman atalarımız hak ettikleri muameleyi buldular. Düşman işgalleri, katliamlar, tecavüzler, esir düşüp dünyanın dört bir tarafında can veren askerler ve daha neler neler yaşandı… Tam kurtulduk zan ederlerken, bir de İngiliz İşbirlikçisi hain Sabetayistlerin iktidarı ele geçirmelerinin ardından yaptıkları üstüne üstüne geldi… On sene süren, bu milletin müslüman kimliğini değiştirme projeleri… Bu anda bile, az sayıda kalan İslam alimlerinin can derdine düşüp, korkup hizmet etmemeleri…

Şimdi nerede ise her mahallede bir şeyh var… Sözde bunların geriye doğru silsileleri var. Kendilerinden önce yaşamış ve vazifelerini onlardan devir aldıklarını iddia ettikleri şeyhleri var. Peki nerede idi İslam’ın arz üzerinden kaldırılmaya çalışıldığı bu dönemde bu şeyhler?

Bir tek devrin gerçek Mürşidi kamili İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri ve ondan sonra vazife kendisine verilen Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri vardı. Diğerleri ya sus pus olup evlerinden çıkmaz olmuşlardı yada Yeni Türkiye’nin sınırları dışında kalan eski Osmanlı topraklarında bir şeyler yapmaya çalışmışlardı. Bunlar bile bir kaç kişiden fazla değillerdi ve kayda değer neticeler alamamışlardı. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri okutmaya talebe bulamamış amele pazarından ameleleri alıp onları okutmuştu. Onları, çiftliğinde, yevmiye ile çalıştırıyormuş gibi gösterip ders okutmuştu. Ben de bu ilimleri birilerine okutmaz isem gelecek nesiller İslami ilimleri nasıl bileceklerderdine düşmüştü… Detayına girsek çok çok uzun gider ama İslam’ın en büyük merkezlerinden biri olan İstanbul bile bu hale düşmüştü. Gerisini siz hesap edin.

Şimdi, sözde kendini mürşid/müceddid ilan edip, ne din ilmi, ne tarih bilmeden, “Bu ülkede beş vakit camilerde namaz kılınıyor. Burası nasıl Darül Harp olur?” diyen serserileri, maneviyat yolunun yol kesici eşkiyalarını da sizin vicdanlarınıza bırakıyorum. Sanki Hristiyan Avrupa ülkelerinde beş vakit camilerde namaz kılınmıyor. Hatta onların hakları bizden fazla, onlar tesettürlü ve sakallı olarak devlet dairelerinde çalışıyor. Dahası, hiç mi fıkıh bilmezler! Fıkıhta camilere, cemaate bakılır diye bir kaide mi geçiyor? Öyle olsa bile, camilerin cemaatin ne halde olduklarını bunlar bilmiyorlar mı?

Mehmet Fahri Sertkaya

Siz bunu Nazi işareti olarak mı biliyordunuz?

Svastika da denilen gamalı haçın tarihi insanlık tarihi kadar eski… Adem aleyhisselam irtihal etmeden önce dünyada, küfür/inkar üzere giden evlatları arasında bu svastika sembolü kullanılıyordu.

O günlerden bu günlere kadar dünyanın dört bir yanındaki toplumlarda bu sembol kullanıldı. Her biri kendince başka manalar yükledi ama bu, Şeytan’ın yani Azazil’in oyunlarıydı. Aslında svastikanın tek ve gerçek bir manası var ve Şeytan’ı sembolize ediyor. Şeytan, Ademoğullarına tepeden bakıyor, hepsini ağına düşürmek istiyor ve hepsine hakim olduğunun sembolü/mesajı olarak da svastikayı kullanıyor. Bir yerde svastika varsa orada hakimiyetinin olduğunu ilan ediyor.

Aslında gamalı haçı Adolf Hitler seçmedi.

Adolf Hitler, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri ile görüşüp İslam’ı kabul ettiği ana kadar Yahudilerin/Masonların gizli teşkilatlarının içindeydi. Gizli Masonik örgütlere üye idi ve onların öğretileri doğrultusunda yaşıyordu. Onlara çalışıyor, onların “Yeni Dünya Düzeni” kurma projelerinde yer alıyordu. Nazilerin her şeyini kendisi belirleyebilecek bir konumda, yetkide değildi.

