James Cameron, Ankebut Ağı içinde önemli yeri olan bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Akrabaları arasında ve aile çevresi/dostları arasında önemli kişiler vardı. Bunlar, muhtelif devletlerin ve devlet kurumlarının başında bulunan, kritik konumlarda olup kritik bilgilere rahatça ulaşan kişilerdi. Aralarında NASA’dan, CIA’dan kritik kişiler de vardı.
Bunun bir neticesi olarak James Cameron’un gençlik yıllarında etrafında hep sarsıcı gerçekler konuşuldu. O, bunlara hep kulak misafiri oldu. Çok da ilgi duydu, şaşırdı, sorguladı, daha çoğunu öğrenmek istedi. James’in dinledikleri arasında bazıları, daha sonra dünyaca meşhur olmasını sağlayacak senaryoların temelini oluşturacaktı.
18 bin alem içinde bazı başka dünyalardaki bilim ve teknojinin bize on binlerce sene fark attığını… Oralarda gerçeğinden çok zor ayırt edilebilecek kalitede robotlar yapıldığını… Bu robotlarda gerçek insan derisi, dokusu, gözü, saçı kullanıldığını ama gerçek dokuların aslında gerçek insanlardan alınmayıp yapay yollarla üretildiğini… Bu robotlarda normal insan gibi davranabilen süper gelişmiş yapay zekalar kulanıldığını… Bu gerçekçi robotların bir kısmının harp maksadıyla üretildiğini, öldürmek ve termine etmek (bitirmek, yok etmek) için üretildiğini… Ve çok daha fazlasını, zaten elde edilmiş, kesinleştirilmiş gerçekler olarak yıllarca dinledi.
Daha sonra kendince bunları senaryo yaptı ve filminin yapılmasını istedi. O kadar çapsız, kabiliyetsiz bir gençti ki o hali ile senaryoyu kimse kale almadı. lakin yine Ankebut Ağı’ndaki bağlantılar devreye girdi. James’in senaryo diye yazdığı “gerçek bilgiler” Hollywood’a James üzerinden ulaştırıldı. Hollywood’takiler bunu alıp sıfırdan çalıştılar, kurgu, akıcılık, detaylar, mantık eklediler. Sosladılar, süslediler ve filmini yaptılar. Dünyaya da “İşte bu müthiş senaryo James Cameron’a ait” dediler. Bu, aynı anda birkaç kuş vurmaktı. Hem paraya para kattılar, hem Hollywood’u kıymetlendirmiş oldular, hem de gelecekte yerlerine geçirecekleri Yahudi ve Mason gençler arasına James’i de kattılar, James’i de çakma bir senarist, yönetmen ve yapımcı yapmanın önünü açtılar.
İşte gerçekte bir Ankebut Ağı olduğu için ve bu ağı oluşturan Yahudiler ile bu ağa sızan Griler, dünya insanlığını kendine köle gördüğü için NASA, Mars’ta sıvı su olduğunu 50 yıl sonra açıkladı. Bunu da başka çaresi olmadığı ve mecbur kaldığı için açıkladı. Binbir türlü kritik bilgi dünya insanlığından gizlendi, gizleniyor. Dünya insanlığına, Ankebut Ağı’nın kontrolüne girmiş onlarca devlet üzerinden akıl almaz tuzaklar kuruldu, kuruluyor.
▫️Türkiye iklim silahları ve sismik silahlar ile vuruluyor. Yaşanan tuhaf yağışlar, hortumlar, dolu hadiseleri, ani kuraklaşmalar yapay/kontrollü hadiseler.
▫️17 Ağustos 1999 Marmara depremi de aynı tekniklerle yapılmış bir saldırıydı.
▫️ İklim silahları ve depremlere sebep olan sismik silahlar ne zamandan beri kullanılıyor. Hangi ülkelerin başına neler geldi.
▫️ Depremden haftalar önce yayınlanan bir dergide “Gölcük Askeri Tesisleri’nde acaip ve garaip bazı hadiseler zuhur etmektedir” denilmesi ne anlama geliyordu.
▫️ Marmara depremi, Türkiye ile düşman güçlerin çatışmasında bir kırılma noktası mıydı? Divan-ı Salihin 17 Ağustos’ta hangi kararı aldı
▫️ 12 ABD’li 30 Amerikalı Siyonist subay o gece orada ne için vardı. İsrail neden ilk olarak yardıma koşan ülke oldu.
▫️ Gölcük tesislerine dalış yapan askeri dalgıçlar neden istifa etti ve bazılarının ruh sağlığı bozuldu
▫️ Ahir zamanı anlatan hadis-i şeriflerden biri, 17 Ağustos 1999 yapay depremini/saldırısını ve Gölcük Askeri Tesislerinde toplaşıp akıllara zarar planlarını devreye sokmak isteyen Türk/İslam düşmanlarını mı haber veriyor.
▫️ 99 Marmara depremi kıyametin bir prototipi miydi
▫️ABD Başkanı Bush “Onu ininden çıkartmak için gerekiyorsa deprem bombası kullanırız” dedikten kısa süre sonra neler oldu
HİÇBİRİ KANITLANAMADI. PEKİYİ NEDEN HERKES BUNLARA BİLİM DİYE İNANDIRILDI?
► Güneşte nükleer patlamalara eş bir takım patlamalar olduğu ve bu sayede güneşte ısı ve ışık oluştuğu, sadece bir teori idi ama bütün dünyayı buna inandırmakta bir beis görmediler. Oysa hala bu teori kanıtlanamadı. Bilim, yıldızların enerjisini nereden aldığını hala bulamadı. Tıpkı, hem kan pompalayan hem de aynı anda vücudun ihtiyacı olan elektrik enerjisini üreten kalbin, kendi enerjisini nereden aldığını hiç bulamadığı ve bulamayacağı gibi… Ve bu güne kadar hep haklı çıkan Müslüman gök bilimcilere göre güneş ısı ve ışığı başka bir kaynaktan alarak yansıtıyor. Kendisi gerçek bir ısı ve ışık kaynağı değil. Kalpler de enerjisini “madde” olmayan başka bir kaynaktan alıyor, bu enerjiyi bütün bedenin kullanımına sunuyor ve bu kaynağa “ruh” deniyor.
► İşte günümüz bilimi tam da burada takılıyor, sınırlı algılarımız ve tekniklerimiz ile sınırsızı anlamaya, yorumlamaya çalışıyor. Olmayınca da hiçbir bilimselliği olmayan ve çok zaman gerçeğin yakınından bile geçmeyen teoriler üretmekle ve dünyayı bunlara bilim diye inandırmakla yetiniyor. Onlardan biri de “akli ve ruhi rahatsızlıkların beyindeki kimyevi bozulmalar sonucu oluştuğu” iddiası… Öncelikle şu soruları sormaları ve somut kesin/bilimsel deliller ile cevaplar vermeleri gerekir iken, bu kadar temel soruları ve sorunları bile sıkıntı etmeyip, bütün dünyayı teorilere inandırdılar. Sorular şöyle:
– Akıl ya da ruh gerçekten var mı? – Var olduğunu düşündüğümüz bu şeyler gerçekten akıl mı, ya da ruh mu? Başka şeyler de olabilir mi?
– Bunlar madde mi değil mi? Şekil, mekan, zaman bağlantısı var mı, yok mu?
– Vücutta yerleri neresi? Vücut ile bağlantısı ne kadar, nereye kadar?
– Neden bozulurlar, akıl gidince nasıl gider, nereye gider? Uçup kaçar mı, ateş misali söner mi? Sonra yeniden yanar mı? Yok değilse nasıl olur?
– Bilimsel somut veriler ile varlığı kesinleştirilmiş şeylerden başkasını kabul etmiyor iken aklı ve ruhu nasıl var kabul edip, ne olduklarını somut olarak değerlendiremediğimiz bu madde ötesi şeyleri bir de tedavi etmeye kalkarız?
– Üstelik nasıl olur da var olduklarına dair hiçbir somut bilimsel veri bulunmayan akıl ve ruh gibi şeyleri var kabul edip de cin, şeytan, peri, hayalet gibi şeyleri bilimsel olmadığı gerekçesi ile inkar etme tezatı sergileyebiliriz?
Bu kadar temel soruları ve sorunları bile cevaplandıramayıp, teoriler üretip hatta psikiyatri gibi uydurma bilim dalları üretip bütün dünyayı teorilere bilim diye inandırdılar. Üstelik kendi teorilerinin neden bilimsel olduğu, başkalarının teorilerinin neden bilimsel olmadığı hususunda bile çok zaman yorum yapamadan, somut veri ortaya koyamadan, kanıtlanmamış kendi teorilerinin neden genel kabul görmesi gerektiği, yine kanıtlanmamış başkalarının teorilerinin neden genel kabul görmemesi hususunda bile hiçbir mantıklı yorum yapamadan böyle bir hareket tarzını sergilediler.
Biliyor musunuz, ilk psikiyatri ilacını bile henüz 1960’larda vereme çare ararken ve tamamen tesadüfen buldular. Bulunan ilaç vereme hiç fayda etmiyor ama hastaları sakinleştirip neşelendiriyordu. Ve bu da, psikiyatrların gözünde bu ilacın psikiyatri ilacı olarak kullanılabilmesine yeterli sebepti. Kimseye reçete yazamayan, hekim olarak kabul edilmeyen ve kimsenin itibar etmediği psikiyatrlar için yepyeni bir dönem bu tesadüfen bulunan ilaç ile başladı. Bunu, ilaç üreticileri ile de sıkı işbirliği halinde fırsata dönüştürdüler.
Bütün dünyayı “akli ve ruhi rahatsızlıkların beyindeki kimyevi bozulmalar sonucu oluştuğu” iddiasına, ilaçların da bu sorunu düzeltebileceği iddiasına inandırmakta bir beis görmediler. Zira gerçek meseleleri bilim değildi ve bu teori işlerine geldi. Bu bahane ile bu güne kadar hiç kimseyi tedavi etmeye yaramamış ilaçlar üretmeye devam ettiler, dünyayı sömürdüler. Hala da korkunç bir sömürü çarkı dönmeye devam ediyor. Bakın etrafınıza, yirmi küsur yıldır psikiyatri ilaçları kullananları ama hala hastalığı tedavi edilmemiş insanları bile göreceksiniz. Üstelik bunların tamamına yakını, bu ilaçların yan etkileri nedeni ile çok ciddi fiziki rahatsızlıklara yakalanmış durumdalar. Yirmi koca yılda bile iyi etmeyen ilaç, tedaviye yönelik bir ilaç mıdır, sömürüye yönelik bir ilaç mı?
Dev ilaç firmaları bir yılda yüz milyar dolardan fazla parayı ilaç reklamlarına ve eşantiyonlara harcayacak kadar büyümüş ve rahat para kazanır durumdalar. Buna rağmen yaklaşık yarım asırdır akli ve ruhi rahatsızlıkların beyindeki kimyevi bozulmalar sonucu oluştuğu iddiasını kimse somut bilimsel veriler ile kanıtlayamadı. Buna rağmen modern psikiyatrinin akli ve ruhi hastalıkları tedavide kullandığı ilaçların temeli bu teoriye dayanıyor. Bu yüzden olsa gerek, psikiyatrlar kimseyi iyi edemiyor.
Sadece ilaç firmaları değil, psikolog ve psikiyatrlar da çok kolay ve iyi para kazanıyorlar. Türkiye’nin pek çok ünlü psikiyatri hekimi, özellikle hafta sonunda sözde muayenehanesine Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanları ortalama 5 dakikada odasından çıkarıp, sırada bekleyen diğer hastayı kabul ediyor. Bundan da hiç utanmıyor. Yüzlerce lira muayene ücreti alıyor, yüzlerce liralık da ilaç yazıyor. 15 gün sonra kontrole gelenden para almıyor, sonraki 15 günde gelenden aynı kazık tarifeden bir daha tam ücret alıyor. Yani bir ayda on dakikasını ayırarak, sadece bir hastasından birkaç bin lira toplayanlar bile var. Düşünün, sadece bir cumartesi günü yaklaşık yüz hastayı kabul edenler bile var… Bu durum da, bu kadar bedavadan para kazanılabiliyor oluşu da, bu temelsiz sözde bilimin gerçek ve kirli yüzünü insanlığa anlatmanın önündeki en büyük engellerden birini teşkil ediyor. Bu konuların detayları için bkz: www.PsikiyatrininKaranlikYuzu.com
► Işık hızının aşılamayacağı, bilim hırsızı bir Yahudi olan Einstein’in uydurması… Işık hızı yüzlerce kat aşıldı. Dünyada mevcut bulunan onlarca farklı bilim kurumunda son yirmi yıl içinde yapılan yüzlerce deney ışık hızının aşılabileceğini kanıtladı. Işık hızının aşılabileceğini kanıtlamak için CERN’ün kurulması ve kullanılması da gerekmiyordu. Bu da kamuoyunu yanıltma ve yönlendirme taktiğinden başka bir şey değildi.
Işık hızının on milyarlarca katına çıkılabileceğini de günümüzün DÜRÜST bilim adamları kabul etti. Bu husus pek çok belgeselde bile konu edildi. Bu bilim adamları gerçek kimliklerini gizlemeden bu belgesellere konuştular. “Ne var bunda?” demeyin. Bu çok riskli bir hareketti. Zira CERN‘de ışık hızının aşıldığı deneyleri yapıp bir sevinç ile dünya insanlığına duyuran DÜRÜST bilim adamları siyasi baskı altında kalıp kovuldular. Ve bu kovulmaya “istifa” kılıfı geçirildi.
Çünkü böyle bir durum batının çok övündüğü bilimini, onların uydurduğu günümüz Fizik bilimini ve ülkemizde de okuttukları Fizik bilimi öğretim müfredatını temelden yıkıyor. Albert Einstein‘in patent kurumunda çalışırken proje çalan pasaklı bir Yahudi olduğu gerçeği ile yüzleştiriyor bütün dünyayı. Şaşırmayın, zaten günümüz modern psikiyatrisi de anasına karşı cinsi duygular beslemeyi meşru kabul eden ve hiçbir şeyi kanıtlayamamış olup hayatı boyunca tuttuğu bütün notları, en küçük bir notu bile imha eden bir Yahudi olan Sigmund Solomon Freud‘a dayanıyor ki, ölümü için intiharı tercih edecek kadar kafası ve ruhu bozuk bir arkadaştı kendisi. Ha bu arada Darwin’in, Lenin’in, Stalin’in ve daha diğer yüzlercesinin de hep aynı Yahudi teşkilatlanmasının fertleri olduğunu ayrıca yazmaya gerek yok, zira artık bunları herkes duydu. Bu hususun ayrıntıları için bkz: www.SpaceExplorer.TV ve ayrıca bkz: www.icimizdekiisrail.com
► Işık hızının aşılması durumunda maddesel formumuzu kaybedeceğimiz iddiası da kanıtlanmamış bir teori idi. Şimdi ise dakika itibar edilmeyecek bir yanılgı durumuna dönüştü. Zira ışık hızının aşıldığı testler bunun böyle olmadığını, maddesel formun bozulmadığını ve zamanda ileri ya da geri gidilemediğini kanıtladı. Dünyanın önde gelen bir gök bilimcisi de uzayda ışık hızından çok çok hızlı hareket eden gök cisimlerini keşfetti. Bunları o meşhur ve övünülen dev teleskopları ile görüntüledi. Işık hızından bile kat kat hızlı yol alan bu cisimlerin, maddesel formalarını korudukları meydanda idi ve bu gerçekleri “NASA’nın açıklanamayan dosyaları” isimli belgeselde izah etti. Youtube’da bu gerçekleri ve belgeselleri Türkçe içerikle bile bulabilirsiniz. Söz konusu kısmı izlemek için bkz:
http://spaceexplorertv.web.tv/embed/iv7yclqcqxa/0/0 – C vitaminin soğuk algınlıklarına çok iyi geldiği teorisinin kanıtlanamamış ve aksinin kanıtlanmış olması, yine kolesterol konusunda dönen dolaplar, bilim adamlarının içinde de çok sayıda art niyetli, namussuz, dürüst olmayanlarının bulunduğu ve bütün dünyayı kandırabildikleri gerçeği ile yüzleşmemizi sağladı.
Daha saymakla zor bitecek kadar çok yalana bilim diye inandırdılar insanları. Bütün bunların anlatıldığı “Dünyayı aldatanlar” ve “Neden aldattılar” isimli kitaplar yayınlamak dürüst araştırmacıların bir an evvel yapması gereken bir insanlık hizmeti.
NASA, Işık Hızına Ulaşarak Ay’a Birkaç Saniyede Ulaşmayı Hedefliyor
NASA yaptığı son deneylerle birlikte ışık hızına ulaşarak Newton’ın kabul ettiği kuralları hiçe saymış olabilir.
NASA ve diğer uzay bilimiyle ilgili çalışmalar yapan bir çok kurum için belli başlı bazı hayaller vardır. Örneğin, Dünya dışında yaşam bulabilmek ya da ışık hızına ulaşabilmek. Bugün gelen yeni haberlere göre bu iki hayalden bir tanesi belki de önümüzdeki yıllarda gerçekleşebilir.
NASASpaceFlight.com’a göre uzay yolculuğu ile ilgili yapılan testlerde NASA, başarıya ulaşmış gibi gözüküyor. Bu testler sayesinde belki de önümüzdeki yıllarda ışık hızına çok yaklaşıp belki de geçebilecek özel motorlar üretebilirler.
Dünya tarihinde ilk defa ulaşılabilecek olan bu hız, bir çok fizikçi tarafından imkansız olarak gözükse de, NASA bu konuya kafayı takmış.
Elektromanyetik sürücü teknolojisi kullanılarak yapılan deneylerde kullanılan bu teknoloji oldukça karmaşık. Elektriksel enerji, propellant’e (Uzay gemisi yakıtı) çevriliyor. Basit olarak bu şekilde anlatabileceğimiz teknoloji, bilimsel veriler ışığında imkansız olarak kabul ediliyor. Çünkü bu uygulamalar, momentum kanunlarını hiçe sayıyor.
Kanuna göre momentum sadece Newton’ın tarif ettiği bazı hareket kanunlarına göre değiştirilebilir.
Eğer elektromanyetik sürücü teknolojisi çalışırsa ve ışık hızına ulaşılabilirse, bildiğimiz çoğu fizik kanunu değişime uğrayacak. Ay ile Dünya arasındaki mesafe de sanki komşu ülkeler arasında uçakla gidiliyormuş gibi gidilecek yani birkaç saatlik bir süreye inebilecek. Diğer bir çok galaksiler arasında da yolculuklar yapılabilecek.
Işık hızına ulaşılabileceği hatta ışık hızının aşılabileceği yönündeki çalışmalar da yeni değil. Son 15 yıldır çeşitli ülkelerdeki saygın bilim adamları, yaptıkları testlerde ışık hızına ulaştıklarını hatta ışık hızının yüzlerce katına çıktıklarını açıkladılar. Aşağıdaki yayınlarımızı da incelemelisiniz!
Bizden binlerce sene daha ileri teknolojiye sahipler, aklımızın idrakinden aciz kaldığı uzay araçları ile kim bilir nerelerden dünyamıza kadar geliyorlar. Lakin en ufak bir rahatsızlık vermiyorlar. Kimsenin canına ya da malına dokunmuyorlar. Savaş uçakları tarafından vurulmak istenseler bile kolay kolay karşılık vermiyorlar. Hatta bazen, dünyamıza düşmekte olan meteorları havada parçalarken kameralara yakalanıyorlar.
İnsanlarımızı kaçırsalar bile asla öldürmüyorlar ya da sakat bırakmıyorlar. Bir süre üzerlerinde incelemeler yaptıktan sonra mutlaka geri getiriyorlar. Şu anda dünyanın çeşitli ülkelerinde, çok farklı inançlara sahip çok sayıda saygın bilim adamı ortak bir söylem ile “Dünya dışı canlılar bize dostça yaklaşıyorlar.” ifadesini kullanmaya mecbur kalmış durumdalar. Kanada eski savunma bakanı Paul Hellyer ve Bulgaristan uzay bilimleri uzmanı ve kurum yetkilisi bunlardan sadece ikisi…
Birkaç ay önce, NASA için çalışan bilim adamı Shawn Domagal-Goldman “Küresel ısınma böyle devam ederse, çok yakında dünyamızı korumak isteyen uzaylılar dünyamıza müdahale edecekler.” şeklinde bir ifadeyi herkesin duyabileceği şekilde dillendirmek ve kamuoyu oluşturmak zorunluluğu gördü.
“Dünya insanlığı bu gerçeği duymaya hazır değil”miş…
Neden böyle olduğu, neden dünya dışı varlıkların art niyetli olmadıkları, neden bize zarar vermedikleri gibi bir de dünyamızı neden korumaya çalıştıkları hususunda, ülkemizde kendisini bu konularda söz sahibi olarak tanıtmayı başarmış bazı şahısların komik açıklamaları mevcut; “Dünya insanlığı bu gerçeği duymaya hazır değil”miş…
En az yüz senedir dünyamızda UFO’lar ve uzaylılar konusu tartışılıyor. Pek çok UFO kazası oldu. Kaza yapmış bu UFO’ları ve uzaylıları gözleri ile gören çok sayıda halktan insan, güvenlik görevlisi, asker, subay ve gazeteciler oldu. Bu olayları ertesi gün manşetlere taşıyan gazeteler oldu. Onlarca sene sonra bu asker ve sivil şahitlerin bir kısmı, her şeyleri net olarak medyaya anlattılar, itiraf ettiler. Yaklaşık bir asırdır bu konular hiç gündemden düşmedi. En az yüz senedir dünyamızı ziyaret eden bu varlıklar, yer altlarında devasa tesisler kurana kadar, dünyamızı meteorlardan koruyana kadar, dünyanın her bir karışını inceleyip araştırırken gizlenmeye çabalayana kadar, kendi varlıklarını zamanla kabul ettirmek için bir şeyler yapsalardı ya?
Kaç yüz sene daha bekleyecekler? Bizim madenlerimizi, zenginliklerimizi de sömürmeyecekler ise, bizden güçsüz de değiller ve hatta tarifsiz bir üstünlüğe sahipler ise, bir asırdır, sürekli bir gayret ve emek ile kendilerini neden gizlesinler? “Akıl hastası uzaylılar” kavramını mı üretmek gerekiyor bu durumda?
(Resim: Sabetaycı gizli Yahudi Cansu Canan Özgen ile Sabetaycı gizli Yahudi Haktan Akdoğan, Sabetaycı gizli Yahudi çete lideri Turgay Ciner’e ait olan Haber Türk kanalında, uzaylılar konusundan söze girip bilimsellik kılıfı giydirerek sözü New Age tarikatlarının ve Kabala’nın sapıklıklarına sinsi sinsi getirdikleri bir canlı yayında görülüyorlar.)
Bakın şu hadis-i şerif, dünyamızın, dini anlamda bütün evrenin/kainatın merkezi olduğunu gözler önüne seriyor. Bunca farklı farklı uzaylı insan türleri de bu dini gerçeklerden haberdar oldukları ve Müslüman oldukları için bizim dünyamıza zarar vermiyorlar. Hatta gayr-i müslim diğer uzaylı insan türlerinin saldırılarından koruyorlar. Belki de yapay olduğunu tartıştığımız dünyamızın uydusu Ay, bu amaçla sonradan dünyamızın yörüngesine yerleştirilmiş bir uzay aracı:
“Göklerin efendisi, içinde arş olan(yedi kat semanın iki kat daha üzerindeki) göktür(ki yedi kat semanın üzerinde toplamda beş kat daha gök tabakası vardır). Yerlerin efendisi de bizim üzerinde bulunduğumuz (dünyamızın) yeryüzüdür”
[ibn-i Abbas, Suyûtî, el-Dürr, VI/239.]
Hemen akla “Bunlar müslümanlar ise, neden dünyamızdaki Müslümanlara yardımcı olmuyorlar?” sorusu geliyor. Çok yakında bütün dünya bu gerçekten haberdar olacak ki pek çok uzaylı müslüman insan türü, bizim dünyamızdaki Müslümanların önde gelen din alimleri ile en az yarım asırdır iletişim halindeler. Lakin, yine dini bir kaide/kural gereği, onların bizim dünyamızdaki Müslümanlara yardımcı olmaları yasak. Çünkü bu durum, dünyamızdaki biz Müslümanların imtihanını bozacak, çabalayıp gayret etmeden her şey çok güzel olacak ve kimse imtihan olmamış ve derece kazanmamış olacak. Böyle olacaksa da insanın cennetten dünyaya gönderilmiş olmasının bir anlamı kalır mı?
Venüs, dünyaya en yakın gezegen… “Dünyanın ikiz kız kardeşi” olarak anılmış hep… İlk defa Venera adını verdikleri uzay araçlarını Venüs’e gönderen Sovyet Rusyası oldu. Ama elde ettikleri bilgileri dünya kamuoyu ile yeterince paylaşSmadılar. Bundan çok daha sonra NASA da gönderdiği uzay aracı ile Venüs’ü keşfe başladı. O gün bu gün de Venüs’ü inceliyor. Bu güne kadar pek çok saygın bilim adamı, özellikle de Sovyetler parçalandıktan sonra daha özgür bir ortama kavuşan Rus gök bilimciler, Venüs’te hayat olduğunu iddia etmelerine rağmen, NASA, Venüs’teki aşırı sıcaklıkta ve aşırı basınçta asla hayat olamayacağını-barınamayacağını iddia etti. Şimdi ortaya çıkan yeni projesinde, Venüs’te insanlar için yerleşim alanı kuracakmış, bu yerleşim zeplinlerle ısının 70 küsur derecelerde olduğu yükseklikte olacakmış. Buna çocuk bile inanmaz. 440 küsur günde Venüs’e gidilecek, Venüs dünyanın basıncından kat be kat yüksek bir basınca sahip olacak, yüzlerce derece sıcaklıkta olacak, yüzeye inen araştırma sondası bile çok kısa sürede basınçtan iki büklüm olacak ve sıcaktan yanacak ama böyle bir gezegene hem de havada, hem de insanlar için yerleşim alanı kurulacak… Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, Rus bilim adamlarının onlarca yıldır iddia ettiği ve pek çok ABD’li eski yetkilinin desteklediği iddialar gerçek. Öyle anlaşılıyor ki, kainatın-evrenin en istisna güneş sistemlerinden biri olduğu da meydana çıkan güneş sistemimizde, sadece dünyamızda değil, Mars’ta, Venüs’te, Jüpiter ve Satürn’ün okyanuslarla dolu uydularında, cüce gezegen Ceres’te hayat var. Şimdi insan soruyor kendi kendine, acaba gerçekten Jüpiter ve özellikle Satürn bir gaz devi mi? Yoksa Venüs’te olduğu gibi o gezegenler hakkında da NASA’nın maksatlı-aldatıcı bilgileri ile oyalanıp duruyor muyuz? NASA, dünyanın dışında on binlerce gezegende de hayat olduğunu gizlemek için bu kadar inanılmaz emek harcadı ve riske girdi, ne için? “Dünya insanlığı bu gerçek ile yüzleşmeye hazır değil.” diyenlere gülüp geçin siz… Onlar da NASA ile aynı dünya görüşüne sahip kişiler. NASA, uzayda hayat olduğunu gizlemek için harcadığı emeğin ve paranın binde biri ile, onlarca yıldır dünya insanlarını bu gerçeğe hazırlardı. Asıl mesele, dünyanın siyasi,dini, ekonomik, askeri güç yapısını bir anda tersine çevirebilecek bir gerçek… NASA, dünya dışı varlıkların da insan olduklarını, onların da İslam’a tabi olduklarını, bu yetmezmiş gibi korkunç bir teknolojik üstünlüğe sahip olduklarını yeterince gizlemeye çalıştı. Daha fazla gizleyemeyeceğinin farkında ve bu güne kadar söylediği yalanları yavaş yavaş, tepki çekmeden düzeltmek zorunda…
There are oddities in this business: NASA will establish a settlement for humans on Venus, which it claims will never be life.
Venus is the closest planet to the earth… It has always been referred to as the “twin sister of the world”… For the first time, it was Soviet Russia that sent the spacecraft they named Venera to Venus. But they did not sufficiently share the information they obtained with the world public.
Much later, NASA also began to explore Venus with the spacecraft it sent. It is also examining Venus today. Although many respected scientists, especially Russian astronomers, who gained a freer environment after the collapse of the Soviet Union, have claimed that there is life on Venus, NASA has claimed that there can never be life on Venus under the extreme temperature and extreme pressure.
In its new project, which has now emerged, it will establish a settlement area for people on Venus, this settlement will be at an altitude of 70-odd degrees with zeppelins. Not even a child believes this. They will go to Venus in 440-odd days, Venus will have a pressure many times higher than the pressure of the earth, it will be at hundreds of degrees, and even the research probe descending to the surface will be bent double from the pressure in a very short time. It will burn from the heat, but on such a planet will settlements will be established for people… Now it is better understood that the claims made by Russian scientists for decades and supported by many former US officials are true. It seems that there is life in our solar system, which has turned out to be one of the most exceptional solar systems in the universe/cosmos, not only on our world, but also on Mars, Venus, the ocean-filled moons of Jupiter, and Saturn, and the dwarf planet Ceres. Now people ask themselves, are Jupiter and especially Saturn really a gas giant? Or are we just playing around with NASA’s purposeful-deceptive information about those planets, as with Venus?
NASA took such an incredible effort and risk to hide the existence of life on tens of thousands of planets outside of Earth, for what? “World humanity is not ready to face this reality.” laugh at those who say… They too have the same worldview as NASA. For decades, NASA had prepared the people of the world for this reality with one-thousandth of the effort and money it spent to hide the existence of life in space. The real issue is a reality that can reverse the world’s political, religious, economic, and military power structure in an instant… NASA has tried to hide sufficiently that extraterrestrials are also human, that they are also subject to Islam, and that they have a terrible technological superiority as if that were not enough. He is aware that he cannot hide it any longer and has to correct the lies he has told so far, slowly and without reaction.
“Sovyetler Birliği Sputnik adı verilen ve bir basketbol topu büyüklüğünde olan, dünyanın ilk yapay uydusunu uzaya çıkartmayı başarınca, ABD de buna karşılık Sovyetler’e gövde gösterisi yapmak için Ay’a nükleer füze gönderip yok etmeye çalıştı.”
Cümle ve iddia aynen böyle… Sovyetler uzaya uydu fırlatmış ama resmi tarihe göre daha hiç kimse Ay’a gitmemiş ya da Ay yakinen incelenememiş, mahiyeti-yapısı anlaşılamamış ama nükleer füze gönderilip Ay üzerinde bir yerler ya da tamamen Ay imha edilmek isteniyor, öyle mi? Gövde gösterisi yapılacak ise “Sen top kadar bir uyduyu uzaya göndermiş olabilirsin. Ama biz de Ay’a gideriz, bak gör” dersin ve hiç beklemeden Ay’a gider gelirsin…
Aslında mevzu öyle değil… Yaygın kanaatin aksine, ilk UFO kazası 1947’de yaşanmadı. Daha bin dokuz yüzlü yıllara girilmeden kaza yapıp düşen ve enkazda dünya dışı insanlar bulunan UFO’lar oldu. 1947’ye kadar başka oldu mu bilmiyoruz ama nihayet FBI’ın da resmi itirafı ile artık biliyoruz ki 1947’de de bir kaza oldu. Ve bu kazada sadece ölü uzaylılar değil, diri uzaylılar da ele geçirildi. Ve bunlardan hem uzayın sırlarına dair hem de Ay’a dair çok şeyler öğrenildi daha 1947’de… İşte ondan sonra Ay’ın yapay olduğu, içinin boş olduğu, Ay’ın binlerce senedir dünya dışı başka insan ırkları tarafından kullanıldığı ve daha da fazlası öğrenildi. Yani ABD Ay’a ve Mars’a gitmeden önce Ay ve Mars hakkında ve daha pek çok gezegen hakkında, dünya kamuoyu ile paylaşsa büyük sarsıntılara sebep olacak bilgilere sahip oldu.
Ay’da askeri üsler kuran dünya dışı insanları, kendisine bir tehdit olarak gören ABD buna bir çare arama yolunu tuttu. İşte Ay’ı nükleer füzeler ile vurup imha etme projesi bunun için oluşturuldu. Tabii olarak sonuca gidilemedi. Birincisi ABD’nin bunu yapabilecek teknik gücü yoktu. İkincisi, Ay’ı üs edinenler bu kadar kolay hedef değildi. Mutlaka kendilerini savunacaklar ve mutlaka karşılık da vereceklerdi. Zaten meşhur ve orijinal bir görüntü olan, 1952 yılında Beyaz Saray üzerinde usulca ve filo halinde uçan UFO’ların görüntüsünü mutlaka görmüşsünüzdür. Çok sıkılıp daralmış olmalılar ki boy gösterme gereği his etmişler gibi…
İşte bu yüzden ABD Ay’a gidince astronotlar Ay üzerinde çok kısa süre kaldılar. Derhal geri döndüler ve sonra da Ay’a bir daha kırk yıl gidilmedi. Ve Ay’dan getirilen taşlar bile sırra kadem basıp kayboldular… Neden mi? Çünkü ay taşlarına yapılacak bir karbon testi dünyayı şoka sokacaktı. Ay taşları dünyadan dört kat daha yaşlıydı. Bu da Ay’ın dünyadan kopan bir parça olmadığı ve dünyamızdan milyarlarca yıl önce bile Ay’ın var olduğunu gösterecekti. Ay’a yapılan gizli Apollo 18, Apollo 19 ve Apollo 20 uçuşlarında elde edilen bilgiler ve bulgular da kimse ile paylaşılmadı. Ay’da şehirler kurulu olduğu, her tarafının askeri üslerle dolu olduğu, orada kullanılan teknolojinin dünyamızdan belki binlerce sene ileride olduğu görüldü. Dahası da var, dünyamızdan birilerinin, binlerce sene önce Ay’a gittiği ve oralarda izini-işaretini bıraktığı da görüldü. Evet bundan binlerce yıl önce Hz. Süleyman peygamber zamanında dünya insanlığı, şu günümüzden daha ileri teknolojiye sahipti ve yıldızlar arası seyahat yapabiliyordu.
Yahudiler tarafından kurulmuş ve gerçekte Yahudiler tarafından yönetilen ABD’nin ve kurumlarının bu gerçekleri açıklama lüksü yoktu, olamazdı. Zira elde edilen her yeni bilgide, korkunç boyutta ileri teknolojiye sahip olan dünya dışı insanların büyük kısmının Müslüman oldukları bilgisi daha da netleşiyordu. Tam aksi olsa idi, uzaylılar denilen o farklı insan ırkları da Hristiyan ya da Yahudi çıksalardı, ABD ve NASA bunu bütün dünyaya davul zurna ile duyururdu.
Artık elimizde olan yüzlerce kesin ve somut delil, ABD’nin ve NASA’nın onlarca yıldır binlerce konuda, bütün dünya insanlarını aldattığını ispat ediyor.
Her şeye, en başta alıntıladığım cümlede olduğu gibi ancak ahmakları inandırabilecek bahaneler bulundu. Şöyle olmuştu da böyle yaptık denildi. “Ay’a kırk yıl bir daha neden gitmediniz?” diye sorun, “Ne gerek var bu kadar masrafa, zaten her şeyi öğrendik Ay hakkında?” diyecekler. 1947 Roswell UFO kazasını yarım asır gizleyip inkar edip sonra itiraf ettiler, bakalım bu gerçekleri daha ne kadar gizleyip de sonra itiraf edecekler. Gerçi geçtiğimiz günlerde “Uzayda hayat olup olmadığını önümüzdeki 20 yıl içinde anlayacağız.” şeklinde bir yalan daha söyleyip önceki on binlerce yalan açıklamlarına bir yenisini daha eklediler ama… Bu dünya, bu iletişim teknolojisi ile, gerçekleri meydana çıkartmak için o kadar uzun seneler beklemez…
Kafirler birinci kat semayı keşfettikleri zaman, orada Vahy’in indiği yeri ve ayet-i kerimelerde haber verilen bazı emareleri görürler. Dünyaya gelip gördükleri o hakikatleri bütün insanlara haber verdiklerinde herkes “La ilahe illallah” diyerek imana gelir. Lakin hiç birinin imanı kabul olmaz. Çünkü imanın şartı gayba iman etmektir. (gayb, gözle görülemeyen, akılla anlaşılamayan, duyu organları ile hissedilemeyen şeylerdir.)
Bu dünyaya en uzak yıldız ne kadar mesafede ise, oradan birinci kat semaya da o kadar mesafe vardır. Fenciler henüz birinci kat semayı keşfedemediler. Ne zaman bu Türkiye’nin büyüklüğü kadar ayna yaparlarsa, belki o zaman birinci kat semayı öğrenebilirler. Batıl bir görüş olan “sonsuz uzay boşluğu” iddialarının ne kadar yanlış olduğunu gözleri ile görürler.
| Süleyman Hilmi Tunahan (kuddise sirruhu)
***
– İçinde bulunan bütün eşya, insanlar, taşlar, hayvanlar, sular ve gazlar ile beraber dünyayı…
– Dünyanın da içinde bulunduğu, yüz milyarlarca gezegen bulunan dünya semasını (fezayı – uzayı)…
– Dünya semasının da içinde bulunduğu 1. kat semayı…
– Bütün bu saydıklarımızla beraber 1. kat semanın da içinde bulunduğu 2. kat semayı…
– Bütün bunların iç içe olduğu üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci kat semayı…
– Yedi kat semanın da içinde bulunduğu alem-i kürs’ü…
– Alem-i kürs‘ün de içinde bulunduğu Arş-ı Ala‘yı…
Evet, aklımızın şu anki kapasitesinin binlerce katı çalışma imkanı olsa bile idrak edemeyeceği bu kadar gezegeni/alemi/sema katlarını; içinde hayat sahipleri, hayvanat bulunan ve bulunmayan bütün bu alemleri ve sema katlarını sadece DÖRT MELEK tutuyor/taşıyor ve bunlara HAMELE-İ ARŞ deniliyor…
Dünya seması(uzay), içinde bulunduğu 1. kat semaya kıyasla Arap yarımadasında bir kum tanesi gibi kalıyor.
Bu akıl almaz büyüklüğüne rağmen 1. kat sema da, içinde bulunduğu 2. kat semaya kıyasla yine çöldeki bir kum tanesi gibi kalıyor
Üste doğru bütün katların birbirine oranı bu şekilde gidiyor…
NASA, şu dünya semasında, dünyadaki kum taneleri kadar yıldız olabileceğini söylüyor…
Şimdi aklınız, 1. katta kaç yıldız ya da gezegen olabileceğini alıyor mu? Ya diğer katlarda kaç tane olabileceğini?
Bu kadar alemlerin, bu kadar akıl almaz sistemlerin içinde,
varlığı yokluğu belli olmayacak kadar küçük/hiç kalan dünyanın içinde,
bu dünyada bir devletin içinde,
bu devlette bir şehrin içinde,
bu şehirde bir semtin içinde,
bir semte bir mahallenin, sokağın içinde,
sokakta evin içinde bir APTAL da;
“Allah-kitap yok. Her şey tesadüfen oldu.” diyebiliyor…
Ademoğlu bazen ne dediğini, ne ettiğini, nereye gittiğini bilmiyor. Zira Cehennem Arş-ı Ala’da yer alıyor ve dünyanın milyon üstü milyon katı kadar büyük… İnkarcıların sayısı, bütün diğer alemlerdeki dinden mükellef insanlar da bir araya getirilse, cehennemin kapasitesini zorlamıyor…
Orada bir gayya kuyusu var, düşünün ki içine atılan kişi kırk yılda ancak dibine düşüyor.
Bence siz düşünmeyi bırakın, hala iman etmediyseniz bu fırsatı kaçırmayın.
Sorular çok sayıda ve önemli görünüyor. Şimdi bunları ve bazı açıklamaları alt alta dizelim;
1. Ay, Dünya’dan daha yaşlıdır, öyleyse kökeninin başka bir yer olması mümkündür.
2. Niçin bazı bilim adamları, Ay taşlarının 20 milyar yıllık olduğunu iddia ediyorlar? Yani, Dünya’dan daha eski…
3. NASA, bir Ay kayasının 5.3 milyar yıllık olduğunu saptadı. Ama bu, Güneş Sistemi öncesine ait bir tarihti.
4. Önemli bilim adamları ve Ay uzmanları, Ay’dan getirilen elementlerin Dünya’dakilerden daha eski olduğunu belirlediler; ama neden resmen açıklamadılar?
5. 40 Ay taşının en azından 7 milyar yıllık oldukları belirlendi. Bu tarihleme, Dünya’dan ve Güneş’ten iki kez daha eskidir.
6. Buna karşın Ay’ın yüzey toprağı, Ay taşlarından daha eskidir. Farklılık nereden geliyor?
7. Bir grup bilim adamı, Ay’ın yıldızlar arası bir yerde yapıldığı görüşündeler ve Dünya tarafından yakalandığını düşünüyorlar. Peki bu nasıl olabilir?
8. Neden bazı bilimciler, Ay’ın içinin yoğunluğunun yüzeyden farklı olduğu düşüncesindeler? Gerçekten Ay’ın içi boş olabilir mi? Ve bu biliniyor mu?
9. Niçin Ay’ın 8 mil üstünde, yüksek dozda radyoaktivite var? Bu, elementer olarak doğal mıdır?
10. İlk Amerikan astronotları tarafından Ay’da bırakılan sismograf tarafından, “Appolon-12” ve “Saturn-5” füzelerinden ayrılan kademelerin, Ay’a düşmesinden sonra, bir kaç saat içinde Ay’ın yüzerinde oluşan salınım-titreşim kaydedilmiştir. Darbeden sonra bunca sürekli salınım yalnız içi boş yuvarlakta oluşabilir. Ay, gerçekten tanımadığımız canlı varlıklar tarafından meydana getirilen ve kalın dış tabakası altında araştırma donatımını gizleyen yapma uydu olmasın?
11. Ay’ın çok eskiden sıcak olduğu ileri sürülüyor; ama bunu dünyadaki benzerleri gibi kanıtlayan bir kanıt bulunmuş değil. Bu çelişki, henüz açıklanamadı.
12. Sonuç, Ay’la ilgili neden bu kadar çok cevapsız soru var? “Biz, ona(Ay’a), menziller (yörüngeler – haller) takdir ettik, ta ki, kurumuş bir hurma dalına benzer bir yol izleyinceye kadar. Ne Güneş, Ay’a erişip-yetişebilir, nede gece, gündüzün önüne geçebilir. Her biri, bir yörüngede yüzmektedir.” [1] “(Allah), gökleri ve Arz’ı, hak olarak yarattı. Geceyi, gündüzün üstüne,gündüzü de, gecenin üstüne sarıp-örtüyor. Güneş’e ve Ay’a boyun eğdirdi. Herbiri (yörüngesinde), belirli bir süreye kadar hareket eder. Dikkat et! O(Allah), Aziz (üstün-şerefli) ve Ğafur (bağışlayan)’dur.” [2] “Hayır; Ay’a and olsun, Döndüğü zaman geceye, Aydınlandığı zaman sabaha, Muhakkak o, büyük (ayetlerden) biridir. Beşer/İnsanlık için, bir uyarıdır.” [3]
Ay; Doğal mı, Yapay mı?
Şu sıralar bazı bilim çevreleri, Ay’ın yapay olduğunu tartışıyor.Onlara göre yaşam olduğu bilinen tek gezegen olan sevimli dünyamızın uydusu, zeki varlıklar tarafından dünyanın çekim alanına oturtuldu. Saçma gibi geliyor… Bir çok defa gidip geldiğimiz Ay, başka varlıkların ürünü olabilir mi ki? Gelin biz en iyisi neden böyle diyorlar, biraz kulak verelim. Sizin de bildiğiniz gibi Ay’ın nasıl uydumuz olduğu hakkında birkaç kuram/teori var. Bunlardan ilki; Ay, Dünya’mızın bir parçasıydı ve dünyaya çarpan bir meteordan dolayı gezegenden kopan parça, dünyanın çekim alanında kalıp gezegenimizin uydusu oldu. İkincisi, Güneş sisteminde bulunan Ay, Dünya tarafından çekildi ve uydumuz oldu. Fakat Dünya ile Ay’ın toprak elementlerinin uyuşmaması ve aydaki taşların yaşlarının Dünya’nın ve Güneş’in yaşlarından daha fazla olması, bu iki kuram hakkında şüphelere neden olmaktadır. Biraz daha konunun üzerine düştüğümüzde ise Ay’ın aslında göründüğü kadar doğal olmadığını düşünmeye başlıyoruz.
Ay’ın görebildiğimiz yüzü ve görüş şeklimiz
Hepimiz Ay’ın sadece ön yüzünü görebiliyoruz çünkü Ay, kendi etrafında dönüşünü 24 saatte tamamlıyor; yani Dünya’mızla aynı olduğu için; biz, uydumuzun sadece ön yüzünü görebiliyoruz. Aynı zamanda Ay’ın yörüngesi,kusursuz bir daireyi andırmakta; yani Ay’ın yörüngesi olması gerektiğinden çok daha düzgün. Ayrıca Ay – Güneş tutulmalarında Güneş’i ilginç bir şekilde tam olarak örtmektedir. İnsanı; Ay’ın büyüklüğünün Güneş’i tam örtecek şekilde ayarlandığı hakkında düşündürmekte.
Ay’da bazen garip, tanımlanamayan ışıkların görülmesi, herkesi şaşırtmaktadır. (Ay’da volkanizma yahut herhangi bir doğal faaliyet olmadığından dolayı olay, çok garip karşılanmaktadır). Ay’ın çizdiği yörünge, Dünyanın ekvatoral çemberi ile zıt olması gerekmektedir. Fakat Ay’da gezegenimiz gibi Güneş’e bağımlı şekilde bir yörünge izler. Doğada ağır metaller yeryüzünde bulunmamaktadır; ancak Ayda bu söz konusu değildir ve çok enteresan şekilde ağır metaller Ay’ın yüzeyindedir. Buna rağmen bir de bu tabakanın altında su mevcuttur.
Ay’a yapılan Apollo uçuşlarında, arka planda kalan gezegenimiz hakkında bazı noktalar bulunmaktadır. Mürettebat ve Dünya ile yapılan konuşmalarda Apollo, Ay’ın arka yüzeyindeyken tanımlayamadıkları gölge ve ışıkları Dünya’ya iletmiştir. Konuşmalarında da ne kadar heyecanlı ve şaşkın oldukları duyulmaktadır. Dünyadan da bunun gibi daha bir çok gözlem yapılmıştır. Yani Ay’da bazı anlam verilmez olaylara rastlanmakta. Kimi çevreler, Ay’da Galaktik bir federasyon tarafından gizli üs olduğunu ve bizlerin incelendiğini ve negatif güçlerden korunduğunu iddia etmektedir. Kimileri ise bunlara deli saçması demekte.
Ay Nereden Çıktı Geldi? Ay’ın Kökeni Nedir?
Ay, Dünya ile aynı zamanda mı oluştu, yoksa Dünya’dan ayrılarak mı oluştu? Belki her ikisi de değil…Ay, belki de başka bir yerden, hatta Güneş Sistemi’nin dışından çıkıp geldi ve Dünya’nın çekimine kapıldı ve bir daha bu çekimden çıkamadı. Ay’ın Dünyadan kopma bir parça olduğunu öneren teori, Evrim Teorisinin kurucusu Charles Darvin’in oğlu George Darvin tarafından geliştirilmişse de, günümüz Ay bilimcilerinin çoğu tarafından kabul edilmemektedir. Dünya ve Ay’ın aynı kozmik gaz-toz bulutundan oluştuğu görüşü, daha çok bilimsel bir desteğe sahiptir.Bu ikisinin dışındaki bir görüş ise, Ay’ın Güneş Sistemi’nin dışından geldiğiyle ilgilidir. Ay bu şekilde her nasılsa Dünya’nın gravitasyon/Yer yekimi etkisine kapılmıştır. Peki ama Ay, Dünya ile senkronize halde bulunan bugünkü hemen hemen daire biçimindeki yörüngesine hangi açı ve hızla gelerek yerleşebilmiştir? Bu şekilde bir gravitasyonel yakalanma, sonuçta eliptik bir yörünge doğurması gerekirdi. Birçok bilim adamına göre, bu işin rastgele ve kendi kendine olması çok çok zayıf hatta imkansız bir ihtimaldir. Bugünkü daireye çok yakın yörüngede bulunabilmesi ve Dünya’nın dönüşüyle senkronize halde olması için;
AY’IN HESAPLANARAK BU YÖRÜNGEYE OTURTULMUŞ OLMASI GEREKİYOR.
Fakat Nasıl ve Kimler Tarafından?
O zaman Sovyet Astrofizikçiler Mikhail Vasinse ve Alexandre Shcherbakov’un Dev Uzay Gemisi teorisi geçerlilik kazanıyor demektir.
Ay’da o zaman Müslüman olan Uzaylıların olması ve bunların çok üst düzeyde bilgi ve zekaya sahip olmaları akla mantıklı gelmiyor mu? Ay’da duyulan Ezan sesi ve Kubbe biçimindeki yapı da bizim teorimizi desteklemektedir. Ay’da yaşayan birileri olmasaydı, Amerikalılar şimdiye kadar yaptığı uzay mekikleri ile malzeme taşıyıp uzay üssü kuramazlar mı idi? Elbette kurarlardı. Zaten oradaki canlılarla iletişim kurmak istiyorlar. Bunun için Rosetta Taşı ve İncil, kimler için bırakıldı.. En önemlisi NASA Apollo uçuşlarını iptal edip üzerine geçen yaklaşık 40 sene boyunca neden bir kez daha olsun Ay’a gitmedi/gitmiyor?
Ay’da elde edilen ve Arapça’ya daha yakın olan o cümlelerdeki sır nedir. Evet;tüm bunların cevaplarını NASA biliyor ama açıklamıyor. Çünkü Ay temel olarak birçok sırrı bünyesinde taşıyor. Eğer orada bir üs varsa, eğer o bir uzaygemisi ise bu da; Dünya’yı kontrol ediyor demektir. Esrarengiz bir Hilkat Garibesi olarak nitelendirilen Ay’daki Kraterler ilgili olarak görüş bildiren Arizona Üniversitesi Öğretim üyelerinden Robert Strom:
“Anlaşılmaktadır ki, Ay kraterlerinin yüzde 10’u meteor ve asteroit çarpmasıyla, yüzde 10’u volkanik etkinlikle olmuştur. Kalan yüzde 80’inin denasıl oluştukları şimdilik bilinmemektedir.”
Bilim adamlarını daha çok kraterlerin oluşma şekli değil de, onların sığoluşları ilgilendiriyor. Çünkü en küçüğünde de, en büyüğün de de derinlik birkaç milden fazla değildir. Ay üzerindeki koyu renkli bölgelerin oluşumunu, volkanik etkinlik sonucu yüzeye çıkıp, donan lav örtüsüyle açıklamaya çalışan bilim adamlarına karşı: Vasinseve Shcherbakov, bu erimiş lavın, Ay’ın içinden çıkmış olacağını fakat bunun volkanik bir nedenle olmadığını belirtmektedirler. Bu lav görünüşlü eriyik,Ay’ın içinde üretilmekte ve bir meteor çarpmasından sonra oluşan çukurluğa aktarılmakta ve bu şekilde hasarın büyümesi önlenmektedir.
Gravitasyon/yer çekimi etkisini ise Sovyetler şöyle açıklıyor: Dış kabuğu tamir amacıyla çukurlara dondurulan yapay lav birikintisidir. Ay’ın öteki kısımlarına oranla ek bir madde birikimi görünümünde olan bu bölgelerde gravitasyonun kuvvetli olması bu nedenden olayı son derece normaldir.
Dünya’nın görünen yüzüyle, arka yüzü arasındaki yüzeysel farkı yeni teorinin ışığında şöyle açıklanıyor: Ay yapay bir uydu olarak üretildiği yerden Dünya yörüngesine getirilene kadar, değişik asteroit ve meteor yağmurlarına uğramıştır, ve bu kozmik etkilere sürekli hep hareket halindeki ön kısım yani Dünya’ya bakan yüzey maruz kalmıştır. Onun için de Ay’ın arka yüzünde daha azkrater ve ölü denizler vardır. Dolayısıyla da arka yüzü daha doğal bir manzaraya sahiptir. Bu teoriyle birlikte Ay’ın Dünya’ya oranla çok daha az yoğun olmasının nedeni de ortaya çıkmaktadır. En tutucu bilim adamları bile Ay’ın bu özelliğinden dolayı, hiç değilse Ay’ın içinde bazı bölgelerinin boş olması gerektiğini kabul etmek zorunda kaldılar. Kısacası Ay’ın içinin boş olduğu daortaya çıkmış bulunmaktadır.
Ay’daki Uzaylı Üsleri
Her geçen gün daha çok insan Ay’da bir uzaylı üssü olduğunu söylemektedir. Anlatılanlara göre bu ay üssü, Ay’ın Dünya’dan görülmeyen karanlık tarafında bulunmaktadır. Ay araştırmalarının neden durdurulduğunu ve Ay’da neden bir üs kurmaya çalışmadığımızı hiç merak ettiniz mi? Sizce bu uzayda yüzer bir istasyon kurmaktan daha iyi bir fikir değil mi? Neil Armstrong’a göre, Ay’da uzaylılara ait bir üs bulunmaktadır, bu yüzden uzaylılar Ay’dan uzak durmamızı istemişlerdir. Eski Donanma İstihbarat görevlisi Milton Cooper da, Ay üzerinde bulunan ve istihbaratçıların “Uzaylı Üssü Luna” olarak adlandırıldıkları bir üsten söz etmektedir. Cooper’a göre, Ay’ın uzak kesimlerinde bulunan bu uzaylıüssü Ay’a inen Apollo astronotları tarafından da görülmüş ve filme alınmıştır. Ana gemi adı verilen devasa uzay gemilerinin bulunduğu bu üste, çok büyük makinalar kullanılarak maden çalışmaları yapılmaktadır.
1960’larda Pentagon’un Araştırma ve Geliştirme Departmanı’nda görev yapan Yarbay Philiph Corso, ABD Ordusu’nun ve Hava Kuvvetleri’nin elinde astronotlar tarafından çekilen ve Ay’da uzaylıların varlığını açık bir biçimde kanıtlayan en az 122 fotoğrafın bulunduğunu iddia etmektedir.
ABC’ de Ay’la İlgili Haberler
Amerikan ABC haber kanalının web sayfasında yayımlanan, 13 Haziran 2000 tarihli makale Ay’la ilgili gerçeklere biraz olsun ışık tutmaktadır. Makalede şöyledenilmektedir:
“Yeni elde edilen kanıtlar, Ay’ın bazı astronomların düşündüğü gibi tamamen ölü bir gezegen olmadığını ortaya çıkarmaktadır. Ay yüzeyinde zaman zaman yoğun bir hareketlilik gözlemlenmektedir. Uzun aralıklarla da olsa Ay yüzeyinde değişiklikler olduğu rapor edilmektedir. Bu iddialar tartışmaya açıktır. Pekçok bilim adamı ise Ay üzerindeki parlaklıklar ve sis gibi zaman zaman rapor edilen gözlemleri ciddiye almamaktadır. “
Aydınlık Yer: 136 kilometre uzunluğundaki büyük krater Langrenus. Fransız bir astronom Ay yüzeyinin zaman zaman bir şeyler tarafından aşındırıldığı yolunda sağlam kanıtlar bulmuştur. Bu gözlem 1992 yılında, Paris Gözlemevi’nde görev yapan deneyimli Ay gözlemcisi Audouin Dollfus tarafından bir metrelik Meudon teleskopuyla yapılmıştır. Dollfus araştırma sonuçlarını incelemeyi yeni bitirmiş ve yayımlanmak üzere sunmuştur.
Solan Işık: Dollfus, 30 Aralıkta büyük Langrenus kraterinin tabanında birtakım parlaklıklar görmüştür. Bunlar o gün ortaya çıkmışlardır. Profesör Dollfus, bu ışıkları bir kaç gün izlemiş ve kraterin içinde dans eden ışık kümeleri görmüştür. Dollfus, teleskoptan her baktığında bu ışıkların şeklinin değiştiğini fark etmiştir. Ona göre bu ışıklar, bir gazın Ay yüzeyinden toz kaldırması ve bunun güneş ışığıyla birleşmesi sonucu oluşan bir görünümdür. Bazı Ay gözlemcileri, değişime uğramadığı sanılan Langrenus krateri üzerinde bu tür bir sis görülmesini şaşkınlıkla karşılamışlardır.Profesör Dollfus, detaylı olarak incelendiğinde Langnerus’un tabanında bir çokçatlak izine rastlanacağını söylemektedir. Ona göre söz konusu gaz bu deliklerden çıkmış olabilir.”
Peki Ay, Dünyanın Yörüngesine Neden Kondu?
Ay’ın geçmişi nedir veya orjini nereden geliyor? Bu sorunun cevabı yoktur yada bir bulmacadır. Bugün bilim, üç ana kuram üzerinde duruyor. Sovyet bilimcileri tarafından geliştirilen bu üç ana kuram şöyle:
1. Ay, bir zamanlar, dünyanın bir parçasıydı ve dünyadan koparak uzaklaştı. Ama bu görüş, büyük bir bilim grubu tarafından reddediliyor.
2. Ay, aynen dünya gibi, Güneş Sistemi oluşurken, bir gaz bulutuydu ve doğal olarak Ay’ın uydusu oldu.
3. Ay, farklı bir cisimdir. Yani dünya dışıdır. Güneş Sistemi’nin içinde bir yerden veya Güneş Sistemi’nin dışından gelmiş, dünyanın çekim alanına girerek,orada bir uydu olarak kalmıştır. Sovyet bilim adamları olan Vasin ve Shcherbakov, şaşırtıcı bir açıklamayaptılar; “Gerçekten de bilimciler, Evren’in kökenini ciddiyetle uzun süredir araştırıyorlar ama daha henüz kesin bir cevap veya açıklama yoktur. Aynı şekilde, Ay – Dünya sistemi de açıklanamıyor. Bize göre Ay, dünyanın yapay bir uydusudur ve bilinmeyen bir zeka oluşumu(Dünya dışı başka bir medeniyet) tarafından yörüngeye konulmuş olabilir.”
Bu iki bilim adamına göre Dünya’nın çekim gücü, kübik santimetrede5.5 gr.’dır. Ay’ınki ise 3.33 gr’dır. Öyleyse Ay’ın içi boş olmalıdır. Yani yapaydır. Yapılmıştır ama kimin tarafından? Gizemin çözümü, kraterlerin içinde. Ay yolculukları sonucunda elde edilen bilgiler, çok önemli ama gizli tutulmaktadır. “Neden?” diye sorduğumuzda, uzmanlara göre kesin çözüm henüz yoktur veya erkendir.
Enteresan sorular:
Sorular çok sayıda ve önemli görünüyor. Şimdi bunları ve bazı açıklamaları alt alta dizelim;
1. Ay, Dünya’dan daha yaşlıdır, öyleyse kökeninin başka bir yer olması mümkündür.
2. Niçin bazı bilim adamları, Ay taşlarının 20 milyar yıllık olduğunu iddia ediyorlar? Yani, Dünya’dan daha eski…
3. NASA, bir Ay kayasının 5.3 milyar yıllık olduğunu saptadı. Ama bu, Güneş Sistemi öncesine ait bir tarihti.
4. Önemli bilim adamları ve Ay uzmanları, Ay’dan getirilen elementlerin Dünya’dakilerden daha eski olduğunu belirlediler; ama neden resmen açıklamadılar?
5. 40 Ay taşının en azından 7 milyar yıllık oldukları belirlendi. Bu tarihleme, Dünya’dan ve Güneş’ten iki kez daha eskidir.
6. Buna karşın Ay’ın yüzey toprağı, Ay taşlarından daha eskidir. Farklılık nereden geliyor?
7. Bir grup bilim adamı, Ay’ın yıldızlar arası bir yerde yapıldığı görüşündeler ve Dünya tarafından yakalandığını düşünüyorlar. Peki bu nasıl olabilir?
8. Neden bazı bilimciler, Ay’ın içinin yoğunluğunun yüzeyden farklı olduğu düşüncesindeler? Gerçekten Ay’ın içi boş olabilir mi? Ve bu biliniyor mu?
9. Niçin Ay’ın 8 mil üstünde, yüksek dozda radyoaktivite var? Bu, elementer olarak doğal mıdır?
10. İlk Amerikan astronotları tarafından Ay’da bırakılan sismograf tarafından, “Appolon-12” ve “Saturn-5” füzelerinden ayrılan kademelerin, Ay’a düşmesinden sonra, bir kaç saat içinde Ay’ın yüzerinde oluşan salınım-titreşim kaydedilmiştir. Darbeden sonra bunca sürekli salınım yalnız içi boş yuvarlakta oluşabilir. Ay, gerçekten tanımadığımız canlı varlıklar tarafından meydana getirilen ve kalın dış tabakası altında araştırma donatımını gizleyen yapma uydu olmasın?
11. Ay’ın çok eskiden sıcak olduğu ileri sürülüyor; ama bunu dünyadaki benzerleri gibi kanıtlayan bir kanıt bulunmuş değil. Bu çelişki, henüz açıklanamadı.
12. Sonuç, Ay’la ilgili neden bu kadar çok cevapsız soru var?
Peki bütün bunlara karşı, şunları söyleyebilir miyiz?
1. Ay, hem Dünya’nın doğal uydusu olamayacak kadar büyük, hem de çok uzaktadır.
2. Ay, olması gerekenden daha düzgün bir yörüngeye sahiptir.
3. Ay kraterleri, çok fazla ve garip bir biçimde yüzeyseldir.
4. Ay’ın dünyaya bakmayan yüzü çıkıntılı veya kamburdur ve Güneş Sistemi’nde onun gibi gezegenine tek yüzünü gösteren bir başka uydu yoktur.
5. Ay ölçümlemeleri, çok fazla demir olduğunu gösteriyor.
6. Ay toprağı, Ay kayalarından çok daha yaşlıdır.
7. Ay’ın bileşimi, dünyadan farklıdır.
8. Doğa kanunlarına aykırı olarak, ağır metaller yüzeydedir.
9. Ay’da önceden eriyik olan metaller yoktur.
10. Ay, dev bir gong sesi çıkarmaktadır ve yörüngede dönerken titreşmektedir.
11. Ay, bir moloz yığını gibi gözükmektedir.
12. Ay, periyodik olarak sarsılmaktadır. Bu, bize düzenli bir sismik aktiviteyi gösteriyor. Sismik dalgalar, sanki tek bir kütleymiş gibi tüm yüzeyi dolaşabiliyorlar.
13. Dünyadan bakıldığında Ay, bir Güneş diski gibidir. Yani tutulmalarda, Güneş’i tam olarak kapatır, ne biraz küçük veya büyüktür. Sanki büyüklüğü, güneşi örtmek için ayarlanmıştır.
14. Eğer Ay, Dünya tarafından yakalanmışsa, bunun sonu gelecek ve Ay, yine uzaklaşıp gidecektir.
15. Normalde Ay’ın çizdiği yörünge, Dünya’nın ekvatoral çemberiyle karşıt olmalıdır; ama Ay, garip bir şekilde, Dünya’nın yaptığı gibi, Güneş’e bağımlı bir yörünge çizer.
16. Her ne kadar Ay volkanlarının ölü oldukları söyleniyorsa da, yüzyıllardır Ay’da garip ışıklar, parlamalar görülmekte ve hala izlenmektedir.
Kaynaklar
[1] Kurân-ı Kerîm, Yasin Suresi 39-40.
[2] Kurân-ı Kerîm, Zümer Suresi, 5.
[3] Kurân-ı Kerîm, Müdessir, 32-36.
Bunların sonucunda, Ay’ın yapay bir transformer dünya olduğu söylenebilir veya iddia edilebilir. İddialara göre Ay, UFO’ların üssüdür veya kullandıkları özel bir araçtır. Pekiyi bu kadar devasa boyutta uzay araçları-cisimleri üretmek ve bunları nakletmek mümkün müdür? Bu sorunun cevabı için aşağıdaki videoyu izleyiniz. NASA’nın güneşimizin sırlarını çözmek için gönderdiği özel uyduları aracılığıyla kayıt ettiği bu görüntülerde, güneşimizin etrafında dolaşan, ona kilitlenip yakıt ikmali yapan devasa ve yapay uzay araçları net olarak görülüyor. Güneşimizin dünyamızdan bir milyon kat daha büyük olduğunu bilip, bu cisimlerle güneşimizin birbirlerine oranlarını göz önünde bulundurursanız bizim dünyamızdan daha büyük ya da en azından bizim dünyamız kadar büyük olduklarını ve bu büyüklüklerine rağmen akıl almaz bir hızla hareket ettiklerini görebilirsiniz.
Güneşimizin etrafından dolaşan devasa boyutlardaki çok sayıda yapay uzay gemisi Rus basınınında bir numaralı gündem maddesi olmuştu. Aşağıdaki videoya bakınız.
Yeni kanıtlar ortaya çıkardı ki, Monroe, John Kenedy’nin kaza yapan UFO’yu gördüğünü ifşa etmeyi planlıyordu.
Yakın zamanda serbest bırakılan kanıtların desteklediğine göre, 4 Ağustos 1964’teki Şüpheli ölümünden kısa bir zaman önce, Marilyn Monroe ve arkadaşlarının dinlenen telefonları ve CIA’den sızan bilgiler birbirini destekliyor
Telefon dinleme belgelerine göre, Monroe, Başkan Kennedy’nin kendisine bahsettiği ve açıklanmayan hava kuvvetleri faaliyet merkezine yaptığı ziyarette gördüğü, kaza yapmış bir UFO hakkında basın toplantısı vermeyi planlıyordu
Monroe’nun telefon dinleme belgeleri, ilk defa 1992 de bir UFO araştırmacısına sızdı. Ve 1994 te ortaya döküldü.
Bu, CIA tarafından gerçektir diye onaylanmadı ve tartışmaya açık olarak kaldı
Bu, dün ortaya çıkan yeni kanıtlar gösterdi ki, sızan dokümanlar 1963 te CIA nın kullandığı gizli belgelere çok yakındı
Ya birisi, Monroe öldüğü zaman kuralları çiğneyip CIA’nın standard belgelerini taklit etti ya da CIA’nın bilgi rapor formunu bu gizli belgeler için kullandı. Ya da, Monroe’nun arkadaşları ile olan telefon dinleme belgeleri gerçekten gizli belgelerdi.
Bu, 3 Ağustos1962 tarihli CIA nın dinleme belgelerine göre Monroe nun Kennedy ve UFO hakkında söyleyecek bilgisi olmalı.
Rothberg, çok defa söyledikleri ile bunun altını çizdi ki Monroe’nun çok söyleyecek sırrı vardı, Şüphe yok ki bu durum Monroe ile Başkanın ve yetkili generalin aralarındaki güvenden geliyordu. Böylesine alelade sırda bile başkan tarafından Uzaydan gelen şeyleri teftiş amacıyla gizli bir hava üssünde ziyaretinden bahsedebiliyor.
Bu konu ile ilgili yetkili general, defalarca başkanı ve kardeşini, Monroe’ya karşı umursamaz tavırları yüzünden uyardı ve şikayet etti
Monroe, “Basın toplantısı düzenleyip, bütün bildiklerimi anlatırım.” diye tehdit etti
Outpost Forum Gazetesi’nden CIA nın istihbarat raporunu keşfeden Lee Nicholson…
“Lee Nicholson, 14 nisan tarihli Forum gazetesinde, CIA’in elektronik okuma salonunu gezdikten sonra ne bulduğunu tarif etti:
Bu makaleyi araştırma sürecinde, elimizdeki sorgulama belgesinde görülene benzer yazı örnekleri bulmak amacıyla, 1960’ların belgelerine bakarak, CIA’in elektronik okuma salonunda birkaç saat geçirdim
Malum konu başlığı ile 18 mart 1963 tarihli CIA Bilgi raporu keşfettim.”
Sovyet roket fırlatma projesi
16 temmuz 2011. Deşifre edilen bu orjinal CIA bilgi raporu, Marilyn’ın sızan belgesi için şekil ve sunum itibarı ile neredeyse mükemmel bir uyum…
Nicholson, Gizli CIA belgeleri ve Monroe’nun dinleme belgelerini karşılaştırarak yeni gerçekleri gün ışığına çıkarmaya devam etti,
“Aslında sıkı bir karşılaştırma ile bazı yeni gerçekler derlendi.
Öncelikle, Biz şimdi görebiliriz ki her iki belge de tıpatıp aynı harf formunu yada bilgi şablonunu kullanmış.
Muhtemelen bu yazar sınıflandırma ve dağıtılmadan önce, bu boş formlar yığınını ilgili bilgiyi eklemek için bir daktilo içine yerleştirmişti.
Biz de görebiliriz ki her iki döküman da aynı yazı karakterini içeriyor. Bu da 1960’larda IBM daktilolarında yaygın olarak kullanılan “Courier” tipi…”
Nicholson daha sonra 1963 te deşifre olunan bilgi raporu ile Monroe’nun dinleme kayıt belgeleri arasında bazı paralellikler tarif etti. Kendisinin vardığı sonuç ise her iki belgenin bir birine çok yakın olduğu ve Monroe’nun belgelerinin gerçek olduğu…
Monroe’nun dinleme belgelerinin yansımalarının varlığı ise hakiki ve şaşırtıcıdır. Bu, onun ölümünden sadece bir gün önce ortaya çıktı ki, Monroe Başkan Kennedy’nin gizli UFO hakkında ona söylediklerini açığa vuracağı bir basın toplantısı planlıyordu.
Gerçek olan o ki, CIA onun telefon görüşmelerini ve dinleme belgelerini takip ediyordu, ve bu CIA’ i UFO lara ilişkin bilgileri örtbas etmek için onun şüpheli ölümünden sorumlu tutar.
Bilindiği üzere Monroe, hiç beklenmedik şekilde, bir gün aşırı miktarda uyku ilacı yutmak suretiyle ölmüştü ve ölümü üzerinde her zaman kuşkular ve soru işaretleri mevcuttu.
Ve yine bildiğiniz üzere uzun süre gizleme politasından sonra FBI, Rooswell’e 1947 yılında gerçekten UFO düştüğünü kabul etti ve o tarihlerde tutulan raporları kamuya açtı. PAYLAS: