Etiket arşivi: intihar

Bu yaptıkları gazetecilik değil, insanlık düşmanlığı…

İyice haddi aşıyorlar

Bu yaptıkları gazetecilik değil, insanlık düşmanlığı…

Resimde tramvayın altında görülen o şahıs, kendini bile isteye tramvayın altına attı. O anların çok net şekilde video görüntüleri de var.

AKPKK hükumetleri memlekette dini, imanı, ahlakı, namusu, ilmi, irfanı, vicdanı, insanlığı, sosyal adaleti, ruh sağlığını ve kurulu bütün düzeni yıktı, geçti…

Bu günlerin geleceği dünden belliydi ve on seneden fazladır bu ikazları yaptık. Şimdi, bu enkazı göstermemek için bu şekilde haber metinleri yazmak da nedir? Bunu yapabilenler insan türünden sayılabilirler mi?

Bir an önce milletin dertlerini, yaşanmakta olan felaketleri, çekilen acıları ve krizleri haber yapmak ve çözülmesine vesile olmak yerine bu şekilde sözde haberler yapmak bence idamlık suçtur. Devleti, milleti bu hale getirenlere hala suç ortaklığı yapmaktadır.

Ayrıca, bu günlerde yaşananlar bir şey değil, daha neler neler yaşanacak. AKPKK’nin ne olduğunu, nelere sebep olduğunu bu millet feryat figan halde görmeden o Tayyip o makamdan inmeyecek. Bu millet, elleri ile dilleri ile oyları ile beslediği yılanın, sırtlanın, çakalın ne olduğunu, kendisini nasıl da kanına, iliğine kadar sömürdüğünü çok acı acı felaketlerle görecek.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bu polisi ortadan kaldırdılar…

Yakacık’ta ayarın çok kaçtığına, devlet düzeninin çok bozulduğuna, PKK teröristlerinin bile sanki hiç devlet otoritesi ve kolluk gücü yokmuş gibi davrandığına temas etmiştim hatta isyan etmiştim.

Bundan bir süre sonra Yakacık’ta şu gördüğünüz hadise yaşandı. Ölen o polis, rüşvetçi bir polisti. Tam olarak mafyaların içinde faaliyet gösteren bir polis değildi. O kadar cesareti, çapı ve bağlantıları olan birisi değildi. Zincirin en zayıf halkası denilebilecek, zayıf karakterli görülen kişilerden biriydi. Uyuşturucu mafyaları dahil her türlü kara para mafyalarını kolluyordu. Aldığı rüşvetler karşılığında elinden gelen her şeyi, hukukun dışına çıkarak yapıyordu.

Yakacık’a dikkat çekmemden sonra oralarda gerilme arttı. Endişelenen üst isimler de açık verilmemesi için gerekirse infazlar bile yapılmasını istedi. Bu polisi ortadan kaldırdılar. Şu basında, medyada anlatılan hikayeye bir bakın… Bu ülkedeki hiçbir polis, savcı, hakim ve hatta basın mensubu, o hikayeye inanmaz ve o hikayeyle vakit kaybetmez.

Bu işin de arkası kalabalık. Yazmayacaktım, o günden beri dokunmadım ama şimdi yazmaya karar verdim. Çünkü intihar süsü verilerek öldürülen dört genç hadisesiyle mantık/kurgu hataları açısından çok benzeşiyor. Bu işleri yapanlar bu milleti ahmak yerine koyarak yaptılar.

Şimdilik şu kadarını yazayım ki bu polisin kolladığı kara para sistemi de Soysuz’a çıkıyor. Bu polisin öldürülmesi de Soysuz’un talimatları ve bilgisi dahilinde gerçekleştirildi. Senelerdir anlatıyorum ki Silivri eski Emniyet Müdürü Hakan Çalışkan’ın şehit edilmesi emrini de Soysuz vermişti. Hakan Çalışkan’ın emrindeki polisler Soysuz’un oğlunu bir torbacı ile birlikte bir araçta yakalamıştı ve araçta uyuşturucu da vardı. Rize eski Emniyet Müdürü ve uyuşturucu mafyası mensubu Altuğ Verdi’nin öldürülmesi emrini de Soysuz vermişti. Mafya içi çatışma yaşamışlardı.

Soysuz’a sorsak, bu güne kadar kaç resmi kimlikliyi öldürdüğünü/öldürttüğünü kendi bile tam olarak bilemiyordur.

Mehmet Fahri Sertkaya

İbrahim Çolak kendi iradesi ile intihar etmedi…

Yazar İbrahim Çolak intihar etti ama kendi iradesi ile intihar etmedi. Ankebut Ağı’nın rahatsızlık duyduğu bir kişiydi. Ağın kendisinden beklediklerini yapmadı, direndi ve sonra büyülerle-musallatla intihara sevk edildi. Zamanı geldiğinde bu konu da gerçek yüzüyle, arka planıyla konuşulacaktır.

Mehmet Fahri Sertkaya

İnsanlığa çok faydalı olabilirdi ama izin vermediler…


İnsanlığa çok faydalı olabilirdi ama izin vermediler.

Bir kargo firmasında çalışan 18 yaşındaki Furkan Celep sosyal medya hesabından “Bir araba, bir ev uğruna yıllarımı harcamak istemiyorum.” yazıp kayalıklardan atlayarak vefat etti.

Hayatı boyunca cinlerin musallat olduğu Furkan, aslında çok zeki, çalışkan, kabiliyetli, derin görüşlü ve elinden tutulsa ülkesine ve bütün insanlığa büyük hizmetler yapabilecek bir gençti. Diğer aile fertlerine olduğu gibi kendisine de cinler musallat oluyordu.

Dünya üzerinde İblis’in sistemini bozabilecek ya da büyük zararlar verebilecek insanların bulunacak olması İblis’i ve ona kulluk eden Sanhedrin hahamlarını ve onların emrindeki Ankebut Ağını her zaman endişelendirdi, endişelendiriyor.

Bu nedenle Sanhedrin hahamları her zaman çok büyük/ağır büyüler yapıyorlar. Bu gibi kabiliyetli ve tehlikeli gördükleri insanların hiç dünyaya gelmemesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu maksatla yapılan büyüler neticesinde cinler kendilerine vazife çıkartıyorlar ve bu kişilerin anne ve babalarının hayatta kalmalarına, sonra evlenmelerine mani olmaya çalışıyorlar. Bunu başaramazlarsa bu defa çocuk olmasına mani olmaya çabalıyorlar. Anne ve babayı ayırmaya da çalışıyorlar. Bu da olmazsa bu defa doğan çocuğa daha bebeklikten itibaren musallat oluyorlar.

Ruh ve akıl sağlığını bozmaya çalışıyorlar. Elini hangi işe atsa kesik kalmasını sağlıyorlar. Bu nedenle Furkan gibi insanların çevresindeki insanlara da musallat oluyorlar. Bu gibi kişilerin, çevresindeki insanlarla sağlıklı iletişim kurmasına, onların arasında yer almasına, onlardan destek alarak dik durmasına ve yükselmesine mani olmaya uğraşıyorlar. Çevresindeki insanlar da ne olduğunu anlayamadıkları bir şekilde Furkan gibi insanları hep ötelemeye, suçlamaya, kınamaya, hor görmeye başlıyorlar. Aslında çok özel imkanlarla eğitilmesi ve sonra milli meselelerde çalıştırılması gereken Furkan gibi insanlar, bir kargo firmasında bile tutunamaz, çalışamaz oluyorlar.

Cinler, Furkan gibi insanların sürekli olarak kendini hor, hakir, kabiliyetsiz, başarısız, işe yaramaz biri olarak görmesini sağlıyorlar. Bunu, uyguladıkları zihin kontrolü teknikleri ile yapıyorlar. Yıllar boyunca bu gibi kontrollere tahammül etmeye çalışan kurbanlar (ki bunlar gerçekten çok ağır duygu krizleridir, ağır bunalımlar ve sarsılmalardır) bir süre sonra tahammül güçlerini kaybedebiliyorlar. Zaten çocukluktan çıkmaya başladıklarında ve işe yarar şeyler yapabilecek olduklarında, bu kişilere cinlerin uyguladığı baskı/kontrol de artırılıyor.

Furkan gibi insanlardan dünyaya çok sayıda geliyor ama bunların çoğu, neler döndüğünden habersiz olarak mağlup oluyor, çıkamıyor, kurtulamıyor ve genç yaşta öldürülüyor ya da yaşasalar da akıl ve ruh sağlıkları bozuluyor. Her şeyden, herkesten geri duruyorlar, böyle olunca daha rahat daha huzurlu olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bu kişiler böyle yapınca üzerindeki cin baskısı azaltılıyor. Böylece, tarihe geçmek yerine, sönük hatta acınası hayatlar yaşıyorlar.

Gelecek yaşanmasın, Firavunlar ölmesin, Musalar doğmasın, insanlık huzur ve saadete ermesin, İblis’in sistemi yıkılmasın diye çırpınanlar da biliyorlar ki Firavunlar ölecek, yine her zaman Musalar doğacak, dünya insanlığı İslam’la müşerref olacak, huzur ve saadetle yaşayacak, acılar bitecek, şeytani sistem yıkılacak.

Ve onlar da biliyorlar ki o mesajı Furkan yazmadı, Furkan kendi iradesiyle canına kıymadı.

Ruhu için, el Fatiha!

Mehmet Fahri Sertkaya

Hazret-i Musa devri gibi bir devir yaşıyoruz…


“Abi, duydun mu?”

Hazret-i Musa devri gibi bir devir yaşıyoruz.

Türünü bilmediğim beyaz renkli bir kuş, gece yarısı bütün koğuş uyuyorken koğuşta uçuyor. Serçeden büyük, güvercinden küçük boyda olan bu kuş, üç katlı ranzalarla tıka basa dolu olan karanlık koğuşta, zemin kata inen merdivenin başında bir o yana, bir bu yana gidiyor.

