Etiket arşivi: Süleyman Hilmi Tunahan

Uzayda hayat var. UFO’lar gerçek. Mars’tan geliyorlar ve Müslümanlar

(…) Marslıların dünyaya geldiği kesin. Bu hususta binlerce somut ve gerçek delil mevcut. Hatta bundan üç bin ya da beş bin sene önce de dünyaya geldikleri de KESİN. Bunu da İslam alimleri söylediği gibi, günümüz bilim adamları da son yıllarda yaptıkları keşiflerle bunun gerçek olduğu sonucuna vardılar. Dünya kamuoyu bize doğru yansıtılmıyor. Mesela Japonların çok kıymet verdiği pek çok bilim adamları uzayda hayatın olduğuna ve dönem dönem bunların dünyaya geldiğine inanıyorlar. Mimar Sinan’ın, hele Piri Reis’in mutlaka ama mutlaka dünya dışı varlıklarla ve teknolojilerle iletişim kurduğuna inanıyorlar. 

➥ “Yoksa o haritayı, uçamadan kim nasıl bu derece doğru olarak çizebilir” diyorlar. Mimar Sinan’ın yaptığı matematik hesaplarını ancak bir PC’nin yapabileceğine inanıyorlar ve o tarihlerde bazı istisna insanların dünya dışı teknolojileri kullandığını iddia ediyorlar ki bence de bu böyle.

Geçenlerce bir mağarada bulunan 3 bin senelik çizimlerde UFO, uzay mekiği, astronot kıyafetli çizimler, denizaltı ve helikopter çizimleri bulundu. Bunlar nette aratınca hemen çıkıyor. Bundan yaklaşık üç bin sene önce dünya üzerinde, şu anda olduğundan çok daha ileri teknoloji vardı ve o devrin bazı insanları dünya dışı medeniyetlerle iletişim halindeydiler. O güneş sisteminin haritasını oraya buraya çizenler hayallerinden çizmediler. Bu bilgileri net olarak biliyorlardı.Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, onların yani Mars’taki mü’minlerin dünyaya müdahale etmesine ilahi bir yasak olduğunu, onların buradaki ehl-i küfrü hiç zorlanmadan yıkıp geçebileceklerini, ama bunun dünyadaki Müslümanların “imtihan”ını bozacağını bunun da ilahi iradeye ters olduğunu ve dünyadaki Müslümanlar dünya çapında küfrü ezip yıkınca, oradakilerin buraya geleceklerini söylemiştir. Çok daha fazlasını, daha ilginç bilgileri de söylemiştir.

Ayrıca onların ve diğer bütün alemlerin son peygamberinin bizim peygamberimiz hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olduğunu da, onların ve diğer bütün alemlerin son mürşid-i kamilinin bizim son mürşid-i kamilimiz olduğunu, yani kendisi olduğunu da açıkça ifade etmiştir.

Avam bunu kabullenemeyecektir ama ben yazmakta bir beis görmüyorum. En azından “Yıllar önce bize söylenmişti de biz inanmamıştık” derler. Süleyman Efendi’nin talebelerinden Mars’a giden, oradaki Mü’minlere sohbet veren bile olmuştur. Bu zat, geldiğinde bu gerçekleri buradaki talebelerine de anlatmış ve oradaki Müslümanların boyca kısa, bizim çocuklarımız gibi olduğunu, vücutlarında hiç ama hiç kıl olmadığını, saçlarının ve kaşlarının bile olmadığını, gayet medeni olduklarını (vahşi olmadıklarını) anlatmıştır. Bunu 1970’lerde bu zat anlatmıştır. 
1994’te dünya basınına – kamuoyuna düşen “Uzaylılara otopsi” ismi ile anılan videoda görülen de aynen bu zatın anlattığı gibidir. Bu videoda 1947’de New Mexico’ya düşen bir UFO’da bulunan Marslılara otopsi yapılmaktadır. Bu video 1994’te bütün dünya kanallarına düşünce Kodak bunu incelemiş ve “Montaj değil. Gerçek bir görüntü” demiştir. Buradaki otopsi sırasında olaylara şahit olan ABD’li askeri yetkili de 2007’de vefat etmeden önce, vefatından sonra açılması için el yazısı ile mektup bırakmış ve bu UFO kazası olayının da otopsi görüntülerinin de gerçek olduğunu ABD nin gerçekleri gizlediğini açıkça yazmıştır. ABD’nin teknolojide, özellikle elektronik teknolojisindeki akıl almaz sıçramasının arkasında da bu sır vardır.

Şu anda yaşayan, NASA astronotu ve ayda yürüyen astronotlardan biri olan Edger Micthell’de;
➥ “Biz dünya dışında yaşam olduğunu net olarak gördük.O uzaylı resimleri ve videoları gerçek. Nasa bunu gizliyor” diye dünyanın çeşitli yerlerindeki konferanslarda tekrar tekrar açıklama yaptı.

Mevzu yazarak değil konuşarak bile bir kaç haftamızı alacak kadar geniş. Şimdilik bunlar bilinsin. İsteyenler araştırsınlar.

Detaylı bilgi için bakınız.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

 NOT : Bir takipçimize, sorusu üzerine sayfamızda verdiğimiz kısa cevaptır.****
Yukarıda yazdıklarımın ispatı niteliğinde somut bilgiler de mevcuttur. Resimlerin üzerine tıklayarak ilgili yayınlara erişebilirsiniz.

http://www.spaceexplorer.tv/2014/09/space-explorer-uzay-ve-havacilik-merih-mars-a-nasil-kacirildim-ucan-kure-emekli-binbasi-ali-ali-kocaer-marslilar-musluman-mi-mars-ta-hayat-insanlar-var-mi.html

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Hitler gizli bir Müslüman olduğu öğrenildiği için yenildi

Hitler, gizli bir Müslüman olduğu öğrenildiği için yenildi.

Hitler, 1939’dan 1943′ kadar, Rusya ile savaştığı Stalingrad cephesine kadar hiç mağlubiyet tatmadı.

Polonya varlık bile gösteremedi. Fransa’da iki milyon Fransız askerini esir aldı. İngiltere kendi derdine düşüp kendini bile koruyamadı. Alman bombardımanlarına karşı şehirlerin üzerlerini tel örgülerle örme projeleri bile düşünmek zorunda kaldılar.

Hitler, önce beraber hareket edip Polonya’yı beraber işgal ettikleri Rusya’ya da sonradan savaş ilan etti. Rusya da neye uğradığını şaşırdı. Yüzlerce kilometre geriye kaçtı Ruslar… Köylerini, kasabalarını, hayvanlarını, ticarethanelerini bırakıp kaçtılar. Savaş için gerekli olacak fabrikaları da yüzlerce kilometre geriye taşıdılar. Rus kadınları her gün 15-20 saat cephane imal ederken, aşırı yorgunluktan can veriyorlardı. Rus askerleri, Alman taarruzları karşısında neye uğradıklarını şaşırıyorlardı. Her şey mükemmel gidiyor ve Rusya gibi bir dev de diz çöküyordu ki, galip durumda bulunulan Stalingrad cephesinde Almanlar bir bozgun yaşadılar. Bir anda çöküş başladı ve tam üç yüz bin kayıp verdiler. Şoktu bu, korkunç bir rakamdı Almanlar için… Sebebi de Rusların taktikleri, gizli teknolojileri, şusu busu değildi. Bir anda Alman askerlerinin inançlarını kaybetmeleriydi. Çünkü Ruslar, Hitler’in namaz kılarken çekilen görüntülerini uçaklardan Alman askerlerinin üzerlerine atmışlardı…

Hitler kendisine itaat etmeyen yüz binlerce asker ve yüzlerce üst rütbeli subaya rağmen Stalingrad bozgununu kurtarmaya çalıştı. Kendisine bağlı SS’lerden ve Rusya’da yaşayıp Stalin karşıtı olanlardan bir çakma ordu oluşturdu. Bununla bile yine de Rusları zor duruma soktu. Ama olmadı… Bir anda tersine dönüş başladı ve yıllardır hiç mağlup olmamış Hitler bir daha galip olamadı.

