Etiket arşivi: Adnan Oktar

Hakan Çalışkan cinayetinde Sedat Peker’in de payı/katkısı var mıydı?

Hakan Çalışkan cinayetinde Sedat Peker’in de payı/katkısı var mıydı? Soysuz’la birlikte pek çok büyük suç işleyen Peker, bu cinayette Soysuz’un suç ortağı mı?

MİT piyonu Sedat Peker’in adamları arasında MİT elemanı olanlar da var mıydı, var mı?

Sedat’ın ne zaman, neyi, ne kadar konuşacağına MİT mi karar veriyor?

MİT içindeki gruplaşmalar, çatışmalar ne seviyede?

CIA çok kısa süre içinde Peker’e operasyon yapacak mı?

Peker’in milyarlarca dolarlık servetine tamamen ya da kısmen el konulacak mı?

Gizli Yahudi Sedat Peker davası/yargılaması da gizli Yahudi suç örgütü lideri Adnan Oktar’ın davası/yargılaması gibi “sınırlı” mı tutulacak?

Mehmet Fahri Sertkaya

Kimi kastediyor?

Kimi kastediyor?

Fuhuş sektöründe faaliyet gösteren Adnan Oktar’ı ve şürekasını mı? Diğer yandan attığı taş Erbakancı millet vekillerine mi gidiyor?

Öyle ise şu meşhur Adnan Oktar davasında, Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Oktar’ın fuhuş çetesi lideri olduğu meydana çıkartıldı mı?

Mehmet Fahri Sertkaya

Tayyip!

Ben sizin etrafınızdaki baskıyı/tuzakları kaldırdıkça, yolunuzu açtıkça ve gücünüzü artırdıkça, sizden çok beni hedef almak isteyen ve oturup sinsice planlar yapanlar var.

Herhangi bir silahlı çatışma ya da fiziki bir saldırı gibi anlama, ondan yana çok sağlamım ve hiç sorun yok. Lakin Çin ve Rusya ile paslaşan Türkiye içindeki bir çetenin de kullanılmasıyla hukuk/yargı kartıyla yolumu/sesimi kesmek isteyen ülkeler, çeteler ve kişiler var.

Adalet sistemi ile üzerime gelinirse ve zaten düşüncesizce yaptığınız hamleler sonucu oluşan onca dosya kaşınırsa, ben kısa sürede sıkıntıdan çıkmak için sana ve etrafına vurmak zorunda kalırım. Bunu yapmak için de bavullar dolusu somut delilleri adli yetkililerin önlerine yığmam gerekir ve zaten bu kısma gelinirse üzerime oyun kuranlar daha da sevinir.

Siz bana bir yanlış yapmadan ben asla sözümden dönmem, anlaşmadan caymam ama şu sıkıntıya ben sebep olmadım. Onca ikazlarıma rağmen hukuk yoluna siz gittiniz ve her şeyi berbat ettiniz. Şimdi nasıl temizliyorsanız temizleyin dosyaları, sicilimi ve itibarımı…

Hayatta hiçbir açığım, yanlışım yok ve o uydurma, hukuksuz, zorlama dosyalarla ve raporlarla üzerime gelinmesine izin vermem.

Bu gün Adnan Oktar’a cezaevinde ne olmuş? İddialar doğru mu?

Adnan Oktar’ın cezaevinde aniden fenalaştığı, kriz geçirdiği, sonra bayıldığı, tıbbi müdahale yapıldığı ve bir süre sonra da öldüğü iddiaları doğru mu?

Biz de merak ettik, birileri bir baksın.

Hayatta kalması imkansızdı, İblis yetişip bedenini onun bedenine siper etmeseydi…

Herkes haddini bilecek! Mühlet verildiğini kabul etmeyip iyice azanlar ve durmaksızın bize saldıranlar, ölecek.

Sebebine yarım saat içinde bir buçuk milyar cin kabilesi ölüp yok oldu. O kadar hışımla saldırdık. Sabahtan bu yana yok olan cin kabilesi sayısı 2 milyarı buldu. Geçen bahsettiğim de yedi milyar kabile olduğu doğrulandı. Şimdi herkes cinler aleminin yüzde kırkının yok olduğunu konuşuyor .

İblis, sistemi çökmeden önce cinleri harcamak, yok etmek için onları kandırıyor.

“Mfs’nin annesini cinler öldürmüş. O günden sonra cinlerden nefret etmiş, kin tutmuş. Şimdi bütün cin kabilelerine -Ya Müslüman olacaksınız, ya öleceksiniz- diyor. Bu Mfs yakında cinler aleminde bir tane gayr-i müslim cin kabilesi bırakmayacak. Öyle ise bedeli her ne olursa olsun bu adamı ve ekibini durdurmalıyız” diyor.

Dün, yaklaşık bir milyon kadar cin kabilesi cephede iken onlardan önde gelenlerle konuştum. Önce anlattıklarıma inanamadılar ve sonra 750 bin kadar kabile bir anda cepheden çekilip İblis’in kurmaylarına “Bizi neden kandırıyorsunuz, mfs anlattığınız gibi değil” dediler. İblis’in oyunları iyice gün yüzüne çıktı ve ona başkaldırmalar bir anda yüksek oranda arttı.

Cin kabileleri bu şekilde olunca, en çok da güzelce konuştuğum ve nasihat ettiğim bilge ve söz sahibi bir cinin vesilesiyle sadece dün bir milyar kadar cin kabilesi Müslüman oldu.

Bu bilge cini, daha önce Müslüman olmasına vesile olduğum cinlerin yanına gitmesine, medenice görüşmesine, gözleriyle görüp bilmesine, anlamasına ikna ettim. Zarar verilmeyeceğini garanti ettim. En çok da cin kadınlarının, genç kızlarının, çocuklarının nasıl güzel bir muamele gördüğüne dikkati çektim. Kimseye zarar vermeden, kendileri de zarar görmeden, İslam ahlakı ve hukuk ile çok güzel hayatlar yaşadıklarını görmesini istedim. Müslüman cinlerin amirleri ve alimleri ile konuşup istediği bütün soruları sormasını istedim. Kendisi de çok medenice tavırlar sergiledi ve istediklerimi yaptı. Sonrasında da çok hayırlı gelişmeler oldu ve hala cinler aleminde Müslüman olanlar çok oluyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Sizi Marina Abramovic ile tanıştırayım.


Kendisi bu dünyada yaşayan en büyük Satanist büyücülerden biridir.

Satanist ayinlerinde bebekleri kesip parça parça eden, dilim dilim doğrayıp yiyen insan şeytanlarından biridir.

Marina Abramovic, 30 Kasım 1946’da Belgrad’da doğmuştur. Performans sanatçılığı denilen acayip bir şeyle meşgul ve meşhur olmuştur.

Hayvanlar gibi çırılçıplak soyunarak, ahlak/sınır tanımayarak sözde performans gösterileri sergilemiş, dünya genelinde bu şekilde tanınmıştır. Aslında ne var bu kadında, ne yapmış bu güne kadar diye merak edip bakarsanız, hiçbir şey yapmadığı halde çok büyük hatta imkansız görülen gösteriler sergilemiş biri gibi pazarlanmış olduğunu görürsünüz.

Bunun sebebi, Marina’nın içinde bulunduğu sistem yani Ankebut Ağı’dır.


Hristiyanlıktan yola çıkıp, Ankebut Ağı içinde kısa sürede Satanistin teki olup çıkmıştır.

Gösteri diye yaptıklarının çoğu da cinselliğini, kadınlığını/bedenini kullanarak, bu şekilde dikkatleri üzerine çekmek ve aykırılık sergilemektir. Ayrıca sözde gösterileri bazen de cinleri kullanarak yapılan sihirler, göz boyamalarıdır.

Yani anlayacağınız, vurduğunuzda iyi ses getiren boş tenekenin tekidir Marina… Utanması, çekinmesi, inandığı herhangi bir değeri, bir dini, bir şahsiyeti yoktur. Buna rağmen onlarca senedir Marina rüzgarı eser durur. Çünkü Ankebut Ağı’na bağlı basın ve medya kuruluşları ve hatta sosyal ağlar ve video platformları, Marina’yı ve Marina gibileri sanatçı gibi gösterir, hep gündemde kalmasını, yok olmamasını sağlar. Gerçekten edebiyle, samimiyetiyle, iyi niyetiyle, kabiliyetleri ile sanatını icra edenlerse kendilerine aynı ortamlarda yer bile bulamazlar.

Şimdi ben size gerçek Marina’yı ve Marina gibi olanları anlatacağım ama buradan sonrasını hassas olanlar atlasınlar, okumasınlar.


Aleyna Tilki gibi yeniyetme Satanistlerin çok büyük hayranlık duyarak takip ettiği, dikkate aldığı kişilerden biridir Marina…

Marina, onlarca yıllık Satanistlik tecrübesine, bilgisine sahip yıllanmış bir Satanisttir.

Onun neler yapabildiğini ve yapabileceğini, tahmin bile edemezsiniz. Hatta birisi anlattığında, anlatılanları ilk duyduğunuz anda inanamazsınız.


Çok ileri seviyede bir büyücüdür Marina ve Ankebut Ağı’na katılıp Satanistleşen ve kabiliyetli görülen kişilere büyü dersleri bile verir.

Şu Sanhedrin hahamlarının ve dünyanın dört bir yanından bazı insan şeytanlarının karşımızda çaresiz kalıp büyüleriyle bizi durduramadığını bildiği halde, son günlerde kendine güvene güvene bize büyüler yapan bir büyücüdür.

Bize büyü yapabilmek için bile masum, melek gibi tertemiz çocuklara acımadan kıydı, kıyıyor. Marina, mühletini dolduruyor ve onun feci şekilde ölümüne de inşaallah bizler sebep olacağız.


Şu gördüğünüz, pasta ya da sanat denilen sadistçe şeyleri sosyal medya hesaplarından marifetmiş gibi paylaşan bir büyükbaş Satanisttir Marina… Boynuzlu fotoğrafına dair bir şey yazmama gerek bile yok, siz zaten neyin ne olduğunu artık anlayabiliyorsunuz.

