Etiket arşivi: Süleyman Hilmi Tunahan

Gerçekler çok farklı, kadınları acınası haldeler…

Şu anda, Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden toplumumuzu ve dinimizi/değerlerimizi hızlı bir şekilde güncellemeye çabalayan İçimizdeki İsrail’in aktörlerinin, bizlere örnek olarak gösterdiği Avrupa ülkelerinin nerede ise tamamında, kadınların ortalama beşte biri ila sekizde biri, tecavüze uğramış. Evet, en ehven ihtimalle, her sekiz kadından biri en az bir kere tecavüze uğramış… Bu, onların kuruluşlarının ve basınının açıkça duyurduğu bir gerçek… Onlar bizim şu epeyi bozulmuş halimize bile özeniyorlar, bize ise onların haline dönüşmemize sebep olacak sözde çağdaş anlayışlar, sözde değerler dayatılıyor. Bize bu tuzakları kuranların kimler olduğuna bir bakınca görüyorsunuz ki, Soner Yalçın üzerinden zavallı, mazlum, acınası haldeki kişiler ve Türkiye’nin çağdaşlaşmasına büyük katkıları olmuş asil ve medeni kişiler gibi gösterilip hiç utanmadan “Beyaz Türkler” dedikleri Sabetaycı gizli Yahudi vatan hainleri… Yani Türklerin inkırazına sebep olan Deccal’in ordusu…

Mehmet Fahri Sertkaya

Ye’cüc ve Me’cüc’ü İsa peygamber yenecek


Ye’cüc ve Me’cüc’ü İsa peygamber yenecek,

  1. Dünya Savaşından sonra bir büyük savaş daha olacak ama bu savaş dünya savaşı değil, dünyalar arası bir savaş olacak.

Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu ki;

➥ ”İsa (peygamber), (ölmeden, sağ olarak kaldırıldığı sema katından, ahir zamanda yine yeryüzüne) inince, (dua edip ümmet-i Muhammed’den olmak isteği kabul olmuş, gerçekleşmiş olacak, ümmete dahil olacak, peygamberlik vazifesi yapmayacak, Mehdi’nin ordusunun başına geçecek ve) İslamiyet’le hükmedecektir. O zaman Allah-ü Teâlâ, Müslümanlardan başka herkesi helak edecektir.” (Hadis-i Şerif, Ebu Davud)

Bu hadis-i şeriften ve daha çok sayıda hadis-i şeriften, hususiyetle de Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin ufuk açıcı izahlarından anlıyoruz ki, Hz. İsa’nın yeryüzüne indirilip Müslümanların başına geçmesinden sonra, Hz. Allah bir vesile ile dünya üzerindeki kuru kalabalığı temizleyecek. Sureten insan olup da sireten/içi insan kalmamışları, bir şekilde arzından kaldıracak.


Yine hadislerden anlaşılan o ki bu, dünya geneline yayılmış bir harp ile gerçekleşecek. Lakin bu harp, 3. Dünya Savaşı olmayacak. Bu harp, 3. Dünya Savaşından da sonra yaşanacak. Dahası var ki bu harp Ye’cüc ve Me’cüc denilen iki uzaylı insan ırkı ile dünya insanlığı arasında yapılacak. Öylesine büyük bir harp olacak ki, yeryüzünde az sayıdaki gerçek Müslümanlar hariç hemen herkesi öldürecekler.

İsa aleyhisselam ile birlikte hareket eden samimi/ihlaslı/rabıtalı Müslümanları öldüremeyecekler. İsa aleyhisselam Allah’ın yardımı ile onları çok başarılı yönetecek ve sonra bunlar Ye’cüc ve Me’cüc’ü yenecekler.

Anlaşılan o ki başka gezegenin kafir ve saldırgan insanları olan, binlerce sene önce de dünyamıza saldırıp büyük zararlar verdikleri ve Hz. Zülkarneyn tarafından önlerine set çekildiği bilinen bu Ye’cüc ve Me’cüc’e en büyük ve son darbeyi bu defa biyolojik silahlarla vuracaklar.Karıştı mı kafanız? O halde şuradan detaylara ve delillere yelken açın.

Ayrıca, uzayda müslim ve gayri müslim olmak üzere çok yüksek sayıda başka insan türleri var. Hadis-i Şeriflerde de, ayet-i kerimelerde de buna dair deliller var.

Miraç hadisesinde peygamberimizin karşılaştığı başka insan türleri var. Bunların bazısı uzay dediğimiz dünya seması içindeler ama bazıları ise uzay dediğimiz alemin daha üstünde olan sema/gök katlarındalar. Yedi kat sema var. Yedi katın üstünde beş kat daha sema var.

Bizim daha şu küçücük uzayı aklımız almıyor ama bu sema katları içinde zaman ve mekan ne demektir bilinmeyen ama Hz.Allah tarafından yaratılmış alemler ve bu alemlerde yaşayan giyinmek ve çıplaklık nedir bilmeyen, erkeklik ya da dişilik nedir bilmeyen, güneş ve gezegen nedir bilmeyen, dünyamızın varlığından ve biz insanlardan haberdar bile olmayan ama İslam’ı bilen ve Allah’a ibadet eden kullar var. Bunlar melek ya da cin de değiller.