Adolf Hitler’in bir zamana kadar aralarında olduğu Masonlar/Yahudiler ise “Kainatın Ulu Mimarı”na inanırlar. Dolardaki piramitin en tepesindeki göz de Kainatın Ulu Mimarı diyerek şifreledikleri Şeytan’ın yani Azazil’in sözde her yere hakim olan ve her yeri gören gözüdür. Yani o göz gamalı haç ile eş manayı taşıyan bir başka şeytani semboldür ve anlaşıldığı üzere Masonlar Şeytan’ın sisteminin parçasıdır. 17. dereceden sonra Masonlara, Masonların aslında Şeytan’a çalıştığı hatta tapındığı anlatılır.

Bu nedenle, dünyanın dört tarafında mevcut bulunan ama birbirleri ile bağlantıları olmayan Satanist örgütlerde gamalı haçın kullanıldığını görebiliriz. Satanist yani Şeytan’a tapınan ve Şeytan için insan kurban eden örgütler, kurbanların kanları ile gamalı haçlar çizerler. Şeytan, kafaladığı bu ahmaklara bunları yaptırır ve “her yerde ben varım, her yerin hakimi benim” mesajını yineleyerek ilan ettiğini düşünür.

Bu yüzden Mason mahfillerinde üst dereceli Masonlar, ayinlerini gizlice yaparlar. Alt dereceli Masonlar basit anlatımlarla ve sembolik sözde ayinlerle oyalatılırken, üst rütbeli Masonlar en iyi ihtimalle Şeytan’a keçi kurban ederler. Lakin sık sık da insan kurban ederler. Şeytan’ın, dünyaya ve bütün Ademoğullarına tahakküm etmek için kurduğu bu sisteminin şu andaki genel adını Ankebut Ağı koyduk. Yıllardır bu ağın dibini oyduk ve son aylarda Ankebut Operasyonu ile şok edici darbeler de vurduk. Yıkılışına az bir süre kalan bu ağın en üst yönetimi de sık bahsettiğimiz gibi üç farklı konsey… İşte bu konseylerdeki Yahudiler/Masonlar da bu inanç esasları ile davranıp bu nedenle Şeytan için insan kurban ediyorlar.

Meşhur hadis-i kudside hazret-i Allah “Ben alemlere sığmam ama kulumun kalbine sığarım” buyurdu. Şeytan’ın en nefret ettiği sözlerden biri de bu oldu. Ta Adem babamızdan beri Ademoğlunda en nefret ettiği yer kalp oldu. Bu yüzden Ankebut Ağı’nın Mason/Satanist mensuplarından üst derecede olanlar, sembolik değil gerçek ayinler yaptıkları anlarda, Şeytan’a insan kurban ederken kalpleri özelikle hedef alıyorlar ve parçalıyorlar. Bunu böyle yaptıklarını, özellikle David Bickham’ın ayinlerini anlattığım aylar önceki yazılarda anlatmıştım. “Özellikle kalpleri parçalıyor” demiştim.

Anlaşıldı ki Ankebut Ağı’nı, sözde “her şeyi gören göz” yani Şeytan yönetiyor. Üç kabalacı konseyinin üzerinde başka konsey yok ve Şeytan’ın kendisi var. Cin taifesinden olan Şeytan yani Azazil, bu en üst yönetici kadroya görünüyor, onlarla konuşuyor, ortak toplantılar yapıyor ve onları talimatları ile yönetiyor.

Bu yüzden Ankebut Ağı bütün Ademoğullarına yani bütün insanlığa düşman ama en çok da Müslümanlara düşman….

Mehmet Fahri Sertkaya

18 bin alemdeki bütün insan türleri imtihana tabi…

18 bin alemdeki bütün insan türleri imtihana tabi… Hepsinin aklı var, nefsi de var. Hepsine cüz’i irade ve tercih hakkı verildi. Kimseye dinini tercih etme hususunda zorlama yok. İsteyen Müslüman oluyor, isteyen olmuyor. Herkes ona göre hak ettiği sona gidiyor. 18 bin alemdeki her kavme peygamberler gönderildi ama şu anda her yerin tek ve son peygamberi, kıyamete kopana kadar hz. peygamberimiz… Her yerde aynı kitap yani Kur’an-ı Kerim var. Bununla birlikte her yerlerde çeşit çeşit küfür sistemleri, inançları da var.

Yeryüzünde ab-ı hayat (hayat suyu) var. Hızır a.s. ondan içti ve yetti. Her yüz senede bir 18 yaşına geri çekiliyor. Bu güne kadar hiç eceli gelmedi, ölmedi ve ruh/beden olarak yaşıyor. Ruhaniyet olarak yani bedensiz ruh ile yaşayanlardan, görünenlerden değil Hızır aleyhisselam…

Hitler ise böyle olmadı. Kendi iradesi ile zaten İslam’ı tercih etti. İddia edilen katliamların hiçbirini yapmamıştı, çok insansever, çocuksever, merhametli biriydi. Zulme gerçekten karşıydı ve Ankebut Ağı ile savaşıyordu. İçlerinden çıktığı halde onlara sırt döndü. Üztazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de Hitler’e sahip çıktı, destek verdi, himmet etti. Dünya tarihinin bir kırılma noktası yaşanıyorken divan-ı salihin ve hz. üstazımız, Hitler’e sahip çıkarak, Hitler üzerinden tarihe yön verdi.

Hitler’in Merihli/Marslı Müslümanlarla yardımlaşmasına izin verildi, onlardan yüksek teknoloji alırken yaşlanmayı durduran tıbbi tekniği de aldı, üzerinde uygulattı. Hala ruh/beden olarak yaşıyor. Hiç eceli gelmedi. Zaten intihar etmediğini ilk anlardan beri biliyorlardı ve dünyayı kandırdılar. Aslında ilk zamanlar Stalin “O hala yaşıyor” dedi, açıkça herkesin önünde konuştu, gazetelerde manşet oldu da yine de bu Siyonistler dünyayı kandırdılar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Takipçilerimizin çoğu beyin takımı…

Bir kez daha hatırlatayım. Hala kabullenemeyenler var. Bu Telegram kanalının takipçilerinin ezici çoğunluğu “Beyin takımı” denecek insanlar.

Takipçilerimiz arasında devlet liderleri bile var. Başbakanlar var. Bakanlar var. Devletimizin gizli servislerinin önemli isimleri var. Pek çok devletin gizli servislerinin önemli isimleri de var. Yine çok sayıda ordunun önemli isimleri var. Büyük patronlar, CEO’lar var. Dünyaca saygın isimler var. Dünyada, kritik konumlarda olan hiçkimsenin, bizi takip etmeme, kale almama lüksü yok. Biz ki 2013’te bile muhtelif devletlerin Büyük Elçilikleri tarafından davet edilmiş, sahaya çekilmek istenmiştik. Şu anda bu Telegram kanalında Türkiye’nin önemli yazarları, programcıları da var.

Bizim duyurduğumuz gerçekler, çok büyük bir hızla bütün dünyayı sarıyor. Lakin, on yıldır, duyurduğumuz gerçekler güç odaklarının işine gelmediği için bir sessiz takip, yok sayarak takip, çatışma ortamına girmeden takip ayarı oturmuş oldu, o devam ediyor. Bu böyle olsa da neticede bizim hakim kılmak istediğimiz gerçekler hakim oluyor.

Ve bu güne kadar açıkça ifade etmediysek de artık ediyoruz. Biz, dünyanın en büyük Sünni cemaatiyiz. Dünyanın her yerindeyiz. On milyonlarca kişiyiz. Biz Türkiye’yi ve dünyayı dönüştürürken, cemaatimizin mensuplarını da dönüştürdük. Yeni sürece hazırladık ve şimdi bütün şartlar/dengeler bizim lehimize… Çok yakında “Önce Osmanlı, sonra Süleymanlı” diyeceğiz ve dünyadaki hiçbir güç unsuru, bu hamlemize karşılık veremeyecek.

Mehmet Fahri Sertkaya

“Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika ile işimiz yok” mu?

Kısaca izahı: Hedefimiz bunlar değil, bunları gönlümüze koymayız, hiç kıymet vermeyiz hatta kaçarız ama hizmetimiz icabı ve zaruretler icabı bunlara da sahip olur, bunlara da müdahil olur ve en güzel ve hayırlı surette kullanırız.