Marina böyle şeyleri paylaşıyor çünkü zaten böyle bir ruh halinde yaşıyor. Onun için bebeklerin öldürülmesi, dilim dilim kesilmesi, vahşice parçalanması, ağızlarının yırtılması hatta kanının içilmesi ve pişirilip yenmesi çok sıradan bir şey…

Evet, evet… Yanlış okumadınız. Bunların hepsini onlarca senedir yapıyor, yaptırıyor ve bunun derslerini veriyor.


Marina’nın da katıldığı bir Satanist ayininde katledilmiş zavallı bir çocuğun cesedini görüyorsunuz.

Şu zavallı çocuk kandırılarak kaçırıldı ve yataktan başka eşya olmayan odaya kandırılarak, güle oynaya getirildi.

Hepsi onu güle oynaya karşıladılar. Çocukça oyunlar yaparak onlara karşılık verdi. Sonra ne olduğunu bile anlayamadı ve bir anda Satanist bir ayinin kurbanı olmaya başladı.

Anlatılabilecek gibi değil, detayları yazamıyorum ama taciz, tecavüz, ileri seviye işkence, ardından son darbe ve ölüm… Bunların hepsi yapılırken Marina da şeytani bir zevk alarak bütün suçlara ortak oluyordu.

Öldürmeden önce canlıyken ağzını yırttılar. Bu, tıpkı kurbanların kalplerini çıkartıp parçalamak gibi hep yaptıkları bir şey.

Çocuğun çeneden aşağıda kalan kısmı ise hiç paylaşılabilecek gibi değil.

Neden?

Microsoft’un Marina’yı kullanarak bir reklam klibi hazırladığını görüyorsunuz.

Hayatı boyunca zaten “sanat” denebilecek, “kabiliyet” denilebilecek hiçbir şey sergilememiş ama hep devleştirilmiş ve hep gündemde tutulmuş Marina’nın… Büyükanne denilecek yaşta hala sahiplenildiğini, varlıkta tutulduğunu aslında Microsoft’un reklamı yapılıyormuş gibi görünürken onun reklamının yapıldığını görüyorsunuz.

Bu işler böyle dönüyor, çünkü Microsoft da Ankebut Ağı’na bağlı dev şirketlerden biri. Bill Gates de tıpkı Marina gibi Satanistin teki. Bill Gates de ileri seviye bir Satanist olsa da vahşet sergilemede ve büyü yapmada Marina’nın yanında hiç kalır. Marina’nın konumu, derecesi çok başka…

Telkinler gönderiyor

Ayrıca bilmeniz gerekiyor, şu video çok ince tekniklerle hazırlanmış bir video ve insan beynine gözün tam yakalayamadığı telkinler gönderiyor. Tahmin etmişsinizdir, bu telkinlerde Satanizme, Şeytan’a tapınmaya, cinsel şiddete, lezbiyenliğe, ibneliğe, sübyancılığa yönlendirmeler var. Son on yıllarda, bu tür sapıklıkların yayılmasında ve özellikle çocuklara karşı cinsi ve fiziki saldırıların patlayıp gitmesinde bu tekniklerin yoğun olarak kullanılması da büyük bir amil/etken.


Marina’nın sistemi Adnan Oktar’ın sistemiyle aynı

Hatta Adnan Oktar, sistemini Marina gibilerden görerek kopyaladı.

Neler yapıyorlar, anlatayım. Büyüyle çok sayıda yakışıklı erkeği ve güzel kadınları kendilerine çekiyorlar. Bunları bir çeşit robotlara çeviriyorlar. Çoğu, kendi aklını, iradesini hiç kullanamaz hale geliyor ve 7/24 cinler tarafından zihin kontrolünde tutuluyorlar.

Sonra bu kadınlar ve erkekler üzerinden gruba başka kadınlar ve erkekler çekiliyor. Bu getirilenlerin bir kısmı Satanist ayinlerinde kurban ediliyor. Bir kısmı ise karapara işlerinde kullanılıyor.

Marina da böyle yapıyor. Yakın etrafında, zihin kontrolüne alıp elinde oyuncak gibi oynattığı 60 kadar kişi var. Onlar üzerinden yönlendirdiği/yönettiği binlerce kişi var.

Bu şekilde bir grupla, Ankebut Ağı’nın uyuşturucu, organ, fuhuş, silah kaçakçılığı, askeri casusluk, nüfuz casusluğu, iftira-karalama kampanyaları dahil onlarca vahim suçuna destek veriyorlar.


Ayrıca Marina, bu grubu üzerinden ayinlerde parçaladıkları bebekleri elde ediyor. Bu bebekler dünyanın dört bir yanından toplanıyor. Ankebut Ağı’nın insan kaçakçılığı yapan mafyaları zaten var ve bunların eline düşen bebeklerin bir kısmını da alıyorlar. Bebeklerin organları tam olarak gelişmediği için, organ mafyasının işine yaramıyor ama ayinlerde işlerini görüyor ve bu nedenle alıyorlar. Yoksa öldürüp öldürüp atacaklar ve bir dakika bile umurlarında olmayacak.

İnsan kaçakçılığı yapan mafyalarında yeterli bebek olmadığında ve bunların ayin için bebeğe ihtiyacı olduğunda, parklardan, bahçelerden, hastahanelerden bebekler kaçırıyorlar. Hatta gerekirse, yolda bebek arabasıyla bebeğini gezdiren annelerin çocuklarını bile çalıyorlar.

Ne kadar kötüleşirlerse, ne kadar vicdansız olurlarsa, ne kadar çok ve ağır kötülükler yaparlarsa, o kadar yükseldiklerine ve güçlendiklerine inanıyorlar.


Güç demişken, anlatayım…

Marina ile iki gün önce bir görüşme yaptım. Kendimi tanıtmadım, zaten bunların hepsinin kabusu oldum ve dünyanın her neresinde bu insan şeytanlarından varsa, ismimi çoktan duydular.

Hemen mevzuya girip “Bana ve ekibime büyüler yapmayı bırak. Benden kurtulmak istiyorsan, sana bir teklifim var” dedim. “Nedir” dedi. “O masum bebekleri, çocukları ve yetişkinleri kalplerinden bıçakladığın bıçağı kendi kalbine sapla ve kurtul” dedim. Bunu duyunca çıldırdı, öfke patlaması yaşadı.

Sonra ona “Bunca şeyi neden yaptın, bu akıl almaz şeyleri yaparken hedefin neydi?” dedim. “Güç elde ettim” dedi. “Senin güç dediğin nedir? Sen bizden ne kadar farklı oldun? Sen yemek yemeden, nefes almadan yaşayabiliyor musun? Sen tuvalete gitmiyor musun? Hiç hasta olmuyor musun?” deyince sinirlendi ve sözü değiştirmek istedi. Devam edip “Yaşlanmaya mani olabildin mi, ölüme çare bulabilecek misin, şu anda kaç hastalığın var?” dediğim gibi daha fazla dayanamadı ve lanetler edip görüşmeden ayrıldı.


Marina yaşlanmaya mani olamadı. İhtiyarlığın türlü türlü sıkıntısını o da yaşıyor ve çok güçsüz, takatsiz. Marina doğru düzgün yemek yiyemiyor, yediklerinin çoğunu kısa sürede istifra ederek çıkartıyor. Marina’nın içhastalıkları var. Marina küçük ve büyük ihtiyacını bile tutamıyor.

Ve marina bu restleşmeden ve ikazımdan sonra da bir dakika durmadan saldırmaya, büyüler yapmaya devam etti, ediyor. Marina’nın çok az bir mühleti kaldı ve onu dolduruyor. Sonra nasıl öleceğini, ölürken neler yaşayacağını, öldükten sonra neler yaşacağını ancak İslami ilimlere yüksek seviyede vakıf olanlar bilebilirler. Bir dakikası bile aklı kırdıracak kadar şiddetli bir azaba, sonsuz olarak gidecek. Marina, ettiğini çok feci şekilde çekecek.


Marina gibiler bilmeliler ki en iyi büyücülerinin yaptığı en ağır büyüler bile bizleri durduramıyor.

Ankebut Ağı’nın kontrolünde olan devletler, ordular ve gizli servisler de bizleri durduramıyor.

Ve bilsinler ki hepsinin sonu geliyor. Bu şeytanca sistemi, bu Ankebut Ağı’nı dünyanın tamamında yok edeceğiz.

Mehmet Fahri Sertkaya

Haddi aşıyorsun Zeki Çalışkan!

Arkamdan çevirdiğin binbir türlü planın, pusunun hepsini biliyordum, biliyorum ve hepsini de bozdum.

Yazılarımdaki o iddialarımın somut delillerini savcılıklara ve mahkemelere sunmama mani olmak için beni, TCK 32 kapsamında gözetim süreci için Erenköy Ruh ve Sinir’e sevk ettirdiğinizde, oranın başındaki gizli Hristiyan olan doktor Hüseyin ile neler çevirdiğinizi de biliyordum/biliyorum.

Hüseyin’in senin mensubu olduğun gizli Hristiyan cemaatinin bir mensubu olduğunu da biliyorum. Sürekli irtibatınız olduğunu, sadece benim mevzum için tanışmadığınızı, paslaşmadığınızı, daha önce başkalarına da hukuksuz ve art niyetli şekilde raporlar verdirdiğinizi de biliyorum…

Ne kadar ahmakça ve tedbirsiz şekilde kafa kafaya verdiğinizi ve nasıl açıklar verdiğinizi, deliller bıraktığınızı da biliyorum.


Bunu daha orada iken biliyordum. Bunların somut delillerinin elimde olduğunu, orada doktor Hüseyin’e, doktor Onur üzerinden haber etmiştim. Gizli Hristiyan Onur, kendisinden istenen numarayı oynamaya çalışırken, isteksizdi. Bu kadar zorlama ve hukuksuz şekilde bu işin tutmayacağının, bana rapor vermeye ihtimal bile olmadığının baştan farkındaydı.

Karşısına bir kere geçtim, yarım saat kadar konuştum, adam sanki başka bir dünyaya geçti… Hayatının şokunu yaşadı. Hasmına hayran olma hali yaşıyor ve bunu gizleyemiyordu.

