Etiket arşivi: Gizli Ermeniler

Eee haydi artık şu parti başlasın?

Bizim kadar güçlü, kararlı, muktedir, mücadeleci olun/durun.

Oyalanmanız için önünüze sürülen meselelerin çoğundan hem de zahmetsizce kurtulmanızı sağladık ve artık sıra şu Çin’e gelmiyor mu?

Zaman Çin’in lehine işliyor.

Bana o kadar kızmışlar, o kadar kızmışlar ki kelimelerin anlatmakta kifayetsiz kalacağı kadar büyük bir metafizik saldırının hedefi oldum.

Dün akşam, gece ve bu gün sabahtan öğleye kadar, bitmek bilmeyen ve çok büyük ve şiddetli çatışmalar yaşandı.

Çok yaklaşık sayı bile henüz belli değil ama yedi milyar cin kabilesinin yok olduğu konuşuluyor. Cinler aleminin nüfusunun yüzde kırk küsurunun yok olduğu konuşuluyor. Benim saçımın bir teline bile zarar gelmedi.

“Yerevan Map. Source: “”Reference Atlas of the World”””

Gizli Ermeni çetesi çok kötü bir halde…

Akademi Dergisinde mevzu bile edilmemelerine takmışlar. Her geçen gün güç kaybettiklerini, itibar kaybettiklerini, sönüp gittiklerini düşünüyorlar ve bir şeyler yapmak zorunda görüyorlar kendilerini…

Şimdi Doğu Perinçek’in soyundaki Ermeni tarafının ağır basarak gizli Ermeni çetesi ve Rusya ile sürekli paslaşıyor olmasının, haddini çok aşacak işlere kalkışmasının gözler önüne serilmesi de gizli Ermeni çetesini zor duruma düşürdü.

Çok kritik bir aşamada olduklarını düşünüyorlar. Şu anda gelişmeleri doğru okuyamazlarsa, hatalı kararlar alırlarsa yok olacaklarını, varlıkta kalamayacaklarını biliyorlar.

En tepe isimlerinden bir ikisi hariç, geriye kalan yüzlercesi bir araya getirilse bir adam etmiyor. Bu kadronun, güçlü birilerinden destek bulmadan bu meselelerin/dengelerin arasından başarılı bir şekilde çıkmaları mümkün görünmüyor.

Ben Tayyip’in yerinde olsaydım, elde bu kadar güçlü kartlar varken, Perinçek ve çetesinden başlar, Kılıçdaroğlu ve çetesinden devam eder, kararlılıkla yukarı doğru gider ve perişan haldeki gizli Ermeni çetesi kendini düzeltmeden haklarından gelirdim.

Her kurumda ve her safhada Tayyip’in ve Ankebut Ağının önüne taş koymaya kalkanlar bunlar.

Gizli Ermeni çetesinin, başka ülkelerdeki Ermeni ve Hristiyan teşkilatlarla kirli bağlantılarını, bunların terör örgütleri ile bağlantılarını öncelikle gözler önüne serdirirdim.

Bu konularda daha az konuşan kişi olur, daha çok Bahçeli ve Soysuz’u konuştururdum ki hem diğer mühim meselelere daha çok vakit ayırmış olurdum hem de Bahçeli ve Soysuz gibilerin halk nezdindeki itibarını da yükseltmiş, düzeltmiş olurdum.

Zaten bu şekilde davrandığımda başa bela olan HDPKK’yi de tamamen ve kolayca yolumdan/önümden alırdım.

“Şimdilik MFS’ye ve ekibine de dokunma. Kendimizi daha fazla belli etmeyelim. Rahatsızlık veren taraf Rusya olsun. Biz arada gözükmeyelim. Dikkatler Rusya’ya yönelsin.” diyen aciz!

Senin ve çetenin, bana ve ekibime dokunmaya gücünüz yetse, böyle konuşur musun? Bir dakika bile bekler misin? Şu çileyi çeker misin? Düştüğünüz hale bakın.

Putin’in gündemi/kararları

1) Ülke savunmasını güçlü tutmak

2) Metafizik sahada korunma sağlamak, ekiplerinin gücünü artırmak

3) Tayyip’in suyuna gitmek, oyalayıp vakit kazanmak

4) Koronayı daha büyük bir kriz haline getirmek, siyasi sahada bu krizi kullanmak, aşısını satmak ve çok para kazanmak

5) Ülkesinin gündemini değiştirmek

6) Ankebut Ağından başka düşman edinmemek

7) Düşmanlarına karşı hukuk ve BM kartlarını kullanmak

8) Mfs’ye karşı yapılacaklarda taşeronları kullanmaktan vaz geçmek

Putin ile Şi sık görüşme yapmıyorlar.


Şi, Putin’e sürekli tehdit altında olduğunu söylüyor. Amerika’nın gizli savaş hazırlığından şüphe duyduğunu söylüyor. “Zaten ordum var. Savaş haline hazır tutacağım.” diyor.

“ABD’ye karşı hukuki zeminde üstünlük sağlayıp yaptırımlarından kaçınmak mümkün değil. Bu iş savaşa gider. Bütün dünya savaşa hazır olduğumuzu bilsin istiyorum.” diyor

“Mfs’ye karşı bir hamlem şimdilik olmayacak. Amerika’yı def ettikten sonra Erdoğan ile anlaşmaya bile varabilirim ama öncelikle Doğu Türkistan konusunu kapatmalı ve oluşturulan algıyı düzeltmeliyim” diyor


“3. Dünya Savaşının başlaması lazım”

Putin, Şi’ye “Olaylar, dengeler hızlı bir şekilde değişiyor. Her şey çok yoğun ve üzerimize oyunlar kuruluyor. Biz bu oyunlarda yapmak istediklerimizden geri durmayacağız ama desteğini görmem lazım.” dedi.

Şi şöyle karşılık verdi:

“Hızlı hamleler yaptı. Aslında olayların bu akışta olacağı belli idi. Geçen sene Çin’e de İran’a da aynı oyunu oynadı. Biz bu yüzden çok sıkıntılı süreç geçirdik. Bir sürü zarara uğradık. İran’ın kara para işleri yavaşladı, milyarlarca dolar kaybettik. Sana da aynı oyunu oynuyor. O zaman da Trump fırsatı kaçırmadı, şimdi de kaçırmayacaklar. Ne yapacaksın, nasıl bir çözüm bulacaksın. Bu işleri yavaştan almak bize gün geçtikçe zarar verecek. 3. Dünya savaşının başlaması lazım. En azından hazırlıklar yapılmalı.”

Ankebut Ağı, dünya üzerindeki bütün basın/medya gücünü net, kararlı ve mücadeleci bir hale en kısa sürede getirmeli.

Tereddütsüz bir şekilde basın/medya savaşına girilmeli ve soluksuz savaşılmalı. Ben, geçen zamanın Rusya ve Çin’in lehine olduğundan hiç şüphe etmiyorum.

Çin’in gerçek piyasa/ekonomi değerlerinin ifşa edilmesi… Halk arasındaki korona virüsü gerçeklerinin ifşa edilmesi… Rusya’nın yaptığı gibi Çin’in de insanlar üzerinden korkunç deneyler yaptığının ifşa edilmesi… Çin’in düşman gördüğü devletlerde/milletlerde ölümcül hastalık yayma planlarının ve hazırlıklarının ifşa edilmesi… Çin’deki insan hakları ihlallerinin ifşa edilmesi… Çin devletinin bazı yasalarının aslında devlet gücüyle kara para işleri yapılmak için hazırlanıp yürürlüğe konduğunun ifşa edilmesi… Çin’in imal edip dünyaya sattığı cep telefonları başta olmak üzere pek çok elektronik cihaza art niyetli izleme, dinleme, takip sistemleri koyduğunun ifşa edilmesi… Çin’in pek çok ülkede sömürgeci faaliyetlerde bulunduğunun ve hükumetlerin üyelerini şantaj, tehdit ve rüşvetle kontrolde tuttuğunun ve Çin’in yaptığı diğer bütün hukuksuzlukların ifşa edilmesi lazım. Çin’in dünyadaki bütün devletlere ve milletlere karşı düşmanlık beslediğinin ve bu düşmanlığı ara ara açıkça yapsa da çoğunlukla sinsice ve kararlılıkla sergilediğinin ifşa edilmesi lazım.

Büyük bir basın/medya kampanyası ile insanlığa Çin’in görünmeyen gerçek yüzünün gösterilmesi ve oluşan baskı ortamından istifade ile hukuki ve askeri müdahalelerin vakit kaybedilmeden yapılması lazım.

Sadece bunları mı konuştular?

Ruslar, diplomaside de ellerinin çok zayıfladığını, eski havalarının kalmadığını her geçen saatte ve her yeni görüşmede iyice anlıyorlar.

Ruslar, bazı diplomatik görüşmelerde muhataplarına “Siz de bizim gibi yalnız kalacaksınız” demeye başladılar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Devlet çetelerin, mafyaların elinde…

Milletin canı, malı, ırzı çetelere, mafyalara teslim…

Türkiye’de ve en çok da İstanbul’da akıl almaz kara para işleri döndürülüyor, çok canlar yanıyor ve İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş bütün kara para işlerini biliyor, kolluyor.

Zafer Aktaş, İstanbul Emniyet Teşkilatı içinde oluşturduğu resmi kimlikli çetesi ile birlikte İstanbul’daki çeteleri ve mafyaları ve bunların insanlık suçuna kadar varan suçlarını kolluyor. İstanbul Emniyet Teşkilatının suçun ve suçluların üzerine gitmesi, en tepeden Zafer Aktaş üzerinden engelleniyor.

İstanbul Emniyet Teşkilatı suçun ve suçlunun yanında.

Masonların, gizli Yahudilerin ve gizli Ermenilerin hakimiyetine girmiş olan İstanbul Emniyet Teşkilatının göz yummasıyla hatta kontrolü altında bir mafya tarafından kız çocukları kaçırılıyor ve bunlar cinsi sapıklara, fuhuş mafyalarına satılıyor.

Daha çok Türkiye’ye sığınmış Suriyeli ailelerin küçük kızları kaçırılsa da T.C. vatandaşları olan küçük kız çocukları da bu mafya tarafından kaçırılıyor.

Çocukları kaçıran mafyanın mensupları arasında T.C. vatandaşı kişiler de Suriyeli yetişkin erkekler de bazı resmi kimlikliler de bulunuyor.

Mafya mensupları kendi aralarındaki iletişimde şifreli/kodlamalı konuşuyor. Mesela “Taze çiçek” ve “Taze fasulye” kodlamaları sık kullanılıyor.

Taze çiçek: 11-13 yaşlarında olsa da yaşını gösterenlere, daha çocuksu duranlara deniyor.

Taze fasulye: 11-13 yaşlarında olsa da yaşından daha büyük gösterenlere deniyor.

İstanbul Emniyet Teşkilatının işini dürüst ve ahlaklı şekilde yapan mensupları, bir şekilde bu mafyanın adamlarına denk gelmiş ve bunları şüpheli bulup emniyete götürmüş olsa, ciddi bir sorgulama ile iplik söküğü misali işin arkası meydana çıkartılacak olsa, böyle bir durumla hemen Zafer Aktaş ve çetesi ilgileniyor. Yetkilerini devlet ve millet düşmanlarının, insanlık düşmanlarının ve mafyaların menfaatine olacak şekilde kullanıyorlar ve bu mafya mensuplarının hiçbir sorun yaşamadan bırakılmaları sağlanıyor.