Hadislerde haber verilen dünyalar savaşı, uzaydan gelen Ye’cüc ve Me’cüc halkları, onları imha eden biyolojik silahlar…

Hadislerde haber verilen dünyalar savaşı, uzaydan gelen Ye’cüc ve Me’cüc halkları, onları imha eden biyolojik silahlar Kıyamet, Ye’cüc…

Mehmet Fahri Sertkaya

Mars ve dünya arasında: Mehdi Amca…

İnsanlık bu gerçekleri artık öğrenecek…

Bu kişi, tam anlamı ile bu dünyadan değildi. İki dünya görmüştü.. Bu kişi Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebelerinden Mehdi Amca… Arap olan bu zat, Akademi Dergisi’nin ve SpaceExplorer.Tv‘nin uzun yıllardır Merih(Mars) hakkında kendine güvene güvene yazdığı ve yıllar geçtikte birer ikişer ispat edilen gerçeklerin kaynağı… Bu Mehdi Amca, bu bilgileri beş-on sene önce değil, onlarca sene önce anlattı. Çünkü onlarca sene önce Merihlilerle bir araya geldi. Buradan alındı, o hiç kimseye ve hiçbir şeye zarar vermeyen ve dünyanın her yerinde artık binlerce kere kayda alınan UFO’lardan biri ile Merih’e götürüldü. Yaklaşık iki saat 45 dakika süren yolculuktan sonra Merih’e vardıklarında, oradaki Müslüman Merihliler tarafından büyük bir alaka ile karşılandı, çokça hürmet edildi ve onlara sohbet verdi. Sonra tekrar geri getirildi. Geldikten sonra, buradaki kardeşlerimize yaşananları anlattı. Ne anlattı ise üzerine geçen onlarca sene boyunca birer ikişer ispat edildi, gerçek çıktı, çıkıyor, çıkacak… Zaten o gidip gelmeden önce, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri de çok şeyler anlattı. Bu dünyanın son peygamberi nasıl ki aynı zamanda 18 bin alemin, yani üzerinde hayat bulunan trilyonlarca gezegenin son peygamberi ise, dinin merkezi olan bu dünyamızın son mürşid-i kamili de, 18 bin alemin son mürşid-i kamilidir. Bütün alemlerde küfür ile İslam’ın mücadelesi devam ederken, bütün rabıta ehli feyzini o son mürşid-i kamil vesilesi ile alır.

Mehdi Amca, geri getirildikten sonra, merakla sualler yönelten o zamanki talebelere çok şeyler anlattı. Anlattıkları özetle şunlar:

1-)Merihlilerin boyları bizim çocuklarımız gibi… Yetişkinlerinin boyları ancak bizim çocuklarımız kadar.

2-)Vücutlarında saç, sakal, kaş bile yok. Tamamen tüysüzler.

3-)Gözleri iri. Kafaları bedenlerine nispetle daha iri. (Kendilerine göre normal, bizim vücut yapımıza kıyasla kafa-beden oranı farklı)

4-)Son derece medeni, ahlaklı, eğitimli insanlar

5-)Gezegende yaklaşık (o zaman) bir milyar kadar Merihli insan var.

6-)Merihlilerin ezici çoğunluğu Müslüman ve gezegenin tamamına hakim olmuşlar.

7-)Teknolojide bizden çok daha ilerideler.

8-)Dünyaya zarar vermek isteseler oradan buraya gelmelerine bile gerek yok. Kendi gezegenlerinden dünyamızı yakıp yıkacak teknolojiye bile sahipler.


Şaşırdınız mı? Uçuk mu geldi?

Mehmet Fahri Sertkaya

➥
➥
➥

Güneşin kendisinde ısı ve ışık yoktur. Güneş billur gibidir…

Güneşte ısı ve ışık oluşmasını sağlayan enerji, kendinden değildir. Harici bir enerjidir. 

Şerit led diyotların ışıması

Güneşler aslında, tabii/doğal hallerinde ısı ve ışık yaymayan, billur gibi ve şeffaf bir yapıdadırlar… Aynı bu sağ tarafta gördüğünüz LED diyotlar gibi… Durduk yerde, kendi doğalarından ısı ve ışık yaymazlar, yayamazlar. 

İkisi de hariçten bir enerji çeşidi kendilerine ulaştığında derhal ısı ve ışık yaymaya başlarlar. 

Dünyamız ışığını güneşten alır güneş de ışığını, daha doğru ifade ile ısı ve ışık yaymak için gereken enerjiyi, yedi kat gökten daha yukarıda olan Arş-ı Ala’dan alır ve güneşte nükleer patlamalara eş patlamalar olduğu, bunun da ısı ve ışık yaymasını sağladığı iddiası, sadece isabetsiz bir teoridir. İspat da edilememiştir. 

Geçmişe nazaran bu günümüzde, bu gibi gerçekleri kavramamız daha kolaydır. Zira kablosuz enerji nakli ile çalışan aletler artık günlük kullanıma sunulmuştur. Yine gözümüzün görmediği, duyu organlarımızın his edemediği şekilde kablosuz olarak veri ve enerji nakleden modemler, çeşitli cihazlar, teknolojiler uzun zamandır kullanılmaktadır. Günümüzde gözümüzün görmediği lazer ışıkları ile çok uzak yerlere çok büyük enerjiler ve veriler de nakil edilebilmektedir.
Büyük İslam alimlerinin, güneş sistemlerine dair asırlardır bildiği bu gerçeği bilim hala tam anlamı ile çözememiştir. Dünyamızın ve üzerinde hayat bulunan bütün dünyaların, kıyamet öncesi son mürşid-i kamili olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, 20. yüzyılın başlarında bir Alman bilim adamının, güneşlere dair bu sırrı çözdüğünü, lakin bilim çevrelerince bu bilim adamının açıklamalarının kabul görmediğini dile getirmiştir. Günümüzde tartışılmaz bilimsel gerçeklermiş gibi kabul edilen pek çok şey, isabetsiz teorilerden başka bir şey değildir.