Önünde, savcılıklar ve mahkemelerden temin ettikleri dosyalarım vardı ki o dosyalarda suç unsuru olarak gösterilen yazılarımın, yayınlarımın herhangi bir hukuk devletinde anında temiz eller operasyonu başlatacağını, on senedir Erdoğan’a hakaretten yargılanamadığımı, yargılanmayı çok istediğimi, kendisinin benden asla davacı olamadığını, 2013’ten beri Erdoğan’a hakaret ettiğim iddiasıyla Adnan Oktar’ın marifetiyle oluşturulan bir dosyanın yok edildiğini, bu kapsamda bir savcıda ifademin bile alınamadığını, bir yargılansam yarım saat sonra memleketin ayarının değişmeye başlayacağını, elimde somut deliller olduğunu, o dosyaların oluşması için çırpındığımı, onları sorun değil nimet gördüğümü v.s. hızlıca anlatınca, başı döndü.

Numara oynaması gerektiğini bile unutup şaşkınlıkla “Yaaa, yaaa… Bu şartlarda bir de böyle mi, öyle mi?” gibi konuşmak zorunda kaldı. “Peki Tuncay bey, siz bunları iddia ediyorsunuz da bir de yanında somut deliller yayınlıyorsunuz, bunu nasıl yapabiliyorsunuz?” diye sormaktan kendini alamadı.

Libya’ya silah kaçırılan Amazon isimli sivil kargo gemisini, video görüntüsüne kadar ifşa ettiğimi…

Suriye’de Tayyip’in emriyle MİT’in defalarca kimyasal katliam yapıp her seferinde suçu Esed’in üzerine yıktığının delillerini yıllar önce paylaştığımı…

Hatta Erdoğan’ın Suriye’de mazot kaçakçılığı yaptığının somut görüntülerinin Sputnik’te bile yer aldığını ve aslında suç ya da delilik emaresi gibi gösterilmek istenen iddialarımın saygın basın yayın kuruluşlarında bile haber olduğunu ve benim de bazılarını oralardan aktardığımı…

Elindeki dosyalarımda hiçbir suç unsuru ya da akıl sağlığı şüphesi duyulabilecek bir şey bulunmadığını, yargılanma sürecinde karşımda hukukun ayaklar altına alındığını…

Hep biliyordu… Bu şartlarda ancak Tayyip gibi köşeye sıkışmışlar ve senin gibi hem köşeye sıkışıp hem de kafayı cinsi sapıklıkla, uyuşturucuyla, çift kimlikli yaşamakla, nitelikli dolandırıcılıkla, her gün herkese ayrı bir yüz göstermekle yakmış olanlar bu işi zorlardı. Onur zorlamadı…

Anlattım, açıkladım biraz delilleri nasıl elde ettiğimi ama o ekibimi, sistemimi çözmeye dönük sorular soruyordu, ona da izin vermedim.


Onur bir daha beni karşısına alamadı. Sonraki her aşamada geri durdu hatta kaçtı…

Bak şimdi, buradan biraz geri saralım şu filmi… Ben, altı ay boyunca o hastahaneye ceza evinden götürülüp getirilmişim. Sabah götürülüyorum, öğleden sonra ya da akşam cezaevine geri getiriliyorum. Kutu gibi bir araba… Hükümlü ve tutuklu taşıyan, her tarafı zırhlı gibi çevrilip kapatılmış içine ayrıca metalden küçücük bir iç bölme yapılmış, oraya da altı kişi tıkıştırılan bir araba ile götürülüp getiriliyorduk. Yazın sıcağında etrafı, dışarıyı göremeden sallana sallana gidip geliyorduk. Birkaç sefer sonra beni araba tuttuğunu fark ettim. Halbuki beni hiç araba tutmazdı.

Onlarca defa böyle olmuş, gitmiş gelmişim ama bana hayatıma ya da yayınlarıma dair tek bir soru sorulmamıştı. Hiçbir bilimsel temeli olmayan Roşa testine, tartışmaya açık ve göreceli sorularla dolu olup bilimsel kesinliği olmayan 565 sorulu teste yeniden yeniden sokulmak isteniyordum. İtiraz ettim… “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Benden delil isteyin, mahkemeler isteyemediler, size getireyim, hemen bitsin bu iş burada?” deyince, susup durdular. Zorladılar durdular. Çoktan “Herhangi bir akıl sağlığı sorunu yoktur” demeleri gerekiyordu. Benim sinirlerimi zorlayıp bana hırçın tavırlar sergiletip bunu bahane ederek ilaç dayatmak ve önce gerçek psikiyatrik ilaçlarla süreci başlatıp da sonra işimi bitirecek ilaçlar vereceklerdi. Büyük bir ekip bunun böyle olmasını istiyordu, herkesi, her aşamayı takip ediyorduk ama sen o zaman da haddi çokça aşanlardan oluyordun Zeki Çalışkan…

Sonra tamamen hukuksuz şekilde mahkemeler/hakimler de ayarlanarak ve özellikle 39. Asliye ceza mahkemesi kullanılarak hastahaneye yatış kararı verildi. Benim önümde, benden önce yatış kararı verilmiş ve sıra bekleyen yüzlerce kişi vardı. Ceza evinde sırf hastahane işlerine bakan, sürekli bunlarla ilgilenen bir kaç ceza infaz memuru vardı. Gide gele aramızda biraz tanışıklık olmuş ve sohbetlerimiz de olmuştu. Bu kişiyi konuştururken “Senin yatış verilecek bir halin yok. Sana yatış veremezler. Verseler bile Bakırköy Ruh ve Sinir birbuçuk sene sonrasına gün veriyor. Bu Erenköy ise gün bile veremiyor. Sistem kilitlenmiş, yer yok, yatak yok” dedi. Diğerleri de aynı şeyleri anlatıyordu. Lakin ben kendimi yıldırım hızı ile hastahane sürecinde buldum Zeki? Arka planını buradan anlatmama gerek var mı, zaten işin içindeki kişilerden biri de sensin?

Haftada bir, tekrar tekrar intihara teşebbüs eden onlarca kişi aylardır sıra bekliyordu da Zeki, ömrü boyunca hiç kimseye zarar vermemiş, tek bir kontrolsüz hali görülmemiş, kendine tek bir çizik bile atmamış, uyuşturucuyu geç de ömrünce bir dal sigara bile içmemiş, alkollü içeceklerin adını, tadını, rengini bile bilmemiş ben, kendimi mahkemenin yatış kararından günler sonra hastahanede buldum.

Yatışa götürüldüm, 20 günden fazla kutu gibi, it bağlasan durmaz bir yerde hiçbir test, mülakat, tıbbi aletlerle bir ölçme/tarama yapılmadan orada tutuldum. Her şey yine hukuk dışı, normal dışı sürüyordu. Yatırıldıktan birkaç gün sonra, işte yukarıda anlattığım doktor Onur görüşmesi yaşandı. Yarım saat kadar sürdü, o şoku yaşadılar ve beni öylece bıraktılar. İşlem yapamadılar, taburcu edemediler, rapor veremediler ama üstten gelen baskıları da ezemediler. Bocaladılar… Bundan sonra Onur oyundan çıkmak istedi…

Yaklaşık 20 gün oluyordu, hiçbir şey yapıldığı yoktu, doktor bir muhatap arıyorum, yok. Hukuki muhatap arıyorum, yok… İnfaz memurları şaşkın, orada nöbet tutan jandarma personelleri şaşkın… Adamlar gelip gidip “Yahu sen hala burada mısın, senin hiçbir sorunun yok. Seni niye burada tutuyorlar” deyip duruyorlardı. Hepsi şahitlerim, davalarda dik duracaklar… İsimlerini, soy isimlerini de verdiler ve “Ne gördüysem anlatacağım kardeşim” dediler. Hatta hastahane hemşirelerinden de çok temiz niyetli, sizler gibi şeytanlaşmamış çok sayıda kişi de şahitlik yapacaklarını ifade ettiler. Hatta bunlardan ikisi, doktor Onur’un, doktor Vedat’ın bana nasıl yalanlar söylediğini, arka planda aynı konuları kendilerine nasıl başka anlattıklarını, kendilerine nasıl yalanlar söylendiğini meydana çıkarttılar. Kendileri de sarsıldılar.

Hele bir hemşire var ki soğuk algınlığı ilacı olduğu iddiası ile bana onunla ilaç gönderdiler, açıkça yalanlar söylettiler. Beceremedi, açık verdi. Ne olduğu hala belirsiz olan o ilacı tam yutuyordum ki üzerine gittim, sıkıştırdım, bocaladı ve bir çocuk gibi oradan koşarak kaçtı. Arkasından “Senden de davacı olacağım, bu nasıl iştir böyle… İki sözünde bir kendini yalanlıyorsun.” deyince, az ileride infaz memurlarının kapıyı açmasını beklemek zorunda olduğu anda, beni gayet net duydu ama gık diyemedi.

Aynı ilaç için bir personel soğuk algınlığı ilacı derken, diğeri B12 vitamin ilacı dedi. Bu işin arkasında gizli Yahudi doktor Begüm vardı ve bunları da bildiğini tahmin ediyorum Zeki Çalışkan…

21 günlük yasal denetim süresi bitecekti, az kalmıştı.. Bir şeyler yapmaları lazımdı ama kilitlenmişlerdi, seninle de Hüseyin sık mekik dokuyordu. Hukukla tehdit ettiğimde sana dönüp senden destek alıyordu, değil mi Zeki Çalışkan?Sonra kendilerince vizit dedikleri bir toplantı yaptılar. Saymadım ama yaklaşık 20 ya da biraz daha fazla psikiyatr, psikolog ve ayrıca sosyal tarama uzmanı dedikleri biri v.s. toplaşmışlar. Bir U masa olmuş, jandarma personeli beni oraya götürdü, kelepçemi açtı ve boş kalan uca beni sandalyede oturttular.

Senin Hüseyin “Evet Tuncay bey! Siz neden Cumhurbaşkanına hain diyorsunuz” diye söze girmesin mi… Altı ay boyunca bir şey soramamışlar, “Neden sormuyorsunuz” diye yatış kararından önce de bunları baskıya almıştım. Yine soramamışlar, onca gün yatmışım bir şey soramamışlar ve sonra yapmak istediklerine bak Zeki…

Gülsem, gülemiyorum. Kızsam ve öfke krizlerine girsem, zaten onu bekliyorlar, istiyorlar.