Zafer Aktaş’ın o makama gelmesi ve yetkilerini kullanarak her türlü kara para mafyalarını kollaması aslında Solomon Soysuz sayesinde de oluyor.

Soysuz, Zafer Aktaş’ın da üzerinde, aynı sistemin üst mensubu olarak bulunuyor ve Zafer’in oraya getirilmesini bu kara para işleri ve gelirleri daha da artsın diye sağlayanlar arasında bulunuyor. Bunu sağlayan bir diğer kişi ise herkesin ne olduğunu artık iyice bilip gördüğü o Tayyip…

Küçük kız çocukları çoğunlukla uyuşturucu ve şuur bulandırıcı kimyevi maddelerin katıldığı yiyecek ve içeceklerin kandırılarak yedirilmesi/içirilmesiyle kaçırılıyor.

Kaçırılma sırasında baygın olmuyorlar, şuurları çok bulanık oluyor, ne yaptıklarını bilmez halde olup mafya mensubu kişilerin talimatlarına uyup yürüyerek araca kadar götürülüyorlar.

Araçlar çoğunlukla beyaz minibüs tarzı araçlar oluyor ve çocuk servisi, okul servisi gibi de duruyorlar. Bu şekilde, çok sayıda çocuğu, hiçbir müdahale ile karşılaşmadan bir semtten başka semtlere rahatça taşıyabiliyorlar/kaçırabiliyorlar.

Özel aracına binip İstanbul’daki bu mafyanın kontrolündeki evlere gidip kız çocuklarını satın alıp dönen İstanbullu cinsi sapıklar var.

İstanbul’un taşra/varoş mahallelerinde bulunan bu evlere bu sapıklar gittiklerinde “Falancanın selamı ile geldim. Bana taze fasulye lazım. Sizde varmış” gibi şifrelemelerle konuşuyorlar. Ya da taze fasulye yerine taze çiçek diyorlar.

Taze çiçek denilen zavallı çocukları çok daha pahalıya satıyorlar. Çocukları satın alanlar arasında sözde sanat camiasından ve iş camiasından ve üst seviye resmi yetkililerin camiasından kişiler de var. Bunların arasında bu çocukları alıp satan, işi ticarete de dönüştüren pislik sapıklar da var.

Bu mafya, kız çocuklarını (arada çok az da olsa erkek çocukları da kaçırıp satıyorlar) tutmak için çoğunlukla taşradaki evleri ve eski/bakımsız, göz önünde olmayan iş hanlarını tercih ediyor.

Mesela Gaziosmanpaşa Pazariçi’ndeki dar ve arka sokaklardaki mekanlarında da bu iş yapılıyor.

Zafer Aktaş’ın yüzyüze görüştüğü bazı Suriyeli kişiler var. Bunların bir kısmı bu mafyanın içinde yer alan Suriyeliler.

Bunların arasında en etkili isimlerden biri olarak Suriyeli Vahap (ya da Vehhab)’tan bahsediliyor.

Zafer makam arabasıyla giderken bazen anayollardaki büyük köprülerin altında aracını durduruyor. Orada söz konusu mafyanın adamları bekliyor. Zafer onlarla görüşmüyor konuşmuyor ama çetesinin resmi kimlikli adamları orada mafyanın adamları ile hızlıca görüşüp birbirlerine çantalar veriyorlar. Çantalarda çoğunlukla uyuşturucu ve para bulunuyor.

Bu derece insanlıktan çıkmış ve bu derece pis işlere ortak olmuş İstanbul Emniyet Müdürü Zafer Aktaş’ın yasadışı kumar oynanan mekanlara gittiğini ve orada kumar oynadığını bilmek çok şaşırtıcı gelmese de bu da dosyasına eklenmeli. Daha çok şehir dışına çıktığında, tatile gittiğinde bu tarz yerlere gidiyor.

Yayınlarım Zafer’e öncelikle telefon üzerinden haber verildi. Sessizce dinledi ve bağırarak “Allah kahretsin, nereden çıktı bu şimdi. Tam da her şey yolunda derken.” dedi ve kapattı telefonu… Daha sonra iki adamı yayınları açıp ona gösterince de sarsıldı.

Zafer, bazı günlerin sabahında Emniyet Teşkilatının resmi işlerini, evraklarını, raporlarını kontrol ettikten sonra kara para işlerine dair raporlar alıyor.

Bu maksatla telefon görüşmeleri de yapıyor. Bu gün benim onun hakkındaki yayınlarımı yaptığım ve kendisinin henüz haberdar olmadığı sıralarda da bu türlü bir telefon görüşmesi yapıyordu.

Telefonun sesi dışarı verildi, yanında Arapça bilen bir adamı vardı, tercümanlık yaptı. Mafyanın Suriyeli adamlarından biri ile yapılan görüşme Arapça gerçekleşti. Görüşmede “ezzehrül tazece” yani “taze çiçek” şifrelemesi de geçti.

Daha fazla taze çiçek istendi. Görüşmeden sonra tercümanlık yapan adamı da Zafer’e birkaç kişiden haber beklediğini, o işlerle ilgilendiğini, rahat olmasını söyledi.

Sadece İstanbul Emniyet Teşkilatı değil Türkiye genelinde bütün Emniyet Teşkilatına neşter vurmanın ve bu milletin acılarını durdurmanın vakti gelmedi mi?

Mehmet Fahri Sertkaya

Artık metafizikte dünyanın en iyisi Türkler oldu

Biz Türkler, pek çok önemli sahada olduğu gibi, metafizik sahada da çok ama çok geri bırakıldık.

Dünyada bu işin öneminin farkında olan ve yoğun şekilde kullanan devletlerin/milletlerin çok gerisinden yola çıkıp, kısa sürede, sessiz sessiz ve gayr-i resmi şekilde ilerleyip, son zamanlarda en iyiler arasına girdik ve şu anda dünyanın tartışmasız olarak en iyisiyiz. Karşı konulamayan, karşılarında durulamayan tarafız.

Çok çok yakın gelecekte, 100 sene süren bir örtülü işgal sürecini sonlandırarak devletimizin idaresini gizli Yahudilerden, gizli Ermenilerden, Masonlardan tekrar elimize alacağız. Bunu yaptığımızda resmi kurumlarımız da metafizik sahada dünyanın en iyileri olacaklar.

Ordumuz içinde dünyanın en iyisi olan metafizikçi ekipler/birimler yetiştirip görevlendireceğimiz gibi, İstihbarat ve Emniyet Teşkilatlarımız için de dünyanın en iyisi olan metafizikçi ekipler yetiştirip görevlendireceğiz.

Hangi cihetten/sahadan bakılırsa bakılsın açıkça gözler önünde ki bir çağ kapanıp yeni bir çağ açılıyor. Çünkü uzun bir aradan sonra Türkler yeniden tarih sahnesine çıkıyor. Hem de muazzam bir kudret, inanç, kararlılık, azim, mücadele ve ihtişamla…

Önce Osmanlı, sonra Süleymanlı…

Mehmet Fahri Sertkaya

Şimdi şartlar daha da müsait, neden hala Bedirhan’a dokunulmuyor?

Bedirhan Gökçe’nin gizli Ermeni ve Arap ve Kürt karışık bir soydan geldiği….

Kendisini Ermeni gibi gördüğü ve gizli Ermenilerle paslaştığı…

Ankebut Ağı’nın kara para işlerinin içinde olduğu…

Ağın Türkiye’deki fuhuş ve uyuşturucu mafyalarının içinde olduğu…

Ayrıca ağın çocuklarla fuhuş/sübyancılık yaptıran kısmının da içinde olduğu…

Bedirhan’ın ünlülere uyuşturucu, kadın ve çocuk temin ettiği…

Ayrıca terör örgütleri ile irtibatlı olup da örgüt liderlerine de fuhuş için çocuk temin ettiği…

Terör örgütleri ile bağlantılı olduğu bütün Türkiye tarafından bilinen bazı sözde millet vekilleri ile de bağlantılı olarak kara para işlerinde faaliyet gösterdiği…

Yönündeki güçlü iddialar en kısa sürede dikkate alınmalı ve soruşturma başlatılmalı.

Mehmet Fahri Sertkaya

Mehmet Şevket Eygi de öldürüldü…


Ben ceza evinde iken aslında çok fazla şey değişmedi. Altı ayda on senelik mesafe alınacak bir alt yapıyı zaten ceza evine konulmadan önce oluşturmuştuk. Zincirleme reaksiyon misali art arda patlayacak mevzular olacaktı ve oldu. Ben içeride iken Mehmet Şevket Eygi de öldürüldü.

Mehmet Şevket Eygi’nin Arzu’dan olma bir kızı var. Benim geçmişteki şu yayınlarımdan sonra CIA’dan MİT’e Eygi’nin öldürülmesi emri geldi. MİT de bu emri Arzu’nun kızına verdi. Annesi gibi kızı da MİT personeli.

Kızı, Eygi’yi kalp rahatsızlığı için kullandığı ilacı değiştirerek öldürdü.

Eygi’nin öldürüleceğinden Erdoğan’ın da haberi vardı.

Gizli Hristiyan cemaatinden bir kısım insanlar, Eygi’nin ölümünden sonra bir araya gelip Hristiyanlık dini üzere gizlice tören yaptılar ve mumlar yaktılar. Size o törene katılan herkesin ismini tek tek yazayım mı? Zaten çok kalabalık değillerdi.

Hıyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da Eygi’nin gerçek kimliğini biliyordu. Kendisi gibi bir gizli Hristiyan olduğunu biliyordu. Eygi için düzenlenen gizli Hristiyan ayininde az kişi vardı ve bunlardan biri Ali Erbaş ve diğeri de Erdoğan’ın gizli Hristiyan olan karısı Emine Erdoğan’dı.

Burada fotoğraflarını paylaşayım ve YİT’in gücünü göstereyim mi?

Mehmet Şevket Eygi

Haddi aşıyorsun Zeki Çalışkan!

Arkamdan çevirdiğin binbir türlü planın, pusunun hepsini biliyordum, biliyorum ve hepsini de bozdum.

Yazılarımdaki o iddialarımın somut delillerini savcılıklara ve mahkemelere sunmama mani olmak için beni, TCK 32 kapsamında gözetim süreci için Erenköy Ruh ve Sinir’e sevk ettirdiğinizde, oranın başındaki gizli Hristiyan olan doktor Hüseyin ile neler çevirdiğinizi de biliyordum/biliyorum.

Hüseyin’in senin mensubu olduğun gizli Hristiyan cemaatinin bir mensubu olduğunu da biliyorum. Sürekli irtibatınız olduğunu, sadece benim mevzum için tanışmadığınızı, paslaşmadığınızı, daha önce başkalarına da hukuksuz ve art niyetli şekilde raporlar verdirdiğinizi de biliyorum…

Ne kadar ahmakça ve tedbirsiz şekilde kafa kafaya verdiğinizi ve nasıl açıklar verdiğinizi, deliller bıraktığınızı da biliyorum.


Bunu daha orada iken biliyordum. Bunların somut delillerinin elimde olduğunu, orada doktor Hüseyin’e, doktor Onur üzerinden haber etmiştim. Gizli Hristiyan Onur, kendisinden istenen numarayı oynamaya çalışırken, isteksizdi. Bu kadar zorlama ve hukuksuz şekilde bu işin tutmayacağının, bana rapor vermeye ihtimal bile olmadığının baştan farkındaydı.

Karşısına bir kere geçtim, yarım saat kadar konuştum, adam sanki başka bir dünyaya geçti… Hayatının şokunu yaşadı. Hasmına hayran olma hali yaşıyor ve bunu gizleyemiyordu.

Önünde, savcılıklar ve mahkemelerden temin ettikleri dosyalarım vardı ki o dosyalarda suç unsuru olarak gösterilen yazılarımın, yayınlarımın herhangi bir hukuk devletinde anında temiz eller operasyonu başlatacağını, on senedir Erdoğan’a hakaretten yargılanamadığımı, yargılanmayı çok istediğimi, kendisinin benden asla davacı olamadığını, 2013’ten beri Erdoğan’a hakaret ettiğim iddiasıyla Adnan Oktar’ın marifetiyle oluşturulan bir dosyanın yok edildiğini, bu kapsamda bir savcıda ifademin bile alınamadığını, bir yargılansam yarım saat sonra memleketin ayarının değişmeye başlayacağını, elimde somut deliller olduğunu, o dosyaların oluşması için çırpındığımı, onları sorun değil nimet gördüğümü v.s. hızlıca anlatınca, başı döndü.

Numara oynaması gerektiğini bile unutup şaşkınlıkla “Yaaa, yaaa… Bu şartlarda bir de böyle mi, öyle mi?” gibi konuşmak zorunda kaldı. “Peki Tuncay bey, siz bunları iddia ediyorsunuz da bir de yanında somut deliller yayınlıyorsunuz, bunu nasıl yapabiliyorsunuz?” diye sormaktan kendini alamadı.

Libya’ya silah kaçırılan Amazon isimli sivil kargo gemisini, video görüntüsüne kadar ifşa ettiğimi…

Suriye’de Tayyip’in emriyle MİT’in defalarca kimyasal katliam yapıp her seferinde suçu Esed’in üzerine yıktığının delillerini yıllar önce paylaştığımı…

Hatta Erdoğan’ın Suriye’de mazot kaçakçılığı yaptığının somut görüntülerinin Sputnik’te bile yer aldığını ve aslında suç ya da delilik emaresi gibi gösterilmek istenen iddialarımın saygın basın yayın kuruluşlarında bile haber olduğunu ve benim de bazılarını oralardan aktardığımı…

Elindeki dosyalarımda hiçbir suç unsuru ya da akıl sağlığı şüphesi duyulabilecek bir şey bulunmadığını, yargılanma sürecinde karşımda hukukun ayaklar altına alındığını…

Hep biliyordu… Bu şartlarda ancak Tayyip gibi köşeye sıkışmışlar ve senin gibi hem köşeye sıkışıp hem de kafayı cinsi sapıklıkla, uyuşturucuyla, çift kimlikli yaşamakla, nitelikli dolandırıcılıkla, her gün herkese ayrı bir yüz göstermekle yakmış olanlar bu işi zorlardı. Onur zorlamadı…

Anlattım, açıkladım biraz delilleri nasıl elde ettiğimi ama o ekibimi, sistemimi çözmeye dönük sorular soruyordu, ona da izin vermedim.


Onur bir daha beni karşısına alamadı. Sonraki her aşamada geri durdu hatta kaçtı…

Bak şimdi, buradan biraz geri saralım şu filmi… Ben, altı ay boyunca o hastahaneye ceza evinden götürülüp getirilmişim. Sabah götürülüyorum, öğleden sonra ya da akşam cezaevine geri getiriliyorum. Kutu gibi bir araba… Hükümlü ve tutuklu taşıyan, her tarafı zırhlı gibi çevrilip kapatılmış içine ayrıca metalden küçücük bir iç bölme yapılmış, oraya da altı kişi tıkıştırılan bir araba ile götürülüp getiriliyorduk. Yazın sıcağında etrafı, dışarıyı göremeden sallana sallana gidip geliyorduk. Birkaç sefer sonra beni araba tuttuğunu fark ettim. Halbuki beni hiç araba tutmazdı.

Onlarca defa böyle olmuş, gitmiş gelmişim ama bana hayatıma ya da yayınlarıma dair tek bir soru sorulmamıştı. Hiçbir bilimsel temeli olmayan Roşa testine, tartışmaya açık ve göreceli sorularla dolu olup bilimsel kesinliği olmayan 565 sorulu teste yeniden yeniden sokulmak isteniyordum. İtiraz ettim… “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Benden delil isteyin, mahkemeler isteyemediler, size getireyim, hemen bitsin bu iş burada?” deyince, susup durdular. Zorladılar durdular. Çoktan “Herhangi bir akıl sağlığı sorunu yoktur” demeleri gerekiyordu. Benim sinirlerimi zorlayıp bana hırçın tavırlar sergiletip bunu bahane ederek ilaç dayatmak ve önce gerçek psikiyatrik ilaçlarla süreci başlatıp da sonra işimi bitirecek ilaçlar vereceklerdi. Büyük bir ekip bunun böyle olmasını istiyordu, herkesi, her aşamayı takip ediyorduk ama sen o zaman da haddi çokça aşanlardan oluyordun Zeki Çalışkan…

Sonra tamamen hukuksuz şekilde mahkemeler/hakimler de ayarlanarak ve özellikle 39. Asliye ceza mahkemesi kullanılarak hastahaneye yatış kararı verildi. Benim önümde, benden önce yatış kararı verilmiş ve sıra bekleyen yüzlerce kişi vardı. Ceza evinde sırf hastahane işlerine bakan, sürekli bunlarla ilgilenen bir kaç ceza infaz memuru vardı. Gide gele aramızda biraz tanışıklık olmuş ve sohbetlerimiz de olmuştu. Bu kişiyi konuştururken “Senin yatış verilecek bir halin yok. Sana yatış veremezler. Verseler bile Bakırköy Ruh ve Sinir birbuçuk sene sonrasına gün veriyor. Bu Erenköy ise gün bile veremiyor. Sistem kilitlenmiş, yer yok, yatak yok” dedi. Diğerleri de aynı şeyleri anlatıyordu. Lakin ben kendimi yıldırım hızı ile hastahane sürecinde buldum Zeki? Arka planını buradan anlatmama gerek var mı, zaten işin içindeki kişilerden biri de sensin?

Haftada bir, tekrar tekrar intihara teşebbüs eden onlarca kişi aylardır sıra bekliyordu da Zeki, ömrü boyunca hiç kimseye zarar vermemiş, tek bir kontrolsüz hali görülmemiş, kendine tek bir çizik bile atmamış, uyuşturucuyu geç de ömrünce bir dal sigara bile içmemiş, alkollü içeceklerin adını, tadını, rengini bile bilmemiş ben, kendimi mahkemenin yatış kararından günler sonra hastahanede buldum.

Yatışa götürüldüm, 20 günden fazla kutu gibi, it bağlasan durmaz bir yerde hiçbir test, mülakat, tıbbi aletlerle bir ölçme/tarama yapılmadan orada tutuldum. Her şey yine hukuk dışı, normal dışı sürüyordu. Yatırıldıktan birkaç gün sonra, işte yukarıda anlattığım doktor Onur görüşmesi yaşandı. Yarım saat kadar sürdü, o şoku yaşadılar ve beni öylece bıraktılar. İşlem yapamadılar, taburcu edemediler, rapor veremediler ama üstten gelen baskıları da ezemediler. Bocaladılar… Bundan sonra Onur oyundan çıkmak istedi…

Yaklaşık 20 gün oluyordu, hiçbir şey yapıldığı yoktu, doktor bir muhatap arıyorum, yok. Hukuki muhatap arıyorum, yok… İnfaz memurları şaşkın, orada nöbet tutan jandarma personelleri şaşkın… Adamlar gelip gidip “Yahu sen hala burada mısın, senin hiçbir sorunun yok. Seni niye burada tutuyorlar” deyip duruyorlardı. Hepsi şahitlerim, davalarda dik duracaklar… İsimlerini, soy isimlerini de verdiler ve “Ne gördüysem anlatacağım kardeşim” dediler. Hatta hastahane hemşirelerinden de çok temiz niyetli, sizler gibi şeytanlaşmamış çok sayıda kişi de şahitlik yapacaklarını ifade ettiler. Hatta bunlardan ikisi, doktor Onur’un, doktor Vedat’ın bana nasıl yalanlar söylediğini, arka planda aynı konuları kendilerine nasıl başka anlattıklarını, kendilerine nasıl yalanlar söylendiğini meydana çıkarttılar. Kendileri de sarsıldılar.

Hele bir hemşire var ki soğuk algınlığı ilacı olduğu iddiası ile bana onunla ilaç gönderdiler, açıkça yalanlar söylettiler. Beceremedi, açık verdi. Ne olduğu hala belirsiz olan o ilacı tam yutuyordum ki üzerine gittim, sıkıştırdım, bocaladı ve bir çocuk gibi oradan koşarak kaçtı. Arkasından “Senden de davacı olacağım, bu nasıl iştir böyle… İki sözünde bir kendini yalanlıyorsun.” deyince, az ileride infaz memurlarının kapıyı açmasını beklemek zorunda olduğu anda, beni gayet net duydu ama gık diyemedi.

Aynı ilaç için bir personel soğuk algınlığı ilacı derken, diğeri B12 vitamin ilacı dedi. Bu işin arkasında gizli Yahudi doktor Begüm vardı ve bunları da bildiğini tahmin ediyorum Zeki Çalışkan…

21 günlük yasal denetim süresi bitecekti, az kalmıştı.. Bir şeyler yapmaları lazımdı ama kilitlenmişlerdi, seninle de Hüseyin sık mekik dokuyordu. Hukukla tehdit ettiğimde sana dönüp senden destek alıyordu, değil mi Zeki Çalışkan?Sonra kendilerince vizit dedikleri bir toplantı yaptılar. Saymadım ama yaklaşık 20 ya da biraz daha fazla psikiyatr, psikolog ve ayrıca sosyal tarama uzmanı dedikleri biri v.s. toplaşmışlar. Bir U masa olmuş, jandarma personeli beni oraya götürdü, kelepçemi açtı ve boş kalan uca beni sandalyede oturttular.

Senin Hüseyin “Evet Tuncay bey! Siz neden Cumhurbaşkanına hain diyorsunuz” diye söze girmesin mi… Altı ay boyunca bir şey soramamışlar, “Neden sormuyorsunuz” diye yatış kararından önce de bunları baskıya almıştım. Yine soramamışlar, onca gün yatmışım bir şey soramamışlar ve sonra yapmak istediklerine bak Zeki…

Gülsem, gülemiyorum. Kızsam ve öfke krizlerine girsem, zaten onu bekliyorlar, istiyorlar.


“Tayyip’in vatana ihanet ettiğinin somut delillerini on yıldır paylaşıyorum. Yargılanmaya çalışıyorum, başaramıyorum. Son zamanlarda bir keresinde binlerce kişiyi çok vahim iddialarımla CİMER’ yönlendirdim. Panik haliyle CİMER’i kapattılar. On günden fazla süre kapalı kaldı. Sonra insan aklıyla dalga geçer gibi açıklama yaptılar. Ana adres değişmiş de CİMER artık falanca adresteymiş. Yahu böyle bir sitenin arkasında ben bile olsam, tek başıma olsam, bir adres değişikliğini eski adrese koyacağım bir boş sayfadaki iki satır yazıla duyurabilirim? Yeni adresin köprüsünü, linkini verebilirim? Dahası, eski adrese girmek isteyenleri, kendileri farkına bile varmadan yeni adrese yönlendirecek bir sistemi beş dakika içinde ben bile kurabilirim? Siz bunu neyle, nasıl açıklayacaksınız? Ben yargılanabilmek için işte bu kadar çırpındım ve kendimden işte bu kadar eminim. Ben bir iddia bulunup somut delillerini de yanına eklemişsem, o adam her kim olursa olsun ona vatan haini derim. Dedim, demeye devam edeceğim. Kendisi de bu nedenle on senedir vatan haini dediğim halde benden davacı olamadı. Şu önünüzdeki dosyalara bakın, biri üç sene öncesinin dosyası, biri iki sene öncesinin, diğerlerinin bilmem ne zamanın… Bunların hepsi sümen altıydı, ben bilerek tansiyonu yükselttim ve ellerine geçtim. Şimdi de aylarca içeride sessiz durduktan sonra bir karşı hamleye giriştim. Onların son çaresi sizsiniz. Siz arada kalıyorsunuz, mevzu sizin üzerinize yıkılacak, dikkat edin.

Bu iş böyle acayip bir şekle gelmek yerine, şu hakimler savcılar bana -Ne imiş senin delillerin, ver bakalım-” deseydi, mesele bitmişti. Bakın Hüseyin Bey, ben Libya’ya koca gemi dolusu askeri araç, silah ve mühimmat kaçırılırken dünyada ilk olarak bunu haber yaptım, ifşa ettim, somut delillerini de yanında paylaştım. Bu gemide belki de yarım milyar dolarlık malzeme vardı. Bunlar kimin parası ile alındı, sizin, benim, buradaki şu diğer kişilerin paralarıyla… Bu gariban milletin paralarıyla… Yapılan tam bir vatana ihanet eylemiydi. Uluslar arası savaş ve terör suçuydu. Bunun gibi neler neler var. Siz şimdi bunca yayından altı ay boyunca hiçbir şey sormayıp da sonra vatan haini diyemezsiniz deyip de mevzuyu geçiştirecek misiniz?” dedim.

Hüseyin ne yapsın, mecbur… Ezildi, sesi değişti, hali değişti, oradakiler de anladılar ama elinde malzeme yok. Açıp da bana bir tane yayın, yazı soramıyor. Hepsi çok zekice, çok mantıklı ve ciddi şekilde yazılmış gerçekler… Hepsi birbiriyle muazzam bir mantık ve kurgu uyumu halinde… Yine ısrar edip başa sarıp “Vatan haini diyemezsiniz” dedi.. Ben de “Ben bu sürecin başından beri aynı şeyi söyledim, şimdi de söylüyorum. Sizinle tartışmayacağım. Buraya hukuki bir sebeple mi geldim, tıbbi bir sebeple mi? Burada tıp mı hukuk mu konuşacağız?” dedim. Halbuki ben “Bana yayınlarımı sorun. Neresinde şizofrenik bir hayal dünyasının tezahürü var, anlatın, benden izah ve ispat isteyin” dedikçe. “Biz doktorlar olarak, yayınlara, içeriğe bakmıyoruz” deyip duran da kendisiydi ve doktor arkadaşlarıydı.

Bu kısımları yazarak anlatmak mümkün değil Zeki.. Az bir zamanı kaldı, o gün gelince ben sesli olarak anlatacağım ve bütün Türkiye şoka girecek. Yarım saatten fazla bir süre konuşmalarım oldu. Ne hallere düştüler, görsen acırdın hallerine…

Darbe üstüne darbe aldılar. “Sizin kurul başkanlarınız bile hukuk bilmiyor” deyip anlattım, “Benden önce yatırılması gereken yüzlerce kişi var, bana sıra en iyi ihtimalle bir senede gelirdi, beni buraya bu kadar önden getiren güç kim?” dedim, en çok da bu soruda dut yemiş bülbül gibiydi senin Hüseyin… Kıvırmaya dönük bir izahat bile yapamadı. Kendisi oranın üst sorumlusu ama bu soruya cevap veremiyor, düşünsene Zeki onun oradaki halini….

“Benim için yatış kararı verilen dava 39. Asliye cezada görülüyor. Yatışa kadar bana bu dava ile ilgili baskı yapıp duruyordunuz. -Bir yatın, konunun muhataplarını bulalım, anlattıklarınızı doğrulayalım.- diyordunuz. Bu kadar hukuksuz bir şekilde yatış kararı çıkartıldı. Yattım bunca gündür, bana bu hususta ne sordunuz? Kimi aradınız? Ben 39. Asliye davasında karşımda müşteki olan şahsı hemen yanınızda arayalım da gerçekleri itiraf edecek dedim yatış öncesinde sizlere… Neden duymazdan geldiniz? Mesele on dakikada çözülecekti ve şimdi hala ban bir şey sormadan acayip bir sistem işletmeye çabalıyorsunuz? 39 Asliye, yatış kararı veremden önce usul gereği beni SEGBİS’ten bağlattı. Hakim değişmiş, tavırlar hukuk dışında, söylüyorum anlatıyorum hak arıyorum dinlemiyor bile… Son kısmında dalga geçmeye başladı ve bir de yüzüme kapattı SEGBİS’i… Bütün bunları bir araya getirdiğinizde siz ne düşünürsünüz? O davada müşteki 8 senedir duruşmalara hiç katılmamış. küsur sene önce şikayetini geri çekmiş. Silahlı olduğum iftirası mevcut olduğu için kamu davasına dönmüş. Müştekinin iki şahidinden biri hiç duruşmalara gelmemiş, zorla getirme kararlarına rağmen sözde sekiz sene boyunca bulunamamış. Diğer şahit de onların şahidi ve benim haberim bile olmadan vicdan yapıp gidip daha önce hakime -Ben yalancı şahitlik yaptım, hepsi yalan bunların… Silah da mekan basma da yoktu- demiş. Dava çoktan düşmüş. Bu davayı düşürmeyen, bu son duruşmada hakime bu tavırları sergileten, beni buraya yıldırım hızıyla getirten, beni burada hukuksuz tutan güç kim?” dedim ama diğer 15-20 kişi sarsılıp durdukça senin Hüseyin vaziyeti kurtarmaya çabalıyordu.

Hüseyin en sonuna doğru yine “Bırakın şimdi Libya’yı, gemiyi, silahları, şunları, bunları” falan demek zorunda bile kaldı. Oturduğum yerden zıplardım, başka türlü dengelerin içinde olsam. “Bu nasıl insanlık, bu nasıl vicdan, bu nasıl hukuk/adalet, bu nasıl bir çıldırtırcasına tavır” dedim. Sustum Zeki, bunu bile diyerek hala işi yokuşa süren birine ben daha ne diyeyim? “Bundan sonrasını mahkemede söyleyeceğim ve Hüseyin Bey siz de en çok bu hususlarda yargılanacaksınız. Neyi geçiştirmeye çalışıyorsunuz, neyi zorluyorsunuz? Neden sürekli birbirine tezat konuşmalar yapıyorsunuz?” dedim de “Hayır, hangi sözlerim tezatmış” diyemedi. Sustu, dondu, yüzü tutuldu, sarsıldı Zeki… Pekiyi senin haberin var mı Zeki, o vizit baştan sona kadar oradaki bir personel tarafından kayda alındı. Kayıt benim de elimde var, Ankebut Ağı mensuplarında da var ve iki taraftan da olmayıp üçüncü taraftan olanların ellerinde de var ve şimdi bile paylaşsam neler olur biliyor musun, ortalık ne hale gelir, öngörebiliyor musun?

Ya o vizitten ben çıkartıldıktan sonra o ekibin oylama yapıp da “Bu kişinin aklında ve yaşadıklarında hiçbir tuhaflık ve sorun yok. Bir an önce taburcu edilmeli” kararı birkaç kişi hariç tam bir katılımla, ezici oy çokluğu ile çıktığı halde, beni neden taburcu etmediklerini de biliyorsun değil mi? Bence sen bu hususları Tayyip’ten bile iyi biliyorsun seni gidi insan şeytanı adi mahluk seni…


Bu vizitte, beklemediği bir anda Hüseyin’i merkeze alarak oradaki herkese şunu da söyledim:

“Ben buraya cezaevinden 13 Aralık 2019 Cuma günü, önden haber bile verilmeden, akşama doğru getirildim.

Buraya geldim, cumadan sonraki pazartesi günü doktor Onur ile Begüm’ün olduğu odada yarım saat kadar konuşabildim ve sonra kimse benimle muhatap olamadı. O gün bizim cepheyle karşı cephe arasında restleşme yaşandı. Bizimkiler karşı tarafa bir şekilde seslerini duyurdular ve -Siz, bu kadar delil bulunan bunca hususta, her şeyi basit bir hastahane hamlesi ile kapatabileceğinizi mi sanıyorsunuz? O delilleri çok sayıda insan üzerinden yine de adliyelere yığmak mümkün ama hastahaneye yığmak da mümkün- dediler” dedim ve devam ediyordum “Siz, bu restleşmeden sonra mı bir daha benimle muhatap olamadınız? Vaziyete son bir defa bakacağım, tavırlarınızı göreceğim ve sonra bitirici darbeyi vuracağım, buraya deliller yığdıracağım, bu pusuyu ezip geçeceğim diye mi benimle kimse muhatap olamadı. Karşımda bunca hukuksuzluk sergileniyorken, hedef buna meydan bırakmamak mı?” diyecektim ki Hüseyin anladı, izin vermedi devam etmeme, ezici tavır sergiledi ve konuyu geçiştirdi. Ben bunu yaptıktan sonra yine “Beni buraya, yüzlerce kişinin sırasını çalarak getiren güç kim, bu kurumda kimin öne çekileceğine, önden yatırılacağına, hangi mevzuata/hukuka göre kimler karar veriyor, bunu cevaplamadınız” dedim. Yine sıkıştı, yine bir şey diyemedi.


Bütün hukuksuzluklara, zorlama ve art niyetli tavırlara rağmen o vizitten, doktorların/ekibin tamamına yakınının ortak kararı ile “taburcu edilmem” yönünde karar çıktı. Beni yine bırakmadılar Zeki… Senin de sayende, bu şartlarda bile yine de zorladılar bu işi… Ses kaydı senin elinde yoksa, bana Telegram’dan bir merhaba de, hemen atayım dinler anlarsın ne derece bir hukuk skandalı yaşandığını…Dahası da var, sonra Begüm de Onur da bu aramanın yapıldığını inkar ettiler. İnfaz memuru şahit, jandarma erleri şahit, yan hücrede tutulan iki kişi şahit ve dahası güvenlik kamerası kayıtları da var… Ne diyeceksin Zeki? Onur, baştan beri çok haklıymış değil mi?


Yine de taburcu edilmeyince ve yine de tıbbi bir işlem de yapılmayınca, günler öyle geçmeye devam edince ben büyük bir baskı kurdum. Oradaki infaz memurları ve jandarma personeli bile yaşananlara inanamadılar.

İşte o artık isyan ettiğim, gürültü çıkarttığım aşamada mecburen karşıma doktor çıkarttılar. “Sizin doktorunuz Onur Bey” diyenler bir anda kıvırıp doktorunuz Begüm Hanım dediler. Detaylarını atlıyorum, mevzu çok uzun diye ama arada kurum içi telefon görüşmeleri, yalanlar, pusular, konuşup inkar etmeler, neler neler var. Her aşaması da şahitli, ispatlı…

Onur pes etmişti o tek görüşmede ve mecburen Begüm’e “Bu işi sen hallet, buraya kadar gelmiş, bu iş halledilmeli, bu adam on senedir durdurulamadı” dediler.

O baskıyı yaptığım sırada karşıma doktor Begüm’ü çıkarttılar. Detayları ve delileri bol bol var, atlıyorum. Zamanını bekliyorum ve anlatacağım delilleri ile…

Ben Begüm’le konuşurken Onur benim orada o odada olduğumu bilmeden girdi içeri ve beni görünce hemen geri çıkmak istedi. Zor çevirdim, arkasından defalarca yüksek sesle seslendim, çıkıp kaçmaya fırsat bulamadı ve mecburen karşıma, Begüm’ün yanına oturdu. Muhatap aldım ve “Neler dönüyor burada? Taburcu olacağıma karar verilmiş, bu karar telefondan başımda duran infaz memuruna söylenmiş ve jandarma personeli de buna şahit olmuş, ben tam taburcu oluyorum derken -Yok öyle bir şey söylenmedi- diyorsunuz ve süreyi uzatmaya oynuyorsunuz? Siz neler çeviriyorsunuz? Gelin benimle, telefon görüşmesi yapılan ve bilgiyi bana aktaran infaz memuru şu anda da nöbette, başımda duruyor. Adı şu, sizinle yüzleştireyim” dedim… Çaresizlikle küstahça tavırlar sergileyerek üste çıkmaya daha doğrusu mevzuyu kıvırmaya çabaladı ve haddi iyice aşarak “Sizin yayınlarınız hayatın gerçekleri ile bağdaşmıyor, sizin için bir tedavi süreci başlatacağız ve burada kalacaksınız” dedi Onur… “İlk ve son görüşmemizde yayınlarımının yanında somut deliller bile paylaştığımı itiraf eden, bunları nereden bulduğumu soran da siz değil miydiniz?” demem bile fayda vermedi. Biliyorsun, o anda telefonları açıktı ve hattın ucunda sizlerin ayarladığı savcının kalemi vardı. Benim konuşmalarımı da duyuyordu. “Bana, beni burada tutmak için almanız gereken savcı ya da mahkeme kararını, ek süre kararını gösterecek, yazılı olarak tebliğ edip imza ettireceksiniz ve sonra ben itiraz hakkımı kullanarak burada neler döndüğünü de ayrıntılı, şahitli, ispatlı yazarak itiraz edeceğim. Bakalım ondan sonra bu işi nerelere uzayacak” dedim ve orada yanımda bulunan iki jandarma personeline de “Bu iş baştan belli idi ki mahkemelik olacak, bunlara şahit oluyorsunuz, şu duruşlarını görüyorsunuz, sizlerden ricam hafızanıza yazın, şahit olacaksınız” dedim. İsimlerini bile aldım. Sükut ederek, boyun bükerek tasdik edebildiler. Onlar bile çok rahatsız olmuşlardı.


Yanında gizli Yahudi doktor Begüm vardı. Baktım Onur mecburen yine rol yapıyor, baskı altında, açık verip duruyor, yüzüne vurunca zorlama yorumlarla kıvırmaya çalışıyor. Heyecanı ve korkusu dışa vuruyor. “B12 vitamin hapı da bir soğuk algınlığı hapıdır” diyecek kadar saçmalıyor. Ben mevzunun tadının kaçtığını anladım, baştan beri söylediği gibi bir kez daha “Bu işin sonu mahkemede bitecek ve hepiniz cezalar alacaksınız” dedim. Lakin arkasına ekledim “Hepinizi dinliyoruz, hepinizin bağlantılarını biliyoruz ve delilleri elimizde, dinleme kayıtları da elimizde”

Yüzünü görmeliydin Zeki… Çarpılmış gibiydi, sarsıldı, konudan koptu. Artık kıvıracak bir şey bulamadı, gizli Yahudi Begüm de onun sıkıştığını anlayıp sözün arasına girince “oh kurtuldum” dercesine beden hareketlerine mani olamadı ve kendini saldı…

Biliyorsun, buzdağının görünen yüzünü anlattım Zeki Çalışkan… Daha neler neler var. Sahadaki dengeleri gözettiğimden ismini anmadığım kişiler, kurumlar, teşkilatlar, bağlantılar da var.


Mesela hastahaneye günü birlik götürülüp getirilirken yanımda vazifesi icabı bulunan Jandarma personellerinin, anlatmaya çalıştığım hususları duyunca bana nasıl güzel tavırlar sergilediklerini ve bunlardan birisinin “Kardeşim, burada sana karşı apaçık şekilde bir şeyler döndürülüyor. Anlattıklarını da dinledim, hepsi çok doğru, çok mantıklı. Bu hastahaneyi ve doktorları dava et, öttürürsün” dediğini…

Ya da doktor Pınar’ı jandarma personellerinin önünde nasıl da köşeye sıkıştırdığımı, gerçek yüzünü meydana çıkarttığımı, tezatlarını yalanlarını yüzüne vurduğumu, rezil olduğunu ve oradaki jandarmaya “şahit olacaksın” dediğimde hislenmiş bir şekilde ve onay kastıyla kafa salladığını ve daha onlarca kısmı, hususu anlatmadım.

Doktor Çiğdem ve doktor Pınar’ın “Benim anlattıklarımın doğruluğunu 15 dk da internet taraması ile bile anlayabilirsiniz. Vaktiniz yok anladım ama kaçıncı defadır söz veriyorsunuz, bakacağız diyorsunuz da bakmıyorsunuz, bakın, internette bile deliller paylaştım. Onbinlerce yayınım var koca ülkede ve dünyada nasıl ses getirmişim de karşıma aklı başında bir kişi çıkıp da -İşte mfs nin tezatları, artniyeti- diyememiş. 46 raporlu birisi kullanılmış, deli olduğumu iddia etmiş, kendi raporunu montajla bana uyarlamış, bunun arkasında da Zeki Çalışkan var. Siz bu işi kısacık sürede çözebilirsiniz” gibi çıkışlarım karşısında ne hallere düştüğünü de anlatmadım. Bunların detaylarını anlatsam zaten, o kurumda deprem olur, hemen soruşturmalar ve yargılamalar başlar.

08 Ocak 2020 tarihinde hastahanede tutulduğum hücreden ceza evine dilekçe yazdım ve müdürü bilgilendirdiğim gibi dilekçemin kopyasının İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne, diğer kopyasının da İst. And. Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesini istediğimi ve bu dilekçenin hala bulunamadığını ama gönderme faks raporunun elimde olduğunu anlatmadım Zeki… Sadece bu dilekçenin yok edilmiş olması bile onlarca devlet yetkilisini ve hastahanede bu işe karıştırılan herkesi ve ardından seni ve çeteni içeri almaya yeter. Hem de vatana ihanet dahil onlarca suça ortak olmaktan, suçu ve suçluyu korumaktan Zeki…



Ceren Bilgesoy, Ceren Ateşal, bilmem ne Büyükkılıç v.s…

Benim Erenköy’ götürüldüğüm sıralarda personelin tamamına yakını gizli Yahudi ve gizli Ermeniydi Zeki… Biliyor musun bir keresinde işi gırgıra vurdum, Hakan Dağüstün diye sözde bir doktora “Sizin adınız soyadınız tuhaf… Sabetaycı mısınız?” dedim de halini bir görseydin Zeki… “Neden bahsediyorsunuz anlayamıyorum” deyince gayet sakin şekilde “Ceren Bilgesoy ve Ceren Ateşal da Sabetaycılar mı? Ne kadar tanıyorsunuz bu kişileri?” dedim. Çıkamadı işin içinden, gerginlik oldu biraz, ben sakin kaldığım halde… Baktım Jandarmalar bu hususlarda hassaslar, rahatsızlıklarını belli ettiler, konuyu anlamasalar da doktorlara sıkıntı çıkarttığımı zan ettiler de ben de “hiç gereği yok, mahkemelerde zaten ben bunları göreceğim” dedim içimden ve üstelemedim.

Şimdi beni dinle insan şeytanı!

Seni tabir ve tarif edebilecek kelimeler benim lügatimde yok. Senin seviyene istesem de inemiyorum. Nasıl bir şeytan olduğunu senelerdir anlatıyorum. Otuz kadar avukat arkadaşını ne kadar vahim iddialarla suçladım da üzerine iki sene olacak, biriniz bile benden davacı olamadınız. Biriniz bile hiç değilse “Akıl sağlığı yerinde değildir.” diyemediniz. it gibi titrediniz arka planda…

Ne zaman şu AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünü köşeye sıkıştırsam, şu Tayyip’i şamar oğlanı yapsam ve cemaatimizin içindeki adamlarını, o münafıkları duvardan duvara vursam, karşıma sen çıkıyorsun.

Bak buraya yazıyorum, ben çilemi doldurdum, cefamı çektim, imtihanlarımı geçtim ve bundan sonra önceki gibi birisi değilim… İçeri girmek, sıkıntılar çekmek, geri durmak beni irademle yaptığım, dinimle yorumladığım ve karar aldığım hususlardı. O devir bitti… Bunu o devreleri yanmış kafana iyice kazısan iyi olur.

Bu sözlerimi kale almayıp da basit basit hamleler yapacaksan bil ki sert karşılıklarımı göreceksin. Hükumet mi krize giriyormuş, devlet ve yargı otoritesine itaat mi terk ediliyormuş, memlekette çok yönlü bir kaos mu çıkıyormuş, milyonlar sokaklara mı dökülüyormuş, peşinize mi düşüyormuş hatta iç harp mi çıkıyormuş, umurumda bile olmaz. Bu kadar hukuksuz şeylerin üzerine hala “Ben yaparım olur” tarzıyla ve devlet gücünü, adli gücü istismar ederek hala yol almaya kalkarsanız, devletin makamlarını delillere boğarım. Sistem o anda durdurulursa kaos çıkar ve ben bile durduramam hatta yönlendiremem. Bu kadar senedir nadiren somut deli paylaşmamın en büyük sebeplerinden/hikmetlerinden biri de bu zaten…

Beni zorlama, seni 3. köprüden aşağı doğru asarım, yanına çeteni de asarım ve leşlerinizi de aylarca orada bırakırım. Bilirsin, ben dediğimi yaparım.



Türkiye’de hukuk varsa, şu gördüğün ve UYAP’ a girmesini çok çok zor sağladığım, yok edilmesine izin vermediğim şu dilekçem hepinizi bitirir…

Türkiye’de hukuk yoksa, biz yine kendimizden vererek sabır ederken bir de daha da damarımıza basacaksanız, bu mfs, bu cemaat ve bu millet işini bilir. Artık isyan çığlığı duyarsınız “Bu ses de ne” derken milyonlarca ayağın altında kalırsınız.

İnsanların sabrını bu kadar zorlamak, haddi bu kadar aşmak, aklı başında kişilerin yapacağı iş değil, şeytanlaşmışsınız. O halde inceldiği yerden kopsun. Haydi meydan sizin…


Ahmaklarsınız!

Geçen seneki yayınlar duruyor. Açıp açıp bakın. Ben size kırk kere “Hukuk kartını oynamayın. Az akıllı olun. Dosyalarımı oynamayın. Bununla üzerime gelmeyin. Hiçbir şey tutturamazsınız. Ben gerçek manada gitmiyorum hukuka elimde bunca delil varken ve zorlamıyorum bu yolu, bir de siz bu halde benim üstüme hukuk kartıyla mı geleceksiniz?” mealinde yazıp durmadım mı?

Büyük bildiklerim izin vermediler ve benim manen daha da tekamül etmemi, geleceğe hazırlanmamı istediler ve bir de nasihat almayan bu millet hak ettiği belaları bulsun dediler de boyun büktüm. Kırk kere “Olaylara sizin gibi bakmıyoruz. Bizim maneviyatımız ön planda…” dedim durdum.

Ne oldu şimdi? Çıktım, istesem çıktığım gibi hepinizi hukuk kartıyla ezer geçerdim. İstesem şimdi bile ezer geçerim. Ben gitmedim yine bu yola, bu şartlarda bir daha siz mi bu kartı kullanacaksınız? Öyle bir dünya yok… Haddinizi aşmayın. Neyi neden yaptığımı biraz biraz izah ediyorum, bu defa olsun dinleyin. Yoksa ortalık fena karışacak.

Size söyledim, girin Suriye’ye, girin Libya’ya ve savaş çıkartın. İç savaş çıkartın. Kıtlığa sebep olun, hiçbirini bozmayacağım. Hala anlamadınız mı benim sözüm, sözdür… Yıkılsın ortalık, temizlensin şu memleket ve şu dünya, sizin planlarınıza da uyuyor işte…

Öyle zan ediyorum ki bir şeyleri yanlış hesap edeceksiniz Onur, Çiğdem, Vedat, Begüm ve diğerleri…

Ben sizi orada iken de çok ikaz ettim ama dinlemediniz. Şimdi bir kez daha ikaz ediyorum ki tepedekiler sizleri kurtaramazlar. Kendilerini kurtarmak için sizleri harcamak zorundalar… Hala onlara ümit bağlarsanız daha da feci akıbetlere sürükleneceksiniz. İtirafçı olun, her şeyi benim anlattığım gibi dosdoğru anlatın, baskı altında olduğunuzu, tehdit altında olduğunuzu ağız birliği ile söyleyin ki cezalarınız çok çok hafifler. Aksi halde her ihtimalde sizleri bir şekilde bitirecekler.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Ben size Mehmet Şevket Eygi’nin gerçek yüzünü de anlatayım.

Bir müddet daha anlatmayacaktım ama az önce düşündüm, onun da yaşı çok ileri, öte tarafa geçmeden önce bu yazdıklarım yüzüne çarpılsın, karşılık verebiliyorsa, versin.

Ben yazayım, zaten buraları senelerdir takip eden Eygi’ye bir de siz yazdıklarımı aktarın ve kendisine sorun. Yazdıklarımı yalanlarsa, benimle bir telefon görüşmesi yapmasını isteyin. Saniyesini bile kesmeden paylaşalım ve tarihe not düşülmüş olsun. Gerçek yüzü de iyice gözler önüne serilsin.

Eygi’nin bu dava ile bir bağı yok. Eygi, gençlik yıllarından beri MİT personeli… Eygi gibi MİT’e çalışanlardan biri olan Mısıroğlu, 15.12.2018 tarihinde kayıt edilmiş şu videosunda;

“MİT’e çalışmak kötü bir şey değildir. Neredeyse vatan millet mevzusu diyerek ben de çalışacaktım” diyerek Eygi’yi temize çıkartmaya çalışıyor. Eygi’nin MİT personeli olduğunu inkara yol bulamayınca, böyle bir aldatmaca yapıyor. Oysa MİT denilen kurumu, MAH yani Milli Amele Hizmet’ten MİT yani Milli İstihbarat Teşkilatı haline getiren CIA’dır, Siyonizmdir. O günden bu güne MİT, Türk milletine ve devletine değil, içimizdeki İsrail’e, Masonluğa, Siyonizme, Ankebut Ağı’na hizmet etti, halen de bunlara hizmet ediyor. O günden bu güne MİT’in başına gerçek Türk ve Müslüman olanların geçmesine izin verilmedi. Sadece başına değil, üst makamlarına da izin verilmedi. Böyle bir MİT, hiçbir zaman gerçek Türklerle ve Müslümanlarla uzun süreli çalışmadı. An itibari ile bile MİT’in başında, İsrail ile danışıklı dövüştürtülerek bir hiç iken kahramanlaştırılan gizli Ermeni ve gizli Hristiyan Hakan Fidan var.

Okur yazar olanlar arasında MİT’in bu gerçek yüzünü bilmeyen hiç kimse yok ama Eygi kadar münafık ve hain olan Mısıroğlu, son çare olarak, okur yazar olan kimsenin yemeyeceği bir gol atmaya çalıştı o gün o cumartesi sohbetinde…

MİT’i kurarken CIA’nın en öncelikli hedeflerinde biri, Türkiye’nin de Sovyetlerden gelen Komünizm fırtınasına kapılmasına mani olmaktı. Bu hedef çerçesinde Türkiye’de gerçek yüzü gizlenerek neler neler çevrildi. Münafık Kadir’in videoda bahsettiği Alparslan Türkeş kod adlı şahıs da çevrilen dolaplardan biriydi. Türkiye’de derhal güçlü bir antikomünist mücadele verilmesi için Pentagon’da hususi eğitime tabi tutulmuş ve CIA güdümünde mücadele vermiş bir gizli Yahudiydi. Zaten bütün Türkiye’ye duyurduğum halde ve Mısıroğlu’na da onlarca kere sorulduğu halde, bir türlü çıkıp da Türkeş’in bu gerçek yüzünü anlatmadı. Yakın tarihin bu kritik temel taşını, antikomünist mücadele için Türkiye’de kimlerin nasıl kimliklere büründüğünü, başka bir hedef için kurulmuş görünse de nasıl teşkilatlar, cemaatler, dernekler kurduğunu anlatmadı. Anlatamazdı, çünkü Kadir de aynı yere ömrünün sonuna kadar hizmet etti. Aynı sistem içinde kullanıldı.

Bu kısımlara on senedir temas ediyorum. Detaylarına önceki yazılarımdan bakabilirsiniz. İşte Eygi’yi MİT personeli yaparlarken hedefleri de İslamcıların arasından sağlıklı ve hızlı bilgi almak, onları mümkün mertebe yönlendirmek ve onların antikomünist duruşunu güçlendirmekti. İslamcıları ve bazı bozuk tarikat ve cemaatleri, Komünizme karşı mücadelede kendi istedikleri ayarda tutabilmekti. Eygi, hayatı boyunca bundan başka bir şey olmadı. Bu gibi art niyetli ve haince projelerde kullanılan basit bir piyon olmaktan başka bir şey olmadı.

Adı Arzu…

Eygi’nin MİT ile kontağı, Arzu isminde bir kadındı. Bu kadın da Müslüman ya da vatansever falan değildi. Tesettürlü de değildi. Eygi ile nikahı falan da yoktu ama çok uzun süre gayr-i meşru cinsi münasebet de yaşadılar. Bu kadın yer yer Eygi’ye yakın durabilmek için tesettüre uygun kıyafetler de giyerdi. Çoktan öldü, gitti. Eygi’nin evlenmemesinin asıl sebepleri de bunlar…

1- Hain bir ajan olması ve sürekli risk altında olması, evlenip yuva kurmasını çok güç hale getiriyordu. Zaten işler sarpa sarınca bir ara yurt dışına da kaçmak zorunda kaldı.

2- Zaten Müslüman olmadığından, gayr-i meşru ilişkiden kaçınmaması ve nikaha/evliliğe ihtiyaç duymaması

Bu hususta hemen sözü Said-i Nursi’ye getirip onun da evlenmemiş olduğuna vurgu yaparlar ve Eygi’yi savunurlar. Halbuki Said-i Nursi de gizli Hıristiyan, gizli ajandı ve ruhban sınıfındandı. Bu sebeplerle evlenmedi. Zaten Eygi’nin en çok açık verdiği konulardan biri de Said-i Nursi konusuydu. Meydana çıkmış binbir türlü somut gerçeğe/ispata rağmen ve bir yandan da kendisi o kadar ihlaslı, mert bir mü’min rolünde görünmesine rağmen, Nursi’yi inatla savundu. Savunmaya yol bulamadığı halde ısrarla savundu ve Nursi gerçeklerini ben daha fazla duyurdukça o çok rahatsız olup karşı yazılar dahi yazıdı. Böyle yapmak zorundaydı, çünkü Said de antikomünist mücadele için kullanılan basit bir piyondan başka bir şey değildi. Bomboş, ilimsiz, kopyacı, tekrarcı, samimiyetsiz, münafık bir haindi… Tıpkı, Eygi gibi… İkisi de aynı yere ve aynı hedefe çalışıyorken, Eygi, Said’e nasıl vursun?

3- Arzu’nun varlığı da zaten Eygi’nin gerçek bir yuva kurmasının önünde büyük engel teşkil ediyordu.

Haydi, hemen bu yazdıklarımı sorun Eygi’ye… Telefonum 0554 360 56 66… Zaten biliyor kim olduğumu ve bana bir dakika içinde nasıl, nereden ulaşabileceğini. Bu Telegram grubunu da takip ediyor uzun süredir.

Telegram üzerinden hemen bir sesli görüşme yapıp kayıt edip paylaşalım. Daha yüzüne çarpacağım çok ihanetleri, adilikleri var. Müslümanları küfre götüren Nazım Kıbrısi gibi apaçık bir sapık ve şarlatanı, Allah’ın dinini, ayetlerini, tasavvufu, Allah dostlarını alet ederek müdafaa edebilmesi ama buna rağmen bir de sık sık yazılarında “Üzülüyorum. Ehl-i sünnet yıkılıyor. Tasavvufun içi boşaltılıyor” demesi de bundan, münafıklığından…

Nazım Kıbrısi de hem MİT’e hem de İngiliz gizli servislerine çalışan bir haindi. MİT’e diyorsam, anlaşılmıştır, MİT içindeki gizli Yahudi ve gizli Ermeni hainlere… Nazım’ın sözde tasavvuf anlayışı da gözler önünde. Binbir türlü somut, tartışmayı bitiren sapıklık ispatlarına rağmen ısrarla Allah’ın veli kulu ve mürşid-i kamil ilan ettikleri Nazım şarlatanının sözde müritlerinin halleri tartışmaya mahal bırakmayacak kesinlikte gözler önünde. Allah’ın ayetlerini bile sazla, defle okuyup tepinip duruyorlar. Kadın erkek aynı mekanlarda tepinip adına zikir diyorlar. Bir kısmı değil, hepsi bu halde… Mevzuyu şimdi duyan ve Nazım kimmiş, peşinden gidenler nasılmış bilmeyen biri bile açar Youtube’dan Nazım Kıbrısiye ve peşinden giden sözde mutasavvıflara dair videoları ve mevzuyu en geç bir saatte kesinleştirir ve hepsine lanet edip geçer. Ya bu Eygi, ya bu Mısıroğlu ve benzerleri? Bunlar, bu kadar sene neyi tartıştılar/tartışıyorlar? Bu kadarı, aldanarak yapılabilir mi? Avanak uyutturklarını mı zan ediyorlar bu gibi münafıklar? Bu davanın sahipsiz olduğunu mu zan ediyorlar? Bu milleti toptan ahmak mı zan ediyorlar? Şu Kadir’in ardından yazdığı köşe yazısında, onun hakkında “Ehl-i sünnet üzere idi” diyebilmesi bile sahtekarın, münafığın teki olduğunu somut surette ispat eden delillerden biri… Münafığın teki olmasa, senelerdir ispatları ile gözler önüne serdiğim sarsıcı Kadir Mısıroğlu gerçeklerini hiç vakit kaybetmeden yazar, insanları BOP’çuluktan, Kadir’in küfre düşüren kitaplarından, kasten aldatıcılık ve ihanet sergildiği cumartesi sohbetlerinden uzak tutardı. Mü’min bir kalp, tehdit altında kalacağını hatta katledilceğini bilse bile bunu yapardı.

Allah, bütün münafıklara lanet etsin ki etmiş de zaten.

Mehmet Fahri Sertkaya

▪️ Cem Karaca ve Barış Manço kardeşti

Barış Manço ile Cem Karaca, baba bir anne ayrı kardeşlerdi. Bunu da bütün Türkiye’den sakladılar, gerçek kökenlerinin gizli Yahudilik ve gizli Ermenilik olduğunu sakladıkları gibi…

Cem Karaca’nın Almanya’da olduğu yıllarda senelerce yanında kaldığı ev arkadaşı İbrahim Hızlı bu gerçeği Cem Karaca’nın ağzından duyup aktardı. Kaleme aldığı özel bir mektupta da yazdı.

Cem Karaca’nın eşi İlkim Karaca ise iddiayı şu sözlerle doğruladı: “Evet, Cem bana Barış Manço’nun ağabeyi olduğundan bahsetti.”

Bu bilgiler birkaç sene evvel basında da yer buldu. Yine de hala milletimizin çoğu duymadı. Cem Karaca’nın FETÖ’ye katılması, Barış Manço’nun FETÖ’ye katılması ve sonraki konuşmaları, yapılan organizyonlar/paneller, kurulan dernekler ve vakıflar hep bir oyundu. Çok büyük bir oyundu. Uluslar arası çapta bir misyonerlik faaliyeti idi, içinde gizli Yahudiler, gizli Ermeniler, Masonlar, Siyonistler, CIA ve MOSSAD başta olmak üzere gizli servisler vardı ve ayrıca İslam alet edilerek oluşturulan bu teşekkül, Yahudilerin, Siyonistlerin siyasi hedefleri doğrultusunda da kullanılıyordu. Aslında sonradan Fethullah Gülen’e sempati duymaya başlayıveren, onu destekleyen çıkışlar sergileyen gazetecilerin, yazarların, sanatçıların, sporcuların, siyasetçilerin nerede ise hepsi en baştan Gülen’ci olup, bu ihanet çarkını kurup sonradan görünürde dahil olan kişilerdi. Türkiye ayağında en merkezde Alarko, Üzeyir Garih, Sezen Aksu’nun babası Sami Yıldırım gibi kişiler ve MİT’in hain bir kanadının adamları da vardı. Sabetayist Caner Taslaman’ın karısı Feryal’in kripto Yahudi ailesi olan Kalkavanlar dahil yüzlerce kripto Yahudi ve kripto Ermeni aile bu ihanet sarmalının en baştan beri içindeydiler. Hepsi kirli ve büyük suç kapsamında bir oyunu oynadılar. Bunların nerede ise hiç biri şu son süreçte zarar görmediler. İfadeye bile gitmediler. Mallarını bile kaybetmediler. Olan kandırılan alt tabakadaki Müslüman Türklere oldu, oluyor. FETÖ diye bir şey yok, hiçbir zaman olmadı, İçimizdeki İsrail var…

Mehmet Fahri Sertkaya

Karaktersizlik ve ihanetin adı sözde Türk Tabipleri Birliği…

Toplanıp alınsın artık şu omurgasız hainler, alçaklar, yalancılar, aldatıcılar, kural tanımaz insan şeytanları…

İsminden başka hiçbir şeyi Türk olmayan, tepe kadrosu tıka basa gizli Yahudi ve gizli Ermeni omurgasız hainlerle dolu olan sözde Türk Tabipleri Birliği yöneticileri, damarlarında akan kana kadar Türk/İslam düşmanı olduğunu bir kez daha sergiledi.

Tabiplerin hatalı teşhisleri ve müdahaleleri nedeni ile her sene milyonlarca kişinin can verdiği şu dünyada… Her sene beş milyon ameliyatın yapılmak zorunda olduğu ve tıbbın kâr getiren bir sektöre dönüştüğü şu Türkiye’de… Kadınların yarısından çok fazlasının, hekimler ve hastahaneler daha çok para kazanacağı için normal doğum yerine sezaryana zorlandığı ve neşter vurulduğu şu Türkiye’de… Her sene milyarlarca dolar ilaç masrafı yapılan, senelerce aynı ilaçlar kullandırıldığı halde kimsenin şifa bulamadığı ve her köşe başının hastahane ile eczahane dolduğu şu Türkiye’de… Müslümanlarca sünnet kabul edilen hacamatın yanlış uygulandığı bir vak’a buldular diye son derece terbiyesizce hatta yargılama gerektirecek suç kapsamına giren tarzda paylaşım yaptılar.

Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyen, bu yolda on binlerce masum vatandaşımızı acımasızca katleden terör örgütleri ile bağlantıları da herkesçe bilinen bu sözde tabipler, münferit hadiseleri art niyetli şekilde genele yorarcasına bir çirkinlikle ve kimseyi şaşırtmayan, kendilerinden her zaman beklenen tarzda bir paylaşım yaptılar.

Oysa hacamat ya da diğer tabiri ile alternatif tıp, sadece Müslümanlar tarafından değil, dünyadaki pekçok millet tarafından binlerce senedir şifa vesilesi görülen bir uygulama. Bu sahada iyi yetiştirilmiş ve samimi/dürüst kişilerden destek alındığında, modern tıp dedikleri sömürü sistemini dumura uğratan mükemmel neticeler alınabildiği de herkesin gözleri önünde…

Osmanlı’yı içten yıkan, zorla, kanla, katliamla Cumhuriyet rejimi kuran ve o günlerden beri Türkleri kendi vatanında kendinden kopuk tarzda yaşatmak için her türlü çirkinliği ve ihaneti yapan gizli Yahudi, gizi Ermeni, Mason kişilerin torunları tarafından yönetilen Türk Tabipleri Birliği’ne artık milli güvenliğimiz göz önünde bulundurularak gerekli hukuki müdahaleler yapılmalı.

Artık tahammül edilemez derecede haddini aşan bu omurgasızlara bir süre daha hukuki zeminde müdahale edilmezse, endişe ediyorum millette biriken enerji patlayacak ve istenmeyen, suç kapsamına giren hadiselerin önü alınamayacak. Şu küstahlar artık hukuki zeminde durdurulsun.

Mehmet Fahri Sertkaya

Yeni şoklara hazırsanız, devam edelim…

Yıllardır takipçim olanlar İhsan Şenocak’a nasıl set çektiğimi ve işlerini bozduğumu bilirler. Bir ara dernek/yardım işlerindeki sahtekarlıklarını somut delillerle meydana çıkartmaya başaldığımda karşımda devlet gücünün su-i istimal edildiğini ve alarm haline geçtiklerini de bilirler.

İhsan’ın birbirine tezat çok sayıda konuşması, açıklaması, yazısı olduğunu, tipik bir münafık karakteri sergilediğini, defalarca mindere çektiğim halde gelemediğini de bilirler.

Yine eskiden beri takipçim olanlar, Nurettin Yıldız, İhsan Şenocak, Cübbeli Ahmet, Kadir Mısıroğlu, İHH, İFAM ve benzeri şahıs ve kurumların birlikte ne haltlar çevirmek istediklerini gözler önüne serdiğim onlarca yazımı, yayınımı da bilirler.

Şimdi vakti geldi ve benden duyun. İşte bu dengeler/bağlantılar/suçlar arasındaki İhsan Şenocak da bir gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan…

Uzun süreci yeniden anlatmam mümkün değil. Özet geçmek bile saatler alır. Geçmiş yayınlar aratılıp bulunabilir. Ben size bu güne kadar yazmadığım kısmından birkaç husus daha yazayım.

İhsan’ın “Şam Alimler Birliği” ismi ile bir derneği hiç olmadı. Yaklaşık beş sene bütün Türkiye hatta dünya çapında para topladılar ama hiçbir zaman bir yardım derneği ve işin resmiyeti olmadı. Bunları gün yüzüne çıkartmaya başladığımda ve somut delilleri yayınlamaya başladığımda Tayyip de krize girdi. Talimatlar hep Tayyip’ten geldi. Beni ve çevremdeki insanları teknik takibe aldırdı. İhsan’ın sözde dernek işlerini iyice sıkıştıracağımı öğrenince binbir türlü takla attılar.

Ben sık sık konuyu gündeme yeniden taşıdıkça fazla da dayanamadılar ve bir gün geldi, İhsan’ı bitirdiğimi kabullendiler ve geri çekmeye karar verdiler. Bunu da bir danışıklı dövüşle yaptılar.

Sözde derneğinin bir sabit numarası bile yoktu. Cep numarası vardı ve telefona bakan Suriyeli kişi Türkçe bile bilmiyordu. Ortada derneğin bir adresi, yalandan da olsa göstermelik de olsa bir mekanı bile yoktu. Ekibi de yoktu… Cep telefonuna bakan kişi sıkıştı, akşama derneğin resmen var olduğuna dair resmi evrakları göndereceğini söyledi, gönderemedi. Adres yoktu, izahat yapamadı. Görüşmelerin kayıtlarını paylaştım, her yerden kaldırtıldı. Üstüne dernekler masasına suç duyurusu yaptık ve bu kısma dair ses kaydı paylaştık. Çok ses getiren yazılı ve videolu yayınlar yaptık ve bunlar panik hali ile yine CIA’dan bu yayınların olağan üstü şekilde sansürlenmesini talep ettiler. İlk birkaç günde bile çok ses getiren, duyanları şoka sokan bu yayınlar, yıllardır hiçbir yerde hiç kimsenin karşısına çıkmıyor.

Bu kadar zor duruma düştükleri halde bile İhsan Şenocak projesini sonlandırmak istemediler ama ben bunlara vurup durdukça da perişan oldular ve istemeye istemeye İhsan’ı da geri çekmeye mecbur kaldılar. Bunu da baştan sona kadar planladıkları danışıklı dövüşle yaptılar.

İhsan çıktı, planları gereği, kadınların pantolon giymesine dair tartışma çıkartacak açıklamalar yaptı. Sonra bunların kontrolündeki gazeteciler hücum etti. Plan gereği zamanın Aile Bakanı Fatma Betül de bir darbe vurdu ve İhsan Şenocak hakkında Hıyanet işleri de işlem yaptı, derken çok zor hale düşmüş gibi görünüp yavaş yavaş geri çekildi.

Ben ise son çare olarak videoları ok.ru hesabına yüklemiştim, oradan bile kaldırtılmıştı. Anında bu kirli çete tam kadro olarak tutuklanmalı ve temiz eller operasyonu yapılmalı iken ben yayınları paylaşacağım ortam bulamaz olmuştum. Dernekler masası da hiçbri işlem yapmadı ve durdurdular. Google, Youtube, Facebook, Twitter gibi CIA sistemleri ise yayınları nasıl sansürleyeceğini şaşırmıştı. Belki de vurdukları para milyar dolarla olduğu için bu kadar büyük panik yaptılar ama ben bu gün fark ettim de “ÇYDD, Türkan Saylan, Misyonerlik… Google neden Türkan Saylan’a doodle yaptı” isimli videom hiç fark ettirilmeden Youtube kanalımdan sessizce silinmiş. Kanal açık, kapatılmadı ki o video silinsin. Her yerde aratıp bulamayınca ben bile anca uyandım ki hiçbir gerekçe gösterilmeden ve bildirim gönderilmeden sessizce kanaldan uçurmuşlar. Oysa bütün sansüre rağmen Youtube’da binlerce izlenmişti.

Hoca görünüp BOP’çuların peşinde koşanlar hep münafıklar…

“Uluslar arası sosyal insani yardımlaşma ve dayanışma derneği” hiç var olmadı. SDI diye ya da Şam Alimler Birliği derneği diye bir dernek de var olmadı. Bunlar senelerce belki milyar dolarla para vurdular ama bu isimlerle ya da başka bir isimle hiç dernekleri olmadı. Ben ifşa etmeye başlayınca panik hali ile bir dernek kurdular ama o derneğin kurulmasından dört sene önce bile büyük paralar toplamaya başlamışlardı.

Bu paralar da Ankebut Ağı’na gitti. Her yerde “Suriye’de zulüm var. Nusayri Esed katliam yapıyor. Müslümanlar çok zorda, kadınlar kirletiliyor” v.s diye diye timsah göz yaşları döktüler ve insan kalmış hiçkimsenin yapamayacağı şekilde bir su-i istimalle dini duygularını sömürerek Müslümanlardan topladıkları paraları gerçek katillere, katliamcılara, İslam düşmanlarına yani CIA’ya, MOSSAD’a, Ankebut Ağı’na aktardılar.

Cübbeli Ahmet denilen sahtekar münafık da bu paraların kokusunu almıştı da Nurettin Yıldız’a ve İhsan Şenocak’a yakınlaşmıştı. “Ehl-i sünnet üst kimliğinde buluşacağız” demenin manası “Burada para çok, Müslümanlara ihanet çok, ben de varım, sen de gel” demekti. Cübbeli, hepsinin gerçek yüzünü ve kendisi gibi dolandırıcılar, münafıklar olduğunu biliyordu. Bin türlü ikaza rağmen Nurettin’in peşinden ayrılmadı. “Yahu sen ehl-i sünnet vurgusu yapıp duruyorsun ama Nurettin Yıldız Vehhabi işte, görmüyor musun?” dense bile görmüyordu. Ta ki Rus elçi Karlov vurulup da Nurettin bir süre topun ağzına gelene kadar. Nurettin, elçi cinayetinden dolayı zora düşünce, Nurettin’i ilk satan da Cübbeli oldu. Ondan hemen uzaklaştı ve çıktı “Yahu bu Nurettin Yıldız’ın itikadı bozuk. Allah gökte deyip duruyor” demeye başladı. Ben ise “Bakmayın Cübbeliye, Nurettin’e bir şey olmadığını, yargılanmadığını görünce geri yanaşacak” dedim ve öyle de oldu. Bunların Hıristiyanlığı, Yahudiliği, misyonerliği, Süryanliği, Katolikliği, Protestanlığı, Satanistliği falan da hep yalan. Bunların taptığı para, kıbleleri kadın…

Gizli Ermeni, gizli Hıristiyan, vatan haini, dolandırıcı İhsan Şenocak’ın İFAM isimli derneğinin başkanı Selim SEYHAN da bir gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan…

Uyuşturucu müptelası Selim Seyhan da Müslümanların bağışlarını zimmete geçirip zevk-ü sefa yolunda harcayan bir münafık hain. Paraların bir kısmını düşük kadınlarla gayr-i meşru münasebet yaşayarak harcıyor. Son derece yalancı, ahlaksız, karaktersiz birisi. Organ, dolandırıcılık, uyuşturucu işlerinde faaliyet gösteriyor.

İFAM Başkan yardımcısı Mehmet BÜYÜKMUTU bir Pakraduni gizli Yahudi. Hem gizli Ermenilik hem gizli Yahudilik var.

Mehmet Büyükmutu da bağışları zimmetine geçirenlerden. Ayrıca organ işinde çok aktif. Yardım kampanyalarının içinde bir yardım gönüllüsü gibi görünüyor ve çocukları organ mafyasına kaçırıyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bu Mustafa, gizli Hıristiyan ve gizli Ermeni

Hiçbir vasfı, eğitimi, kabiliyeti olmadığı halde Sosyal Doku Vakfı denilen organize suç, terör ve ihanet örgütünde üst kademede yer alan bu kişi İleri derecede bir sübyancı sapık. Yapılan bağışlardan payına düşenleri alemlerde, ahlaksızlıklarda tüketmiş, hiç etmiş bir pislik. Bülent Yıldırım, Nurettin Yıldız, Yavuz Baysan ve diğerleri, Numan Kurtulmuş’un sisteminden fahişeler getirttiklerinde çoğunlukla bu şahıs da orada oluyor. Bu pisliğin 10-12 yaşlarındaki kız çocuklarını sürekli taciz ettiğini Nurettin de kesin şekilde biliyor ama hiçbir zaman umurunda olmadı.

Numarası 05340784347
WhatsApp da kullanıyor. Arayın, yazın, sorun ve en yakın Emniyet birimlerine ihbar edin. YİT mevzuyu kesinleştirdi. Emniyet küçük çaplı bir soruşturma ve sorgulama neticesinde bile çok sayıda suçu ve suçluyu meydana çıkartabilecek.

Mehmet Fahri Sertkaya

Sosyal Doku Vakfı ve Nurettin Yıldız…

Gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan, vatan haini, Türk ve Türkiye düşmanı alçak Nurettin Yıldız’ın Sosyal Doku Vakfı da Ankebut Ağı’na çalışıyor. Yıllardır hain ve dolandırıcı yüzünü gözler önüne serdiğim IHH kadar rezil halde bir sözde vakıf bu… Kurucu heyeti ve mütevelli heyeti, çoğunlukla gizli Ermenilerden, sonra gizli Yahudilerden oluşuyor. Sosyal Doku Vakfına yapılan yardımlar/bağışlar da Ankebut Ağı’na gidiyor.

Sosyal Doku Vakfı Genel Başkanı Yavuz Baysan da gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan…

Kanlı Mavi Marmara tiyatrosu oynanırken gemideydi. Gerçekten neler döndüğünü, orada kandırdıkları masum insanların öldürüleceğini bilenlerdendi. Gemiye kimlerin bineceği bilgisini önceden İsrail’e verenlerden biri Yavuz Baysan…

MİT’in gizli Ermenilerden ve gizli Yahudilerden oluşan hain kanadı ile sıkı bağları var. MİT’ten çok sık olarak talimatlar alıyor. Yavuz da büyük para vurdu, vuruyor. IHH Başkanı Bülent Yıldırım’ın gerçek yüzünü, çevirdiği bütün dolapları biliyor ve bir kısmını beraber organize ediyorlar.

Yavuz’un AKPKK ile de arası çok iyi. Bu kadar ihaneti ve dolandırıcılığı AKPKK iktidarda olduğu için yapabiliyorlar. Yavuz’un mafyavari işleri de var. Ticari işlerde önüne engel gördüğü çok kişileri dövdürdü, yaralattı, ailesi ile tehdit etti. Bunları yaparken Bülent Yıldırım’ın etrafındaki it kopuk takımını kullandı. Bülent’in meşhur çetesinin içinde MİT personeli olanlar da var.

Hain Nurettin Yıldız’ın organize suç, terör ve ihanet örgütünün mensuplarından biri olup Sosyal Doku Vakfı’nın önemli adamlarından biri olan Salih Eğridere de bir gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan…

Yüzeysel bağlantılara sahip, derin bağlantıları yok, kendisinin pek vasfı ve çapı da yok ama şuurlu bir şekilde bu ihanet ve dolandırıcılık çarkının içinde…

Nurettin Yıldız’la, Bülent Yıldırım’la, IHH ile, Sosyal Doku Vakfı ile arası çok iyi olan ve bütün ihanetlerin, suçların içinde olan İzzet Şahin bir gizli Süryanidir.

MİT bağlantısı var. IHH üzerinden yapılan organ işlerinde etkili elemanlardan biri. IHH üzerinden yardım ulaştırılan mağduriyet bölgelerinde saha çalışmaları yapıyor, nereden, kimlerin, nasıl kaçırılabileceğini planlıyor.

Haydi, durmayın! Bu yayınları, isimleri geçenlere her yoldan sorun. Karşılarına çıkarak, katıldıkları faaliyetlere giderek de sorun. Çıktılarını alın ve en yakın Emniyet müdürlüklerine, savcılıklara ihbar edin. Suç duyurusunda bulunun. CİMER’e de yazın. Yalanım varsa beni meydan yerde assınlar. Yalanım yoksa bunları toplayıp assınlar. İkisini de yapmayan adli ve idari yetkilileri çok yakında biz meydan yerde toplayıp asacağız.

Sosyal Doku Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Salih Beşir de bir gizli Ermeni ve gizli Hıristiyan…

IHH çetesi ile de arası iyi. IHH ile organ işinde paslaşan kişilerden biri. En çok PKK ile paslaşıyor ama Nusra, IŞİD ve türevi terör örgütleri ile de paslaşıyor. Organ işini zaten bu terör örgütleri ile beraber çeviriyorlar. Salih Beşir, organ işinin beyin takımından, bütün işi tepeden organize eden ekipten bir kişi.

Mehmet Fahri Sertkaya