Bilim, güneşin ısı ve ışık yaymasına sebep olan ve güneşin kendisinde oluşmayan harici enerji kaynağını çözmek isterken, şimdilerde biraz sırları çözülmüş olan insan vücudundaki çakraların (gerçek mutasavvıfların tabiri ile letaifin yani ruhun organlarının) sırlarını daha fazla çözecek ve neticede, gerçek tasavvuf ehlinin yaptığı rabıta denilen şeyin esrarını da biraz olsun çözebilecek gibi…

Yogalar ile ya da benzeri şeyler ile içlerindeki boşluğu doldurmaya çalışanların, enerjisinde eksiklik olduğunun farkında olanların ama gerçekte aradığını bulamayanların, o eksikliği ne ile dolduracağını bilemeyenlerin asıl aradıklarının rabıta olduğu meydana çıkacak. Dünyanın/dünyaların güneşe rabıta yaptığı, güneşin/güneşlerin arş-ı alaya rabıta yaptığı meydana çıkacak. Ötesi de var tabii ki, arş-ı âlâ da Allah-ü tealaya rabıta yapıyor. 

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi


(Yedi kat semanın üzerinde beş kat daha sema/gök vardır. Arş-ı ala, yedi kat semanın üzerindeki Alem-i Kürs’ün bir kat daha üzeridir. Sema katlarının gerçekliği ayet ile sabittir. Bu hususta bakınız: Sema katları…)

Son Mürşid-i Kamil olan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), yukarıda izah etmeye çalıştığım bu gerçekleri, günümüzden 60-70 yıl önce dile getirmiştir.

Bu hususta, kayıtlara da geçen sözleri şu şekildedir: 

“Güneşte (kendinden bir) sıcaklık ve ziya (ışık) yoktur. O billura benzer bir varlık olduğu için, arşı-alâdan dağılan nuru, alem-i ecsada(cesedler alemine, maddi aleme) aksettirir.

Nitekim Almanya’nın en büyük bir fen alimi, güneşin sudan ibaret olduğunu söylemiştir. Henüz hakikati bulamadılar fakat bulacaklar!..

Kalbin de iki yüzü vardır.
Biri alem-i ervaha (ruhlar alemine) diğeri alem-i cesede bakar.
Kalb, ruhtan aldığı feyzi bütün vücuda dağılan mecraları vasıtasıyla cesede bahşeder. Bu mecralardan biri kalbin feyzinden bir an münkati olsa (kesilse), beden saatinde helak olur.
İşte maneviyatımızı temin eden kalbin de arş-ı alaya nisbeti vardır. Cennet ve Cehennem dahil arş-ı azama, daire-i arş veya avalim-i arş denir.”


Süleyman Hilmi Tunahan (kuddise sirruhu) | www.SuleymancilarCemaati.com

Çok masraflı bir kiralık kalem; Necip Fazıl Kısakürek…

Necip Fazıl Kısakürek yazılarında, konferanslarında İslam karşıtlarına adeta küfürler eder, akşam alem ve kumar ortamlarında bunlarla birlikte dostane vakitler geçirirdi. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi…
Necip’in bu hali, sözde hidayetinden sonra hayatı boyunca hep böyle oldu. O alemlerdeki, kumarhanelerdeki İslam düşmanı dostları, Necip’in bu işi, İslamcı yazarlığı para için yaptığını bilir, dalgasına bakarlar ve İslam davasına, memlekete ve millete hizmet etsin diye Necip Fazıl’a Müslümanlar tarafından verilen hizmet parasını sömürmenin yollarını ararlardı. 

Necip böyle bir kumar ortamında, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, Büyük Doğu dergisini zorlanmadan çıkarabilsin diye kendisine verdiği ve bir köşk alabilecek kadar büyük parayı bir gecede kaybetmişti. Müslümanların maddi manevi sahada böylesine sıkıntıda olduğu ve cehaletin hakim olup dünya ve ahiret saadetinin kaybedildiği, dünya hayatlarının bile acılara, çilelere, zulümlere dönüştüğü bir dönemde, bütün bunlara mani olmak ve sonsuz hayatları kurtarmak için adeta geceleri bile uyumayarak bu davanın çilesini çeken güzel insanlara bu kadar yakın iken, bu mücadeleye ve bu insanlara aslında bu kadar uzak kalabiliyordu Necip Fazıl… Bu kadar büyük hizmet parasını tek gecede kumarda kaybetmesi bir yana, bir de bunu hiç sıkıntı etmezdi. İşte dönemin gerçek hizmet ehli Müslümanları, her şeyden çok buna sinir olurlardı. 
Böyle tiplerin, Necip Fazıl gibilerin, Müslümanlığı da, dava kardeşliği de, İslam düşmanlığı da, İslam düşmanlığındaki dayanışması da paraları ve menfaatleri bitene kadar mıdır? Bu kısmını ben bilmem… 

İşte anlaşılan o ki, Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri bu kadar samimiyetsiz oluşundan, bu kadar içi dışı başka hareket edişinden dolayı, bu kadar nasipsiz oluşundan dolayı Necip Fazıl için “Bu köpeğe para verip yazdırıyoruz” demiş. Ayrıca “Köpek de kurt cinsindendir. Lakin sürüyü kurttan korur” buyurmuş. 

Necip, ne kadar güzel insanların arasına girebilmektedir, ne kadar güzel meseleleri -sağdan soldan kopyalayarak da olsa- anlatıp kitaplarında ve konferanslarında izah etmektedir. Bu nasıl bir samimiyetsizliktir ki, bunları yıllarca yaparken bile, bu kadar güzel insanlarla değil,  aslında insanlıktan bile çıkmış dostları ile huzur bulabilmektedir. Çok tuhaf…

Kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinde, sözde hidayetinden sonraki dönemde bile, Adıtürk‘ün resmini hayranlıkla kapak yapabilmesi, onun içinin ve dışının farklı olduğunu gösterir alametlerdir. Kim bilir belki de onu en yakından tanıyanlardan biri olan Süleyman Efendi hazretleri onun münafık olduğuna hükmedip “köpek” demiştir. Çünkü o derece ilimde, ihlasta, takvada zirve şahsiyetler, bir mü’minin ameli ne kadar kötü olursa olsun,  hatta ameli lanet edilecek derecede kötü olursa olsun, şahsına değil ameline söz söylenmesi gerektiğini ya lanet edilmesi gerektiğini en iyi bilen kişilerdir. 

Necip’in birbirine tezat tek hareketi bu dergi kapağı da değildir. Sözde hidayetinden onlarca sene sonra bile, onlarca farklı yerde, içindeki sesi bastıramayıp İslam karşıtlarını savunabilmiş ve destekleyebilmiştir. 
Hizmet parasının heba edildiğini düşünerek, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine gelip, Necip Fazıl Kısakürek’ten şikayetçi olanların, vaziyeti anlaması için de o mübarek zat, davanın o asıl çilekeşi “Keşke bir o kadar daha param olsa, versem de yine bu dava için yazsa” demiş, Müslümanların garip ve güçsüz olduğu zamanlarda, Necip Fazıl gibi kişilerin, çok masraflı da olsa maddi olarak beslenmesi ve hizmete kullanılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Süleyman efendi hazretleri harp hukukunu ve dar’ül harp hukukunu en iyi bilen, harbin hilelerini de en iyi bilen ve uygulayıp en güzel şekilde örnek teşkil eden kişi olmuştur.
Süleyman Efendi bunu sadece Necip Fazıl için de yapmamış, o devirde büyük dava adamı olarak öne çıkmış gözüken ve kalemi ve dili ile İslam’ı müdafaa ettiği görülen pek çok kişiyi, aslında parasını verip yakınında tutmuş ve bu dava için kullanmıştır. Cevat Rıfat Atılhan bile bunlardan biridir. Oysa onu yakından tanıyanların anlattıklarına bakarsak, Cevat Rıfat, palavracının tekidir. Dinle, İslam’la, dava ile, memleket davası ile alakası olmayan birisidir. Zaten Necip Fazıl da ona Cinnet Müstatili isimli son derece lüzumsuz kitabında kafir der. Cevat Rıfat da Necip Fazıl’ı adamdan ve Müslümandan saymaz ve kafir derdi.

Bunların aynı ceza evinin aynı koğuşunda yattıkları zaman hallerine en yakından şahit olan kişi Hüseyin Üzmez‘dir. Bütün bunları, gencecik yaşında Sabetayist Ahmet Emin Yalman‘ı vurarak ceza evine giren ve bunu Necip Fazıl Kısakürek ile Cevat Rıfat Atılhan gibilerin yazdıklarından etkilenerek yapan Hüseyin Üzmez de görür. Hayal alemi sarsılır, üstad bildikleri kişiler böyle çıkınca büyük sarsıntı geçirir. Kendi anlattığına göre bunlarla aynı koğuşta iken yaklaşık bir sene “Bunlar insan değil, bunların davası dava değil” diyerek İslam’ı bile inkara çalışır. Tabii ki bu mümkün olmaz ve yazılarını okuyarak gözünde devleştirdiği kişilerin aslında cüce olduklarını kabul edip davasının mücadelesini vermeye devam eder. Bütün bunları “Şu Bizimkiler” isimli kitabında son derece samimi bir üslupla ve ayrıntılı olarak anlatır.
Devrin şartlarını iyi tahlil edenler (ki o zamanın şartlarını izah eden onlarca yazı yazdım bu güne kadar) Süleyman Efendi hazretlerinin, tıpkı Sultan Abdülhamid han gibi, gerçekçi ve en mükemmel siyaseti tatbik ettiğini görebilirler. Sadece şu son birkaç cümlemde kastettiklerimi açarak gereğince izah etmeye kalksam, aylarca sesli anlatılabilecek kadar mesele var. Tartışılamayacak olan mesele de şu ki, olağan üstü hal durumunda parası bol bol verilerek kullanılan bu isimlerin, bundan böyle gerçek yüzleri ile tanınmaları gerekiyor. İslam davasının önderleri, çilekeşleri, üstadları olarak anılmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. 
(Not; Ben hiç kimseye köpek demedim bu yazıda. Bu sözü söyleyen Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kendisidir ve bu bilginin onlarca farklı ispatı mevcuttur. Ben Necip Fazıl’ı ya da yazıda ismi geçen diğer şahısların hiç birini dünya gözü ile görmedim. Görenlerin anlattıklarını, objektif olarak aktardım. Bu hususun altı iyice çizilmeli. Bundan sonrasında, bu yazıyı okuduktan sonra, herkesin görüşü, inanışı kendine.. O kısmı beni alakadar etmiyor.)

Mehmet Fahri Sertkaya

Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin Merih (Mars) hakkındaki sözleri artık televizyon yayınlarında [video]

Müslüman uzaylılar

Dün gece yayınlanan 21. Yüzyıl Şifreleri programına adeta  SpaceExplorer.TV  damgasını vurdu. Programda:
➥ Müslüman uzaylılar,➥ Mars’taki müslümanlar,➥ Müslüman uzaylıların neden dünyadaki müslümanlara yardım etmedikleri,➥ Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin bu konudaki sözleri,➥ Apollo 18-19-20 gizli uçuşları ile Ay’a gidilmesi,➥ Burada dev uzay gemisi ve mumyalanmış kadın cesedi bulunması,➥ Kanada savunma bakanı Paull Hallyer’in uzaylıların var olduğuna dair itirafları,➥ Ay’ın yapay bir uzay aracı olabileceği hakkında yayınlarımızın bol bol etkisi görüldü. 
Lakin bunlar programın sunumunda ilan edilse de, yayın süresince gereğince konu edilemedi. Berbat bir sunum ve yayın akışı oldu. Bu konulara ayrılan kısa süreler içinde de neredeyse bütün bilgiler hatalı sunuldu. Ümit ediyoruz ki bu eleştirileri dikkate alırlar, programdan önce bir planlama ve yayın akışı hazırlarlar, bu planlara bağlı kalırlar, değineceklerini söyledikleri konulara mutlaka zaman ayırırlar ve bir konuşmacıya sürenin çoğunu tahsis edip heba etmek yerine, görsellerle desteklenmiş ve önceden seslendirilmiş slayt sunumlar hazırlarlar. İşte o zaman bu programın çok daha etkili ve faydalı olacağı muhakkak.

Video Linki: https://ok.ru/video/332742134414

Programda yeterince temas edilemeyen ya da hatalı bilgi verilen konular hakkında şuralara bakabilirsiniz:
➥ Uzayda hayat var. UFO’lar gerçek. Mars’tan geliyorlar ve Müslümanlar
➥ UFO’larla gelenler neden dünyaya müdahale etmezler? Neden uzaylı istilası yaşanmıyor?
➥ 18.000 alem ne demektir? Başka alemler, başka dünyalar ve başka insanlar var mıdır?
➥ Uzayda bizden başka hayatlar/alemler olduğuna işaret eden ayetler ve hadisler.
➥ Ay yapay bir uydu mu? Ay’ı dünyamıza kim “uydu”rdu?
➥ Ay’daki mumyalanmış uzaylı kadın cesedi ve terk edilmiş şehir
➥ NASA Ay’a bir daha neden gitmedi? Gitti ise neden gizledi? Ay’a önce Ruslar mı gitti? Neler gizlendi? Apollo 18 filmi
➥ Kanada Savunma Bakanı: “Uzaylılar var ve Dünya’yı ziyaret ediyorlar. İleri teknolojilerimizi uzaylılardan aldık.” | video

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Uzayın akıl almaz büyüklüğü… Kainat ne kadar büyük?

Yazar: Mehmet Fahri Sertkaya

Kafirler birinci kat semayı keşfettikleri zaman, orada Vahy’in indiği yeri ve ayet-i kerimelerde haber verilen bazı emareleri görürler. Dünyaya gelip gördükleri o hakikatleri bütün insanlara haber verdiklerinde herkes “La ilahe illallah” diyerek imana gelir. Lakin hiç birinin imanı kabul olmaz. Çünkü imanın şartı gayba iman etmektir. (gayb, gözle görülemeyen, akılla anlaşılamayan, duyu organları ile hissedilemeyen şeylerdir.) 

Bu dünyaya en uzak yıldız ne kadar mesafede ise, oradan birinci kat semaya da o kadar mesafe vardır. Fenciler henüz birinci kat semayı keşfedemediler. Ne zaman bu Türkiye’nin büyüklüğü kadar ayna yaparlarsa, belki o zaman birinci kat semayı öğrenebilirler. Batıl bir görüş olan “sonsuz uzay boşluğu” iddialarının ne kadar yanlış olduğunu gözleri ile görürler. 


| Süleyman Hilmi Tunahan (kuddise sirruhu) 

***

– İçinde bulunan bütün eşya, insanlar, taşlar, hayvanlar, sular ve gazlar ile beraber dünyayı…

– Dünyanın da içinde bulunduğu, yüz milyarlarca gezegen bulunan dünya semasını (fezayı – uzayı)…

– Dünya semasının da içinde bulunduğu 1. kat semayı…

– Bütün bu saydıklarımızla beraber 1. kat semanın da içinde bulunduğu 2. kat semayı…

– Bütün bunların iç içe olduğu üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci kat semayı…

– Yedi kat semanın da içinde bulunduğu alem-i kürs’ü…

– Alem-i kürs‘ün de içinde bulunduğu Arş-ı Ala‘yı…

Evet, aklımızın şu anki kapasitesinin binlerce katı çalışma imkanı olsa bile idrak edemeyeceği bu kadar gezegeni/alemi/sema katlarını; içinde hayat sahipleri, hayvanat bulunan ve bulunmayan bütün bu alemleri ve sema katlarını sadece DÖRT MELEK tutuyor/taşıyor ve bunlara HAMELE-İ ARŞ deniliyor…

Dünya seması(uzay), içinde bulunduğu 1. kat semaya kıyasla Arap yarımadasında bir kum tanesi gibi kalıyor.