Yolumuzun temel esaslarından biri şudur ki içimiz Hakk ile dışımız halk iledir. Dünyevi hiçbir şeyi gönlümüze koymayız ve onlara kıymet vermeyiz ama dünya malını, gücünü, makamını da asla ihmal etmez, terk etmez ve elimizden bırakmayız. Dünyayı kalben terk etmek yerine bu şekilde gerçekten terk etmek gibi vahim bir hata, Müslümanları dünyevi ve uhrevi felaketlere, gayr-i Müslimleri, insanlık düşmanlarını ise muzafferiyete götürür.Kalbini vererek sahip olmak başka şeydir, şu fani dünyada bir süre elinde tutmak ve Allah’ın rızası ve insanlığın faydası yolunda tasarruf etmek başka şeydir.

İmam-ı Gazali hazretleri talebeleri ile birlikte yürürken bir genç pazarcının elindeki paraları saydığını görür ve durup dikkatle izlemeye başlar. Talebeleri “Bizim hocamızın dünya işleri ile hiç alakası olmaz ama neden böyle oldu acaba?” diye düşünürlerken hazret talebelerine dönüp şu mealde konuşur:

  • Bu genç çok dikkatimi çekti, zira sık görülemeyecek bir isabet halindeydi. Hem dünyayı elinden bırakmamış ve ihma l etmemiş ve hem de kalbi bir an Allah’ı zikirden geri kalmamış. Paraları sayarken bile kalbi Allah Allah diye zikir ediyordu.

Dünya-ahiret dengesi üzerine saatlerce söz söylenebilir. Hz. üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)’ın pek çok sözleri, ilimde mesafe almış, leb demeden leblebiyi anlayabilecek seviyeye gelmiş kimselere hitaben söylenen sözlerdir. Hazretimizin avama söylediği sözler ile böyle zatlara söylediği sözler elbette aynı seviyede ve derinlikte değildir. Bu nedenle iyice bilinmelidir ki hazretimizin şu sözünde “Dünyayı, makamı, rütbeyi, parayı, siyaseti kalbinizle terk ettiğiniz gibi tamamen terk edin ve yok sayın” manası asla yoktur.

Dünya-ahiret dengesi, at başı denilen hassas ayarda korunmalıdır. Ne dünya ahiretin önüne geçmelidir, ne de ahiret endişe ile aşırı gidilerek dünya tamamen İslam ve insanlık düşmanlarının eline bırakılmalıdır. “Terk edin” denilmesi hep “Kalbinize girmesin, sahiplenmeyin, siz de emanetçisiniz. Sizden önce başkalarınındı, sizden sonra da başkalarına kalacak. Öyle ise en güzel şekilde kullanın, değerlendirin” demektir.

Mehmet Fahri Sertkaya

İbrahim Pehlivan’ın katlettiği Murat bebek…


İnsan şeytanı İbrahim Pehlivan’ın kirletmek isteyip katlettiği ve şehadetine sebep olduğu hanımın ismi Saliha, bebeğinin adı ise Murat’tı.

Bu hanım, ismi ile müsemma saliha bir hanımdı. Kocası ile arası tuhaf şekilde bozuluyor ve yuvası yıkılıyor diye bir hoca aradı. Bir kişinin tavsiye ile İbrahim Pehlivan’ı buldu. Zaten bu hanımla kocasının arasını ince ilimler kullanarak açan da İbrahim Pehlivan’dı.

Bu şehide hanım, İbrahim Pehlivan’a gidip ilminden istifade ettikten hemen sonra kocası ile arası düzeldi. Çok iyi oldu ama bu iyi haller sadece bir hafta kadar sürdü. Sonrasında yine kötüleşti ve bu sürede rüyaları kabusa döndü, sürekli rüyalarında taciz edildi, hali/aklı/dengesi büyük darbe aldı. İradesi büyük oranda elinden çıktı. Sonra şeytani plan işlemeye devam etti. Bu kadar kötü hale getirilen kadın, çocuğunu bir canavar, bir şeytan gibi görmeye başladı ve iradesi kendinde değilken, cin tasallutundayken onu elleri ile boğdu. Bu, henüz 9 aylık bir bebek olan Murat’tı.

Bunlara sebep olan İbrahim Pehlivan durmadı ve bu hanımın evine gitti. Aklı başında olsa bu hanım asla izin vermez ve içeri almazdı ama zaten kapıdan da girmedi. Bilenler bilir ki bu türlü ince ilimlere sahip olanlar, kapalı kapı ve cam/çerçeve bilmezler, manen korumalı olmayan her yere girebilirler.

Öldürdüğü çocuğunu kucağına alıp koltuğa oturup onun yüzüne baka baka uyuya kalan kadın, bir anda kendisini taciz eden İbrahim Pehlivan’ın dokunuşları ile uyandı. Bu kadının zihninin daha uzun süre kontrolde kalması için ona okuyor ve bir yandan da kirletmek istiyordu. Lakin beklediği gibi olmadı. Bu hanım sarsıldı, Hz. Üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri ona himmet etti. Bu vesile ile şuuru bir anda açıldı. Sonra beden gücü ile yapabildiği kadar İbrahim Pehlivan’a karşılık verdi, direndi. Kadının zihninin açılmasına çok şaşıran hatta bunun Üstazımızın himmetleri ile olduğunu da fark edip bilen ve suç üstü olan ve büyük panik yaşayan İbrahim Pehlivan, o panik hali ile bu kadını elleri ile boğarak öldürdü. Eve çok ince ilimlerle/tekniklerle giren İbrahim Pehlivan aynı tekniklerle evden çıktı. Yine de cinlerine “ortada delil bırakmayın” talimatı verdi. Yaklaşık 33 sene önce yaşanan bu hadise Hz. Üstazımızın himmetleri ile işte bu gün bütün insanlık tarafından duyulmuş oldu.

Bu yolun yolcuları ile harp edebileceğini, bu yola tuzak kurabileceğini düşünen bütün insan şeytanlarına bu paylaşım da kapak olsun. Bir değil bin İbrahim Pehlivan kullanarak MFS’lerin hakkından gelmek isteseler, yer ile göğü MFS’lerin üstüne birleştirseler, MFS’ler oradan da çıkar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Şu sağdaki uzaylıyı gördüm rüyamda

Ha bir de şu sağdaki uzaylıyı gördüm rüyamda. 1961’de KGB’nin çektiği gerçek video görüntüleri sızmıştı, seneler önce paylaşmıştım. Hemen anlamıştım edep ve yüksek ahlak vardı yüzünde.

Rüya bu ya, meğer bu uzaylı insan türü Merihliler yani Marslılarmış. Onların şekli böyle imiş. Bu da Merihli imiş 61’den çok önce yakalanmış. Hz. Üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin sohbetlerini dinlemeye gelmişler, arıza yapınca Sovyet Birliği sınırları içinde kaza yapmışlar ve arkadaşları vefat etmiş. Bu ise kurtulmuş. O günden bu yana saklamışlar bunu… Bilgi almak istemişler diye gördüm. Bu de vermemiş galiba. Yaşı da çokmuş bunun, 150 olabilir. Zaten rüya bu ya onlar 250 yaşına kadar yaşarlamış diye biliyordum rüyamda.

Boş adam değilmiş, doktor mu neymiş. Ya da bilim adamı falan olabilir. Onların okumuşlarından biri yani… Ara ara Hz.Üstazımız buna uğruyormuş, üzülme diyormuş, teselli ediyormuş da bunun hali yine de kötü imiş. Çok sarsılmış, yalnızmış, en son dışarıyı otuz sene önce görmüş, nerede olduğunu bile bilmiyormuş. Karnını açmışlar, iç organlarını inceleyip kapatmışlar. Daha gördüm de bir şeyler, gelmedi şimdi aklıma.

80 milyondan fazla insan yatıyormuş orada… Seneler önce gitmişken yetkilisini bulup sormuştum. “Ohoo” diye söze başlayınca, “Sen ne yaptın birader, olur mu o kadar” diyecek zan ettim ama adam demesin mi “Ohoo, ne seksen milyonu? Kaç asırlık bu mezarlık, biliyor musun sen? Şu şu şu koca mahalleler var ya, bir zamana kadar bu mezarlığın bünyesindeydi. Oraların altı hep mezarlık. Bu kalan yeri bile ne kadar büyük ve yoğun talebi/trafiği görüyorsun. Burada seksen milyondan fazlası vardır, azı yoktur” demesin mi…

Sonradan öğrendim, meğer orada Çanakkale harbinin şehitlerinden bile çok sayıda varmış. Harpte yaralananların bir kısmı gemilerle İstanbul’a getiriliyormuş. Onlardan bir kısmı şehit olunca bu Karacaahmet Kabristanı’na defin olunuyormuş.

Mehmet Fahri Sertkaya