Etiket arşivi: Rüya tabirleri

Rüya Tabirleri-Hasan Arıkan münafık da olsa…

Mehmet Fahri Sertkaya, [10.05.20 12:31]

v.a.s. Ruhi/cinni bir rahatsızlığa işaret var. Münafığın biri olsa da Hasan Arıkan’ın sana bu hususta yardımcı olacağına, üzerindeki baskıdan/kontrolden dolayı sana bu esnada yanlış yapamayacağına işaret var.

Mehmet Fahri Sertkaya, [10.05.20 12:34]

Etrafımda olan pek çok kişi gibi seni de takip etmişler, araştırmışlar. Normal biri olduğunu görüp “Bundan bir zarar gelmez, bu da mfs’nin sistemnin adamı değil” demişler. Seni Emniyet istihbaratının haricinde askeri istihbaratın da araştırdığı, rüyandan anlaşılabiliyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Hazret-i Musa devri gibi bir devir yaşıyoruz…


“Abi, duydun mu?”

Hazret-i Musa devri gibi bir devir yaşıyoruz.

Türünü bilmediğim beyaz renkli bir kuş, gece yarısı bütün koğuş uyuyorken koğuşta uçuyor. Serçeden büyük, güvercinden küçük boyda olan bu kuş, üç katlı ranzalarla tıka basa dolu olan karanlık koğuşta, zemin kata inen merdivenin başında bir o yana, bir bu yana gidiyor.

Onu yakalamak için hamleler yapıyorum, ilk anlarda mümkün olmuyor ama sonra bir ara ellerimin içine alıyorum. Onunla biraz da konuşuyorum. Kısa konuşmanın ardından onu bırakıyor ve Mart ayının ortasında, Ümraniye E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda yatmakta iken gördüğüm bu rüyadan uyanıyorum.


Acayip bir hal yaşıyorum rüyada, yaşamadan anlatılamayacak değişik bir hal. İnsanı biraz gamlandıran, içini acıtan bir hal denebilir ama biraz daha farklı. Yine uyumaya çalışıyorum ve bir süre sonra yine uyanıyorum. Uyanır uyanmaz aklımda o rüya, tabir etmeye çalışarak ranzadan iniyorum.

Saat gece 01:30 suları, rüyanın etkisi altında koğuşun zemin katına iniyorum. Herkese yetecek yatak olmadığı için gece nöbete duran, sabah boşalan yataklara yatan ve “gececi” dediğimiz arkadaşlar var. Bir de yatağı olsa da onlara takılan, uyumayıp televizyon izleyenler var.

Koğuşun koridora bağlanan kapısının orada 28 yaşında genç bir arkadaş var. Merdivenden inince ilk ona denk geliyorum ve “Abi, duydun mu?” diyor.


“Neyi?” diyorum “Yan koğuşlardan birinde bir kişi intihar etmiş” diyor. Merakla sorularımı sordukça anlıyorum ki ben uyanıp aşağı inmeden kısa bir süre önce karantina ya da dağıtım koğuşu denilen koğuştaki mahkumlardan biri intihar etmiş. Önce infaz memurlarından biri “Adam intihar etmiş, koşun” diye koridorda bağırmış.

Sonra peşine diğer infaz memurları koşmuşlar. Sonra kurum müdürü de gelmiş, olay yeri inceleme de savcı da… Koymuşlar cesedi bir ceset torbasına ve götürmüşler.

O arkadaş, intihar vak’ası yaşandığını söyler söylemez benim aklım gördüğüm rüyaya gitti. Ona da “Galiba bana malum oldu, şöyle şöyle bir rüya gördüm. Emin değilim ama bu intihar ile alakası olabilir” dedim.

Sonra içim daha da burkuldu. İntihar eden kişi lüzumsuzun biri olsa bana bu şekilde malum olmazdı diye düşündüm. O şartlarda hadiseye dair sağlıklı bilgi almak da pek mümkün değildi.


Aynı mahkum arkadaşın evinden/ailesinden kısa süre önce isteyip de koğuşa getirttiği bir rüya tabiri kitabı vardı. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin hazırladığı çok değerli bir eserdi. Onu açıp bakınca “Rüyada bir yerde türü belli olmayan kuş görülürse, oraya Azrail (a.s.) gelir. Orada hasta varsa ölür” yazıyordu. Daha önce bunun gibi bir rüya görmemiştim. Bu maddeyi/bilgiyi okuyunca hiç şaşırmadım. İntihar vak’asına işaret ettiğine emin oldum.