Bu akıl almaz büyüklüğüne rağmen 1. kat sema da, içinde bulunduğu 2. kat semaya kıyasla yine çöldeki bir kum tanesi gibi kalıyor

Üste doğru bütün katların birbirine oranı bu şekilde gidiyor…

NASA, şu dünya semasında, dünyadaki kum taneleri kadar yıldız olabileceğini söylüyor…

Şimdi aklınız, 1. katta kaç yıldız ya da gezegen olabileceğini alıyor mu? Ya diğer katlarda kaç tane olabileceğini?

Bu kadar alemlerin, bu kadar akıl almaz sistemlerin içinde,

varlığı yokluğu belli olmayacak kadar küçük/hiç kalan dünyanın içinde,

bu dünyada bir devletin içinde,

bu devlette bir şehrin içinde,

bu şehirde bir semtin içinde,

bir semte bir mahallenin, sokağın içinde,

sokakta evin içinde bir APTAL da;

“Allah-kitap yok. Her şey tesadüfen oldu.” diyebiliyor…

Ademoğlu bazen ne dediğini, ne ettiğini, nereye gittiğini bilmiyor. Zira Cehennem Arş-ı Ala’da yer alıyor ve dünyanın milyon üstü milyon katı kadar büyük… İnkarcıların sayısı, bütün diğer alemlerdeki dinden mükellef insanlar da bir araya getirilse, cehennemin kapasitesini zorlamıyor…

Orada bir gayya kuyusu var, düşünün ki içine atılan kişi kırk yılda ancak dibine düşüyor.

Bence siz düşünmeyi bırakın, hala iman etmediyseniz bu fırsatı kaçırmayın.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ali Haydar Efendi de zahiri alimdi. Mürşid ya da Müceddid değildi.

Hz. Üstazımız (Süleyman Hilmi Tunahan) döneminde, maddi ve manevi tüm tasarrufunu gözler önüne serdiği halde o günün alimlerinden olan Ali Haydar Efendi (ki o zamanlar istanbul’un meşhur vaizlerindendir ve şimdiki Mahmud efendi’nin de üstadıdır. Kendisini Mürşid ilan etmiştir.) hastalanmış. 
Hz. Üstazımız ziyarete gitmişler. Ali Haydar efendi diyor ki; 
“Efendim falanca doktor gelecek, beni tedavi edecek, onu bekliyorum.”
Hazretimiz “Öyleyse biz gidelim, bize lüzum yok. Mademki senin manevi bir doktora ihtiyacın yok öyleyse bize müsade et” diyor.
“Bize müsade et” der demez hemen yerinden fırlar, eline sarılır üstazımızın, “Aman hoca efendi, bana okumadan gitme” diye hz.mize ısrar eder. O zaman üstazımız şöyle buyurur;

“Ey hocaefendi Bizim adresimiz sana bildirildi. Bizim maddi ve manevi tasarrufumuzun adresi de sana bildirildi. Sokağımız da sana gösterildi. Hatta evimizin numarası dahi sana bildirildiği halde, şu enaniyeti/benliği bir türlü atamadın” 

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) tekrar tekrar Ali Haydar Efendi’yi ikaz etmiş ve “Mürşidlik iddia etme. Kendine rabıta yaptırma. Sen mürşid değilsin” demiştir. Yine bir arada oldukları bir sefer iyice üstüne gitmiş ve sert şekilde son bir kez ikaz etmiştir. Lakin Ali Haydar Efendi “Ben mürşidlik iddiamdan vazgeçsem bizim bu Mahmud vazgeçmez” gibi bir acayip bahane ile, gerçekte manevi bir hüneri, icazeti, tasarrufu olmadığı halde mürşidlik iddia etmeye devam etmiştir.

Bütün bunlara ve daha fazlasına şahit olan Süleyman Efendi’nin damadı merhum Kemal Kacar Hocaefendi, pek çok kere yolumuzun hocaefendilerine bunları anlatmıştır.

Mars’ta şaşırtan keşif: Yüksek oranda su bulundu! Mars’ta hayat var mı?

Mars’ta şaşırtan keşif: Yüksek oranda su bulundu.

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Mars’ta keşif gezisi yapan Curiosity robotunun aldığı örnekler, Mars’ın yüzeyinde yaklaşık yüzde 2 oranında su bulunduğunu gösterdi. Böylece, Kızıl Gezegen’de yaşam olma ihtimaline ilişkin umutlar “tekrar yeşerdi”.

Örnekleri inceleyen ve Mars’ta su bulunduğu sonucuna varan, New York’taki Rensselaer Politeknik Enstitüsü’nden Laurie Leshin, gezegende bu kadar yüksek oranda su bulunmasının heyecan verici olduğunu belirtti.

Ulaştıkları sonucun kendilerini de şaşırttığını belirten Leshin, alınan toprak örneklerinin 835 dereceye kadar ısıtılmasıyla önemli oranda karbondioksit, oksijen, kükürt bileşiklerinin açığa çıktığını açıkladı.

Mars’ın bugüne dek kutup bölgelerinin dışında, çok kuru bir çöl olduğunun sanıldığını belirten Leshin, Dünya yüzeyindekinden çok az da olsa, Kızıl Gezegen’de bulunan su miktarının yeni keşif araştırmaları için önemli kaynak sağladığını vurguladı.

Suyun Mars yüzeyinin neredeyse her yerinde bulunduğuna dikkati çeken Leshin, “Astronotsanız, su elde etmek için bir miktar toprağı ısıtmanız yeterli” ifadesini kullandı.

Mars’ın bir tür toprak katmanıyla kaplı olduğunu, katmanın sık sık meydana gelen kum fırtınaları nedeniyle hareket ettiğini anlatan Leshin, bu nedenle bu toprak örneğinin tüm gezegen hakkında bilgi verebileceğini belirtti.

Araştırma, “Science” dergisinde yayımlandı.

Daha önce, Mars’ın sadece kutup bölgelerinde buz halinde su olduğu tespit edilmişti.

Kısa süre önce Curiosity’nin elde ettiği bulgular, Mars’ta metan gazı izine rastlanmadığını göstermişti. Dünya’daki metan gazının yüzde 95’i yaşayan organizmalar tarafından üretildiğinden, bu haber, Mars’ta mikrobik yaşam olabileceğini düşünen uzmanları hayal kırıklığına uğratmış, Kızıl Gezegen’de hayat olabileceği teorisine büyük darbe vurmuştu.

| Hürriyet
****
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) 1950’li yıllarda söylemişti:

➥ Son devrin büyük alimlerinden ve son mürşid-i kamil olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri 1950’li yıllarda talebelerine; “İnsanlar Ay’a gitmeye çalışmak yerine Mars’a gidebilselerdi, oradaki mü’min kardeşleri ile tanışacaklardı. Orada teknoloji dünyadan çok üstün ve orada Müslümanlar hakimler.” demişti. Bu güne kadar bir çok astronot NASA’dan bağımsız olarak yaptıkları açıklamalarda uzayda hayatın olduğunu ama bunu NASA’nın gizlediğini söylediler.

Daha geniş bilgi için bakınız: 

Uzayda hayat var mı?| Akademi Dergisi

Mehdi ne demektir ve kimdir?

Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen ”hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.

Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.

Kelime mânâsı itibariyle mehdî, ”kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve ”Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.

İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.

Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir.

Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüma) yanına geldi ve ”es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:

➥ ”Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”

Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah efendimize benzeyeceği bildirilmektedir.Mihmandâr-ı Resûl, Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor:
Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem (efendimiz, bir gün kızı) Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:

➥ ”Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Câfer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.” (1)

Hadîs-i Şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.),  Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu hz. Ca‘fer’in (r.a.), torunları hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra, Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.

***
Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar:
➥ Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki Hadîs-i Şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-ü İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle… Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.” (2)

***
İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:

➥ Haberde şöyle bildirildi: Geleceği vâd edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.” (3)
➥ ”Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği vâd edilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. (Bu zincirin son halkası o olacaktır.)” (4)

İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen mektuplarını ve diğer pek çok te’lifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:

➥ ”Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği vâd edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur.” (5)

Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): 
➥ ”İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti.”

Son söz; Allâh-ü âlem…

Her şeyin olduğu gibi ”Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah-ü Teala’dır.

DİPNOTLAR
(1) Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66.
(2) Erol, Ali, Hatıratım, s. 31.
(3) El-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4.
(4)El-Mektûbât, 1, 251.
(5) Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât.
Akademi Dergisi 

Mahmud Efendi mürşid de müceddid de değil. Akıl sağlığı yerinde de değil.

İsmailağa gerçek bir tarikat değil, Mahmud Efendi bir cami imamından başka bir şey değil. 

Kendini mürşid ve müceddid zan eden bir cami imamı olan Mahmud Efendi’nin uzun yıllardır akıl sağlığının yerinde olmadığına dair yemin etsem, başım ağrımaz.
İslamcı basında uzun süreler köşe verilmiş ve yazarlık da yapmış, Müslümanların arasında marka olmuş, hepinizin mutlaka ismini duyup bildiği bir uzman psikiyatr olan Sefa Saygılı’nın, yine İslamcı bir gazetenin tanınmış bir yazarı olan Ali Eren‘e söylediği söz aynen şu şekildedir.

➥ “Hocam! Bu Mahmud Efendi benim hastamdı. Bana getirirlerdi. On beş gün sonra kontrole getirirlerdi de beni yeni gördüğünü zan ederdi. On beş gün önce tanıştığı kişiyi bile hatırlayamaz bir haldeydi. Sağlığı çok bozuk, çok..”