Bu bozgunda sonra bile Alman ordusu, yüksek rütbeli subayları, Hitler’e itaat etselerdi, Hitler yine başarıya ulaşırdı. Zira Rusya’nın hali de çok çok perişan olmuştu.

Hitler işgal ettiği bölgelerde Müslümanlara kötü davranmamıştı. Kudüs Müftüsü Emin el Hüseyni, Hitler’le beraber çok vakit geçirmiş ve Müslümanların faydasına olacak çok projeler geliştirmişlerdi. El Hüseyni, Hitler’in gizlice Müslüman olduğunu ifade edenlerden, Hitler’in Müslümanlığına şehadet edenlerdendi. Hitler’in emrindeki Müslüman Nazi ordularını manen motive eden biriydi el Hüseyni…

Silsile-i Saadat’ın 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) da Hitler’in gizlice Müslüman olduğunu talebelerine anlatmıştı.

Hitler’in dahiyane siyasetleri ile Batı dünyası akıl almaz bir çöküş yaşadı, kendi dertlerine düştüler ve sömürgeleri ile ilgilenemediler. Bu sayede batının sömürgesi haline düşmüş pek çok Müslüman milletler bağımsızlıklarına kavuştular.

Eğer, süpriz bir şekilde Hitler Müslüman olmasaydı, onu iktidara getiren, finanse eden, ordularını ve hava kuvvetlerini bile kuran Siyonistler, dünyanın süper gücü olarak Almanya’yı çıkartacaklar ve onun üzerinden dünya hâkimiyetine gitmeye çalışacaklardı. Olmayınca, ABD kartını kullandılar. Hitler’in Müslüman oluşu tarihi bir kırılma noktasını oluşturdu. Bir anda bütün planlar ve hedefler değişiverdi.

Geçenler de İsrail eski Başbakanı Ehud Barak “Eğer Stalin Hitler’i durduramasaydı, şu anda İsrail devleti yoktu.” mealindeki açıklamasını da her halde bu yüzden yaptı. Hitler biraz daha mesafe alabilseydi, Filistin’e ve bütün Ortadoğu’ya Müslümanların hâkimiyetini getirecekti.

Kuşkusuz bu konu daha çok araştırılıp tartışılacaktır. Bizim şu anda söyleyeceklerimiz bu kadar.


Mehmet Fahri Sertkaya

 | Akademi Dergisi

İnsan vücudunda görevli melekler

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

İnsanların vücudunda “384” adet hizmetli ve görevli melekler vardır.

Onaltısı Hafaza’dır (koruyandır, süflilerin zararından korurlar).

İkisi insanın sağ ve sol tarafında kâtiptir.(sağdaki sevapları, soldaki günahları yazar).

Diğer ikisi insana def-i hacet yaptırmakla görevlidir. Tamamı 20’dir. (16+2+2=20)

364 tanesi ise insan vücudundaki hareketli mafsalları tutmakla memurdurlar. Bu meleklerden bir tanesi bırakırsa o mafsal tutmaz olur. Bu gün ona felç diyorlar.

Def-i hacetle görevli iki melek bu işi tenezzülen kabul ettikleri için, dereceleri diğerlerinden üstün olmuştur. Bu sebepten def-i hacetten sonra tuvaletten çıkarken;

➥ “Elhamdülillahillezî ezhebe annel ezâ ve âfânî min zâlik” diye dua etmelidir.

Buna uyanlar bir çok hastalıktan korunurlar. Hatta, prostat hastalığı nedir bilmezler. Zaten hastalıkların çoğu, resulullah efendimizin hadis-i şeriflerine göre hareket edilmediği için meydana gelmektedir. Sizler bu duayı yazın, ezberleyin ve biribirlerinize söyleyin.
Süleyman Hilmi Tunahan (kuddise sirruh)

(â)= uzatarak okunmalıdır. “aaa” şeklinde.

| Akademi Dergisi 

Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) kimdir? | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Süleyman Hilmî Tunahan (k.s.) hazretleri, Rûmî 1304 (Hicrî 1305-Mîlâdî 1888) yılında Silistre’de dünyâya geldiler. Babası, tahsîlini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik etmiş Osman Fevzi Efendi’dir. Dedesi ise Kaymak Hâfız nâmıyla mâruf bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiş olan Mahmûd Efendi’dir.

Hocazâdeler olarak bilinen bu asîl âilenin ceddi İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fâtih Sultan Mehmed tarafından Tuna Hanı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvîc edilmiş bir zâttır.

Osman Fevzi Efendi, İstanbul’da tahsîline devam ederken rüyâsında, vücûdundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp etrâfa ışıklar saçtığını görür. Rüyâyı, sulbünden gelecek bir evlâdının dünyâyı manen aydınlatacağı şeklinde tâbîr eder. Bu isti’dâdı; Fehim, Süleyman Hilmî, İbrâhîm ve Halîl isimli dört oğlundan Süleyman Hilmî’de görür. Onun yetişmesi için hiçbir fedâkârlıktan kaçınmaz ve fevkalâde alâka gösterir.

Süleyman Efendi, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesi’nden sonra Satırlı Medresesi’nde yaptı. Daha sonra babası, tahsîlini tamamlamak üzere onu İstanbul’a gönderdi ve şu tavsiyede bulundu: ➥ Oğlum! Usûl-i fıkıh ilmine iyi çalışırsan dîninde kuvvetli olursun, mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun.

Süleyman Efendi, İstanbul’da Fâtih dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet aldı. Bilâhare Dâru’l-Hilafeti’l-Aliyye Medreses-i Kısm-ı Âli’yi bitirdi ve ihtisâsını yapmak üzere Medresetü’l-Mutehassısîn’in Tefsîr ve Hadîs şubesine girip birinci derece ile mezûn oldu. Aynı zamanda giriş imtihânını birincilikle kazandığı Medresetü’l-Kuzât (Hukuk Fakültesi)’dan da mezûn oldu. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmiş oldular.

Ezelî takdîr olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasîbi olduğundan, Seyyidler zincirinin 32. halkası Salâhuddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn (k.s.) hazretlerinden seyr-ü sülûkünü tamamladılar. Sonra tecelliyâtın büyüklüğünden üstâzı, kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî (k.s) hazretlerinin nisbet-i rûhâniyesine teslim ettiler. Dünyânın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasîpleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr-u dalâl çukurundan îmân ve ihlâs sâhasına çekip çıkardılar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
Süleyman Hilmî Tunahan (k.s.) hazretleri, 16 Eylül 1959 (Hicrî 13 Rebîulevvel 1379) Çarşamba günü irtihal buyurdular. (Kaddesallâhü sirrahü’l-e’azz). Ancak tasarruf ve irşâdları tamâmiyle ve kemâliyle berdevâmdır. Cenâb-ı Hakk sevenlerini ve bütün mü’minleri şefâatlerine nâil kılsın. Âmîn.

| Akademi Dergisi

Atom, öldükten sonra tekrar dirilmeyi ispat ediyor. | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Atom cevheri “Bâsü bâde-l mevti” (öldükten sonra dirilmeyi) isbat eder. Madem ki tohumu olan her şey kayıp olup tekrar diriliyor, insan ve bütün alemler atomları hariç helak olacak ve tekrar dirileceklerdir.

İncir çekirdeği misali.

(Süleyman Hilmi Tunahan Kuddise sirruh)
 İsrafil Aleyhisselamın birinci sur’u üflemesi ile, atomları hariç İnsanlar ve alemler yok olacak, ikinci sur’u üfleyince de her şey atomlarından tekrar vücuda gelecek ve bu şekilde kıyamet gerçekleşmiş olacaktır.

| Akademi Dergisi 

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) kimdir? | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılamaktan ibarettir. Gâye: Rıza-î İlahîdir.

Vasiyetim olsun; tefrikaya (ayrılığa) düşmeyiniz. Kavmiyet (ırkçılık) gütmeyiniz. Ehli Sünnetin (Sünni akidesinin) gayrı olan yanlış yollara sapmayınız.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan’dır.

Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın “Tuna Hanı” olarak tâyin ettiği ve kendi kızkardeşi ile evlendirdiği İdris Bey’e dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre’nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul’da vefât etti. Karacaahmet Kabristanı’ndadır.

Babası Osman Efendi, tahsîlini İstanbul’da tamamladıktan sonra Silistre’ye giderek, meşhur Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.

İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti.

Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra, 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbir ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü’l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti.

Son derece parlak bir zekâya sâhip olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü’l- Mütehassısîn’den birincilikle mezun oldu. Aynı yıllarda Medresetü’l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm, diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi.

Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir veyasaklarını anlattı.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ

1888/ 1304 – Miladi/ Rumi; Süleyman Hilmi (k.s.) Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyayageldi.

1913 / 1329  Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medreseleri Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi.

1915 / 1331 3.sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi.

Eylül 1916 / Eylül 1332: 4. sınıfı 80 üzerinden 76 puanla bitirdi.

30 Eylül 1916 / 17 Eylül1332 Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu.

1918 İstanbul Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi.

27 Mayıs 1919 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu.

1926 Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1927 Babası Osman Efendi vefat etti.

1936 Mürşid-i Kamil olarak vazifeye başladı.

1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.

1941 Bulabildiği birkaç talebeye ilim öğretmeye başladı.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.

1949 Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

1950 Vaizlik belgesi iade edildi.

1951 Süleyman Efendi (k.s.), Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.

1951 Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı.

1956 Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında “Müslüman kardeşlerimize duâ edelim” dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti.

16 Eylül 1959 İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn Efendi’nin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi Tunahan’ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek’e verdiği notlardan bir bölümü şöyledir:

➥ “Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar biraraya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ılmel yakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. 

Allah’ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”

Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan Süleymân Hilmi Tunahan, îtikâdda ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet ve’l cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; “Ehl-isünnet ve’l cemâat” akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.

Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olmak yolunda sarf eden Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi.

| Akademi Dergisi 

Hüseyin Üzmez ve Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) | Akademi Dergisi

Aşağıda okuyacağınız yazı, Hüseyin Üzmez’in 16 Eylül 2001 tarihinde, Süleyman Efendi hazretlerinin vefatının yıldönümünde, köşesinde yazdığı yazısıdır. Hüseyin Üzmez, henüz 16-17 yaşlarında iken, Türkiye’nin en büyük hainlerinden biri olan gazeteci kılıklı Sabetayist Ahmet Emin Yalman’a, yine dönemin Sabetayist başbakanı Adnan Menderes’in Malatya’ya yaptığı ziyaret sırasında altı el ateş etmiş lakin öldürmeyi başaramamıştır. Buna rağmen yirmi yıl hapis cezası almış bunun on buçuk yılını yattıktan sonra serbest kalmıştır. İslam’ı ve memleketi müdafaa etmesi beklenilen hemen herkesin can kaygısına düştüğü o devirde gencecik yaşında, bir başına Hüseyin Üzmez’in gösterdiği bu cesaret, ihlâs ve samimiyet Süleyman Efendi hazretleri tarafından takdir görmüş ve Üzmez, sürekli Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin maddi ve manevi desteğini görmüştür. Hapishaneden çıktıktan sonra da vatanına, milletine, dinine hizmet gayreti içinde bulunmuş olan Üzmez, ülkemizdeki çift kimlikli, Türk ve Müslüman görünümlü hain Sabetayistleri ve planlarını yakından bilen, çözebilen gücü yettiğinde aynı taktik hareketlerle bozabilen bir kişilikti.

Önümüzdeki yıllarda bu Sabetayistler her yönleriyle daha da deşifre oldukça Hüseyin Üzmez meselesi de çok daha net anlaşılacaktır. Onun, sözde İslami gazetelerin sözde İslami yazarlarının neredeyse tamamının ”demokrat” olduğu ve sözde İslami partinin, sözde büyük liderinin bile ”Ben Müslüman demokratım” açıklamaları yaptığı zamanda, TV’lerde canlı yayınlara çıkıp hiç kimseden korkmadan, elini masalara vurarak, tekrar tekrar yaptığı;➥ ”Ben demokrat falan değilim. Demokrat olmaya mecbur muyum? Demokrasi denen saçmalık yoktu, biz üç kıta yedi denize hâkimdik. Şimdi kendimize bile hâkim değiliz.” açıklaması ve ardından ”Hatıralarımı yazacağım” açıklaması bizce bardağı taşıran son damlalar oldu. Biz zaten kendisine büyük bir komplo kurulmasını bekliyorduk ve öyle de oldu…

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi hazretleri

Dün yazmıştım. Tam 42 yıl önce… 16 Eylül’den birkaç gün sonraydı. Tam 6 sene boyunca hiç aksatmadan her görüşme gü­nü ziyaretime gelen… Bana sevdiğim, yiyecekleri getiren… Ara sırada para bırakan… İzmit Suadiye köyü imamı ve Kur’an Kursu hocası Ahmet Efendi, yine ziyaretime gelmişti. Gardi­yanlar beni müdürün odasında beklediğini söylediler. Kaç ge­cedir büyük bir sıkıntı, manevi perişanlık, yalnızlık ve terk e­dilmişlik duygusu içindey­dim. Sevinerek gittim. Ah­met Efendi ârifane sözleriy­le beni ferahlatacaktı. Hiç öyle olmadı. Ahmet Efendi çok mağmum, mükedder ve üzgün görünüyordu. Daha kucaklaşır kucaklaşmaz, koca adam sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Güneşimiz battı, Hüseyin’im, güneşimiz battı!.. Dünya­mız karardı! Şüphesiz her nefis ölümü tadacaktır! Amma, yine de Üstad’ımızın bizi bırakıp gitmesine dayanamıyoruz. Biz onsuz nasıl yaşayacağız?” diyordu, iki gecedir çektiğim sıkıntıların sebebini anlamıştım. Onların himmet, himaye ve duaları olmadan şu 20 yıllık hapishane hayatına nasıl dayanacak­tım? Benim de gözlerim dolmuştu. Selânikli ceza­evi müdürünün ağladığımı görmesini istemiyor­dum. Kendimi zor tuttum.

Ahmet Efendi’ye ne di­yeceğimi, onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyor­dum. Epeyce gözyaşı döküp biraz rahatladıktan sonra, cebinden bir tomar para çıkardı. O za­man kâğıt 1 liralıklar ve 2.5 liralıklar vardı. Çoğu onlardandı. Hepsi 50 liraymış. O güne göre iyi paraydı. Onu bana verdi. Ve büyük bir sırrı da ilk defa olarak açıkladı: ➥ “Sana sık sık gelmemi, Üstadımız hazretleri istemişlerdi. Bir gün beni çağırdılar, ”İzmit Hapishanesinde bir kardeşimiz var. Onu sık sık ziyaret edeceksin, ihti­yaçlarını karşılayacaksın. Yaptığın masrafların parasını da benden son kuruşuna kadar alacak­sın. Ara sıra da hiç rencide etmeden kendisine harçlık bırakacaksın. O, onuruna çok düşkündür. (Herhalde Efendi Hazretleri zekât mes’elesini duymuş olacaktı) Sakın bu yardımları benim yap­tığımı söyleme. Kendisine de hissettirme. Al­lah’tan ve senden başka bunu kimse bilmesin” buyurdular… Senden kendilerine sık sık haber veriyordum. Sana dua ediyordu. Hastalığı ağırlaşınca, beni tekrar huzuru saadetlerine çağırdı. Yanındakilerin de işitecekleri bir şekilde: ‘O kardeşimiz, hapis­haneden çıkıncaya kadar, terekemden her ay kendisine 50 lira vereceksiniz.’ diye vasiyette bulundular. İşte bu para bizzat kendi el­leriyle verdikleri ilk paradır. ”Hüseyin’ime çok dua ettim. O da beni unutmasın” buyurdu­lar diyordu.”

Artık kendimi tutamadım. Ben nerenin itiydim ki öyle bir zatın muhabbetine lâyık olaydım? Ben de hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. O kadar ki… Selânikli hapishane müdürü bile duygulanıp odadan çıktı. Parayı aldım. O mübarek ellerinin değdiği banknotları, yüzüme gözlerime sürdüm. Ve Ahmet Efendi’ye iade ettim. ➥ ”Hazreti Üstad’ın vasiyeti başımın üzerine. Ancak ben bu parayı ve bundan sonra verecek­lerinizi kendi gönlümle, Allah rızası için, helâl ederek, Suadiye köyü Kur’an kur­sunuza bağışlıyorum” dedim.

İşte o gün güneşin dünyayı değiştiği gündür. Şehidler ölmez de… Allah’ın velileri, Peygamberin varisleri ölür mü? Asıl ölü olan bizleriz. Hem de yaşayan ölüler.
Allah o büyük velilerin, şefkat, merhamet, him­met, himaye ve dualarını üzerimizden eksik etme­sin. Ve bizleri de, yerli yersiz ahkâm kesen, kalp­leri taşlaşmış, dilleri Hak’tan uzaklaşmış, kulakla­rı sağırlaşmış, sırtlarında kitap yükü taşıyan, oku­muş cahillerden, nasipsiz ve gafil kullarından ey­lemesin. Ve Yüce Peygamberinin şefaatini biz günahkârlardan esirgemesin!..

| Akademi Dergisi 

Süleyman Hilmi Tunahan (K.s.) nın Said-i Nursi’yi takdir ettiğine dair söylenen/anlatılan/yazılan bütün bilgiler uydurmadır…

“Cesaretin Varsa”, diye bizi düelloya da’vet eden ve fakat asgarî, asıl adını ve soyadını yazma mertliğini gösteremeyen pek aziz okuyucum….

Said Nursî’yi tenkid mevzu’unda bizi, ateistlerle aynı kefeye koymuşsunuz. Oysa ki, ataistler, din düşmanlıklarını, küfr-ü inâdî’lerini ortaya koymak için, diğer bütün İslâm âlimleri ve Müslüman’lara olduğu gibi Said Nursî’ye de saldırıyorlar. Said Nursî hakkında bizlerin tenkid’leri, mücerred gayret-i diniyye’mizdendir. Gerekçelerini, sebeplerini aşağıda tafsilatlı olarak anlatacağım.

Allah yolunda, Sünnet-i Saniyye’ye tam ittibâ ve temessük yolunda, Füyûzât-ı Muhamediyye’nin neşri yolunda, bizleri vazifelendiren, Allah, O’nun Resûlü ve Nakîkî Vâris-i olan, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid, Medâr Mürşid, Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’dir. Biz’ler, Allah’ın me’muru, Resûlü’llâh’ın me’muru, Din-i Mübîn me’muru, Kitabü’l-llâh’ın me’muru, Füyûzât-ı Muhammedî’nin me’muruyuz.

Bunların dışında, bizi me’mur edecek, bizlere vazife verecek herhangi bir güç yoktur.
“Anketlerde hizmetleri öne geçmiş olan,” zatın kimlere hizmet ettiğine gelince: “Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hattâ biraz cür’etle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevâzî yardımlarımızı sunmak için size geldik…”

Parentez içerisinde aldığım bu paragraf, Fethullah Gülen’in, Papa 6. Paul’e yazdığı mektuptandır.
Başka bir paragraf: “Şubat 1998’de Papa 2. Jean Paul Vatikan Senatosuna (Kardinallar Koleji) 20 yeni kardinal atadı. Böylece Papa’nın ölümünden sonra yapılacak olan seçimde oy kullanma hakkına sahip olan kardinal sayısı 122’ye yükseldi.

Ancak bu atamalarda ilginç bir şey oldu.
Papa 2. Jean Paul neredeyse 100 yıldır kullanılmayan bir “Papalık hakkını” kullandı. Vatikan terminolojisinde “İn Pectore” olarak bilinen bu uygulamaya göre, Papa, 20 Kardinal’e ek olarak iki de “İn Pectore” olarak bilinen, yâni “Gizli Kardinal” atamıştı. Bu sözcük lugatta “KİLİSE’NİN BAĞRINA BASTIĞI GİZLİ EVLADI” anlamına geliyordu.

Diğer bir anlatımla “gizli kardinal” ile yıllardır Vatikan’ın gizli hizmetinde çalışan, fakat kendi ülkesinde kimliğini gizleyen başka dine mensup iki kişi şu anda Vatikan tarafından Kardinal yapılmış durumdalar.

Bu kişilerin isimlerini şu an 7 kişi biliyor. Geleneğe göre, Papa’nın bu şahısların kimliklerini ölümünden önce açıklaması gerekiyor. Yoksa bu kişilerin “İn Pectore” sıfatları açıklanamadan devam edecek…

Bu kişilerden birinin Çin Halk Cumhuriyeti’nde bir din adamı olduğu söyleniyor.” (A.Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri)
Pekiyi! Öbür gizli Kardinal kim?
Bu Kardinal “O adam mı?”
Bu Kardinal Türkiye’de mi?

Türkiye’de İslâm’ın temel kâidelerinin altını boşaltarak, Hıristiyanlığı da makbul bir din olarak sinsice topluma enjekte eden “O adamın hareketi” bu gizli Kardinal hareketi mi?
Vatikan’ın misyonu’nun bir parçası “O adam” bir Kardinal ise bunu kim ortaya çıkaracak?
Ve bütün bunlardan habersiz olan Müslüman’ları gafletten kim uyandıracak?…”

Yukarıya aldığım paragrafları çok dikkatlice okur ve ne demek istendiğini idrak edebilirseniz, hayranlıkla hizmetlerinden bahsettiğiniz zât’ın, kimler tarafından vazifelendirildiğini, kimlerin “misyonu’nun” parçası olduğunu, anlarsınız. Daha açık bir ifade ile, Siyonizm’in, 21. Asır hedefi olan “Bütün dünya’da tek bir inanç sistemi, tek bir devlet, tek bir millet emeline ulaşabilmek için, Avangalist’lerin emelinin tahakkuk ettirilmesi için, dünya’nın dört bir tarafında, Türkiye’deki ve Avrupa’nın muhtelif memleketlerindeki Müslüman-Türk’lerden toplanan, zekât, fitre ve teberrûlarla Hıristiyanların, komünist’lerin ve ataist’lerin çocuklarına İngilizce öğretmeyi, yardım aldıkları kitlelerin gözlerini boyamak için, bu öğrenciler arasından seçtikleri kabiliyetlilere, sadece Türkçe konuşma- Türkçe şarkı söyleme öğretmeyi hizmet sayıyorsanız, bu hizmetler sizin için hayırlı olsun, demekten başka elimizden bir şeyler gelmez…

Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, Süleyman Hilmi Silistrevî Efendi Hazretleri, dünyevî tasarruf yıllarında, Hayat-ı Dünya’da, Said Nursî ile hiç karşılaşmadılar. Said Nursî’nin ba’zı şakird’lerinin ifade ettikleri gibi, “Kardeşim’dir, velî’dir,” gibi, övücü ve takdir edici herhangi bir söz de kullanmamıştır. Ancak, Said Nursî’nin şakird’lerinden, Merhûm Av. Bekir Berk yanında bir başka gençle birlikte, Süleyman Efendi Hazretleri’ni, İstanbul’da, Sirkeci, Bahçekapısı’nda bulunan Rasimpaşa Hanındaki, Süleyman Efendi Hazretleri’nin büyük damadı, Merhûm Kemal Kacar’ın yazıhanesinde kendilerini ziyaret etmişlerdir. Bu ziyâret sırasında, Said Nursî’nin yazdırdığı risâlelerden ba’zı örnekler, sahifeler göstermişlerdir. Efendi Hazretleri kendilerine, gösterdikleri sahifeler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadan, “Üstadınıza benden selâm söyleyin, öncelikle bir İlm-i Hal yazsın, yazdırsın, şarkid’ler öncelikle Zarûrât-ı Diniyye’lerini öğrensinler, Ehl-i Sünnet akîdesine uygun sağlam bir iman’a sahip olsunlar, ondan sonra ne okursalar onu okusunlar,” buyurmuştur.

Süleyman Efendi Hazretleri’nin, Said Nursî ve şakird’leri ile alakalı olarak söyledikleri bundan ibârettir. Bundan böyle aslâ, Süleyman Efendi Hazretleri’nin mübârek ismini Said Nursî’nin hatalarını örtmek için bir şal olarak kullanmayınız.

Keşke, Said Nursî, “Risâle’ler, Kur’ân’ın lafzını da ma’nasını da ihtiva etmektedir, Kur’ân okumanıza lüzum yoktur,” demeseydi de, en azından şarkid’lerin Kur’ân-ı Kerim’i yüzünden okumalarına, Zarûrat-ı Diniyye’lerini Ehl-i Sünnet akîdesine uygun olarak öğrenmelerine izin verseydi, hem şakird’ler için hem de Türkiye’miz için durum çok farklı olurdu.

Biz Said Nursî’yi kendi ifadesiyle “eski Said” dönemindeki siyâsî hatalarından dolayı tenkid etmiyoruz. Keşke, hatalar “eski Said” döneminde kalsaydı da, günümüze kadar sirayet edip gelmeseydi. Siyâsî hatalar belli bir zaman için tahripkâr olabilirler. Bunların telafisi mümkün olabilir, telâfî edilmese de bedeli belli bir zaman zarfında ödenir, gelecek nesillere sirayet etmeyebilir.
Hatalar, doğrudan dinin esaslarına müteallik ise, Kur’an’a, Sünnete, Şer-i Şerife ait ise, ne yazık, nedâmetle, tevbe ile “eski Said, yeni Said” tahlili ile telâfî edilecek hatalar değildir.

Bu hatalar, hangi vasıtalarla yapılmış ise, aynı vasıtalarla bunların hata oldukları, yazılacak, ilân edilecek, Tecdid-i İmân, Tevbe-i Nasûh ile tevbe ve nedâmet izhar edilecekti.
Heyhât! Bâs’u Bâ’del mevt’den sonra asla hiç bir ma’zeret kabul edilmeyecektir.
Kâfir’in küfrünü, fâsık’ın fıskını ortaya koymak, Müslüman’ların, bunların iğvâ ve aldatmalarından sakınmalarını te’min etmek, ayıp ve yüz kızartıcı değil, Allah’ın, Resûlü’nün emridir, Allah’ın ve Resûlü’nün, Pirân’ın me’murluğunun iktizasıdır…

Mustafa Akkoca
26 Mayıs 2012
oncevatan.com.tr

Ne Said-i Nursi ne de Mahmud Efendi gerçekten Mürşid / Müceddid değiller!

52 yıl önce hatasıyla-sevabıyla Allah’ın rahmetine kavuşmuş bir zât hakkında, münhasıran ticârî maksatlara ma’tuf, senaryolar yazılıyor, kurgular düzenleniyor, filmler, çizgi filmler çekiliyor. Mazrufu aynı olan, genelde birbirinin tekrarı travmalar neticesi yazılmış risâle’ler, renklendirilerek, çeşitlendirilerek piyasaya veriliyor.

Aziz kardeşler, Risâle-i Nûr Şakird’leri! Artık bu parlatma işine bir son veriniz!
İstanbul Bakırköyü’nde bulunan, Ruh Hastalıkları Hastahanesi’nin kurucularından Merhûm Mazhar Osman Uzman Hoca’ya demişler ki, “Hocam! Size herkes ‘Deli’ diyor, siz ne diyeceksiniz?” Mazhar Osman Uzman Hoca, hafif tebessüm etmiş ve “Bütün Türkiye halkı bir araya gelse ve benim için, ‘Mazhar Osman Deli’dir,” dese, ben deli olmam, fakat ben herhangi birisine ‘Delidir’ diyorsam, o gerçekten delidir,” diye cevap vermiştir.

Asr-ı Saadet’ten i’tibâren, beher bin yılın başında gelen müceddid’ler müceddidi ve Kutbu’l-Aktab’lar ile beher yüzyılda gönderilen Müceddid, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Medâr Mürşid’ler, Nasib-i Ezelisi ile tâ Âlem-i Ezelde, ruhlar âleminde Tensib-i İlâhî ile tensip edilir ve seçilirler. Cisme bürünüp bu âlemde tecdid ve irşâd vazifesiyle vazifelendirildiklerinde, “Selli-Seyf” ederler. (Bu ta’bir tasavvufî bir mecazdır.) Yâni, tecdide ve irşada me’mur olduklarını sarahaten (açıkça) ilân ederler. Tıpkı Allah tarafından kavimlerini, ümmetlerini irşad ve ihda (hidayete-doğru yola getirme) için gönderilen Peygamber’ler, öncelikle kendilerinin Allah tarafından gönderilmiş birer elçi olduklarını, kendilerini Allah’ın yoluna Sırat-ı Müstekîme (dosdoğru yola) da’vet etmek üzere vazifelendirildiklerini iddia ve ilân ederler. Allah bu Peygamber’lerin sıdkını, iddia ve da’valarında hakk olduklarını ispat zımnında hakîkî ve sadık Peygamber’lerin ellerinde mu’cizeler, hâriku’l-âde, insanların say-ü gayretiyle bilim, fen, ustalık ve mahâretleriyle aslâ elde edemeyecekleri, ölülerin diriltilmesi, tıbben şifası mümkün görülmeyen hastalıkların şifası, ağaç kütüğünün dile gelip konuşması vs. mu’cizelerin zuhur etmesi gibi, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid’ler de, yaşadığı yüzyılda kendisinin irşad ve tecdid ile vazifeli olduğunu, Medâr Mürşid de olduğundan bu asırda kimin elinde ne gibi bir emânet varsa ehline teslime mecbur olduğunu açıkça ilân eder ve bu hususu büyük bir mahfiyatkârlıkla ve ehlince ma’lum usûl ve yollarla ispat eder.

Her bir asır’da, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid’ler, bu vazifelerini hakkıyla yerine getirmişler. Bir taraftan kendi vazifelerini tebliğ ve ilân ederken, diğer taraftan her devir’de zuhur eden müteşeyyih’leri (şeyh olmadıkları ve kendilerine herhangi bir vazifede tevcih edilmediği halde, kendi kendilerini şeyh ilân eden veyâ, “Şeyh uçmaz, onu müridleri uçururlar,” fahvasınca, kendileri müceddid’lik iddiasında bulunmadıkları halde, ba’zılarının sağlıklarında, ba’zılarının da vefat etmelerinden sonra, bağlıları, mürid’leri, (filhakîka, bunlara mürîd denilemez, mürid’lerin olması için evveliyetle, bir Murad bulunacak, Murad olmayınca elbette mürid’ler de olmaz).

Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşid, hayatlarında mürşid’lik, müceddid’lik iddia eden, kendisi iddia etmediği halde talebesi, taraftarları ve şakird’leri tarafından böyle gösterilen bütün zevâta, en yakınında bulunanlar tarafından haber göndererek, “Bu asır’da emânetin kendisinde olduğunu, gökyüzünde uçan kuşların kanatlarında, okyanus’ların derinliklerinde yüzen balıkların süzgecinde zerre kadar manevi bir emanet varsa, bize teslime mecburdur. Bu sebeple vazifeniz ve yetkiniz bulunmadığı halde insanlara mürşid’lik ve müceddid’lik yapmaya kalkarsanız, dâl ve mudîl durumuna düşersiniz. (Dâl ve Mudîl, kendisi dalâlette olduğu gibi, başkalarını da dalâlete sürükleyen, demektir.)

Devrim müteşeyyih’leri ya da kendilerinin böyle bir iddiası bulunmayan ve fakat kendisine tâbî olanların böyle iddia ettikleri zevât, “Bizim böyle bir iddiamız yoktur, bizi sevenlerin, dostlarımızın böyle bir yakıştırmaları aslâ bizi bağlamaz, biz cemaatimize ve bizi sevenlerle sadece dinî sohbetlerde bulunuyoruz,” diye cevap vermişlerdi.

Muhip’leri ve taraftarları tarafından sonradan bu gibi zevâta isnad olunan muhtelif tarihlerdeki sohbetlerden faydalanılarak ortaya konulan eserlerde herhangi bir tasavvufî derinlik yoktur. Mızraklı ilm-ihâl seviyesinde sohbetlerdir, memnuniyetle ifade edelim ki, bu zevât dahî sohbetlerinde, onların sohbetlerinden faydalanılarak ortaya konulan kitaplarda Ehl-i Sünnet i’tikadından aslâ ta’viz vermemişlerdi. Esâsen bu zevât’dan hiçbirisi, doğrudan ve açıkça kendilerinin mürşid ve müceddidi olduklarını da idida etmemişlerdi. Dolayısiyle, sadece dinî, i’tikâdî ve fıkhî sohbetlerle mahdut bu sohbetler, elbette yukarıda ifade edildiği gibi “Dâl ve Mudîl” durumuna düşürmez. Ancak hakîkî ve ehlî mürşid ve müceddid olmayanların tasavvufî sohbetlerinde bulunmak İmam-ı Rabbânî ve Müceddidi Elf-i Sânî Hazret’lerinin ta’biriyle “Semmi Kâtil”dir, yâni öldürücü bir zehirdir.
Tıpta uzmanlığı olmayan, uzmanlık şöyle dursun, tıp tahsili bile bulunmayanların, beyaz önlükler giyinip, hastaları muayene ve tedaviye kalkmaları ne ise irşad ve tecdide me’zun olmadıkları halde, bu vadîde herhangi bir çalışmaları, say-ü gayretleri bulunmadığı halde, bırakınız mürşid’liği, müceddidliği, gerçek manada bir mürşid’in, müceddidin müridi olmaya bile lâyık olmayanlara, talebesi, şakird’leri, müceddid’lik yakıştırmasında bulunurlarsa, Sahib-i Zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Müceddid ve Medâr Mürşidin tasarruf-u hakîkî’ye intikalinden cesaret alıyorlarsa, fena halde yanılıyorlar. İmam-ı Rabbânî Evladı, son ferdine kadar hayatta oldukları müddetçe, aslâ sahâbe düşmanlığına, sünnetlerin unutturulup, bid’at’ların zuhuruna, nâehil, liyâkatsız, müteşeyyih’lere ve onları parlatmaya çalışan kalpazanlara geçit vermeyeceklerdir.

Hayatında, hiçbir veçhle kendisinin tasavvufla irtibatından bahsetmeyen, bilakis zamanın tarikatlar zamanı olmadığını risâlelerinde sık sık tekrarlayan birisinin tasavvuf, kalbin ruhun, Letâif-i Seb’a’nın ahlak-ı Redîe ve rezile’den tasfiyesi, Nefs-i Emmâre’nin yavaş yavaş tezkiyesiyle, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mut’mainne, Nefs-i Râziye ve Marziyye ve Nefs-i Nâtıka mertebelerine ulaşabilmesi için, mutlâkâ ya Sevgili Peygamberimizden i’tibaren Sıddık-ı Ekber tarikatıyla teselsül eden, Zikr-i Hafî yolu ki, “Allah” Laza-ı Celili ki, “İsmü’z-Zât, El-Müstecmu Bicemî’l-Esmâ ve’s-Sıfât” (Sadece Allah’ın Zâtı’nın ismi ve bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplayan “Allah” ismi celiyle zikri esas alan, halk arasında “Nakşîlik” olarak bilinen tarikatta, ya da Hazret-i Peygamberimizden i’tibâren, Haz. Ali Kerema’llâhu Vechehû Efendimizden teselsül eden, Zikr-i Celî yolu, Nefiy ve isbât, “Lâilâhe İll’allah” zikrini esas alan ve Abdülkâdir-i Geylânî’ye nisbeten “Kâdirî’lik” veya bunlardan türeyen “Turuk-u Âliye’den” birisine intisap etmeden, Seyr-i Sülûkini tamamlamadan, ehil bir Mürşid-i Kâmil’in ma’nevî terbiyesi altına girmeden, çilesini çekmeden, mürşidlik, müceddid’lik şöyle dursun, İnsan-i Kâmil bir mü’min bile olunamaz.

Günümüzde meydanı boş zanneden ba’zıları, televizyon, televizyon dolaşıp stand up yaparak, “Ben de ne varsa Mahmuduma verdim,” yalan sloganıyla birilerini mürşid ve müceddid ilân ediyor. Tabiî ki, tek taraflı, kendisine herhangi bir cevap verecek ehil bir kimsenin bulunmadığı bir zeminde.. Eğer bu zâtın karşısında en azından tasavvuf mevzuatına âşina birisi çıksaydı da, “Ahıskalı’ya herhangi bir şey vermemişse ma’bud, ondan ne alacaktı Mahmud,” dese acep ne cevap verirdi.

Şimdi, Said-i Kürdî’nin, şarkid’leri koro halinde üstad’larını müceddid ilân etmişler, fakat bunu dürüstçe yapmıyorlar. Hemen hemen tamamı Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş, Aziz Milletimizin yüzakı, ulemâ, üdebâ ve mürşid ve müceddid’lerin ağzından ve onların görüşüymüş gibi, onların şahidliğinde yapıyorlar. (Devam edecek…)

Mustafa Akkoca
28 Ocak 2012
oncevatan.com.tr

Adolf Hitler gizlice Müslüman olmuştu ve bu yüzden mağlup olmuştu

Yazar: Unknown

Hitler’i iktidara Siyonistler getirmiş, ordusunu, hava kuvvetlerini bile Siyonistler kurmuştu. Ama o sonradan gizlice Müslüman oldu ve Müslümanların menfaatine, Siyonistlerin aleyhine mücadele etti. Sonu da Siyonistlerin elinden oldu.

Dönemin Kudüs Müftüsü olan ve Hitler ile yakından tanışan Emin el Hüseyni, Hitler’in Müslüman olduğunu söyleyenlerden, buna şehadet edenlerden biridir.

Silsile-i Saadatın 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sirruhu da, Hitler’in gizlice Müslüman olduğunu ifade edenler arasındadır. Süleyman Efendi, yetiştirdiği yakın talebelerine bu bilgiyi aktarmıştır. Kendisinin yetiştirdiği talebelerinden Hasan Arıkan Hocaefendi de bir sohbetlerinde bu bilgiyi şu şekilde aktarmıştır:

➥ Hazreti Üstazımız Sultan Abdülhamit Hazretleri için; ”Dünyada ve ahirette onun müdafaasını ben yapacağım.” buyurmuş. 
Hakkında çok iftiralarda bulundular ama güneş balçıkla sıvanmaz, artık gerçekler konuşulur oldu, anlatılır oldu. Kızıl sultan değil Ulu Hakan’dır. Asrındaki devlet adamları Sultan Abdülhamit’i takdir ediyorlar. İngiliz hariciye vekili düşmanı olduğu halde; 
➥ ”Hasmımdı ama onun vefatıyla diplomasi mesleği zevkini kaybetti” diyor. 
Alman kralı II Kaiser Wilhem’e yakınları; ”Görüştüğünüz devlet adamları hakkındaki kanaatiniz nedir?” diye sorduklarında diyor ki: 
➥ ”Fransız kralı ile görüştüm kendimden aşağı buldum. Japon imparatoru ile görüştüm basit buldum. İngiliz kralı ile görüştüm kendi ayarımda buldum. Ne zaman ki Osmanlı sultanı Abdülhamit Han ile görüştüm; heybeti, zekâsı ve nezaketi karşısında beni bir titreme aldı.” diyor. 

Kaiser Wilhem iman etmiş gizliden. Ben bunu hz. Üstazımızdan duydum. Ve döndüğü zaman Berlin’de de bir cami yaptırıyor. Hitler de imanlı insanlarmış. Hz Üstazımız: 

➥ ”Sizin kardeşinizdir.” demişti. Gizlice Müslüman olmuş. Mağlup olmasının sebebi de 2. cihan harbinin İslam’a faydası oldu. Yani Hitlerin faydası oldu. Pakistan, Hindistan vs. Müslüman memleketler bu harp vesilesi ile istiklale kavuştu. Gittiği yerlerde Müslümanlara zararı olmamış. Mağlup olmasının bir sebebi de, İngiliz casusları, Hitler cephede namaz kılarken gizlice fotoğrafını çekmişler, Alman general ve padişahlarına fotoğrafı dağıtmışlar, Paşaların Hitlere bağlılığı gevşeyiveriyor. İşte sizin itaat ettiğiniz Müslümandır falan diye.. 

Hitler çok ateşli konuşurmuş, sert hatipmiş. Alman orduları Lenin Gard’a yaklaşmış, üç gün art arda radyoda söylüyor: 

➥ ”Cenab-ı Hak kendine isyan edenleri te’dip, onlara su’i azap ile tağzip için her asırda bir şahsiyeti gönderir. Bu asırda da Cenab-ı Hak kendine isyan edenleri te’dip, onlara su’i azab ile tağzib için beni gönderdi” diyor. 

Üç gün arkası arkasına radyoda beyanat veriyor. Bu bir ayet mealidir. Cenab-ı Hak Araf suresinin 167. ayeti celilisinde: 

➥ ”Rabbin ilan ediyor ki; kıyamete kadar isyan edenleri te’dip, onlara sûi azap ile tağzip için bir şahsiyeti gönderir.” Ayet bu, Hitler ayet okuyorum demiyor.

****
➥ “Allah, her devirde, yoldan çıkmış milletleri cezalandıracak birini gönderir. Bu devirde o kişi benim.”

| Adolf Hitler

| Akademi Dergisi

El Ezher’e Masonluğu sokan, İngiliz ajanı bir sahte İslam alimi; Muhammed Abduh kimdir?

El Ezher’e Masonluğu sokan, İngiliz ajanı bir sahte İslam alimi; Muhammed Abduh…

Muhammed Abduh, 1849 yılında Mısır’da doğdu. İlk tahsiline Tanta’da başladı. Bir müddet sonra medreseyi terk ederek köyüne döndü ve ziraatle meşgul oldu. 1866 yılında Kahire’ye giderek Cami-ül Ezher Üniversitesine girdi. 1905’de İskenderiyye’de öldü.

Cemaleddin Efgâni’nin en meşhur talebesidir. Nakli, aklın gerisinde bıraktı. Kendi görüşlerini oluşturmada müsteşriklerden faydalandı. Mısır’da el-Ahran gazetesinde yazıları yayınlanmaya başladı. Bu gazete Arap milliyetçiliğini ön plana çıkarıyor ve Osmanlı aleyhinde neşriyatlarda bulunuyordu. 1881 yılında Arabî İsyanına destek verdiği için önce hapsedildi, 1882’de Mısır’dan çıkarıldı. Beyrut’a gitti, fakat Ehl-i Sünnet âlimleri fırsat vermediği için fikirlerini yayamadı. 
Cemaleddin Efgânî’nin daveti ile Paris’e giden Abduh hocası ile birlikte Ürvetü’l Vüska’yı çıkarmaya başladı. 1885’de Beyrut’a döndü ve Tevhid Risalesi’ni yazdı. Affedilen Abduh, Mısır’a geçti. Zararlı fikirleri bilindiği için evvela mahkeme heyetinde memuriyet verildi. Lakin sonra İngilizlerin desteğiyle Ezher Üniversitesi İdare Heyetine girdi. Sonra üniversitede etkisi artınca üniversite kısmındaki dersleri kaldırarak eğitimdeki kaliteyi düşürdü.

Muhammed Abduh, hocası Cemaleddin Efgânî gibi mason olmayı tercih etmiş, hatta Mısır’da müstakil bir mason locası kurmuştur. Beyrut Mason Locası Başkanı: 
➥ ”Mısır’da Cemalettin Efgani’den sonra Mason Locası başkanı olan İmam Abduh Masonluk ruhunu yayarak çok hizmet etti” demiştir.

İngiltere’nin Sömürge Valisi Lord Cromer şöyle diyor: 
➥ ”Kuşkusuz İslami reformist hareketinin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaad ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine layıktırlar.” (1)

Corci Zeydan, Muhammed Abduh’dan şöyle bahsetmişir: 
➥ ”Öncekilerin sözlerine bağlanmamış, onların koyduğu kaidelere değer vermemiştir.”

Muhammed Abduh’un yazmış olduğu Tefsir-ü Cüz-i Amme, Osmanlı Devleti tarafından yasaklanmıştı. Abduh, 1872 yılında ilk defa İstanbul’a gelmiş, lakin 3 gün içerisinde geri çıkarılmıştı. Daha sonra yine İstanbul’a gelen Abduh’a, Sultan İkinci Abdülhamit Hân şöyle demiştir: 
➥ ”Bizde müftüleri halife tayin eder. Siz Mısır müftüsü olduğunuzu söylüyorsunuz. Biz sizi müftü tayin etmedik. Sizi kim müftü tayin etti? İngiltere mi?”

Muhammed Abduh, Bahaîliğin kurucusu Bahâullah’ın oğlu Abdulbahâ ile görüşmüş ve hatta talebesi Reşid Rıza’nın anlattığına göre onun etkisinde kalmıştır. Ayrıca Bahaîliğin etkisi, Abduh’un Tevhid Risalesinde geçen ”Terakkiperver Vahiy” anlayışında görülmektedir.

Muhammed Abduh, Glodstanca’ya şöyle mektup yazar: 
➥ ”İster âlim olsun, ister cahil, ister asker, isterse sivil olsun, bütün Mısırlılar Türklerden nefret ve onların rezil hatıralarından istikrah eder.” Hocası Cemaleddin Efgânî’nin Osmanlı’ya gelip insanlara Türkçülük aşılaması, Araplara karşı kışkırtması ve kendisinin de Arap milliyetçiliğini körüklemesi oldukça düşündürücüdür.

1890 senesinde Muhammed Abduh’a talebe olmuş ve Çumra’da vaizlik yapan fötr şapkalı Tahsin Hoca ile Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri arasında şöyle bir konuşma cereyan etmiştir:

Süleyman Efendi (k.s.): ”Nerede okudunuz?”

Tahsin Hoca: ”Cami-ül Ezher’de okudum, efendim.”

Süleyman Efendi (k.s.): ”Hocanız kimdi?”

Tahsin Hoca: ”Muhammed Abduh, efendim.”

Süleyman Efendi (k.s.): ”Hocanızın akidesini biliyor muydunuz?”

Tahsin Hoca: ”Maalesef Masondu, efendim.”

Süleyman Efendi (k.s.): ”Peki diğer hocaların yüzde kaçı masondu?”

Tahsin Hoca: ”Yüzde doksan dokuzu efendim.” (2)

Yine Glodstanca’ya yazdığı mektupta şöyle der: ”Dinin kafasını dinin kılıncından gayrisi ile kesmeyin.”

Muhammed Abduh, resim ve heykele izin verir. (el- Fetava) Muhammed Abduh, akıl ile anlaşılamayan şeyleri, melek, şeytan ve cin gibi unsurları inkâr etmiştir. Hâlbuki Allah-ü Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de: 
➥ ”Hani meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten mâada bütün melekler hemen secde etmişlerdi. İblis secdeden kaçındı, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.” (3)

Yine başka bir ayet-i kerimede: ”Ey ins ve cin toplulukları! İçinizden size benim ayetlerimi anlatan ve bugününüzün gelip çatacağını haber veren peygamberler gelmedi mi?” (4)

Yine Musa (a.s.)’ın asası ile Kızıldeniz’i yarmasını med-cezir olarak yorumlamıştır. ”Bir şeyin Kur’an’da bulunması, onun sahih olmasını iktiza etmez.” diyor. Yani –hâşâ- Hz. Kur’an’ın doğruluğunu sorguluyor. Fil Sûresindeki siccin taşlarını mikrop olarak te’vil ediyor. Bunun cevabını uzunca, Yaşar Nuri Öztürk bölümünde verdik.

Muhammed Abduh’un bunca ifsadına karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi şöyle diyor: 
➥ ”Şeyh Muhammed Abduh’a nispet edilen ıslahi kalkınmaya gelince hulasası şudur: Abduh, Ezher’i, dini üzerinde donup kaldığı için harekete geçirmiş ve Ezherlilerin çoğunu hatvelerce dinsizliğe yaklaştırmış; amma dinsizleri bir adım bile dine yaklaştırmamıştır. Şeyhi Cemaleddin Efgânî vasıtasıyla Ezher’e masonluğu sokan odur. Nitekim Mısır’da açılıp saçılmaya terviç hususunda Kasım Emin’i teşci eden de odur.” Mustafa Sabri Efendi yine şöyle demiştir: 
➥ ”Bunda şaşılacak bir cihet yok! Çünkü şeyh donuk ulemadan değildir. Üstelik müctehiddir! Şeriat kanunu ile Fransız kanununu bir araya getirerek ikisi ile de amel etmeye, ona ictihadı müsaade etmiştir! Lakin bir İslam müftülüğünde Allah’ın indirdiği kitap ile fetva veren, isti’naf mahkemesinde Allah’ın indirmediği ile hükmeden şeyh Muhammed Abduh’un, İslam’da Ebu Hanife en-Nu’man’ın haiz olduğu gibi ictihat rütbesini haiz bir imam olması, din ve ilim namına, fazilet, adalet ve emanet namına zulümdür, haramdır. Ebu Hanife ki, hapishanede ölmüş, verâ ve takvası Abbasi Halifesi Cafer-i Mansur zamanında şer’i kadılığı kabule müsaade etmemiştir.” (5)

Muhammed Abduh ve taifesi yüzünden yüce dinimiz, yabancılara eğlence konusu olmuş ve Batılılar İslam’ı bilgisiz ve cahil kişilerden öğrenmişlerdir. Yalnız bunun vebali dahi onların boyunlarına yeter.

(1) M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslam Dünyasına Girişi

(2) Ehl-i Sünnet’i Müdafaa ve Bidatleri Tenkid, Heyet, s. 210, Bedir Yayınevi

(3) Sûre-i Bakara/34

(4) Sûre-i Enam/ 130

(5) Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkifü’l Aklî ve’l İlmî
| Akademi Dergisi 

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri: Geçmişte de yüksek fen ve teknoloji vardı

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Süleyman aleyhisselam, üçyüzbin kişilik ordusunu Taif’den Filistin’e havadan bir günde nakletmiştir.

Ordusuyla bir çiftlik üzerinden geçerken, yerde çift süren fakir bir çiftçi o hali görünce;

➥ “Allah’ım âl-i Davud’a ne büyük saltanat verdin.” demiş.

Bunu işiten Hazreti Süleyman hemen ordusuyla yanına inip;

➥ “Cenab-ı Hakk’ın bana verdiği şu saltanata sakın gıpta etmeyesin. Eğer hayatını hazreti Allah’a ve O’nun peygamberine bağlı olarak geçirirsen, sana verilecek ebedi saltanatın yanında bu gördüğün hiç kalır.” buyurmuştur.

Süleyman aleyhisselam zamanında fen terakki edip (yükselip) çok ileri gitmişti. Lakin fen ilerledikçe tahribatı da çoğalmış ve insanlar yoldan çıkmaya başlamışlar. Bunun üzerine Süleyman aleyhisselam veziri Asaf’a emredip bütün fünunu (fen ilimlerini) gömdürmüştür.

Çağımızda da aynı şeyler oluyor ve insanlık aynı sonuca gidiyor nerdeyse…

| Süleyman Hilmi Tunahan (kuddise sirruhu)
| Akademi Dergisi