Onu yakalamak için hamleler yapıyorum, ilk anlarda mümkün olmuyor ama sonra bir ara ellerimin içine alıyorum. Onunla biraz da konuşuyorum. Kısa konuşmanın ardından onu bırakıyor ve Mart ayının ortasında, Ümraniye E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda yatmakta iken gördüğüm bu rüyadan uyanıyorum.


Acayip bir hal yaşıyorum rüyada, yaşamadan anlatılamayacak değişik bir hal. İnsanı biraz gamlandıran, içini acıtan bir hal denebilir ama biraz daha farklı. Yine uyumaya çalışıyorum ve bir süre sonra yine uyanıyorum. Uyanır uyanmaz aklımda o rüya, tabir etmeye çalışarak ranzadan iniyorum.

Saat gece 01:30 suları, rüyanın etkisi altında koğuşun zemin katına iniyorum. Herkese yetecek yatak olmadığı için gece nöbete duran, sabah boşalan yataklara yatan ve “gececi” dediğimiz arkadaşlar var. Bir de yatağı olsa da onlara takılan, uyumayıp televizyon izleyenler var.

Koğuşun koridora bağlanan kapısının orada 28 yaşında genç bir arkadaş var. Merdivenden inince ilk ona denk geliyorum ve “Abi, duydun mu?” diyor.


“Neyi?” diyorum “Yan koğuşlardan birinde bir kişi intihar etmiş” diyor. Merakla sorularımı sordukça anlıyorum ki ben uyanıp aşağı inmeden kısa bir süre önce karantina ya da dağıtım koğuşu denilen koğuştaki mahkumlardan biri intihar etmiş. Önce infaz memurlarından biri “Adam intihar etmiş, koşun” diye koridorda bağırmış.

Sonra peşine diğer infaz memurları koşmuşlar. Sonra kurum müdürü de gelmiş, olay yeri inceleme de savcı da… Koymuşlar cesedi bir ceset torbasına ve götürmüşler.

O arkadaş, intihar vak’ası yaşandığını söyler söylemez benim aklım gördüğüm rüyaya gitti. Ona da “Galiba bana malum oldu, şöyle şöyle bir rüya gördüm. Emin değilim ama bu intihar ile alakası olabilir” dedim.

Sonra içim daha da burkuldu. İntihar eden kişi lüzumsuzun biri olsa bana bu şekilde malum olmazdı diye düşündüm. O şartlarda hadiseye dair sağlıklı bilgi almak da pek mümkün değildi.


Aynı mahkum arkadaşın evinden/ailesinden kısa süre önce isteyip de koğuşa getirttiği bir rüya tabiri kitabı vardı. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin hazırladığı çok değerli bir eserdi. Onu açıp bakınca “Rüyada bir yerde türü belli olmayan kuş görülürse, oraya Azrail (a.s.) gelir. Orada hasta varsa ölür” yazıyordu. Daha önce bunun gibi bir rüya görmemiştim. Bu maddeyi/bilgiyi okuyunca hiç şaşırmadım. İntihar vak’asına işaret ettiğine emin oldum.

Bu mesele aklımda yer etmişti ve tahliye olunca arkadaşlardan bu meseleyi de hızlıca bir araştırmalarını istedim. Aldığım bilgi o ki aslında kötü biri değilmiş, çok çekmiş, çok ağır büyüler yapılmış ve kendi iradesi dışına çıkarılarak, zihin kontrolüne alınarak, intihar gibi görünen bir sonla vefat etmiş.

Birçok kişi meseleye çok başka bakıyor, acımıyor, umursamıyor ve lüzumsuzun biri müstahakını bulmuş gözü ile bakıyorken ben çok farklı tavır almıştım.

Rüyada bir kuşla konuşmanın tabiri ezberimde yoktu. Daha önce hiç görmediğim bir maddeydi. O rüya tabiri kitabında da yoktu. Çıkınca baktım ki rüyada bir kuşla konuşmak, yaşanacak bir nahoş hadise hakkında olgunluk göstermek ve karşı tarafı anlayıp alttan almak demekmiş.

Şu ülkede ve şu dünyada, aslında iyi niyetli ve mazlum olan çok sayıda insanın büyülerle intihara sevk edildiğini bilmek ne kadar acı… Hazret-i Musa devri gibi bir devir yaşıyoruz.


Hangi dala el attıysa kurutulmuş!

Bir zaman gelmiş, hayatında bir anda her şey olumsuz yönde değişmeye başlamış.

Hangi dala el attıysa kurumuş. Çok mücadele vermiş, toparlamak istemiş, iyi niyetle sebeplere uymak ve darlıklardan çıkmak istemiş ama her işin sonu hep kesik olmuş.

İşleri bozulmuş, yuvası yıkılmış, itibarı sarsılmış, ruh ve beden sağlığı bozulmuş. Bütün bunlara da kendisine yapılan büyüler sebep olmuş. Temiz niyetli ve mücadeleci birisi olduğu halde umursamaz, bir baltaya sap olmaz biri gibi görülür olmuş. Bir süre sonra ister istemez yalnızlaşmış. Yaşadıklarına büyülerin sebep olduğunu anlayamamış. Bazı zamanlar, büyü ile zihin kontrolünde iken hiç istemediği, asla yapmayacağı şeyler yaptırılmış ve suçlar işletilmiş. Hayatı tamamen mahvolsun diye cezaevine sürüklenmiş. Kendi eli ile kendi bedenine zararlar vermesi sağlanmış. Kesikler atmış.

Ve cezaevinde de rahat bırakılmayıp intihar gibi görünen bir halde öldürülmüş. Bu kadar iç yakan bu hadisede, duyunca insanı dağlayan bir sarsıcı gerçek de şu ki bu mazlum kardeşimize bu fenalığı, bu büyüyü öz kardeşi yaptırmış. Kardeşi, kendisinin güleç yüzlü, halim-selim, iyi niyetli, sevilen birisi olmasına çok haset etmiş.

Gördüğüm o rüyada, o mazlum kardeşimizin yüksek bir manevi derece ve şehadet mertebesi ile alemi değiştiğine de işaret var. Allah şefaatine nail eylesin. Ona bunu yapanları, yaptıranları ibret-i alem eylesin.

Mehmet Fahri Sertkaya

Sibel Ünli, 3 yılda defalarca intihar teşebbüsünde bulunmuş.

Epilepsi hastası olan ve uzun süredir antidepresan ilaçlar kullanan Sibel Ünli, 3 yılda defalarca intihar teşebbüsünde bulunmuş.

Epilepsi hastası olan ve uzun süredir antidepresan ilaçlar kullanan Sibel Ünli, 3 yılda defalarca intihar teşebbüsünde bulunmuş Ailenin yazılı açıklaması şu şekilde:

*Öncelikle bizimle acımızı paylaşan taziyemize gelen veya gelemeyen tüm insanlarımıza sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. Ailemizin yaşadığı bu elim hadisenin ulusal gündemde ve sosyal medyada fütursuzca kullanılması bizi derinden üzmüştür.

*Bu açıklamayı geç yapabildik çünkü acımızı yaşıyorduk. Bugün bizi bu acı günümüzde bu açıklamayı yapmak zorunda bıraktılar. Bildiğimiz gerçekleri anlatmak için, yanlış ve art niyetli paylaşımlara mani olmak için, intihar gibi bir elim hadisenin yüceltilmesine ve özendirilmesine engel olmak için bu basın açıklamasını, taziyemizin hala devam ettiği bu acı günde de olsa, halka açıklama zorunluluğu meydana getirmiştir.

*Kardeşim merhume Sibel Ünli yaklaşık bir yaşında geçirdiği ağır bir ateşli hastalık sonrası günlerce hastaneye yatırılmıştır. Bu hastalık sonrası tekrarlanan sara (epilepsi) krizlerini farklı zamanlarda yaşamış ve kendisi bu hastalığı sonrası antiepileptik tedaviler almıştır.

*Ergenliğe girmeye başladığı süreçten itibaren çeşitli duygu durum bozuklukları yaşamıştır. Kardeşimiz bu durumdan dolayı psikiyatri doktorlarına götürülmüştür. Kardeşimizin çeşitli tedaviler alması sağlanmıştır. Buna rağmen son üç yıldır birden fazla olan başarısız intihar girişimlerinde bulunmuştur.

*İntihar girişimlerinden sonra ‘major(ağır) depresyon’ tanısıyla iki defa Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları servisine yatırılmıştır. Önerilen tedavileri hastane dışında da sürdürmesi için ailesi ve yakın arkadaşları tarafından destek kendisine olunmuştur. Düzenli olarak psikolog ile görüşmesine olanak sağlanmıştır”

Masum antidepresan yoktur…

Masum antidepresan yoktur. Antidepresan intiharı ve cinneti tetikliyor.

‘Mucize haplar’ olarak sunulan antidepresanlar gerçekten işe yarıyor mu? Psikiyatrist Mutluhan İzmir, gereksiz kullanıldığında cinnet ve intiharı tetikleyen bu ilaçları ‘Antidepresan Tuzağı’ kitabında mercek altına alıyor. 

Antidepresan ilaçlar ağır depresyon vakalarında hayli işe yarıyor. Ancak son yıllarda adeta şeker niyetine verilir oldu hastalara. Çevrenize dikkatlice baktığınızda bu ilaçları hayatı boyunca hiç kullanmamış kişilerin pek az olduğunu göreceksiniz. Peki çerez niyetine tüketilen bu ilaçlar sanıldığı gibi mutluluk vaat ediyor mu? Bilinçsiz kullanımı ne gibi zararlara yol açıyor? Antidepresanların uzun bilimsel çalışmalar neticesinde değil tamamen tesadüf eseri bulunduğunu söyleyen Psikiyatrist Doktor Mutluhan İzmir, Hayy Kitap’tan çıkan ‘Antidepresan Tuzağı’ adlı kitabında bu ilaçlarla ilgili bilinmeyen noktalara ve ‘psikiyatrinin karanlık yüzü’ne ışık tutuyor. Zira geçen yıl neredeyse 50 milyon kutuya yakın ilaç kullanılmış ülkemizde. Yani çalışır nüfusu göz önüne aldığınızda her kişiye bir kutu psikiyatri ilacı düşüyor.

Antidepresanlar mutluluk hapı adıyla ve mucize ilaçlar olarak tanıtılıyor, Mutluhan İzmir’e göre. Sanki her sıkıntı ve mutsuzluk durumunda rahatlıkla ve uzun süre düşünmeden kullanabileceğimiz masum ilaçlarmış gibi sunulmasına da oldukça karşı. “Bu imaj çok yanlış, mucize ve çok masum da değiller. İlaç bir hastalık durumunda kullanılan tedavi edici bir maddedir. Antidepresanlar da bir ilaç ve yalnızca hastalık durumunda kullanılmaları gerekir. Ancak mucize ilaç, mutluluk hapı, masum ilaçlar olarak tanıtılınca sanki hastalık dışında, ufak tefek sıkıntı durumunda da rahatlıkla kullanabileceğimiz maddeler gibi algılanıyorlar ve bu nedenle hastalık durumu dışında da kullanımları teşvik edilmiş oluyor.” diyen İzmir’e göre son yıllarda bu ilaçların kullanımındaki patlamada bu imajın büyük rolü var.

Rahatlatması her zaman avantaj değil

Eğer gerçekten hastaysanız, her ilaç gibi bu ilaçlar da hastalığı tedavi ederek kişiye bir rahatlama sağlıyor. Bu ilaçların hastalık dışında da rahatlatıcı etkileri var çünkü kaygıyı azaltıyor ya da ortadan kaldırıyor. Kaygıdan arınmış olarak yaşamak bir avantaj gibi görünse de, bu halin insanları koruyucu işlevi de var. Kaygı bütünüyle ortadan kalktığında sonunu hesap etmeden davranma durumu yaygınlaşıyor. Sonuçta bu ilaçları almazken yapmaktan çekindiğiniz birçok şeyi yapar hale geliyorsunuz. Bu bir avantaj gibi görünüyor, hayatı daha doya doya yaşamak gibi. Ancak doya doya yaşamanın faturası ağır biçimde çıkabiliyor bir süre sonra. Mutluhan İzmir’e göre geriye dönüp baktığında pişman olduğu tercihlerin bir kısmını ya da büyük kısmını, bu ilaçların verdiği mutluluk, rahatlık ve umursamazlığın etkisiyle yapmış olduğunu görüp hayıflanabiliyor insanlar. Rahatlık ve umursamazlığın getirdiği mutluluk uzun vadede insanın aleyhine işleyebiliyor.

İntihar ve cinneti tetikliyor

Antidepresanlar her ne kadar şeker niyetine verilir hale gelse de kullanmadan önce iki kez düşünmek gerekiyor. Zira bu ilaçların bilinçsiz kullanımı dürtü kontrolünün bozulması, hesapsız hareket etme, kolay boşanma, maddi zararlara uğrayacak ilişkilere kolay girme, kontrolsüz cinsel ilişkide artış, saldırganlık, öfke kontrolünde bozulma gibi ciddi yan etkilere sebep oluyor. Halk arasında cinnet olarak bilinen ‘mani’ durumunu da tetikliyor. Bu sebeple ciddi hastalıklar dışında kullanılmaları doğru değil.

Depresyon, ilaçlar piyasaya sürülünce ortaya çıktı

Bu ilaçların piyasaya sürülmesiyle birlikte giderek artan depresyon teşhisi sayısının kafalarda bir kuşku uyandırdığı görüşünde Doktor Mutluhan İzmir. “1960’ların ortasında tarihte ilk kez antidepresan olarak adlandırılan ilacın piyasaya sürülmesiyle birlikte, depresyon adlı bir hastalık da ortaya çıkıyor ve her yeni ilaç piyasaya sürüldükçe depresyon teşhisinde artış yaşanıyor. Şu anda elimizde antidepresan ilaç olarak adlandırdığımız ve 40 yıl önce ortalıkta hiç olmayan çok sayıda ilaç var ve bunların tedavi ettiğini iddia ettiğimiz depresyon adlı hastalık da 40 yıl öncesine göre binlerce kat artmış durumda.” diyor. Hatta bu durumda depresyonun varlık nedeni bu ilaçlardır demek abartı olmaz, diye de ekliyor.

Tesadüf eseri bulunmuş!

Olumsuz duygular ve depresyona çare olarak sunulan antidepresan ilaçlar aslında uzun süreli ve yoğun bilimsel araştırmaların sonucunda bulunmuş ilaçlar değil. İlaçların bulunuş hikâyesini Mutluhan İzmir anlatıyor: “Geçen yüzyılın ilk yarısında çok ciddi bir sağlık sorunu olan tüberküloz (verem) hastalığının tedavisi için bulunan yeni antitüberküloz ilaçların bazılarının, hastalar üzerinde depresyonu düzeltici etki yaptıkları tesadüfen gözlenmiş ve bu gözleme dayanarak ilk antidepresan ilaçlar üretilmiş.” Ancak o sıralarda henüz bu ilaçlara antidepresan denilmiyordu. O dönemde henüz depresyon olarak adlandırılan bir hastalık ortada yokken, bu ilaçlar melankoli olarak isimlendirilen psikiyatrik tablolarda tedavi amacıyla kullanılmaya başlanmış. Ancak o dönemde kullanımlarının çok sınırlı ve bugüne göre de kısa süreli oluşuna dikkat çekiyor İzmir. 5-10 yıl önce bulunmuş ilaçları, uzun vadede ne gibi bir etkilerinin olacağını bilmeden rahatlıkla ve yaygın biçimde kullanılmasını da eleştiriyor.

Bkz. www.tibbinkaranlikyuzu.com(İlk yayın tarihi Temmuz 2015)

Antidepresan tesadüfen bulundu. Vereme ilaç aranıyordu, tesadüfen antidepresan bulundu.

Genelde düşünüldüğünün aksine, bugün çok yaygın olarak hemen her ruhsal sıkıntımızda bir çare umuduyla kullandığımız antidepresan ilaçlar, yıllar süren yoğun bilimsel çalışmaların sonucunda değil, bir tesadüfün sonucunda bulunmuşlardır. Bu tesadüf, 1950’li yıllarda verem hastalığının tedavisi için geliştirilen yeni bir antibiyotik olan ‘iproniyazid‘ adlı molekülün kullanıma sunulması sonucunda ortaya çıkmıştır.(1) O dönemlerde dünyada veremden ölüm oranı 100.000 kişide 188 olarak seyrediyordu ve verem hastalığının adı bile, insanları korkudan titreten bir etki yaratmaktaydı. Henüz yeterli etkinlikte bir ilaç geliştirilememiş olduğu için de verem hastalarının tedavileri çok uzun sürmekteydi.

Hastalar bu uzun tedavi sürecinde genellikle toplumsal yaşamdan yalıtılmış biçimde, veremlilere özel hastanelerde tedavi altına alınıyorlardı. Hem tedavinin uzun sürmesi nedeniyle normal yaşamlarından, mesleklerinden, ailelerinden ve çevrelerinden çok uzun süre uzak kalmaları, hem veremden ölüm oranının yüksek olması, hem de kaldırıldıkları hastanelerde her gün kendi hastalıklarından ölen kişilere şahit olmaları nedeniyle, o dönemde veremli hastalar arasında depresyon ve intihar oranları oldukça yüksekti. Bu nedenle, yeni bulunan iproniyazid adlı antibiyotiği kullanan hastaların diğerlerine göre daha neşeli ve keyifli hale gelmeleri, daha az intihar etmeleri hekimlerin gözlerinden kaçmamıştı.(1)

Bu rastlantısal somut kanıt, iproniyazid adlı verem ilacının depresyonu engelleyen bir etkisinin olduğunu hekimlere düşündürdü. Nitekim bu yönde yapılan araştırmaların sonucunda, iproniyazid adlı molekülün beyinde monoaminlerin (dopamin, adrenalin, serotonin) yıkımını sağlayan monoaminooksidaz (MAO) enzimini etkisiz hale getirdiği ve bunun sonucunda da monoaminlerin beyindeki etkinliğinde artışa neden olduğu ortaya çıktı. Bu rastlantısal bulgu üzerine dünyada ilk antidepresanlar olan MAO inhibitörleri üretilmiştir. (1)

Bu gelişmeleri hızla değerlendiren ilaç endüstrisi ve psikiyatri camiası, antidepresan ilaç kavramının 1960’larda alelacele benimsenmesini sağlamıştır. Antidepresan ilaç kavramı da, bazı ilaçların, depresyonu ortaya çıkarttığı varsayılan nedenleri düzeltici etki yaptığı inancını, herhangi bir kanıta dayanmadan kabullenmenin sonucunda ortaya çıkmıştı.(2) Bu kavram aynı zamanda o güne dek somut bir tedavi uygulayamadığı, hiçbir hastalığı tam olarak iyileştiremediği biçiminde damgalanmış olan psikiyatrinin, diğer tıp dalları arasındaki itibarını daha iyi bir noktaya getirmiştir. Bu yeni ilaç tedavileri, psikiyatriyi sığınma evleri ile sınırlı kalmaktan kurtararak toplumsal alana taşıyordu.

Psikiyatri, toplumdan yalıtılacak derecede umut kesilmiş ufak bir grupla sonuçsuz biçimde uğraşan anlamsız bir tıp dalı olmaktan çıkarak, toplumdaki herkesin yaşamının içine girerek, akla gelebilen her sıkıntının çözümünü sunar hale gelecekti. Antidepresan olarak adlandırılan ilaçların depresyon hastalığına yönelik özel bir etki yaptıkları biçimindeki bir inancın yerleştirilmesine, ilaç endüstrisinin katkısı da çok fazla olmuştur.(2) Bu durum, psikiyatri karşıtı hareketler için güç arayan psikiyatri camiası ile ilaç firmaları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı bir işbirliği olarak da görülebilir.

Bu rastlantısal keşif üzerine depresyonda monoamin eksikliği hipotezi öne sürülmüştür(3) Bu hipoteze göre bazı kişilerin beyinleri monoaminleri (serotonin, dopamin ve adrenalin) üretme ve salgılama açısından yetersizlik göstermekteydi ve bu yetersizliğin düzeltilmesi, depresyonu da düzeltiyordu. Bu tezin dayanak yapılması sonrasında, beyindeki hücresel aralıkta monoaminlerin düzeyini yükseltecek bir etki sağlayan moleküllerin keşfedilmesi aşamasına geçildi. Birçok laboratuarlarda çalışan araştırmacılar, daha önce keşfetmiş oldukları ve bu etkiyi gösterebilecek olduğunu düşündükleri molekülleri deneyip, aralarından bu etkiyi gösterenleri ayıklayarak yeni ilaçların piyasaya sunulmasını sağladılar. Bu çalışmalar sırasında, yine tesadüfen monoaminlerin geri alınmasını ve bu yolla sinapslarda düzeylerinin düşmesini engelleyen moleküller keşfedildi. Örneğin seçici serotonin geri alım engelleyicisi (SSRI) olan antidepresan ilaçlar bu biçimde bulunmuşlardır. Bu moleküller, monoamin düşüklüğü hipotezine dayanarak, uzun dönemlerde ve farklı yaş gruplarında kullanımlarının nasıl bir etki yaptığı yine ayrıntılı bir şekilde araştırılmadan, her sıkıntıya çare olacak ilaçlar olarak (örneğin mutluluk hapı gibi) yaygın kitlelerin kullanımına sunulmuştur. Bir madde, hastalık olarak adlandırılan tabloyu oluşturan etkeni tersine çeviriyorsa ilaç olarak adlandırılır. Ancak antidepresanların böyle bir etki yaptığını gösteren bilimsel veriler çok kısıtlıdır.(3)

İnsanlar, özellikle ülkemizde artık birbirlerinden sorarak ve reçetesiz biçimde satılabilen bu ilaçları, her sıkıntıya çare olacak umuduyla psikiyatristlere danışmadan kullanmaktadırlar. Hasta yoğunluğu çok fazla olan psikiyatristlerin, zaman yetersizliği nedeniyle hastalarını yeterince değerlendirme olanağı bulamadan bu ilaçları kolayca yazmaları da antidepresan kullanımını çok fazla artırmıştır. Bugün ülkemizde devlet hastanelerinde uygulanan performans sistemi ya da özel hastanelerin iyi hekimi çok hasta bakan hekim olarak değerlendirmeleri, hekimleri daha çok gelir elde etme ya da işlerini kaybetmemek adına daha kısa sürede daha çok hasta görmeye itmektedir. Bu kısır döngüde tek kazanan, ilaç üretimi yapan şirketler olmaktadır.

İşte bugün çok güvenerek kullandığımız antidepresanların keşfi uzun süreli klinik araştırmalar soncunda değil, böyle tesadüflerle gerçekleşmiştir. Buna ek olarak, bu ilaçların kısa süreli ve gerçekten depresyonda olan hastalar üzerindeki etkileri güvenilirdir ancak, ruhsal sıkıntılarının depresyon hastalığından kaynaklandığı açık olmayan hastalar üzerindeki, özellikle uzun vadeli kullanımlardaki etkileri henüz yeterince araştırılmamıştır. Tesadüfen bulunmuş olan bu ilaçlar çok geniş bir toplum kesimi tarafından ve sıklıkla yılları bulan uzun sürelerle kullanılır hale gelmişlerdir. Bu ilaçların etki mekanizmaları ile ilgili de ciddi kuşkular vardır. Monoamin hipotezine dayanarak piyasaya sürülmüş olan bu ilaçların, depresyonda beyinde düşük olduğu varsayılan serotonin, noradrenalin ve dopamin düzeylerini (gerek enzim yoluyla yıkılmalarını engelleyerek gerekse geri alımlarını azaltarak) yükseltecekleri iddia edilmektedir. Ancak yine bir antidepresan olarak kullanılmakta olan ‘tianeptin‘ adlı ilaç, diğer ilaçların tersine serotonin geri alımını artırarak, beyindeki hücresel aralıktaki serotonin düzeyini düşürmektedir.(4) Diğer antidepresanların işleyiş düzeneklerinin tam tersine bir işlev göstermesine karşın, bu ilaç da antidepresan olarak etki yapmakta ve bir antidepresan olarak kullanılmaktadır.

Bunun gibi birbirine zıt birtakım bulgulara karşın, antidepresanların halen depresyonda düzeylerinin düşük olduğu varsayılan monoaminlerin düzeylerini yükselterek etki ettikleri inancı sürmektedir. Oysa çok karmaşık bir yapıya sahip olan beynimizin hastalıklarının, bu tür basit modellere indirgeyerek anlaşılması zor görünmektedir. Şu an için depresyonun biyokimyasal nedenini tam olarak bilmediğimizi söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bilmediğimiz bir şeyi de biliyor gibi davranmanın çok doğru olmadığını söylemek gerekir.

Antidepresan ilaçların etkilerinin plasebodan çok farklı olmadığını gösteren çalışmalar, depresyonda altta yatan biyokimyasal sorunun bu ilaçlarla düzeltildiğine yönelik iddiaları sarsan bulgulardır. Bu can sıkıcı bulguların bir diğer nedeni, depresyon teşhisinin gereğinden fazlaca genişletilerek konuluyor olması nedeniyle, aslında depresyonda olmayan hastaların da bu hastalık grubunun içine alınmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda, sadece beyinde var olduğu iddia edilen biyokimyasal sorunun yarattığı ufak bir depresyonlu hasta grubu bu ilaçlardan yarar görebilecektir. Diğer hastalarda ise böyle bir beyin biyokimyası bozukluğu olmadığı için bu ilaçların etkisi plasebodan farksız olacaktır. İlaçların etkisinin plasebodan farksız olmasının nedeni, hastalık tanımını çok genişletmekten dolayı, bu ilaçların etki etmeyeceği hastalık gruplarını da aynı ilaçlarla tedavi etme girişiminden kaynaklanıyor olabilir(5)

Hastalık tanımının çok genişletilmesi ile ilgili kanıtlara, bilimsel yayınlarda kullanılan tanısal adlandırmaları gözden geçirerek de ulaşabiliriz. 1940’lardan önce, depresif ya da başka yakınmalar yaşayan hastalar için kullanılan bir depresyon tanısı yoktur. O dönemde bu tür hastalar için melankoli ve manik depresyon adları kullanılmaktaydı ve depresyon kavramına yayınlarda çok sınırlı olarak rastlanılmaktaydı. (6)

Melankoli ve manik depresyon teşhisleriyle de bugünküne kıyasla çok daha ufak bir hasta grubu tanımlanmaktaydı ve muhtemelen bu hastaların beyinsel bir sorun nedeniyle hastalanmış olma olasılıkları daha yüksekti. Beyinsel bir biyolojik soruna bağlı olmayan ve daha çok çevresel koşullar nedeniyle sıkıntı yaşayan kişiler için depresyon kavramının kullanılması ile antidepresan ilaçların piyasaya sürülmesi arasında büyük paralellik görülmektedir. Bu kişilerin de depresyon adıyla adlandırılan grubun içine sokulması sonucunda, ilaçların kullanılacağı hasta sayısında ciddi bir artış ortaya çıkmıştır.

Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap, Sayfa: 74-77

Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.
Dipçe:

(1) Lopez-Munoz F. Half a Century of Antidepressant Drugs. On the Clinical Introduction of Monoamine Oxidase Inhibitors, Tricyclics and Tetracyclics. Part I: Monoamine Oxidase Inhibitors. Journal of clinical Psychopharmacology, Volume 27, Number 6, December 2007,555-559.
(2) Moncrieff J. The creation of the concept of an antidepressant An historical analysis. Social Science & Medicine, 66,11,2008:2346-2355.
(3) Kirsch I. Antidepresan Efsanesinin Sonu. Çev. Dilek Onuk. Kuraldışı Yayınevi, 2012 İstanbul
(4) Kayaalp O. Tıbbi Farmakoloji (sayfa 791). Hacettepe-Taş Kitapçılık, Ankara 2005.
(5) Ghaemi SN, Vohringer PA, WhithamEA. Antidepressants from a public health perspective: re-examining effectiveness, suicide, and carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127:2, 89-93,2013.
(6) Moncrieff J. The creation of the concept of an antidepressant: An historical analysis. Social Science & Medicine, 66,11,2008:2346-2355.

Bkz. www.tibbinkaranlikyuzu.com(İlk yayın tarihi: Eylül 2015)

Mehmet Fahri Sertkaya

Sihir ve büyü neden ile, dünyada her gün binlerce kişi cinayet işliyor ya da intihar ediyor…

https://ok.ru/video/304363670128

http://www.tibbinkaranlikyuzu.com/2017/04/mehmet-fahri-sertkaya-akademi-dergisi-psikiyatrinin-karanlik-yuzu-cinnet-intihar-hapci-tinerci-zihin-kontrolu-babasini-olduren-oyuncu-cinayet-orhan-simsek-bipolar-bozukluk-sizofreni-akil-sagligi-psikoloji-seretonin-sihir-buyu.html

Sihir ve büyü nedeniyle, dünyada her gün binlerce kişi cinayet işliyor ya da intihar ediyor…

Sihir ve büyü nedeniyle, dünyada her gün binlerce kişi cinayet işliyor ya da intihar ediyor.

Cinler insanların ruh sağlığını nasıl bozabiliyor (2/3) 

Cinler insanların ruh sağlığını nasıl bozabiliyor (3/3) 

Bkz. www.tibbinkaranlikyuzu.com

Mehmet Fahri Sertkaya