13-14 Nisan 2020 gecesi… Ümraniye E Tipi toplama kampından tahliye olmamdan birkaç gün öncesi.

İstanbul ile alakalı acayip bir rüya… Rüyamda transporter tarzı araçla İstanbul’dan yola çıkıp daha tenha ve sakin bir şehrimizin bir kasabasına gidiyorum. Hangi şehre gittiğimizi bilmiyorum. Arabada şoför dahil üç kişi daha var ve uzun diyaloglar oluyor. Gurbette sıla hasreti duyuyor ve kısa sürede geri dönüyorum.

Kısa süre diyorum ama yine birkaç yıl geçmiş. Yıllar sonra aynı araç ve aynı ekiple İstanbul’a döndüğümde, semt semt ve meydan meydan şehri dolaşıyorum. Bir meydandan geçerken 45-50 yaşlarında son derece rahat giyinmiş bir kadının o meydan yerde bir başına dans ettiğini görüyorum.

O an o meydanın etrafındaki binalara bakıyor ve binaların İngiliz kültürüne-mimarisine çokça benzediğini düşünüyorum. Sonra “Bu kadın da büyük ihtimalle İngilizdir ya da değilse de İngilizlere çok benzemiş” diyorum. Sağa sola dönerek giderken bir anda arabanın arka camından dışarı baktığımda Avrupai tarzda yapılmış, elbisesiz erkek figürleri kullanılmış ve 8-10 mt yüksekliğinde devasa heykellerin yolların göbeklerine konulmuş olduğunu görüyorum. “Ecnebi, gayr-i müslim kültürü bu…” diyorum.

O anda fark ediyorum ki İstanbul’a gündüz vakti bir karanlık hava çökmüş. Puslu bir hava. Sanki büyük bir fırtına ve felaket geliyormuş da onun öncesindeki sessiz bir karanlık gibi… Henüz yağmur yağmamış.

Devam ediyoruz. Tek yönlü, ancak bir aracın sığabileceği dar bir sokaktan geçerken yolun üzerinde kemer tarzı bir dar kapı yapılmış olduğunu ve Osmanlı’dan kalmış bu kapının altından geçtiğimizi görüyorum.

Hızlı geçtiğimiz için kapının üzerindeki Osmanlıca ya da Arapça yazıları okuyamıyorum. Yazı kısmında zemin yeşil ve harfler açık sarı renkte.

Sonra sağa sola döne döne yolumuza devam ediyoruz ve İstanbul’un farklı kesimlerinin yaşadığı semtlerden geçiyoruz.

Bir yerde durmuşuz ve bir süre için yolun solundaki kaldırımdan yürüyoruz. Başımı sola çevirip baktığımda bir kafe görüyorum. İçeride onlarca beyaz ve tertemiz masa var. Müşteriler hep genç kızlar ve onlarca genç kız var ve hepsi de makyajlı, sosyetik, aşırı derecede rahat kıyafetliler. Onlardan hemen yüzümü çeviriyorum, bakamıyorum. Sonra yine araba ile şehri dolaşırken bir köşe dönüyoruz ve çok merkezi, kalabalık bir meydana çıkıyoruz. Az daha ilerlerken o geniş caddede karşı taraftan ordumuza ait zırhlı askeri araçların geldiğini görüyorum. Hızlıca caddeye girip mağaza, banka, esnaf ve halktan insanlar dolu yerlere araçları park ediyor, mevzi alıyorlar.

Ben bunu görünce şaşırıyorum. Yine araçtan inip kaldırımda yürürken, solumda benimle birlikte bir kişinin yürüdüğünü görüyor ve benden çok uzun boylu duran bu kişinin ordumuzun muvazzaf bir subayı olduğunu biliyorum. O subay “Bu araçlar, bu tedbirler, milleti Ruslardan korumak için. Bakalım Ruslar bu millete neler yapacaklar” mealinde cümleler kuruyor.

Yürümeye devam ederken ben onun yüzüne bakmadan “Ruslar öyle bir şey yapmaz, sivil insanlara zarar vermezler” diyorum. O subay bu karşılığımdan rahatsız oluyor ama hiç karşılık vermeden susuyor ve kafasının dikine gidiyor.

Mehmet Fahri Sertkaya