Bu bilgiyi, Mahmud Efendi cemaatine müntesip olan ve içeriden/merkezden haber alan insanlara da teyit ettirdim. 1998’den beri pek çok psikoloğa/uzmana götürülmüş. Pek çok müntesip de, “Ona bilerek yanlış ilaç verdiler. Ona kastettiler.” diyerek kendilerini kandırıyorlar. Hatta Mahmud Efendi’nin aile fertlerinde de çok ciddi sıkıntılar, rahatsızlıklar olmuş. Cemaatin bağlıları da yine “Ailecek sıkıntı veriyorlar. Kastediyorlar.” diyerek kendilerini avutuyorlar. Bir hakiki mürşid hatta iddialara göre müceddid düşünün ki kendisi ve ailesi cinni sıkıntılarla uğraşıyor. Olabilecek şey midir bu? Gerçek bir mürşidin/müceddidin tasarrufu bir bölgeyi bile şeytanların zararlarından emin eyleyecek kadar güçlüdür.

Ortada tartışılmayacak gerçekler var ve bu gerçekleri ifade etmek hakaret etmek de değil, kardeşliği zedelemek de değil, iftira da değil, fitne de değil:
➥  Mahmud Efendi de, ondan önceki Ali Haydar Efendi de zahiri alimdiler. Tasavvufta hiçbir icazetleri yoktu. Mürşid değildiler.

➥  İkisi de kendilerinde bir hüner olmadığını, rasulullah efendimiz (s.a.v.) ile manevi bağlarının olmadığını bildikleri halde, kendilerine rabıta yapılmasına müsaade ettiler. Ve akıl almaz veballere girdiler. İmam-ı Rabbani hazretleri, böyleleri için “Kutta-i tarik yani tarikat eşkıyası” diyor.

➥  Ali Haydar Efendi, 25 sene korkusundan evinden dışarı çıkamamış ve memleketin dinsizleştirildiği bir dönemde en temel zahiri alimlik mes’uliyetlerini bile korkusundan yerine getirememiş bir zavallıydı. Gerçek mürşid-i kamilin ve talebelerinin akıl almaz mücadeleleri ile ortalık biraz yumuşadı, küfrün şiddeti kırıldı da evinden çıkabildi. İlk olarak da mürşidlik iddia etti. Sabetaycı gizli Yahudi bir hainden başka bir şey olmayan Adnan Menderes‘i kahraman ilan etti. “Beş vakit namazlarımızın ardından ona dua edeceğiz.” dedi. İkaz edildi, dinlemedi. Bozuldu, rezil edildi, dinlemedi.

➥  Ondan sonra da Mahmud Efendi bu tiyatroyu devam ettirdi. O da ikaz edildi, dinlemedi. Bağlılarının yanında mahcup edildi, “Ben mürşid değilim. kendi camiinde islam’a hizmet eden bir hocaefendiyim. Mürşidlik, beni sevenlerin bana yakıştırması.” yalanını söyleyerek sıyrıldı ve yine de mürşidlik iddia etmeye, kendine rabıta yaptırmaya ve yol kesmeye devam etti. Nihayet Jet Fadıl gibi adı vurguncuya çıkmış birinin maddi desteği ile bir otelde kendini 15. hicri asrın müceddidi seçtirdi. Ve aynı organizasyon Jet Fadıl’ın reklamına da çevrildi.

Halbuki, mürşidler/müceddiler hiçbir zaman seçimle belirlenmediler. Bu bir ilkti. Daha önce hiç kimse böyle pervasızca bir sahtekarlığa yeltenmedi. Bir de onu seçen 350’ye yakın kişinin çoğu muteber isimler değildi. Pek çoğu geçtik mutasavvıf olmayı ehl-i sünnet bile değildi. Samimiyetle Mahmud Efendi’ye bağlanmış pek çok kardeşimiz, onu seçmeye gelen pek çok sözde alime reddiyeler yapmışlardı daha önceleri. Mesala Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf Karadavi, su katıksız bir İngiliz casusuydu. Bırakın ehl-i sünnet olmayı, insan bile değildi. Ortadoğu’daki Müslüman milletlerin tepkisi nedeni ile bir çok devlet tarafından sınırdan içeri girmesine izin verilmedi. Kuveyt’te halk “Çıkarın şu batı casusunu ülkemizden” diyerek ayaklandı, çaresiz kalan Kuveyt yetkilileri onu sınırdışı etti. Daha da ilginci, gelip Mahmud Efendi’yi müceddid ilan edecek bu sözde alimlere, o toplantıda Arapça sunum yapılıp Mahmud Efendi tanıtıldı. Yani oraya gelenlerin pek çoğu Mahmud Efendi’yi müceddid olup olmadığı hususunda ölçebilecek ve seçebilecek yeterliliği geçtik, doğru düzgün tanımıyorlardı bile…
Hep söylüyoruz, söylemeye devam edeceğiz ve ispat da edeceğiz:

➥  İslam dininin on iki hak tarikatı, bütün hak kolları ile beraber sonlandı. Bitti. Birisi hariç. O da Nakşibendi tarikatının Müceddidiye koludur ki son mürşid-i kamili Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) dur. 

Dünyanın uzatmaları oynadığı şu günümüzde, kıyamet sabahına kadar tasarruf üveysilik ile kendisinde kalacaktır. Ahir zamanda bu şekilde bir istisnai uygulama olacaktır. Yaşayan ve mürşidlik ya da müceddidlik ilan eden, kendisine rabıta yaptıran her kim varsa, yalan söylüyordur, aldanıyordur, aldatıyordur.


Mehmet Fahri Sertkaya

 | Akademi Dergisi