Bu mesele aklımda yer etmişti ve tahliye olunca arkadaşlardan bu meseleyi de hızlıca bir araştırmalarını istedim. Aldığım bilgi o ki aslında kötü biri değilmiş, çok çekmiş, çok ağır büyüler yapılmış ve kendi iradesi dışına çıkarılarak, zihin kontrolüne alınarak, intihar gibi görünen bir sonla vefat etmiş.

Birçok kişi meseleye çok başka bakıyor, acımıyor, umursamıyor ve lüzumsuzun biri müstahakını bulmuş gözü ile bakıyorken ben çok farklı tavır almıştım.

Rüyada bir kuşla konuşmanın tabiri ezberimde yoktu. Daha önce hiç görmediğim bir maddeydi. O rüya tabiri kitabında da yoktu. Çıkınca baktım ki rüyada bir kuşla konuşmak, yaşanacak bir nahoş hadise hakkında olgunluk göstermek ve karşı tarafı anlayıp alttan almak demekmiş.

Şu ülkede ve şu dünyada, aslında iyi niyetli ve mazlum olan çok sayıda insanın büyülerle intihara sevk edildiğini bilmek ne kadar acı… Hazret-i Musa devri gibi bir devir yaşıyoruz.


Hangi dala el attıysa kurutulmuş!

Bir zaman gelmiş, hayatında bir anda her şey olumsuz yönde değişmeye başlamış.

Hangi dala el attıysa kurumuş. Çok mücadele vermiş, toparlamak istemiş, iyi niyetle sebeplere uymak ve darlıklardan çıkmak istemiş ama her işin sonu hep kesik olmuş.

İşleri bozulmuş, yuvası yıkılmış, itibarı sarsılmış, ruh ve beden sağlığı bozulmuş. Bütün bunlara da kendisine yapılan büyüler sebep olmuş. Temiz niyetli ve mücadeleci birisi olduğu halde umursamaz, bir baltaya sap olmaz biri gibi görülür olmuş. Bir süre sonra ister istemez yalnızlaşmış. Yaşadıklarına büyülerin sebep olduğunu anlayamamış. Bazı zamanlar, büyü ile zihin kontrolünde iken hiç istemediği, asla yapmayacağı şeyler yaptırılmış ve suçlar işletilmiş. Hayatı tamamen mahvolsun diye cezaevine sürüklenmiş. Kendi eli ile kendi bedenine zararlar vermesi sağlanmış. Kesikler atmış.

Ve cezaevinde de rahat bırakılmayıp intihar gibi görünen bir halde öldürülmüş. Bu kadar iç yakan bu hadisede, duyunca insanı dağlayan bir sarsıcı gerçek de şu ki bu mazlum kardeşimize bu fenalığı, bu büyüyü öz kardeşi yaptırmış. Kardeşi, kendisinin güleç yüzlü, halim-selim, iyi niyetli, sevilen birisi olmasına çok haset etmiş.

Gördüğüm o rüyada, o mazlum kardeşimizin yüksek bir manevi derece ve şehadet mertebesi ile alemi değiştiğine de işaret var. Allah şefaatine nail eylesin. Ona bunu yapanları, yaptıranları ibret-i alem eylesin.

Mehmet Fahri Sertkaya

Dünya Tarihine bakış epeyi sarsılabilir…

Kaç gündür, bir takipçimin gördüğü ve bana yazdığı şu rüyayı tabir edip paylaşsam mı paylaşmasam mı diye düşündüm durdum.

Ben şu rüyayı tabir etmek istesem, bu güne kadar anlatmadığım bazı sarsıcı bilgileri anlatmak zorunda kalırım ve devletler arası değil, gezegenler arası değil, yıldız sistemleri arası kriz çıkabilir.

Dünya tarihine bakışlar da yine epeyi sarsılabilir.

Mehmet Fahri Sertkaya

Memleketi saran fırtına…

Bundan 6-7 ay önce, cezaevinde iken ben de bir rüya görmüştüm.

Kapalı bir mekandayım. Sanki büyük bir fabrikanın çok büyük, tek katlı ve ortasında kolonlar olmayan kısmı kullanım dışı bırakılmış da ben oradayım. Hangar gibi desem değil, daha da büyük bir yer. Ben onun orta kısmında yan duvarlardan birinin dibinde ve dışarı dönük olarak bakıyorum.

Ortam karanlık ve tam bir felaket karanlığı, fırtına karanlığı gibi. Elektrik, aydınlatma falan yok. Önümdeki duvaraya bakıyorum ki sağ yanımda bir kapı var. Kapı ahşap değil, Büyük bölümü camdan oluşan, zayıf ve doğrama bir kapı. Sola doğru bakıyorum ki kapının bana göre solunda bir cam çerçeve var. Bu, mağazaların büyük, tek parça, ortakayıtsız vitrin camları gibi.

Ben kendimi şu şekilde görüyorum. Sağ elimi kapının arkasına destek olarak bastırıyorum. Sol elimi de soldaki çok büyük camın arkasına destek olarak bastırıyorum. Tam o anda dışarda çok ama çok şiddeti bir fırtına çıkmış olduğunu anlıyorum.


Ben içeride olduğum ve dışarı çıkmadığım halde rüyada fırtınanın şiddetini anlıyorum, içimde hissediyorum. “Ne kadar da şiddetli. Şimdi bütün Türkiye’yi mahvedecek” diyorum.

Sonra kapı dar olduğu için olsa gerek onu tutabiliyorum ve dışarıdan içeri gelen fırtına baskısı kapıya zarar vermiyor. Lakin aynı anlarda o vitrin camı büyük baskı altında kalıyor ve içe doğru göbek yapıyor. Normalde cam kırılır ama kırılmayıp içe doğru eğriliyor. Ve camın sağ yanında, camla oturduğu çerçeve arasında üç karışlık bir açıklık oluyor. Göbek yaptığı halde aynı açıklık solunda olmuyor. Ben, “Bir keramet var galiba. Normalde bu açıklıktan fırtınanın içeri sızması lazım ama sızmıyor” diye düşünüyorum.

O anda arkama bakıyorum ki 8-10 yaşlarında 8-10 çocuk var. Yüzleri gösterilmeyen çocukların bazısı erkek çocuğu, bazısı kız çocukları.

Ve sonra bir anda sahne değişiyor, ben kendimi Amerikan cipleri gibi çok geniş bir lüks cipin içinde görüyorum. Yoldayım ve fırtınanın esip geldiği yöne doğru yol alıyorum. Bir fark ediyorum ki sanki yaz günü, tertemiz havada yol alıyormuş gibiyim. Ne sarsıntı duyuyorum, ne gürültü duyuyorum ne de arabanın sallandığını ve zorlandığını görüyorum. Çok güzel ve sorunsuz bir şekilde yoluma devam ederken arkama dönüp bakıyorum ki çocuklar da arka koltuklardalar.

Yola devam ediyorum. Bir yere geliyorum ve oranın fırtınanın başladığı yer olduğunu biliyorum. Fırtınanın başladığı yerin de arkasına geçtiğimi, fırtınayı arkamda bıraktığımı anlıyorum. Bir bakıyorum ki orada askerler ve birkaç askeri araç var. Araçlarından inmişler, ayakta bekliyorlar. Onların, yabancı bir ülkenin askerleri olduğunu anlıyorum. Arabadan iniyorum. Çocuklar da iniyorlar. Yabancı askerlerle biraz konuşuyorum ve sonra onlar yanımdaki çocuklara İngilizce konuşmaya başlıyorlar. “Bu çocuklar İngilizce bilmezler. Sizi anlamıyorlar. Türkçe konuşun” diyorum ve uyanıyorum.

Mehmet Fahri Sertkaya

Rüya Tabirleri-Belalar, harp, zor günler…

Hayırlı sabahlar hocam. Bir rüya gordüm sıkıntılı uyandım. Net ve etkisinde kaldığım için size yazıyorum vaktiniz olursa bilgilendirir isiniz. “Sabahın aydınlanmaya basladıgı saat oluyor aynı zanmda kar yagıyor hafif, buyuk kızım dısarı çıkıyor karla oynamak için. oynarken kar fazlaşıyor ve karın yagmasın dolayı hafif karanlıklasıyor biraz oyna iceri gel diyorum tamam anne diyor. sonra bir siyah köpek beliriyor camdan içeri girecekken camı kapatıyorum . Kızım dısarda diyorum arkadan anne ben girdim içeri diyor. Sonra o kpek tinerci Çocuk oluyor sanırım ve evimin etrafında 7-8 tinerci Çocuk oluyor ve evin alt kat, camdan iceri bakmaya ve cama zarar vermeye calıyorlar camdan bakmaya calısan cocuga 155 yazıyorum hafif buzlu cama (polisi ariyorum demek isteyerek) . Esim evde yok napıcam diyorum. Polisi arıyorum düşmüyor hat. Dışarı çıkıp kapının onundeki 2tane polisin birine cocukları göstererek bize zarar vermeye calısdıklarını soyluyorm ve içeri girerken şu dusuncede oluyorum 2 polisin bu cocuklara müdahale etmeyip yani korkup bişey yapmadan gideceyini ve biran önce eve girip perdeleri herseyi kapatıp karşı odada otururuz diyorum”

✒️ Dünyanın aydınlanma vakti geldi.

Bu Türkiye’den başlıyor. Kar, bela ve musibet demek. Sonu iyi olacak ve sonunda aydınlanmaya, hidayetlere, manevi istikamete sebep olacak büyük felaketler art arda gelmeye devam ediyor. Zaman geçtikçe, millet bunlar geçecek derken bir süre sonra felaketler şiddetleniyor. Köpek, düşman demek. Belki de ülke sınırlarımıza girmeyecek olsalar bile galiba bizim askerimiz başka ülkelerde savaşa giriyor. Sokak köpekleri de tinerciler de istenmeyen şeyler ve bunlar düşman askerlerini temsil ediyor. Sizin ev bu rüyada devletimizi/vatanımızı temsil ediyor. Camdan içeri girememeleri de sınırlarımızdan içeri girememeleri olsa gerek. Eşinizin evde olmaması ve sahipsiz kalmanız, devletin başındakilerin yok hükmünde olduğuna, tesirsiz kaldıklarına ve devlet gücünü doğru kullanamayacaklarına işaret. Zaten polisi arayınca düşmemesi de milletin devlete sığınınca gerekli devlet gücünü bulamaması olsa gerek. Polislerin korkup müdahale etmemesi de bu anlama geliyor. Millet kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacak. Bir an önce eve gidip perdeleri kapatıp bir şey yapamadan oturmak da bu anlama geliyor.

✒️ Ayrıca devleti ve milleti temsilen gördüğünüz bu rüyada, size, ailenize dair işaretler de var. Yaşanacak o çok sıkıntılı zamanlarda aile fertlerinizden az ya da çok zarar görecekler olacak.

Cemaatten ayrılmayın. Bir başınıza kalmayın. Birliği beraberliği terk etmeyin. Vazifeyi ve hatimleri asla terk etmeyin. Cemaat içindeki samimiyetsizlere takılmayın, muhterem büyüğümüzün talimatlarından ayrılmayın. Sadakalar verin ki belaları def eder. Hiç bir şey yapamazsanız sokak hayvanlarını, kuşları besleyin. Konu komşudan hala insan kalmış olanlara destek olun, yardımlaşın. Günahlardan uzak durmak hususunda daha gayretli olun. Şu zorlu süreç geçene kadar maneviyatınızı yüksek tutun, nafile ibadetler yapın, zikir çekin, dualar edin, Kur’an okuyun, iyiliği nasihat edip kötülükten men edin, söz dinlemeyenlerden yüz çevirin, musibet anlarında okunacak duaları da okuyun. Televizyondan mümkün olduğunca uzak durun. Gökten taş bile yağsa hakiki evlatlara bir şey olmaz, endişe etmeyin. Müslümanın başına her ne gelirse hayrına olur.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bu arada ben size bir de Trump’ı gördüğüm rüyamı anlatayım mı?


Rüyamda Trump’ı hemen yanımda ayakta dururken görüyorum. Bana aşırı derecede kızmış ama o kadar güçsüz ve çaresiz kalmış ki surat bile yapamıyor. Aksine karşımda çaresizlikten gülümsüyor.

Onu takmayan, umursamayan tavırlar sergiliyorum. Önünde ceketimin düğmelerini iliklememi bekliyor, bunu da yapmıyorum ve buna da ayrıca kızıyor. Bu haline rağmen yine çaresizce yüzüme gülümsüyor.

Sonra sahne bir anda değişiyor ve ben Trump’ın bulunduğu yerin altında tünel kazıyorum. Bunu yaparken onun dibini oyduğumu düşünüyorum. Sonra biraz detaylı şeyler yaşandı, bu kısımda gördüklerimi atlıyorum.

Tünelde biraz yukarıda düz bir demir ya da boru gibi bir şey var. Tünelin sağ duvarından sol duvarına kadar çekilip sabitlenmiş. Zıplayıp o demiri tutuyorum ve asılı kalıyorum. Bırakmaman gerektiğini düşünüyorum ama bir süre sonra kollarım çok yoruluyor ve bırakıyorum.

Sonra kim olduğunu bilmediğim bir adam geliyor, bana yardım ediyor ve gücümün yetmediği kısım da halloluyor. İşler yoluna giriyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

İşte buna çok gülünür.

Paylaşımlarım kriz çıkarttı. Psikolojisi ve sağlığı zaten çok bozuk halde olan Merkel suretindeki gri uzaylı Erdoğan’ı aradı. Beni şikayet etti, bir şekilde durdurulmamı istedi.

Gündüz yaptığım paylaşımlar yine dünyanın her yerinde sarsıcı tesirler oluşturdu. Merkel, kendisi hakkında yazdıklarım kendisine gösterilince okudu ve ateşi çıktı, yanakları kızardı, yine titreme nöbeti geçirdi ve bir süre kendine gelemedi.

Sonra sakinleştiğini düşündüğü bir anda Tayyip’i aradı. Paylaşımlardan bahsetti. Ne olursa olsun hemen durdurulmam gerektiğini söyledi. Bu mücadelede Tayyip’in yanında olacağını ifade etti.

Biraz konuştular bunun üzerine ve Tayyip onu oyaladı. Geçen sefer de Merkel’in talimatları ile beni içeri aldırdığından sonra işlerin iyi gitmediğini, planlandığı gibi gitmediğini, zamansız ve hesapsız bir müdahale yaptıklarını, aleyhlerine döndüğünü, şu anda da bana müdahale etmesi için şartların müsait olmadığını falan konuştu.

“Ben de rahatsızım bu yazdıklarından” falan dedi. Dengeler izin verse asla izin vermeyeceğini falan anlattı. Anladığımız kadarı ile sözleri biraz da “Geçen sefer de söz verdiniz arkamızda olacaktınız ama gereğince olmadınız” manasına da geldi.

Merkel Tayyip’le konuşurken de çok kötü haldeydi. Yine titriyordu. Bir ara nefes alıp vermede de sorun yaşadı. Dili takıldı, nefesi zorlandı ve konuşamadı.

Cemaatimizden de Rusya başta olmak üzere müttefik olduğumuz ülkelerden de çok çekiniyorlar. Konuşmalarından anlaşılan o ki geçen yaklaşık 11 ayda iyice güç kaybettiklerinin da farkındalar, bunu kabullenmişler. Çaresizler, yine üzerimize gelmek zorundalar ve biz de tam olarak bunu istiyoruz. Gelsinler ve artık bitsinler. Tahmin ediyorum ki görüşme sırasında ikisinin de aklına, birkaç gün önce yazdığım Tayyip-Merkel-Ankebut rüyam gelmiştir.

Bu arada ben size bir de Trump’ı gördüğüm rüyamı anlatayım mı?

Rüyamda Trump’ı hemen yanımda ayakta dururken görüyorum. Bana aşırı derecede kızmış ama o kadar güçsüz ve çaresiz kalmış ki surat bile yapamıyor. Aksine karşımda çaresizlikten gülümsüyor.

Onu takmayan, umursamayan tavırlar sergiliyorum. Önünde ceketimin düğmelerini iliklememi bekliyor, bunu da yapmıyorum ve buna da ayrıca kızıyor. Bu haline rağmen yine çaresizce yüzüme gülümsüyor.

Sonra sahne bir anda değişiyor ve ben Trump’ın bulunduğu yerin altında tünel kazıyorum. Bunu yaparken onun dibini oyduğumu düşünüyorum. Sonra biraz detaylı şeyler yaşandı, bu kısımda gördüklerimi atlıyorum.

Tünelde biraz yukarıda düz bir demir ya da boru gibi bir şey var. Tünelin sağ duvarından sol duvarına kadar çekilip sabitlenmiş. Zıplayıp o demiri tutuyorum ve asılı kalıyorum. Bırakmamam gerektiğini düşünüyorum ama bir süre sonra kollarım çok yoruluyor ve bırakıyorum.

Sonra kim olduğunu bilmediğim bir adam geliyor, bana yardım ediyor ve gücümün yetmediği kısım da halloluyor. İşler yoluna giriyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Türkiye’nin önünde 2022’nin son aylarına kadar kıtlık var

Erdoğan son günlerde yazdığım rüyalarımın tabirlerini yaptırdı. Zaten kıtlık olacağını öngörüyorlardı ama rüya tabirlerinden sonra buna emin oldu. Yıllardır “Belalar, musibetler üst üste gelecek. Arz temizlenecek” dediğimi ve alakalı yüzlerce yazımı da biliyorlar. Bu gün çıkıp konuşup da insanların şuuraltını buna hazırlamak istedi. Türkiye’nin önünde 2022’nin son aylarına kadar kıtlık var. Bu, dünyanın pek çok ülkesi ve milleti için de bu şekilde olacak. Sayın Putin de paylaşımlarımdan sonra kıtlığa karşı nasıl tedbirler alacaklarına dair çalışmaları başlattı. Sadece Türkiye’de çok yaklaşık tahminle 2-4 milyon arası insan Corona’dan ölecektir. Diğer bela ve musibetlerle birlikte sayı kaç olur, Allah bilir. Kesin bildiğimiz şu ki Allah’ın arzında (Yeryüzünde) hiçbir millet Allahsızca ve ahlaksızca yaşayamadı. Kur’an-ı Kerim’in üçte ikisi kavimlerin helakını anlatıyor ve ben MFS on yıldır gür sesle bu gidişle bu belaların başımıza geleceğini bağırıyorum. Çok yazık…

Mehmet Fahri Sertkaya

“İşte rezil oldu. Bütün pisliği meydana çıktı ve intihar etti.”

Putin koridorda duruyor, duvardaki bir şalteri indiriyor ve az yan taraftaki demir parmaklıklı kapı açılıyor. Koğuşumdaki herkes kaçıyor. Ben bu yaşananı koğuşun dışından, koridordan izliyorum.

Putin bir şeyler söylüyor, ben de karşılık veriyorum, konuşuyoruz. Putin gerçekte olduğundan zayıf ve sesi ile yüzü de gerçeğinin aksine çok itici duruyor. Yine bir şeyler söylüyor. Duyamıyorum, anlayamıyorum. Duyamadığımı söylesem de sorun çözülmüyor ve sağlıklı bir iletişim kurulamıyor.


Sonra sahne değişiyor ve kendimi bir anda cezaevinden çıkmış görüyorum. Bir sitedeyim. Çok sayıda apartmandan oluşan sitenin büyük bahçeleri var, içinde dolaşılan yolları var. Sitenin ana giriş kapısının hemen içinde ve yolun sağ yanında iki adet büyük beton saksı görüyorum. Belediyenin sahil yollarında kullandığı güzel şekilli büyük saksıların aynısı…

Saksılardan birinin toprağını eşeliyorum ve bir çift ayakkabı buluyorum. Kaldırıp bakıyorum. Görünüşü basit ama malzemeyi kaliteli buluyorum. Esnetiyorum, inceliyorum, sağlam olduğuna kanaat ediyorum. İhtiyacım olduğunu düşünüyorum ama “Bunun sahibi vardır, alma” diyorum kendi kendime. Sonra “Harp var, caiz olur, al” diyorum ama içim daralıyor, doğru bulmuyorum ve almıyorum.


Sonra yine sahne değişiyor. Kendimi pantolonsuz görüyorum. Amazon kabilelerindeki erkekler misali bir haldeyim. Boy havlusu önümü arkamı kapatıyor ama bacaklarımın yanları fazlasıyla açık ve bu bana elem veriyor.

Sonra yine sahne değişiyor. Kapalı bir odadayım. Odada yüzünü seçemediğim bir erkek var. Bu kişinin Ankebut Ağı’nın mensubu olduğunu, bana çok sıkıntı çıkarttığını, benim hukuksuz şekilde içeri alınmama ve içeride tutulmama eli çok karışan biri olduğunu biliyorum.

Yerden 130 cm kadar yüksekliğe ulaşan, yoğun kullanım için üretilen kaliteli bir fotokopi makinesinin üzerine iki kolunu koymuş, gerilmiş, kalçasını dışa doğru vermiş, sanki kadınsı bir duruşla duruyor.


Bir bakıyorum ki kalçaları tamamen çıplak, kadınsı bir teni var ve tüysüz… Çok utanıyorum ama bakmaya devam ediyorum. Birden sağ kalçasında deri üstüne deri kabarması gibi, ur gibi bir şey çıkıyor ve bu ur bir insan eli büyüklüğünde. O anda içimden “Bunun çok çirkin işlerini herkes duyacak” diyorum.

Sonra yine sahne değişiyor. Ben cezaevinden çıkınca, iki taraf arasında açıkça çatışma çıktığını görüyorum. Benim içeriden çıkmama bizim haricimizdeki bir grup da aracı olmuş ve o grup Ankebut Ağı’nın hedefi olmuş. Onların bulunduğu araba, aşağıda sahil yolundaymış. Ankebut’un ekibi onları tespit etmiş, üzerlerine gitmiş, çatışmışlar.


Sonra yine sahne değişiyor ve yine ofis gibi kapalı bir mekandayım ama orasını emniyetli buluyorum. Karşımda masasında oturan ve yüzü seçilmeyen kişiyi de dost görüyorum. Onunla bazı meseleleri değerlendiriyorum. O anda arkamda bir yol varmış ve o yoldan bir araba aşırı hızla geçiyor. Gittiği yönde az ileride deniz/sahil varmış ve o aşırı hızla o araba denize uçuyor. Denize arabanın burnu vurunca su 8-10 metre yüksekliğe sıçrıyor. Sanki 8-10 mt yüksekliğinde bir tsunami gibi görünüyor. Ben suya bakınca devasa boyutta bir sıçrama olduğunu düşünüyorum, biraz şaşkınlık yaşıyorum ve ardından içimden “İşte rezil oldu. Bütün pisliği meydana çıktı ve intihar etti diyorum.”

2019’un Ağustos ya da Eylül ayında, Ümraniye E Tipi toplama kampında gördüğüm bu rüya burada bitiyor, uyanıyorum.

Mehmet Fahri Sertkaya

İstanbul Rus tehdidi altında – Rüya tabirleri

13-14 Nisan 2020 gecesi… Ümraniye E Tipi toplama kampından tahliye olmamdan birkaç gün öncesi.

İstanbul ile alakalı acayip bir rüya… Rüyamda transporter tarzı araçla İstanbul’dan yola çıkıp daha tenha ve sakin bir şehrimizin bir kasabasına gidiyorum. Hangi şehre gittiğimizi bilmiyorum. Arabada şoför dahil üç kişi daha var ve uzun diyaloglar oluyor. Gurbette sıla hasreti duyuyor ve kısa sürede geri dönüyorum.

Kısa süre diyorum ama yine birkaç yıl geçmiş. Yıllar sonra aynı araç ve aynı ekiple İstanbul’a döndüğümde, semt semt ve meydan meydan şehri dolaşıyorum. Bir meydandan geçerken 45-50 yaşlarında son derece rahat giyinmiş bir kadının o meydan yerde bir başına dans ettiğini görüyorum.

O an o meydanın etrafındaki binalara bakıyor ve binaların İngiliz kültürüne-mimarisine çokça benzediğini düşünüyorum. Sonra “Bu kadın da büyük ihtimalle İngilizdir ya da değilse de İngilizlere çok benzemiş” diyorum. Sağa sola dönerek giderken bir anda arabanın arka camından dışarı baktığımda Avrupai tarzda yapılmış, elbisesiz erkek figürleri kullanılmış ve 8-10 mt yüksekliğinde devasa heykellerin yolların göbeklerine konulmuş olduğunu görüyorum. “Ecnebi, gayr-i müslim kültürü bu…” diyorum.

O anda fark ediyorum ki İstanbul’a gündüz vakti bir karanlık hava çökmüş. Puslu bir hava. Sanki büyük bir fırtına ve felaket geliyormuş da onun öncesindeki sessiz bir karanlık gibi… Henüz yağmur yağmamış.

Devam ediyoruz. Tek yönlü, ancak bir aracın sığabileceği dar bir sokaktan geçerken yolun üzerinde kemer tarzı bir dar kapı yapılmış olduğunu ve Osmanlı’dan kalmış bu kapının altından geçtiğimizi görüyorum.

Hızlı geçtiğimiz için kapının üzerindeki Osmanlıca ya da Arapça yazıları okuyamıyorum. Yazı kısmında zemin yeşil ve harfler açık sarı renkte.

Sonra sağa sola döne döne yolumuza devam ediyoruz ve İstanbul’un farklı kesimlerinin yaşadığı semtlerden geçiyoruz.

Bir yerde durmuşuz ve bir süre için yolun solundaki kaldırımdan yürüyoruz. Başımı sola çevirip baktığımda bir kafe görüyorum. İçeride onlarca beyaz ve tertemiz masa var. Müşteriler hep genç kızlar ve onlarca genç kız var ve hepsi de makyajlı, sosyetik, aşırı derecede rahat kıyafetliler. Onlardan hemen yüzümü çeviriyorum, bakamıyorum. Sonra yine araba ile şehri dolaşırken bir köşe dönüyoruz ve çok merkezi, kalabalık bir meydana çıkıyoruz. Az daha ilerlerken o geniş caddede karşı taraftan ordumuza ait zırhlı askeri araçların geldiğini görüyorum. Hızlıca caddeye girip mağaza, banka, esnaf ve halktan insanlar dolu yerlere araçları park ediyor, mevzi alıyorlar.

Ben bunu görünce şaşırıyorum. Yine araçtan inip kaldırımda yürürken, solumda benimle birlikte bir kişinin yürüdüğünü görüyor ve benden çok uzun boylu duran bu kişinin ordumuzun muvazzaf bir subayı olduğunu biliyorum. O subay “Bu araçlar, bu tedbirler, milleti Ruslardan korumak için. Bakalım Ruslar bu millete neler yapacaklar” mealinde cümleler kuruyor.

Yürümeye devam ederken ben onun yüzüne bakmadan “Ruslar öyle bir şey yapmaz, sivil insanlara zarar vermezler” diyorum. O subay bu karşılığımdan rahatsız oluyor ama hiç karşılık vermeden susuyor ve kafasının dikine gidiyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Şu sağdaki uzaylıyı gördüm rüyamda

Ha bir de şu sağdaki uzaylıyı gördüm rüyamda. 1961’de KGB’nin çektiği gerçek video görüntüleri sızmıştı, seneler önce paylaşmıştım. Hemen anlamıştım edep ve yüksek ahlak vardı yüzünde.

Rüya bu ya, meğer bu uzaylı insan türü Merihliler yani Marslılarmış. Onların şekli böyle imiş. Bu da Merihli imiş 61’den çok önce yakalanmış. Hz. Üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin sohbetlerini dinlemeye gelmişler, arıza yapınca Sovyet Birliği sınırları içinde kaza yapmışlar ve arkadaşları vefat etmiş. Bu ise kurtulmuş. O günden bu yana saklamışlar bunu… Bilgi almak istemişler diye gördüm. Bu de vermemiş galiba. Yaşı da çokmuş bunun, 150 olabilir. Zaten rüya bu ya onlar 250 yaşına kadar yaşarlamış diye biliyordum rüyamda.

Boş adam değilmiş, doktor mu neymiş. Ya da bilim adamı falan olabilir. Onların okumuşlarından biri yani… Ara ara Hz.Üstazımız buna uğruyormuş, üzülme diyormuş, teselli ediyormuş da bunun hali yine de kötü imiş. Çok sarsılmış, yalnızmış, en son dışarıyı otuz sene önce görmüş, nerede olduğunu bile bilmiyormuş. Karnını açmışlar, iç organlarını inceleyip kapatmışlar. Daha gördüm de bir şeyler, gelmedi şimdi aklıma.

80 milyondan fazla insan yatıyormuş orada… Seneler önce gitmişken yetkilisini bulup sormuştum. “Ohoo” diye söze başlayınca, “Sen ne yaptın birader, olur mu o kadar” diyecek zan ettim ama adam demesin mi “Ohoo, ne seksen milyonu? Kaç asırlık bu mezarlık, biliyor musun sen? Şu şu şu koca mahalleler var ya, bir zamana kadar bu mezarlığın bünyesindeydi. Oraların altı hep mezarlık. Bu kalan yeri bile ne kadar büyük ve yoğun talebi/trafiği görüyorsun. Burada seksen milyondan fazlası vardır, azı yoktur” demesin mi…

Sonradan öğrendim, meğer orada Çanakkale harbinin şehitlerinden bile çok sayıda varmış. Harpte yaralananların bir kısmı gemilerle İstanbul’a getiriliyormuş. Onlardan bir kısmı şehit olunca bu Karacaahmet Kabristanı’na defin olunuyormuş.

Mehmet Fahri Sertkaya