“Tayyip’in vatana ihanet ettiğinin somut delillerini on yıldır paylaşıyorum. Yargılanmaya çalışıyorum, başaramıyorum. Son zamanlarda bir keresinde binlerce kişiyi çok vahim iddialarımla CİMER’ yönlendirdim. Panik haliyle CİMER’i kapattılar. On günden fazla süre kapalı kaldı. Sonra insan aklıyla dalga geçer gibi açıklama yaptılar. Ana adres değişmiş de CİMER artık falanca adresteymiş. Yahu böyle bir sitenin arkasında ben bile olsam, tek başıma olsam, bir adres değişikliğini eski adrese koyacağım bir boş sayfadaki iki satır yazıla duyurabilirim? Yeni adresin köprüsünü, linkini verebilirim? Dahası, eski adrese girmek isteyenleri, kendileri farkına bile varmadan yeni adrese yönlendirecek bir sistemi beş dakika içinde ben bile kurabilirim? Siz bunu neyle, nasıl açıklayacaksınız? Ben yargılanabilmek için işte bu kadar çırpındım ve kendimden işte bu kadar eminim. Ben bir iddia bulunup somut delillerini de yanına eklemişsem, o adam her kim olursa olsun ona vatan haini derim. Dedim, demeye devam edeceğim. Kendisi de bu nedenle on senedir vatan haini dediğim halde benden davacı olamadı. Şu önünüzdeki dosyalara bakın, biri üç sene öncesinin dosyası, biri iki sene öncesinin, diğerlerinin bilmem ne zamanın… Bunların hepsi sümen altıydı, ben bilerek tansiyonu yükselttim ve ellerine geçtim. Şimdi de aylarca içeride sessiz durduktan sonra bir karşı hamleye giriştim. Onların son çaresi sizsiniz. Siz arada kalıyorsunuz, mevzu sizin üzerinize yıkılacak, dikkat edin.

Bu iş böyle acayip bir şekle gelmek yerine, şu hakimler savcılar bana -Ne imiş senin delillerin, ver bakalım-” deseydi, mesele bitmişti. Bakın Hüseyin Bey, ben Libya’ya koca gemi dolusu askeri araç, silah ve mühimmat kaçırılırken dünyada ilk olarak bunu haber yaptım, ifşa ettim, somut delillerini de yanında paylaştım. Bu gemide belki de yarım milyar dolarlık malzeme vardı. Bunlar kimin parası ile alındı, sizin, benim, buradaki şu diğer kişilerin paralarıyla… Bu gariban milletin paralarıyla… Yapılan tam bir vatana ihanet eylemiydi. Uluslar arası savaş ve terör suçuydu. Bunun gibi neler neler var. Siz şimdi bunca yayından altı ay boyunca hiçbir şey sormayıp da sonra vatan haini diyemezsiniz deyip de mevzuyu geçiştirecek misiniz?” dedim.

Hüseyin ne yapsın, mecbur… Ezildi, sesi değişti, hali değişti, oradakiler de anladılar ama elinde malzeme yok. Açıp da bana bir tane yayın, yazı soramıyor. Hepsi çok zekice, çok mantıklı ve ciddi şekilde yazılmış gerçekler… Hepsi birbiriyle muazzam bir mantık ve kurgu uyumu halinde… Yine ısrar edip başa sarıp “Vatan haini diyemezsiniz” dedi.. Ben de “Ben bu sürecin başından beri aynı şeyi söyledim, şimdi de söylüyorum. Sizinle tartışmayacağım. Buraya hukuki bir sebeple mi geldim, tıbbi bir sebeple mi? Burada tıp mı hukuk mu konuşacağız?” dedim. Halbuki ben “Bana yayınlarımı sorun. Neresinde şizofrenik bir hayal dünyasının tezahürü var, anlatın, benden izah ve ispat isteyin” dedikçe. “Biz doktorlar olarak, yayınlara, içeriğe bakmıyoruz” deyip duran da kendisiydi ve doktor arkadaşlarıydı.

Bu kısımları yazarak anlatmak mümkün değil Zeki.. Az bir zamanı kaldı, o gün gelince ben sesli olarak anlatacağım ve bütün Türkiye şoka girecek. Yarım saatten fazla bir süre konuşmalarım oldu. Ne hallere düştüler, görsen acırdın hallerine…

Darbe üstüne darbe aldılar. “Sizin kurul başkanlarınız bile hukuk bilmiyor” deyip anlattım, “Benden önce yatırılması gereken yüzlerce kişi var, bana sıra en iyi ihtimalle bir senede gelirdi, beni buraya bu kadar önden getiren güç kim?” dedim, en çok da bu soruda dut yemiş bülbül gibiydi senin Hüseyin… Kıvırmaya dönük bir izahat bile yapamadı. Kendisi oranın üst sorumlusu ama bu soruya cevap veremiyor, düşünsene Zeki onun oradaki halini….

“Benim için yatış kararı verilen dava 39. Asliye cezada görülüyor. Yatışa kadar bana bu dava ile ilgili baskı yapıp duruyordunuz. -Bir yatın, konunun muhataplarını bulalım, anlattıklarınızı doğrulayalım.- diyordunuz. Bu kadar hukuksuz bir şekilde yatış kararı çıkartıldı. Yattım bunca gündür, bana bu hususta ne sordunuz? Kimi aradınız? Ben 39. Asliye davasında karşımda müşteki olan şahsı hemen yanınızda arayalım da gerçekleri itiraf edecek dedim yatış öncesinde sizlere… Neden duymazdan geldiniz? Mesele on dakikada çözülecekti ve şimdi hala ban bir şey sormadan acayip bir sistem işletmeye çabalıyorsunuz? 39 Asliye, yatış kararı veremden önce usul gereği beni SEGBİS’ten bağlattı. Hakim değişmiş, tavırlar hukuk dışında, söylüyorum anlatıyorum hak arıyorum dinlemiyor bile… Son kısmında dalga geçmeye başladı ve bir de yüzüme kapattı SEGBİS’i… Bütün bunları bir araya getirdiğinizde siz ne düşünürsünüz? O davada müşteki 8 senedir duruşmalara hiç katılmamış. küsur sene önce şikayetini geri çekmiş. Silahlı olduğum iftirası mevcut olduğu için kamu davasına dönmüş. Müştekinin iki şahidinden biri hiç duruşmalara gelmemiş, zorla getirme kararlarına rağmen sözde sekiz sene boyunca bulunamamış. Diğer şahit de onların şahidi ve benim haberim bile olmadan vicdan yapıp gidip daha önce hakime -Ben yalancı şahitlik yaptım, hepsi yalan bunların… Silah da mekan basma da yoktu- demiş. Dava çoktan düşmüş. Bu davayı düşürmeyen, bu son duruşmada hakime bu tavırları sergileten, beni buraya yıldırım hızıyla getirten, beni burada hukuksuz tutan güç kim?” dedim ama diğer 15-20 kişi sarsılıp durdukça senin Hüseyin vaziyeti kurtarmaya çabalıyordu.

Hüseyin en sonuna doğru yine “Bırakın şimdi Libya’yı, gemiyi, silahları, şunları, bunları” falan demek zorunda bile kaldı. Oturduğum yerden zıplardım, başka türlü dengelerin içinde olsam. “Bu nasıl insanlık, bu nasıl vicdan, bu nasıl hukuk/adalet, bu nasıl bir çıldırtırcasına tavır” dedim. Sustum Zeki, bunu bile diyerek hala işi yokuşa süren birine ben daha ne diyeyim? “Bundan sonrasını mahkemede söyleyeceğim ve Hüseyin Bey siz de en çok bu hususlarda yargılanacaksınız. Neyi geçiştirmeye çalışıyorsunuz, neyi zorluyorsunuz? Neden sürekli birbirine tezat konuşmalar yapıyorsunuz?” dedim de “Hayır, hangi sözlerim tezatmış” diyemedi. Sustu, dondu, yüzü tutuldu, sarsıldı Zeki… Pekiyi senin haberin var mı Zeki, o vizit baştan sona kadar oradaki bir personel tarafından kayda alındı. Kayıt benim de elimde var, Ankebut Ağı mensuplarında da var ve iki taraftan da olmayıp üçüncü taraftan olanların ellerinde de var ve şimdi bile paylaşsam neler olur biliyor musun, ortalık ne hale gelir, öngörebiliyor musun?

Ya o vizitten ben çıkartıldıktan sonra o ekibin oylama yapıp da “Bu kişinin aklında ve yaşadıklarında hiçbir tuhaflık ve sorun yok. Bir an önce taburcu edilmeli” kararı birkaç kişi hariç tam bir katılımla, ezici oy çokluğu ile çıktığı halde, beni neden taburcu etmediklerini de biliyorsun değil mi? Bence sen bu hususları Tayyip’ten bile iyi biliyorsun seni gidi insan şeytanı adi mahluk seni…


Bu vizitte, beklemediği bir anda Hüseyin’i merkeze alarak oradaki herkese şunu da söyledim:

“Ben buraya cezaevinden 13 Aralık 2019 Cuma günü, önden haber bile verilmeden, akşama doğru getirildim.

Buraya geldim, cumadan sonraki pazartesi günü doktor Onur ile Begüm’ün olduğu odada yarım saat kadar konuşabildim ve sonra kimse benimle muhatap olamadı. O gün bizim cepheyle karşı cephe arasında restleşme yaşandı. Bizimkiler karşı tarafa bir şekilde seslerini duyurdular ve -Siz, bu kadar delil bulunan bunca hususta, her şeyi basit bir hastahane hamlesi ile kapatabileceğinizi mi sanıyorsunuz? O delilleri çok sayıda insan üzerinden yine de adliyelere yığmak mümkün ama hastahaneye yığmak da mümkün- dediler” dedim ve devam ediyordum “Siz, bu restleşmeden sonra mı bir daha benimle muhatap olamadınız? Vaziyete son bir defa bakacağım, tavırlarınızı göreceğim ve sonra bitirici darbeyi vuracağım, buraya deliller yığdıracağım, bu pusuyu ezip geçeceğim diye mi benimle kimse muhatap olamadı. Karşımda bunca hukuksuzluk sergileniyorken, hedef buna meydan bırakmamak mı?” diyecektim ki Hüseyin anladı, izin vermedi devam etmeme, ezici tavır sergiledi ve konuyu geçiştirdi. Ben bunu yaptıktan sonra yine “Beni buraya, yüzlerce kişinin sırasını çalarak getiren güç kim, bu kurumda kimin öne çekileceğine, önden yatırılacağına, hangi mevzuata/hukuka göre kimler karar veriyor, bunu cevaplamadınız” dedim. Yine sıkıştı, yine bir şey diyemedi.


Bütün hukuksuzluklara, zorlama ve art niyetli tavırlara rağmen o vizitten, doktorların/ekibin tamamına yakınının ortak kararı ile “taburcu edilmem” yönünde karar çıktı. Beni yine bırakmadılar Zeki… Senin de sayende, bu şartlarda bile yine de zorladılar bu işi… Ses kaydı senin elinde yoksa, bana Telegram’dan bir merhaba de, hemen atayım dinler anlarsın ne derece bir hukuk skandalı yaşandığını…Dahası da var, sonra Begüm de Onur da bu aramanın yapıldığını inkar ettiler. İnfaz memuru şahit, jandarma erleri şahit, yan hücrede tutulan iki kişi şahit ve dahası güvenlik kamerası kayıtları da var… Ne diyeceksin Zeki? Onur, baştan beri çok haklıymış değil mi?


Yine de taburcu edilmeyince ve yine de tıbbi bir işlem de yapılmayınca, günler öyle geçmeye devam edince ben büyük bir baskı kurdum. Oradaki infaz memurları ve jandarma personeli bile yaşananlara inanamadılar.

İşte o artık isyan ettiğim, gürültü çıkarttığım aşamada mecburen karşıma doktor çıkarttılar. “Sizin doktorunuz Onur Bey” diyenler bir anda kıvırıp doktorunuz Begüm Hanım dediler. Detaylarını atlıyorum, mevzu çok uzun diye ama arada kurum içi telefon görüşmeleri, yalanlar, pusular, konuşup inkar etmeler, neler neler var. Her aşaması da şahitli, ispatlı…

Onur pes etmişti o tek görüşmede ve mecburen Begüm’e “Bu işi sen hallet, buraya kadar gelmiş, bu iş halledilmeli, bu adam on senedir durdurulamadı” dediler.

O baskıyı yaptığım sırada karşıma doktor Begüm’ü çıkarttılar. Detayları ve delileri bol bol var, atlıyorum. Zamanını bekliyorum ve anlatacağım delilleri ile…

Ben Begüm’le konuşurken Onur benim orada o odada olduğumu bilmeden girdi içeri ve beni görünce hemen geri çıkmak istedi. Zor çevirdim, arkasından defalarca yüksek sesle seslendim, çıkıp kaçmaya fırsat bulamadı ve mecburen karşıma, Begüm’ün yanına oturdu. Muhatap aldım ve “Neler dönüyor burada? Taburcu olacağıma karar verilmiş, bu karar telefondan başımda duran infaz memuruna söylenmiş ve jandarma personeli de buna şahit olmuş, ben tam taburcu oluyorum derken -Yok öyle bir şey söylenmedi- diyorsunuz ve süreyi uzatmaya oynuyorsunuz? Siz neler çeviriyorsunuz? Gelin benimle, telefon görüşmesi yapılan ve bilgiyi bana aktaran infaz memuru şu anda da nöbette, başımda duruyor. Adı şu, sizinle yüzleştireyim” dedim… Çaresizlikle küstahça tavırlar sergileyerek üste çıkmaya daha doğrusu mevzuyu kıvırmaya çabaladı ve haddi iyice aşarak “Sizin yayınlarınız hayatın gerçekleri ile bağdaşmıyor, sizin için bir tedavi süreci başlatacağız ve burada kalacaksınız” dedi Onur… “İlk ve son görüşmemizde yayınlarımının yanında somut deliller bile paylaştığımı itiraf eden, bunları nereden bulduğumu soran da siz değil miydiniz?” demem bile fayda vermedi. Biliyorsun, o anda telefonları açıktı ve hattın ucunda sizlerin ayarladığı savcının kalemi vardı. Benim konuşmalarımı da duyuyordu. “Bana, beni burada tutmak için almanız gereken savcı ya da mahkeme kararını, ek süre kararını gösterecek, yazılı olarak tebliğ edip imza ettireceksiniz ve sonra ben itiraz hakkımı kullanarak burada neler döndüğünü de ayrıntılı, şahitli, ispatlı yazarak itiraz edeceğim. Bakalım ondan sonra bu işi nerelere uzayacak” dedim ve orada yanımda bulunan iki jandarma personeline de “Bu iş baştan belli idi ki mahkemelik olacak, bunlara şahit oluyorsunuz, şu duruşlarını görüyorsunuz, sizlerden ricam hafızanıza yazın, şahit olacaksınız” dedim. İsimlerini bile aldım. Sükut ederek, boyun bükerek tasdik edebildiler. Onlar bile çok rahatsız olmuşlardı.


Yanında gizli Yahudi doktor Begüm vardı. Baktım Onur mecburen yine rol yapıyor, baskı altında, açık verip duruyor, yüzüne vurunca zorlama yorumlarla kıvırmaya çalışıyor. Heyecanı ve korkusu dışa vuruyor. “B12 vitamin hapı da bir soğuk algınlığı hapıdır” diyecek kadar saçmalıyor. Ben mevzunun tadının kaçtığını anladım, baştan beri söylediği gibi bir kez daha “Bu işin sonu mahkemede bitecek ve hepiniz cezalar alacaksınız” dedim. Lakin arkasına ekledim “Hepinizi dinliyoruz, hepinizin bağlantılarını biliyoruz ve delilleri elimizde, dinleme kayıtları da elimizde”

Yüzünü görmeliydin Zeki… Çarpılmış gibiydi, sarsıldı, konudan koptu. Artık kıvıracak bir şey bulamadı, gizli Yahudi Begüm de onun sıkıştığını anlayıp sözün arasına girince “oh kurtuldum” dercesine beden hareketlerine mani olamadı ve kendini saldı…

Biliyorsun, buzdağının görünen yüzünü anlattım Zeki Çalışkan… Daha neler neler var. Sahadaki dengeleri gözettiğimden ismini anmadığım kişiler, kurumlar, teşkilatlar, bağlantılar da var.


Mesela hastahaneye günü birlik götürülüp getirilirken yanımda vazifesi icabı bulunan Jandarma personellerinin, anlatmaya çalıştığım hususları duyunca bana nasıl güzel tavırlar sergilediklerini ve bunlardan birisinin “Kardeşim, burada sana karşı apaçık şekilde bir şeyler döndürülüyor. Anlattıklarını da dinledim, hepsi çok doğru, çok mantıklı. Bu hastahaneyi ve doktorları dava et, öttürürsün” dediğini…

Ya da doktor Pınar’ı jandarma personellerinin önünde nasıl da köşeye sıkıştırdığımı, gerçek yüzünü meydana çıkarttığımı, tezatlarını yalanlarını yüzüne vurduğumu, rezil olduğunu ve oradaki jandarmaya “şahit olacaksın” dediğimde hislenmiş bir şekilde ve onay kastıyla kafa salladığını ve daha onlarca kısmı, hususu anlatmadım.

Doktor Çiğdem ve doktor Pınar’ın “Benim anlattıklarımın doğruluğunu 15 dk da internet taraması ile bile anlayabilirsiniz. Vaktiniz yok anladım ama kaçıncı defadır söz veriyorsunuz, bakacağız diyorsunuz da bakmıyorsunuz, bakın, internette bile deliller paylaştım. Onbinlerce yayınım var koca ülkede ve dünyada nasıl ses getirmişim de karşıma aklı başında bir kişi çıkıp da -İşte mfs nin tezatları, artniyeti- diyememiş. 46 raporlu birisi kullanılmış, deli olduğumu iddia etmiş, kendi raporunu montajla bana uyarlamış, bunun arkasında da Zeki Çalışkan var. Siz bu işi kısacık sürede çözebilirsiniz” gibi çıkışlarım karşısında ne hallere düştüğünü de anlatmadım. Bunların detaylarını anlatsam zaten, o kurumda deprem olur, hemen soruşturmalar ve yargılamalar başlar.

08 Ocak 2020 tarihinde hastahanede tutulduğum hücreden ceza evine dilekçe yazdım ve müdürü bilgilendirdiğim gibi dilekçemin kopyasının İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne, diğer kopyasının da İst. And. Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesini istediğimi ve bu dilekçenin hala bulunamadığını ama gönderme faks raporunun elimde olduğunu anlatmadım Zeki… Sadece bu dilekçenin yok edilmiş olması bile onlarca devlet yetkilisini ve hastahanede bu işe karıştırılan herkesi ve ardından seni ve çeteni içeri almaya yeter. Hem de vatana ihanet dahil onlarca suça ortak olmaktan, suçu ve suçluyu korumaktan Zeki…



Ceren Bilgesoy, Ceren Ateşal, bilmem ne Büyükkılıç v.s…

Benim Erenköy’ götürüldüğüm sıralarda personelin tamamına yakını gizli Yahudi ve gizli Ermeniydi Zeki… Biliyor musun bir keresinde işi gırgıra vurdum, Hakan Dağüstün diye sözde bir doktora “Sizin adınız soyadınız tuhaf… Sabetaycı mısınız?” dedim de halini bir görseydin Zeki… “Neden bahsediyorsunuz anlayamıyorum” deyince gayet sakin şekilde “Ceren Bilgesoy ve Ceren Ateşal da Sabetaycılar mı? Ne kadar tanıyorsunuz bu kişileri?” dedim. Çıkamadı işin içinden, gerginlik oldu biraz, ben sakin kaldığım halde… Baktım Jandarmalar bu hususlarda hassaslar, rahatsızlıklarını belli ettiler, konuyu anlamasalar da doktorlara sıkıntı çıkarttığımı zan ettiler de ben de “hiç gereği yok, mahkemelerde zaten ben bunları göreceğim” dedim içimden ve üstelemedim.

Şimdi beni dinle insan şeytanı!

Seni tabir ve tarif edebilecek kelimeler benim lügatimde yok. Senin seviyene istesem de inemiyorum. Nasıl bir şeytan olduğunu senelerdir anlatıyorum. Otuz kadar avukat arkadaşını ne kadar vahim iddialarla suçladım da üzerine iki sene olacak, biriniz bile benden davacı olamadınız. Biriniz bile hiç değilse “Akıl sağlığı yerinde değildir.” diyemediniz. it gibi titrediniz arka planda…

Ne zaman şu AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünü köşeye sıkıştırsam, şu Tayyip’i şamar oğlanı yapsam ve cemaatimizin içindeki adamlarını, o münafıkları duvardan duvara vursam, karşıma sen çıkıyorsun.

Bak buraya yazıyorum, ben çilemi doldurdum, cefamı çektim, imtihanlarımı geçtim ve bundan sonra önceki gibi birisi değilim… İçeri girmek, sıkıntılar çekmek, geri durmak beni irademle yaptığım, dinimle yorumladığım ve karar aldığım hususlardı. O devir bitti… Bunu o devreleri yanmış kafana iyice kazısan iyi olur.

Bu sözlerimi kale almayıp da basit basit hamleler yapacaksan bil ki sert karşılıklarımı göreceksin. Hükumet mi krize giriyormuş, devlet ve yargı otoritesine itaat mi terk ediliyormuş, memlekette çok yönlü bir kaos mu çıkıyormuş, milyonlar sokaklara mı dökülüyormuş, peşinize mi düşüyormuş hatta iç harp mi çıkıyormuş, umurumda bile olmaz. Bu kadar hukuksuz şeylerin üzerine hala “Ben yaparım olur” tarzıyla ve devlet gücünü, adli gücü istismar ederek hala yol almaya kalkarsanız, devletin makamlarını delillere boğarım. Sistem o anda durdurulursa kaos çıkar ve ben bile durduramam hatta yönlendiremem. Bu kadar senedir nadiren somut deli paylaşmamın en büyük sebeplerinden/hikmetlerinden biri de bu zaten…

Beni zorlama, seni 3. köprüden aşağı doğru asarım, yanına çeteni de asarım ve leşlerinizi de aylarca orada bırakırım. Bilirsin, ben dediğimi yaparım.



Türkiye’de hukuk varsa, şu gördüğün ve UYAP’ a girmesini çok çok zor sağladığım, yok edilmesine izin vermediğim şu dilekçem hepinizi bitirir…

Türkiye’de hukuk yoksa, biz yine kendimizden vererek sabır ederken bir de daha da damarımıza basacaksanız, bu mfs, bu cemaat ve bu millet işini bilir. Artık isyan çığlığı duyarsınız “Bu ses de ne” derken milyonlarca ayağın altında kalırsınız.

İnsanların sabrını bu kadar zorlamak, haddi bu kadar aşmak, aklı başında kişilerin yapacağı iş değil, şeytanlaşmışsınız. O halde inceldiği yerden kopsun. Haydi meydan sizin…


Ahmaklarsınız!

Geçen seneki yayınlar duruyor. Açıp açıp bakın. Ben size kırk kere “Hukuk kartını oynamayın. Az akıllı olun. Dosyalarımı oynamayın. Bununla üzerime gelmeyin. Hiçbir şey tutturamazsınız. Ben gerçek manada gitmiyorum hukuka elimde bunca delil varken ve zorlamıyorum bu yolu, bir de siz bu halde benim üstüme hukuk kartıyla mı geleceksiniz?” mealinde yazıp durmadım mı?

Büyük bildiklerim izin vermediler ve benim manen daha da tekamül etmemi, geleceğe hazırlanmamı istediler ve bir de nasihat almayan bu millet hak ettiği belaları bulsun dediler de boyun büktüm. Kırk kere “Olaylara sizin gibi bakmıyoruz. Bizim maneviyatımız ön planda…” dedim durdum.

Ne oldu şimdi? Çıktım, istesem çıktığım gibi hepinizi hukuk kartıyla ezer geçerdim. İstesem şimdi bile ezer geçerim. Ben gitmedim yine bu yola, bu şartlarda bir daha siz mi bu kartı kullanacaksınız? Öyle bir dünya yok… Haddinizi aşmayın. Neyi neden yaptığımı biraz biraz izah ediyorum, bu defa olsun dinleyin. Yoksa ortalık fena karışacak.

Size söyledim, girin Suriye’ye, girin Libya’ya ve savaş çıkartın. İç savaş çıkartın. Kıtlığa sebep olun, hiçbirini bozmayacağım. Hala anlamadınız mı benim sözüm, sözdür… Yıkılsın ortalık, temizlensin şu memleket ve şu dünya, sizin planlarınıza da uyuyor işte…

Öyle zan ediyorum ki bir şeyleri yanlış hesap edeceksiniz Onur, Çiğdem, Vedat, Begüm ve diğerleri…

Ben sizi orada iken de çok ikaz ettim ama dinlemediniz. Şimdi bir kez daha ikaz ediyorum ki tepedekiler sizleri kurtaramazlar. Kendilerini kurtarmak için sizleri harcamak zorundalar… Hala onlara ümit bağlarsanız daha da feci akıbetlere sürükleneceksiniz. İtirafçı olun, her şeyi benim anlattığım gibi dosdoğru anlatın, baskı altında olduğunuzu, tehdit altında olduğunuzu ağız birliği ile söyleyin ki cezalarınız çok çok hafifler. Aksi halde her ihtimalde sizleri bir şekilde bitirecekler.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Hiçbir Müslüman, Nurettin Yıldız’ı savunamaz, buna yol da bulamaz!

Nuretin Yıldız çoktan tutuklu yargılanması gereken birisi. Evet, içimizdeki İsrail’in basın ve medyası, şu anki konuları çarpıtarak bir karalama yapıyor ama asıl mevzular başka. Aklı başında, itikadı düzgün, vatansever hiçbir gerçek Müslümanın, Nurettin Yıldız’ı savunamayacağını iddia ediyorum ve çok sayıda somut delil ile bu iddiamı ispat ederim. Nurettin Yıldız konusu öyle bir konu ki hiçbir gerçek mü’min ve vatansever “Ben seninle aynı görüşte değilim” bile diyemez ve Yıldız’a destek veremez. Sebep olduğu hem itikadi hem de dünyevi sıkıntılar, tartışmaya mahal vermeyecek netlikte gözler önünde. Aslında mesele Nurettin Yıldız meselesi bile değil ve zaten Nurettin Yıldız,gösterilmek istendiği vasıflarda birisi de değil. Mesele onun üzerinden bazı güç odaklarının Türkiye’ye ve ehl-i sünnet Müslümanlara kurduğu tuzaklar.

Ve aslında sahte diplomalı gayr-i resmi CB’nın çıkışı da samimi değil. Şartlar onu, bunu yapmaya zorluyor ve yine de Nurettin Yıldız’a ve üzerine kurulan sisteme zarar gelmemesi için mücadele ediyor. Aynısını Adnan Oktar için de yaptı. Halktan tepki gelen, basın ve medyanın kaşıdığı, kendisine oy kaybettiren her ne varsa, onlara bu kadar sene sonra da olsa müdahale ediyor, ilgileniyormuş gibi bir hava oluşturuyor. Oysa Adnan Oktar grubu ile Tayyip’in göbekten bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. İki taraf da birbirine gerçek anlamda karşıtlık yapamazlar. El Nusra’nın Türkiye’de bir numarası siyasi/idari manada Erdoğan’dır, ilmi/manevi manada Nurettin Yıldız’dır. İkisi de bilerek yada bilmeyerek CIA’ya hizmet ederler. Bunun somut delillerini TR ve dünya basınında bile görebilirsiniz. İddiaları değil, somut delilleri… Bu ülkenin evlatlarının, İslam diye sonsuz felakete sürüklenmesini, bu milletin kurtuluş denilerek devletini bile kaybedeceği felaketlere sürüklenmesini isteyenler, ‘Allah göktedir’ bile diyebilen bu bozuk itikatlı Vehhabi’ye destek verirler. Sonra da yatacak yer falan bulamazlar. Zaten iş oraya da kalmadan, bu ülkenin ehl-i sünnet dinamikleri, başta da biz Süleymanlılar, bu oyunları bozarız. Kimse beyhude yere kendini ve başkalarını felaketlere sürüklemesin.

Ve herkes gözünü açsın artık. Nizamı aralıklarla, daha pek çok şeye böyle dokunulacak ve düzeltiliyormuş tiyatrosu oynanıp oy yükseltilecek. Referandumu dünyanın gözleri önünde çaldılar, suç üstü de oldular, millet de bu hususta iyice uyandı ve rahatsız oldu, bu defa seçimi çalamazlarsa, hepsi müebbet hapis cezaları ile yargılanacaklar. Bu riskle karşı karşıya olanlar, her tiyatroyu oynarlar. Bu güne kadar bütün millete inat, yer yer milleti azarlayarak yaptıkları politikalardan, geri dönüyormuş rolleri de oynarlar.

Selefi/Vehhabi kafası

Mehmet Fahri Sertkaya

SORU: Caner Taslaman, sen Sabetaycı mısın? CEVAP: Ben Boşnakça konuşabiliyorum | Mehmet Fahri Sertkaya

Yazar: Mehmet Fahri Sertkaya (#mfs)

Ne ara gittin, ne ara geldin, durduk yerde aniden neden gittin, gittin de neden bu kadar kısa sürede geldin, hiç anlamadık Can-er Tasla-man…

‘İşte bakın, ben Boşnağım, Bosnalıyım, Boşnakça konuşabiliyorum” demek için mi çektin bu kadar zahmeti? Sana aile bağlantılarının Bosna’ya dayanmadığını, Boşnakça bilmediğini söyleyenler mi oldu? Millet bunları merak etmiyor ki sen neden merak edilen kısımları tartışmıyor ya da bu kısımlara dair konuşmuyor, açıklama yapmıyorsun da böyle lüzumsuz çileler çekiyor, acayip tavırlar sergiliyorsun? 

Bir baksak ünlü Sabetaycılara, kimisi Sabetaycı Cansu Canan Özgen gibi Selanikli, kimi Yanyalı kimi Bosnalı, kimi Manastırlı, kimi Moralı, kimi Üsküplü… Balkanların, Rumeli’nin her yerinden Sabetaycılar var. Bunların soylarını biraz daha araştırınca ya İspanyol Yahudilerine çıkar ya da Polonya Yahudilerine… 

Bütün bu Sabetaycılara baksan, İbranice, Ladino (Yahudi İspanyolcası) dili yanında, Rumcayı, İspanyolcayı ya da bulundukları yerin yerel dilini, ana dili gibi konuşurlar. Bu, onların aslen Sabetaycı gizli Yahudi oldukları ya da Sabetaycı kolundan değil de diğer gruplardan gizli Yahudi oldukları gerçeğini değiştirmez. İzmir’in gizli Yahudilerine, hatta Ankara’nın, Erzurum’un, Bursa’nın, Eskişehir’in gizli Yahudilerine de bir baksan, ya İspanya kökenli çıkarlar, ya Polonya… Buna rağmen sorsan ‘İzmirliyiz’ derler, ‘Ankaralıyız’ derler, ‘Rumeliliyiz’ derler, ‘Türküz’ derler hatta ‘Evlad-ı Fatihanız’ derler de gerisini mevzu etmek istemezler.

Bu kadar yorulana kadar, geçip twitter’ın başına, şu mealde cümleler yazabilirdin:

1- Evet, gençlik yıllarımda, daha çok Sabetaycı gizli Yahudilerin ve Masonların toplaştığı Adnan Oktar grubundaydım. Onlara yapılan Emniyet operasyonlarında ve yargılamalarda ben de topun ağzına kadar geldim ama içeri düşmedim. O zaman soy adım ‘Uygun’du, gazetelere konu olduğum için Sabetaycı anne tarafımın soy adı olan Taslaman’ı mahkeme kararı ile soy adım yaptım.

2- İddia edildiği gibi ben de Sabetaycıyım. Eşim de, eşimin akrabaları da, etrafımdan çok kimseler de, kankam Emre Dorman da, Haber Türk’ün sahibi Turgay Ciner de, Cansu Canan Özgen de, daha çok kimseler de hep Sabetaycı.

Adnan Oktar’ın kedicikleri denilen kadınlardan Sabetaycı Tuba Öymen’in 2011 yılındaki bir paylaşımı. Adnan Oktar grubundan ayrılıp Kızıl İmamcılar denilen gurupla yoluna devam eden Caner Taslaman’ı, Oktar grubu yıllarca ifşa etti.

3- Bu nedenle, bütün müslümanları karşımıza alıyoruz. Onlar ne derse desin, neyi ispat ederse etsin görmezden geliyoruz. ‘Bilimsellik” söylemleri altında, onların doğru olan ehl-i sünnet İslam inancına “Geleneksel İslam” deyip yok etmeye çabalıyoruz. Hadisleri ve mezhepleri yıkarak, İslam’ı dipten bir darbe ile yıkmak istiyoruz. Hatta bu maksatla alaya alıyoruz, baskı altına alıyoruz ve bu gizli kapaklı bağlantılarımız yüzünden, haksızlığımız meydanda olduğu halde, münazaralarda gerçek İslam alimlerinin karşısında perişan olduğumuz halde bu Sabetaycı basın ve medya yine de onları değil, bizi el üstünde tutuyor. Hizmet verdiği milletin değil, bizim yanımızda oluyorlar. Zaten bu sadece dini meselelerde böyle değil. Onlarca yıldır bu milletin kabullenişlerini Sabetaycı basın ve medya değiştirmedi mi.. Çıplaklığı, alkolü, sigarayı, ana-babaya asi olmayı, kendi kafasına kaptan olmayı, süs ve gösteriş için yaşamayı, kumarı, zinayı, evlilik dışı birlikteliği bizim Sabetaycı basın ve medya normalleştirmedi mi… Bakın işte bu paylaşımım da bile arkamda yarı çıplak bir kadın var ve ben onun da olduğu fotoğrafı paylaşırken, sabah akşam İslam’dan, ayetlerden bahseden biri olduğum halde hiç bir utanma belirtisi göstermeden onu da paylaştım. 

Haftalar hatta aylar boyunca, Sabetaycı Caner Taslaman’a, en medeni şekilde sorular yönelttik. Sabırla tekrar tekrar sorduk ve imkansızı başarıp, her seferinde görmezden gelmeyi tercih etti. Şimdilerde bütün Türkiye Akademi Dergisi’nin Caner Taslaman ve çevresine dair iddiaları ile çalkalanıyor ama o hala akıl almaz şekilde susuyor.

4- Caner Taslaman ad ve soy adımın Boşnakça ile alakası yoktur. İbraniceye atıf içerir. Bunları açıklasam da giriş seviyesinde olanlarınız anlayamaz. Boşa zahmet çekmenin anlamı yok. Benim adım Can-er, Turgay’ın soya adı Cin-er… Benim soy adım Tasla-man, Emre’ninki Dor-Man.. Bunlar tesadüf eseri değildir. Özenle üzerinde durulmuş isim ve soy isimlerdir ve İbranice gerçek isimlerimize ya ses/telaffuz ya da mana itibari ile atıf içerir. 


5- Yaptık, ettik. Bakın ne kadar panik halinde olduğum sadece şu acayip tutarsız davranışlarımdan ve paylaşımlarımdan bile belli ve gözler önünde. Lütfen savcılıklara suç duyurusunda bulunmayın. Yaptıklarıma çok pişmanım.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Bir Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu deşifre ettiğimiz Caner Taslaman’dan ‘Çevir kazı, yanmasın’ tavırları…

Yazar: Mehmet Fahri Sertkaya (#mfs)

ÇEVİR KAZI, YANMASIN…
Dear Mr. Taslaman!
Haftalardır senin gerçek yüzünü bu millete ilan ediyoruz. Defalarca profilinden en medeni şekilde sorular yönelttik, acayip bir tavırla görmezden geldin ama görünen o ki, bu gayretin de seni kurtaramadı, artık yavaş yavaş topun ucuna geldin.
Yaklaşık üç saat kadar önce, Facebook ve Twitter hesaplarında paylaştığın bu metin, sorularımız karşısında haftalardır neden susup kaldığını, Cansu Canan Özgen’in de neden susup kaldığını, aslında verebilecek bir cevabın/cevabınız olmadığını gözler önüne seriyor.

 Görsel 1:   Akademi Dergisi olarak, Sabetaycı bir gizli Yahudi olduğunu deşifre ettiğimiz Caner Taslaman’ın, insanların kafasında oluşan soru işaretlerine sözde cevap verdiği bir Twitter paylaşımı…

 1-  Soy adının Sabetaycılık ekseninde tartışıldığını, soy adından sebep Müslüman görünen Sabetaycı bir gizli Yahudi olduğunun iddia edildiğini bile neden yazamadın? Neden açık yüreklilikle ve net duruşla hala ‘Bana Sabetaycı gizli Yahudi diyorlar. Ben Sabetaycı değilim’ diyemiyorsun da ‘Fikirleri tartışmak yerine, bu saçmalıkları tartışmak’ şeklinde cümleler ile ve peşi sıra gelen aşağılayıcı, seviyesiz, saldırgan tabirler ile tuhaf, panik halinde, çaresiz kalmış bir psikolojiyi yansıtıyorsun?

 2-  Programına seni sık sık çıkartıp da İslam itikadının dibine nükleer bombaları döşemene yardım ve yataklık eden Selanik’li Sabetaycı Cansu Canan Özgen neden hala susuyor ve çok değerli konuğu olduğun, hatta demirbaşlarından biri olduğun halde sana destek veremiyor? Sahi Sabetaycı Emre Dorman, bu zor zamanında neden seni arkalamıyor, tartışmalara girmiyor? Ya da beraberce İslam itikadının dibini oymaya ve milyonlarca Müslümanın itikadını bozmaya, sonsuz saadetini çalmaya çabaladığınız Haber Türk isimli televizyon kanalının sahibi olan Sabetaycı Turgay Ciner nerede? Yalnızlar rıhtımında gibisin Taslaman? Bir de, senin 2009’dan sonra televizyonlarda sık görünmeni sağlayanlar kimler? Bunun zeminini hazırlayan kişilerden biri, Sabetaycı Okan Kaan Bayülgen mi? Okan Kaan Bayülgen’in, bu ülkede kaç Sabetaycı gizli Yahudiyi meşhur ettiğini ve içi boş teneke misali kaç Sabetaycıyı muteber kişiler olarak gösterdiğini/kabullendirdiğini bilmediğimizi mi sanıyorsun?

 Görsel 2:  İslami ilimler sahasında son derece vasıfsız, hatta dip seviyede biri olmasına rağmen, Sabetaycı gizli Yahudi medya patronlarının kanallarına, özellikle de Sabetaycı Turgay Ciner’in Haber Türk’üne sık çıkartılarak muteber kılınmak istenen bir proje adamı Sabetaycı gizli Yahudi Caner Taslaman

 3-  Bir cemaate katılmayıp, takıldığın şeklindeki kelime oyunlarına senden başka itibar eden olmuş mu? Neden, katılmadığını, takıldığını iddia ettiğin o cemaatin Sabetaycı gizli Yahudilerin ve Masonların toplaştığı Adnan Oktar cemaati olduğunu yazamadın? ‘Takılmak” dediğin şey, nasıl bir şeydir ki, o cemaate hukuk/yargı müdahalesi olunca seni de ağır ceza mahkemelerinde yargıladılar? Zaten bütün Türkiye bu gerçekleri duymak üzere ve şu anda bile çok yüksek sayıda insan bunları duydu, bunun şokunu yaşıyor? Net duruş sergilemen gerekmez miydi? Bu şartlarda bile hala neden gizlemek refleksi, paniği ile hareket ediyorsun? ”Evet, Adnan Oktar grubundandım ama sonra işler sarpa sarınca ayrıldım ve kızıl imamcılar denilen grupla yoluma devam ettim.” de… Bunu dediğin anda takipçilerin hemen fark edecekler değil mi, zaten sen de itikadi meselelerde ‘bilimsellik‘ maskesinin arkasında Adnan Oktar grubunun savunduklarını savunuyorsun. ‘Geleneksel İslam’ diye diye aşağılayıp, doğru olan ehl-i sünnet itikadını, Adnan Oktar grubunun da çekmek istediği ayara çekmek istiyorsun. Yok aranızda bir fark… Yani fiziken bir ayrılık olsa bile inanç, niyet, hedef anlamında bir ayrılığınız yok… Onlar mimlenmişler ama senin bu yüzün ve gerçek kimliğin tanınmıyor.

 Görsel 3:  Adnan Oktar’ın kedicikleri olarak anılan kişilerden Tülay Kumaşçı’nın bir twitter paylaşımı. Deşifre olmamak için direnen ve ”Ben hiçbir cemaate mensup olmadım. Gençliğimde bir süre bir cemaate takıldım” diyebilen Caner Taslaman’ı yalanlıyor ve ‘uzun yıllar’ dan bahsediyor. Akademi Dergisi olarak Adnan Oktar ve çevresi ile büyük bir mücadelemiz olmuştu, çok büyük darbeler vurmuştuk ve Adnan Oktar, çok uzun süre inkar etse de, sonra A9 TV’de bir canlı yayına çıkarak, aslında Yahudi olduğunu itirafa mecbur kalmıştı. Adnan Oktar grubunun has kadrosunun ezici çoğunluğu, en baştan bu yana ve bu gün de dahil Sabetaycı ailelerin fertleridir. 

***

 Görsel 4:  Adnan Oktar’ın kedicikleri denilen kadınlardan birinin Twitter paylaşımları… Feryal Kalkavan Taslaman, Caner Taslaman’ın eşidir ve o da gizli Yahudidir. Meltem Arıkan hesabından yapılan bu paylaşımlarda, Caner’in eşi Feryal Kalkavan Taslaman ile Adnan Oktar ekibinden olanlar arasında sağlam bir geçmiş ve ciddi bir hukuk olduğu anlaşılmaktadır. Kalkavan ailesinin FETÖ ile de bağlantısı vardır. Ergenekon ve Balyoz davaları kapsamında yargılanan bazı kişiler, kendilerine FETÖ ile Adnan Oktar grubunun ortaklaşa kumpas kurduğunu, kedicikler denilen kadınların iş yerlerine, evlerine art niyetli olarak gönderildiğini, bu kediciklerin de bu projede kullanıldığını, bazı önde gelen kediciklerin ülkemizdeki Amerikan ve İsrail Büyük Elçilikleri ile normal dışı bir iletişim halinde olduklarını v.s. iddia eden savunmalar yapmıştır. Sözümüz meclisten dışarı, FETÖ projesi, CIA’nın, MOSSAD’ın, Katolik misyoner teşkilatlarının desteği ile ülkemizdeki gizli Ermeni ve gizli Yahudiler tarafından uygulamaya konulmuş bir ihanet projesidir. FETÖ gerçekte bir İslami cemaat ya da İslami proje değildir. Her şeyden habersiz alt tabaka kandırılıp kullanılmıştır. Fethullah Gülen de gizli Ermeni (ya da pakraduni) bir gizli kardinaldir. Bu nedenle, ruhban sınıfı evlenmediği için evlenmemiştir. Dinler arası diyalog ve Medeniyetler ittifakı, devasa çapta bir misyonerlik faaliyeti idi. Vatikan ziyaretinde ‘Burada ölmeyi düşledim’ diyebilmiştir. Kitapları ve şiirleri intihal(edebi hırsızlık)dir ve bu çok defa ispat edilmiştir. Gösterildiği kadar yüksek vasıflı birisi değildir. Öncelikle MİT tarafından kullanılmış, sonra CIA’ya da bağlanmıştır. Cemaatin üst seviye yönetici kadrosu, yani gerçek FETÖ’cüler arasında yüksek sayıda gizli Ermeni ve gizli Yahudi vardır. Gülen’in yeğeni ise, gizli Ermeni (ya da Pakraduni) olan ve Caner Taslaman ve benzerleri gibi, gerçekte olduğundan binlerce kat daha vasıflı gösterilmek istenen kadın yazar  Elif Şafak (Atayman) ile evlidir. FETÖ’nün ilk eğitim müessesesi olan Yamanlar Koleji’ni kuran kişi, kripto Yahudi Sezen Aksu’nun babasıdır ve sağdır. ‘Yaman Dede’ olarak anılır. 

 4-  Sabetaycı Yahudilerde de, diğer grup Yahudilerde olduğu gibi, soy, anneden devam etmiyor mu? Senin, anne tarafının soy adını alman bu şartlarda pek tabii değil mi? Senin fotoğrafının da bulunduğu, ”Adnan Oktar’ın şık müritleri” başlıklı, 1986 tarihli gazete kupüründeki haber metni doğruydu da, soy adın orada yazıldığı gibi Osman Caner Uygun‘du da, sonradan mı değiştirdin? Bunu bile neden iki cümle ile net açıklamıyor, üzerinde hala sis perdeleri bırakıyorsun? Soy adını değiştirirken, bir taşla iki kuş vurmak istedin mi? Hem Adnan Oktar hadiseleri sırasında bu durumlara düştüğün, yargılandığın, dünya kadar hadise yaşandığı, kızıl imamcılar vak’aları hemen anlaşılmasın, hem de Türkiye’deki Sabetaycı aileler arasında hiç kalmamış olan Taslaman soy adı devam etsin mi istedin?

 5-  Soy adını Bosna’ya bağlayıp duruyorsun ama Bosna’da ne var, bu soy adını orada neden almışlar, Boşnakça’da Taslaman ne demek ya da Taslaman’ın kökeni nedir, nereden gelir, neden izah edip iki dakikada sis bulutlarını dağıtmamakta ve bir şeyleri gizlemek çabanda hala ısrarcısın? ”Yahu amma abarttılar. Taslaman’ın kökeni şudur. Manası budur. Bu kelimede İbranice’ye atıf yoktur.” diyeceksin, bitecek ama yoksa var mı bir atıf?
 6-  Adnan Oktar imzası ile basılıp dağıtılan kitapların… Bilim ile din sanki ayrıymış da, bilim ile dini sözde birleştirdiği iddia edilen o kitapların… Senin tabirinle dini meseleleri “bilim, akıl ve mantık süzgeci”nden sözde geçiren o kitapların ve ayrıca o belgesel CD’lerin… Amerika merkezli Evanjelik/Siyonist Hristiyan tarikatlarına ait olduğunu, onlardan modifiye tercümeler olduğunu uzun yıllar önce delilleri ile ispat ettik. Sonra Adnan’ın kediciklerinden Sabetaycı Didem Ürer, canlı yayına çıkıp da bunu kabul ve itiraf etmek zorunda kaldı. Yetmedi, bir de ”Amerika’daki yaratılışçıların kitaplarından istifade etmişsek, bu yanlış mı?” mealinde cümleler ile vaziyeti kurtarmaya teşebbüs etmek zorunda kaldı. Yoğunluktan senin kitaplarını hala inceleme fırsatı bulamadık. Söylesene mr. Taslaman, senin kitapların da onlardan araklama mı? İçlerine sızan gizli Yahudiler tarafından inancı dönüştürülen, ‘bilimsellik’, ‘akılcılık’, ‘mantıklı olmak’ maskeleri ile tam da Yahudilerin/Siyonistlerin istediği ayara getirilen ve İsrail için beleş asker olmaya hazır o Siyonistleştirilen Hristiyanlardan, yani bilinen adı ile Evanjeliklerden araklama ve modifiye tercüme mi? Öyle ise baştan itiraf et de, bizi boşuna meşgul etme, çünkü deşifre edeceğimiz, gerçek yüzünü meydana sereceğimiz çok lüzumsuz var. Vaktimiz de dar.

 Görsel 5:  1986 yılında, Adnan Oktar grubuna yargı müdahalesi olmuştur. Adnan Oktar da dahil, grubun pek çok üyesi, devletin güvenliğini tehdit edenlerin yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemeleri(DGM)’nde yargılanmıştır. Yargılananlardan biri de, o zaman adı Osman Caner Uygun olan Caner Taslaman’dır. Sonraki süreçte, baba tarafının soy adı olan Uygun yerine, mahkeme kararı ile Sabetaycı anne tarafının soy adı olan ‘Taslaman’ı almıştır. Kendi iddiasına göre, bu kararı ile, Türkiye’de Taslaman soy adını taşıyan tek erkek kişi olmuştur. Yargılamalar sırasında fotoğrafları ile birlikte basında haber olmuştur. Sol taraftaki gazete kupüründe sağdan ikinci kişi Sabetaycı Osman Caner Taslaman’dır.

 7-  Akademik kariyer elde etmende, ülkemizdeki gerçek paralel devlet olan Sabetaycıların, üniversitelerdeki uzantılarının ve Masonların payı oldu mu? Diplomaların, doktoran falan gerçektir inşaallah. Değilse baştan itiraf et, yaz, boşa zaman kaybetmiş olmayalım.
 8-  Bu son madde çok önemli… Söyle Sabetaycı Turgay Ciner’e, söyle o Sabetaycı Cansu Canan Özgen’e, bir canlı yayın ayarlasın, senin karşına bizden birini çıkartsın, bakalım bir saat sonra Caner Taslaman diye biri kalıyor mu, girdiği şekilden sonra hala ona itibar eden bir kimse kalıyor mu, Sabetaycıların markalaştırdıkları kişiler gerçekten marka değerinde mi, anlayalım ve bütün Türkiye de anlasın…
Biz ‘Her şey Aladağ için’ dedik… Seni ve senin gibi bazılarını, öteleyecek, bir iki sene daha kendi çapınızda dönmenize izin verecek, dokunmayacaktık. İkaz ettikçe, ‘Bir nane değilsiniz, akıllı olun’ dedikçe, kendilerini bir nane sanan Sabetaycı basın ve medya teröristleri ve patronları, Aladağ yurt yangını üzerinden o insanlık dışı basın/medya lincini ve Türk/İslam düşmanlığını, cemaat/tarikat düşmanlığını devam ettirdiler.
Şimdi onların hepsine gülücüklerimizi ilet… Senden sonra dokunduğumuz avukat Metin Feyzioğlu’na da ilet. Söyle ona, biz de peşini bırakmayacağız. 
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi