Etiket arşivi: İçimizdeki Münafıklar

Tam bir dişi insan şeytanı…

Adı Emine Yutan

Cemaatimizin mensubu gibi görünen bir münafık. Cemaat içinde bir “abla” olarak bilinen ve talebe toplayan, zekat toplayan, kurban toplayan, bağış toplayan bu kişi aslında tam bir dişi insan şeytanı…

İleri seviyede bir büyücü ve Mustafa Öz, Ali Eren gibi kişilerin de dahil olduğu cemaatimiz içindeki büyücü güruhunun bir üyesi. Bu güne kadar türlü suçlar işledi ve işliyor. Çok hayatlar karartı, çok yuvalar yıktı, samimi kardeşlerimizin bu yola soğumaları ve uzaklaşmaları için elinden gelen her şeyi de yaptı, yapıyor.

Bu güne kadar şu vakıf/himmet/hizmet paralarından ne kadar çaldığını kendi bile bilmiyordur. Zimmete geçirdiği paralarla kendi evinin tadilatını bile yaptırdı.

Cemaatimizin mensubu olan genç kızlara da ablalık yapacak ve onların hayırlı şekilde evlenmesine vesile olacak kişi rolü oynuyor, çok ileri seviyede bir büyücü olduğu için bu safhada bu genç kızlara büyüler yapıyor. Kasten bu genç kızları münafıklarla, insan şeytanlarıyla evlendiriyor. Dahası da var, bazı genç kızların fuhuş sektörüne düşmesini de sağlıyor. Zaten fuhuş sektöründe faaliyet gösteren erkeklerle sözde nikahlar yapılıyor ve bu kızlar başlarına ne geldiğini bile anlayamıyorlar. Bu sırada büyü haricinde zihin kontrolünde kullanılan kimyevi maddeler de kullanıyorlar.

Bu halkanın dış halkasına doğru gidildikçe zaten yol fuhuş mafyalarına, masonlara, gizli servislere, kripto yahudilere ve ermenilere çıkıyor. Bu kişiler, büyük bir ağın ayak takımı olan kişiler. Emine Yutan’ın, nereden temin ettiğini asla izah edemeyeceği kadar çok parası var. Bir kısmını evinde saklıyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Şu Mustafa Öz’ü ve etrafını burada açık haliyle anlatamam.

Yaşananlar insanlık dışı şeyler. Bu kişiye ve çevresine operasyon ya-pı-la-cak. O çocuklar, o genç kızlar, o kadınlar kurtarılacak.

Bu operasyona mani olmak isteyen Türkiye içinden ve dışında her kim varsa hepsini karşıma alacağım, hiçbiri ile anlaşmayacağım ve hepsini oyundan kısa sürede düşüreceğim. Darmadağın edeceğim, bütün sistemleriyle birlikte yok edeceğim. “Dur, dur” diye yalvaracaklar, durmayacağım.

Benimle iyi geçinmek ve benimle birlikte yol almak isteyenler, dünyanın her yerinde benim cemaatimin içindeki adamlarını çekecekler. İcap ediyorsa adli sistemleri kullanarak çekecekler ve bunu hemen yapacaklar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Makbuz almadan asla yardımda bulunmayın.

B. T. : Abi s.a hayîrlı günler son zamanlarda malûm merkezin de düşmesiyle hizmetler inkitaa uğradı (ya da muhtemelen uğrayacak) bundan sonra az-çok sadaka ve yardımları yurtlara vermekte sakınca var mıdır ?
Bir de diversity derneği hakkında malûmat verebilir misin ?
Yolumuzdan görünüp de nifak içerisinde olanlar yahut paraya ticarete düşkün olanlar için en rahat hareket etme imkanı böyle yerlerde oluyor.Fazilet,çamlıca,toros belki hisar..Diversity’e bağışta bulunulabilir mi ?

Mehmet Fahri Sertkaya:

v.a.s. H. akşamlar. Ben bu sorunun cevabını vermiştim. Tekrar edeyim. Çevrimiçi siteler üzerinden asla nakit yardımda bulunmayın ve kurban parası da ödemeyin. Herkes kendi mıntıkasındaki kurslarımıza yardımına devam etsin ve düşük meblağlar veriliyor olsa bile makbuzunu alsın. Makbuz almadan asla yardımda bulunmayın. Sonrasını da takip edin. O yardımlarınız hizmete dönüyor mu, talebe-i ulum’a kullanılıyor mu, hizmetlerimiz sorunsuz devam ediyor mu, büyüyerek/artarak/güçlenerek devam ediyor mu ve hocalarımız hediyelerini sorunsuz alabiliyor mu diye… Yapılan onca yardıma rağmen tuhaf şekilde sorunlar olduğunu görüyorsanız, bağlı bulunduğunuz müesseseyi dava edin. Adli kurumlara şikayetçi olun. Zaten yakında Alihan Kuriş’e kadar çok sayıda kişi adli işleme tabi tutulacaklar. Bulunduğunuz mıntıkaya değil de merkeze doğru gidecek yardımlarda bulunmayın. Artık herkesin tarafını seçmesi gerekiyor. Alihan Kuriş’in bu defa tamamen düştüğü, tamamen münafıklara uyduğu ve geri dönüşünün mümkün olamayacağı gözler önünde. Bir sürü rezillik ve skandal da gözler önünde. Öyle ise samimi hiçbir kardeşimiz, hocamız bu şahsa artık itibar edemez, itaat edemez. Cemaatimiz bölünecek bile olsa, hep beraber çok büyük sıkıntılar çekecek bile olsak, samimi müslümanlara yakışır şekilde duracağız. Hiç yanlış yapmadık ama nefsinin eline düşenler tepe kadrolar olsa bile onlara da sessiz, tepkisiz kalmayacağız.

Mehmet Fahri Sertkaya

Kuriş ailesinin mal varlığı

Alihan Kuriş’in annesinin ve karısının üzerine olan mal varlığı, sizce de çok dikkat çekici değil mi?

Alihan, karısı ve annesi, bu hususu izah edebilir mi? Şu memleketin maliyesinin bu kadar kötü olduğu zamanda, talebe yetişsin diye büyük büyük yardımlar yapan zengin kardeşlerimizin paralarının bir kısmını aile boyu zimmetine geçirenler mi var?

Az daha unutuyordum, Alihan neden hep susuyor?

Alihan Kuriş’in annesinin ve karısının büyücülük işlerine çoktan bulaştığı…

Himmet/hizmet paralarını zimmete geçirmek de dahil olmak üzere türlü suçları işlerken büyücülükle de kendilerine yolu açmak istedikleri…

Çok sayıda samimi kardeşimize Alihan’ın talebi ya da rızası dairesinde büyüler yaptıkları ve yaptırdıkları…

Hala tartışılmayacak mı?

Kendilerine itibar edilsin diye, yalan yanlış işleri ifşa olmasın diye, Alihan’ın etrafındaki gerçek Süleymanlılar onun etrafından ayrılsın diye ve daha pek çok şeytanca maksatla büyüler yaptılar mı ve yaptırdılar mı?

Bunları tartışmak, bu işi bilenlere sorup doğru olanı öğrenmek çok mu zor? İhtilaflı bir mesele mi, kesin neticeye varılamaz mı? Hayır, hemen kesin şekilde öğrenmek isteyen herkes öğrenebilir.

Yine unuyordum, Alihan niye susuyor? Niye hukuk yoluna gitmiyor? Bu güne kadar hiç gerçek bir yasaklama yazısıyla yasaklanmadım, çünkü kim olduğumu, ne yapacağımı Alihan’a o vazifeye getirilmeden önce söylemişlerdi, biliyordu.

Böyle bir şeyi yapmaya cesaret edemedi. Şimdi yapsın, çıksın hakkımda yasaklama dolaştırsın ya da hukuk yoluna gitsin. Hem de hiç rahatsızlık duymadığı üçkağıtçı/dolandırıcı avukatlar Salih Torun ve Ömer Çiğil’e bu işi paslasın.

O sözde avukatların da AKPKK’lilerle, yahudilerle, masonlarla, ermenilerle, türlü türlü hainlerle, dolandırıcı pisliklerle, insan denemez sefil mahluklarla derin bağlantıları var. Çok iltimas ve rüşvet işi çevirip çok sayıda cemaat mensubu masum kardeşimizin bile canlarını yaktılar. Ticaretlerini bozdular, yuvalarını, sağlıklarını, dünyalarını yıktılar.

Bunları somut delilleri ve şahitleriyle meydana çıkarttığımın üzerine koca seneler geçti ama avukat oldukları halde onlar da susup kaldılar, benden davacı bile olamadılar. Bürolarını aradım, karşıma çıkamadılar. Acınası hallere düşüp kaçtılar. Salih’i arayıp “Ben mfs” dedim, kalbine inecekti ve “Alo” biye diyemedi.

Alihan’ın da umurunda bile olmadı. Kime haksızlık yapılmış, kimin dünyası yıkılmış, kimin yolumuza bakışı değişmiş, yolumuza nasıl lekeler gelmiş, bunun her kısmının ahirette hesabı ve azabı varmış, dünyada insanlar da bir gün gelir uyanırlarmış, umurunda bile olmadı. O da milyonlarca kardeşimizin kul hakkına girerek ve aynı zamanda beytül mala el uzatarak vurgun vurmanın derdine düştü.

Yıllar sonra bile o sözde avukatları yasaklamadı. E madem öyle, madem zihniyet bir, yanlış işlerde de ortaklar, madem hep beraber hırsızlar, madem hep beraber hainler, madem hep beraber münafıklar ve hayasızlar, o avukatlarla bir olup benden davacı olabilirler. Ne de şenlik olur. Meydana serilen gerçeklerden sonra sadece cemaatimizin mensupları değil bütün Türkiye şaşkına döner.

Senelerce kaç tekrarla “Allah ihmal etmez, imhal eder yani mühlet verir. Mazlumların ağını, hakkını, hesabını şiddetli sorar” diye yazdım. Haydi kimse dinlemedi, Alihan niye dinlemedi. İşte şimdi onun da mühleti bitti. Ölüme çare bulması lazım, çünkü cehennemin dibine doğru çıktığı yolculukta köprüden önceki son çıkışı artık kaçırdı. Kaçırmasın, her şeye rağmen yine de dönsün, tevbe etsin diye yaptığım şok edici müdahaleler bile onu sarsıp kendine getirmedi. Filmin sonu aslında çoktan belli oldu. Bu gibi filmleri çok kere izlemiş kişiler, bundan sonrasını pek merak bile etmeyecekler. Çünkü hep aynı hikaye… Sadece detaylar değişik. Vahim bir kahroluş. Dünyada ve ahirette rezil rüsva oluş. Detaylar bir yana, filmin sonu hep bu…

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Cemaatimiz içindeki münafıklar iyice köşeye sıkıştılar.

Cemaatimiz içindeki münafıklar iyice köşeye sıkıştılar.

Daha fazla sessiz kalamazlar. Yakında, son bir çare olarak hakkımda atıp tutmayı, iftiralar savurmayı denerler. Başka bir şey yapmaya imkanları yok, yürekleri hiç yok. Hayatımda yüz kızartıcı hiçbir şeyim de yok. Olsaydı zaten onlara kalmaz da kaç devlet, kaç lider, kaç terör örgütü, kaç gizli servis bunları alır ifşa ederdi ve beni bitirirdi.

Hayatımda hiçbir leke olmasa da yine de şu münafıklar güruhu bunu yapmak, denemek zorunda. Çünkü sona geldiklerini biliyorlar. Çünkü bu güne kadar da o Halil Akdere ve benzeri şahısları ileri sürerek bundan başka bir şey yapmadılar. Bu günlerde ise bu çirkinliği koro halinde yapmaları bunlardan beklenir.

Ben, tepe taklak olmuş ve masonların, yahudilerin piyonu olmuş, bu imtihanı geçememiş Alihan Kuriş hakkında her ne dediysem hepsinin kanıtlarını, şahitlerini meydana dökeceğim. Hepsi zaten hazır ve safların iyice sıklaşmasından başka bir şeyi beklemiyoruz.

O taraftan birileri de benim hakkımda ne söyleyeceklerse hepsinin kanıtlarını, şahitlerini meydana dökmeleri gerekecek ama yapamayacaklar. Bu nedenle, hakkımda her duyduğunuza hemen inanmayın. Gelin bana, herkes ulaşabiliyor, medenice sorun. İzah edeyim, ispat edeyim. Sonra dönün “Bu nasıl iş? Mfs hakkında zaten on seneden fazladır sadece iftiralar atılabilmiş ve başka kimse bir yalanını, bu kandırmasını, bir ihanetini, bir art niyetini ispat edememiş. Siz şimdi ne yapmaya çalışıyorsunuz? Neye ve kimlere hizmet ediyorsunuz?” diye onlara sorun.

Ben hiçbir zaman hiç kimse karşısında minderden kaçmadım, kaçmam. On yıldan fazladır hazırlıklı olduğum anlarda hiç tanımadığım insanlar bana dönüş yaptıklarında her konuyu gayet rahat bir şekilde konuştum ve kayıtları çoğunlukla ben paylaştım. Bunların arasında bile tezat bulabilselerdi, ortalığı yıkarlardı. Son derece çaresiz kalıp ve kendilerini komik hallere düşürüp “Deli, deli” demekten, bu şekilde iftiralar atmaktan başka bir şey de yapamadılar. Bu iftiraları da ayaklarına çoktan dolandı.

Mehmet Fahri Sertkaya

Arif Ahmet Denizolgun’un şehadeti…

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çok güzel bir ülke varmış. Bu ülkede her şey baştan aşağı bozukmuş. İnsanları onlarca sene boyunca kandırılmış, doğru yoldan çıkartılmış. İçlerinde çok kötü, çok aldatıcı ama millete dost görünen insanlar varmış. Her yeri ele geçirmişler. Ülkeyi de onlar yönetirlemiş.

Her yer acılarla, göz yaşlarıyla, zulümlerle, hastalıklarla doluymuş. En çok da çocuklar ve kadınlar acılar içinde yaşarlarmış. Bu insanların İçlerinde, bu gidişe mani olmak isteyen bir de Arif Ahmet isminde tertemiz bir kişi varmış. Ülkenin bu kötü gidişini iyiye doğru çevirmeye ömrünü vakfetmiş. Elinden geleni ardına komamış. Çok savaşmış. Kötülerden hiçbir zaman korkmamış. Onun varlığı kötülerin hep canını sıkmış, planlarını bozmuş. Onu öldürmek için çok tuzaklar kurulmuş ama hiç öldürülememiş.

Gün geçmiş ve Arif Ahmet bu yolda ağır bedeller ödemiş. Çok yorulmuş. Hastalanmış, çok yıpranmış ve ilaçlar kullanır olmuş. Arif Ahmet’in bir de Gülderen isminde bir yakını varmış. Tertemiz kalpli bu arif kişi hiç ummadığı bir şey yaşamış. Gülderen aslında kırmızı başlıklı kız masalındaki kurt gibi biriymiş. Bir gün Arif Ahmet’in canına o da kastetmiş. Kullandığı ilaçlardan Arif Ahmet’in yiyip içtiklerine yüksek miktarda katmış. Melek gibi Arif’in kalp ritmi bir anda aşırı derecede artmış ve neticesinde kısa sürede şehadet şerbeti içmiş. Bu şerbet çok da lezzetliymiş.

Kötülerle savaşmaktan çok yorulan ve daha fazla yıpranmayı asabı da bedeni de taşıyamayacak olan Arif Ahmet cennete uçmuş, gitmiş. Lakin Gülderen timsah gözyaşları dökmüş. Oyunları hiç bitmemiş. Arif Ahmet’in iyi arkadaşlarına tuzaklar kurmaya hep devam etmiş. Bunları yaparken aslında hep iyilik meleği gibi görünmüş.

Yine gün gelmiş, Arif Ahmet’in kan kardeşlerinden birisi her şeyi çözmüş. Gülderen’in gerçek yüzünü meydana dökmüş. Duyan herkes Arif Ahmet’e çok üzülmüş ve göz yaşlarına boğulmuş. Sonra bu göz yaşları artmış, artmış, artmış ve kocaman olup Gülderen’i içine çekip boğmuş.

Her masalda olduğu gibi bu masalda da kötüler cezasız kalmamış.

Mehmet Fahri Sertkaya

Salim Dağ, Akademi Dergisi aleyhinde hazırlanan sahte yasaklama yazısı ihanetinde çok aktif rol almıştı.

Salim Dağ ve diğer malum münafıklar bir zafer olarak nitelendirdikleri planı gerçekleştirmekte, etraflarındaki inancı zayıf, merkeze bağlılığı zayıf kişileri “ileten” konumunda kullandılar. Dinimizin, yolumuzun düşmanları (Yahudiler, Masonlar) tarafından kendilerine söylenen en parlak fikri icraate geçirdiler.

Bu yasaklama yazısı fikrini münafıklar bile aslında çok mümkün göremediler. Geri durmak istediler. Son olarak kendilerine Tayyipgiller familyasından “sonucu ne olursa olsun” denilerek talimat verildi ve mecburen yaptılar.

Ellerinde patlayacağını da düşündüler, topluca ihraç edileceklerini de…
Lakin Akademi’nin daha fazla kitle oluşturmaması ve daha fazla güçlenmemesi için bu fitneyi çıkarmayı elzem gördüler.

Bir de merkeze bağlılık adı altında aylarca hatta senelerce sürüp gidecek bir şüphe elde etmiş olacaklardı. Ayrıca büyüğümüzün buna sinirlenerek Akademi’nin yanında “açıkça” yer almasıda aleyhine olacaktı.


Karar verdiler, Salim Dağ, Arıkanlar, Kangeller ve şürekası toplanıp ağız birliği ile, üzerinde oynama yapılmış, aslından bozulmuş, parantez açılarak Akademi Dergisi ismi ve bazı URL’leri eklenmiş metnin yayılmasını onayladılar…

Hatta öncesinden de münafıklar, “Yasaklama getirecekler bu kişiye, az kaldı, herkes anlayacak.” gibi konuşmalar yapmışlardı. Hazırlık aşamasında olan planlarını dillendirmişlerdi.

Çok yakında herkes, merhum büyüklerimizin de, şimdiki reisimiz Alihan Bey Ağabeyimizin de ve sahada benim de nasıl imkansız yükler taşıdığımızı, nasıl akıl almaz oyunları bozduğumuzu iyice anlayacak. Zaten anlamak isteyenler şimdiye kadar çoktan anladılar da yakında inkarı mümkün olmayacak kesinlikte herkesin gözleri önüne serileceği gelişmeler olmasını bekliyorum.


Dünyadaki beyin takımı arasında bazı yerlerde özetle ve birbirine benzer şekilde şöyle konuşmalar yapıldı:

“Mfs en başından beri bir gün cemaatin başına geçeceğini biliyormuş. Her şeyi bu plana göre yapmış. Şimdilerde bu gerçek daha net görülebiliyor. Bu, çok büyük bir plan… Bunu o genç yaşında kendisi yapmış olamaz. Bunu Arif Ahmet Denizolgun planlamış olmalı. Mfs de üzerine düşenleri çok iyi yapmış ve şu anda durdurulamaz bir güç haline geldi.”

Salim Dağ’ın gerçek yüzünü meydana seren yayınlarımın altına, kendileri gibi birkaç münafık gelir de onu savunan yorumlar yazar diye bekleyenler, birkaç yorumla bile moral bulacak olanlar, o derece çaresiz, güçsüz, bitmiş olanlar var. Gerçekten tükenmiş haldeler…

Cemaatimiz içindeki tesirim-ağırlığım son zamanlarda iyice artıyor ve bu, düşmanlarımızı kahrediyor. Öyle zan ediyorum ki son bir çılgınlık denemek zorunda kalacaklar ve bu da hem onların hem de cemaatimiz içindeki münafıkların sonunu getirecek.

Münafıklar…


Endişe etme Zeki Çalışkan! Sen metafizikle ölmeyeceksin. Senin mühletin var ve senin çarpılmana müsaade yok. Senin ibret-i alem olman isteniyor. Gerçek yüzün, şeytanlığın, içinde bulunduğu bütün kara para işleri, nasıl canlar yaktığın, yaptığın organ işleri, cemaatimiz içinde defalarca çıkarttığın fitneler, bu dine, bu davaya, bu devlete ve millete neler yaptığın gözler önüne çıkacak da sonra öleceksin. Artık o anda intihar mı edersin, idam mı edilirsin bilemem…

O günlere kadar sağlığını koru, kendine dikkat et. Zaten bitik bir bedenin var, birkaç sağlam darbe almana müsaade edilse çoktan kabirdeydin.

Az daha unutuyordum, ben içeri alındıktan sonra çevirdiği o dolaplar, bağlantılar, işlediğin o büyük suçlar da ispatlarıyla gözler önüne çıkacak.


Muhterem büyüğümüz benden, mücadelemden, yayınlarımdan, dünyaya rest çekişimden son derece memnun… Bu güne kadar olduğu gibi bu günlerde de benden ve mücadelemden herhangi bir rahatsızlık duymuyor. Bu güne kadar yasaklanmadığım gibi bu günlerde de yasaklanmadım. Dava edilmediğim gibi bu günlerde de dava edilmiş değilim. Sürekli dualar ediyor kendisi bana ve ekibime… Bunu da münafıklar dahil, cemaatimizin içinde olan ya da olmayan bütün taraflar net, tartışmaya mahal bırakmayacak netlikte görüyorlar.

Akademi Dergisi bu güne kadar hiçbir zaman “gerçekten” yasaklanmadı, dava edilmedi ve tart edilmedi hatta tenkit bile edilmedi.

Mason teşkilatı ve CIA da dahil olmak üzere farklı farklı taraflar-kesimler son zamanlarda paniklediler. “Bunlar, bizim cemaatleri içinde kullandığımız herkesi nasıl biliyorlar. Kullandığımız kişiler hakkında bu kadar detaylı bilgileri nasıl elde ediyorlar. Mfs’nin YİT dediği teşkilat bu kadar büyük, güçlü ve başarılı bir teşkilat mı?” ve benzeri şekilde konuştular, tartıştılar.

Çok yakında, içimizdeki bütün adamlarını bir hamlede topluca oyundan düşüreceğimiz endişesini taşıyorlar ve bunun üzerinde çok durdular, konuştular, tartıştılar.

Biz o münafıkları aramızdan topluca temizleyip attıktan sonra “güç” ne imiş bütün dünya gözleriyle daha net görecek.

Her şey, muazzam bir planın parçası olarak ilerledi, ilerliyor, ilerleyecek.

Heyecan yok, endişe yok, acele yok, hata yok ve kimsenin gözünün yaşına da bakmak yok… Herkes hak ettiği muameleyi mühletleri doldukça görecek.

Dünya üzerinde sübyancılık suçlularına, çetelerine, teşkilatlarına karşı daha da bir hassasiyet oluştu ve devletlerin güçleriyle bunlara operasyonlar yapılmasına Ankebut Ağı tamamen mani olamıyor. Operasyonlar giderek artıyor ve büyüyor. Bu, basın ve medyaya yansıdı, yansıyacak.

Mehmet Fahri Sertkaya

Cemil Kaplan yürüyen bir kibir abidesiydi…

Şeytani gülümsemeleri yüzünde sık sık görülürdü, herkese tepeden bakar, kimseyi adamdan saymaz ve çok asabi, geçimsiz, taş kalpli biriydi.

Sözde hizmet hayatı boyunca bu davaya her türlü zararları verdi. Çok sayıda samimi kişinin ayakların kaydırdı. Bu yoldan uzaklaşmalarını sağladı. Çok sayıda talebeye ve hocaefendilere ve hocahanımlara da zulüm etti. Haklarını aldı.

İleri seviye bir dolandırıcı ve hırsızdı. Her şeyi kitabını uydururdu. Yurdun alış veriş yaptığı ya da hizmet aldığı müesseselerden, kendisi gibi dolandırıcıların kontrolünde olanları ile anlaşırdı. Şu hizmet yolunda çok zor şartlarda bir araya getirilen paralardan çalabildiği kadarını hep çalardı.

Kursa parasıyla erzak alınacak olsa onların adediyle ve kalitesiyle de oynar ve aradaki farktan doğan parayı da zimmetine geçirirdi. Yurt inşaatı için bir iş makinesi getirtecek olsa onun ücreti ile bile oynar, arka plandan anlaşır ve bu yolla da zimmetine para geçirirdi.

Alçağın, hırsızın, münafığın önde gidenlerindendi ama iş lafa geldi mi mangalda kül bırakmazdı. Herkesten samimi, merkeze herkesten daha bağlı ve itaatkar görünürdü. Bu numarayı oynarken bile aslında merkeze bağlı olanların yollarını kapatırdı.

“Ya arkadaş, merkez size bu dergiyi takip edin dedi mi? Demedi… O halde size ne oluyor da takip ediyorsunuz” tarzında çıkışlar yapar ve ihvanımızın Akademi Dergisinden istifade etmesine mani olmak isterdi. Akademi Dergisi’nin adını anmak istemezdi. Bütün münafıkların, yalancıların, iki yüzlü sahtekarların, himmet/zekat paralarını bile çalacak kadar düşen adilerin olduğu gibi o da iliklerine kadar Akademi Dergisi düşmanıydı.

Zaten hastaydı, sağlığı iyi değildi. Sinyallere de maruz kalınca daha kötü oldu ve bunca alçaklığının, hırsızlığının, ihanetlerinin hesabını vermeye gitti. Çukuru derin, azabı elim olsun.

Darısı yolumuz içindeki binlerce münafık sözde hocaefendilerin ve sözde hocahanımların başlarına…

Mehmet Fahri Sertkaya

Ümidinizi kaybetmeyin. Tekrar geri gelebilir.


Pes etmeyin. Kalp masajına devam edin. Ümidinizi kaybetmeyin. Tekrar geri gelebilir.


Yüz milyarlarca cin kabilesi de araya girse ve mani olmak istese, İblis bile bedenini önüne siper etse, üfürükçüler takımı haber alıp korumak için çırpınsa, ben mühleti biteni yine de Azrail’e teslim ederim. Azrail (a.s.) ile çok ama çok sağlam bir hukukum var. Son zamanlarda bu hukuk daha da kuvvetlendi. Bu devirde kendisiyle birlikte çoookkk cin ve insan şeytanlarının ölmesine vesile oluyoruz, olacağız. Bundan sonra münafıklara da acımak yok.


Siz de fark ettiniz mi?

Türkiye’de ve dünyada ne çok eski bakan, eski devlet başkanı ölür oldu. Cemaatimizdeki münafıklar da dökülmeye başladı. Az önce, en önlerde koşan ve onlarca senedir baş belası olan ve iliklerine kadar Akademi Dergisi düşmanı olan bir münafık daha mı öldü?

Merhum Arif Ahmet Bey Ağabeyimiz ten gözüyle görmüş olsaydı ne kadar da mutlu olur ve bize yine hayır dualar ederdi.

Bize yapılan yüz binlerce büyüden biri…

Haberde iddia edildiği gibi bağlama büyüsü maksadıyla yapılmadı bu canavarlık… Yapanlar da Müslüman gibi görünen gizli Ermeni-Hristiyan hainler… Bizi durdurmak için dünyanın her yerinden ve çok farklı kesimlerden bir gün içinde yüz binle büyü yapılıyor. Sadece bu gün iki binden fazla büyücü öldürdük.

Şu günlerde de dünya genelinde Satanistler büyüleri en çok yapan kesim ve kendileri çarpıldığı için büyü ayininde kurban etmek istedikleri insanlardan sağ kurtulanlar oldu.


Ohooo… Ne kadar da geriden geliyorlar. Hamaney çoktan öldü. Takipçilerimiz mevzuyu biliyorlar. Yeni takipçiler de kanalımızın arama kısmında “Hamaney” yazıp aratmalılar.


Haber metninden:

İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in sağlık durumunun ağırlaştığı ve hayatını kaybettiği iddiaları sosyal medyada gündem oldu. Hamaney’in hayatını kaybettiği iddialarına ilişkin hiçbir resmi açıklama yapılmazken, Hamaney’in yetkilerini oğluna devrettiği iddia edildi.

17 Temmuz 1939 yılında dünyaya gelen Ayetullah Ali Hamaney, İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinin ardından İslam İnkılabı Yüksek Şurası üyeliğine atandı. 1979 yılında İran Savunma Bakan Yardımcısı olan Hamaney, Tahran milletvekili olarak da meclise girdi.

Mehmet Fahri Sertkaya

Münafık Salih Emel de hak ettiği feci hakikati gördü…

Hz. Üstazımızın talebelerinden olmak şerefine ve hizmet etmek şerefine nail olsa da son on yıllarda hep münafıklarla iş tutan, hep merkezimize itaatsizlik eden, hep büyüklerimize zorluklar çıkartan, hep vatana ve dine ihanet eden kişileri, kesimleri, siyasetçileri sevip tutan Salih Emel de öldü ve feci hakikati gördü.

Çukuru derin, azabı elim olsun. Allah onu, onun sevdikleriyle ve yolundan gittikleriyle aynı yere koysun ve halen onu sevenleri de aynı yere koysun. Amin.

Damarlarındaki kana kadar MFS ve Akademi Dergisi düşmanı kesilmişti. Büyüklerimiz hakkında yaptığı gibi benim hakkımda da senelerce atıp tutmuştu. Son birkaç sene ise iftiralar atmaya, alaya almaya, karalamaya, uydurma yasaklama yazılarına sığınmaya müsait bir zemin bile bulamayıp mecburen susmuştu. Büyüklerimiz başta olmak üzere hepimize çok çektirmişti. Hepimizin bildiği o cemaatimiz içindeki önde gelen münafıklarla da arası hiç bozuk değildi. Onlardan rahatsız da değildi. Darısı onların da başına…

Mehmet Fahri Sertkaya

AKPKK’li münafık İslamcıların pişmanlık tiyatroları bu günden itibaren daha da artacaktır

“Senin de evin yıkılsın, senin de evladın parçalansın ey Erdoğan”

AKPKK’li münafık İslamcıların pişmanlık tiyatroları bu günden itibaren daha da artacaktır. Buna meydan verilmemeli. Bu kadar düşmek hata ile yapılabilecek şey değildi. Aralarında gerçekten aldanmış olanları belki bir avuçtur, kalanları bilerek ihanetlere, soygunlara, vurgunlara, katliamlara destek verdiler. Hem de vatan, millet, din, iman edebiyatı yaparak…

Allah bunların cezasını daha bu dünyada, muhtelif vesilelerle/sebeplerle vermeye başlayacak, ömrü olan herkes bunu görecek. 3. dünya harbi de yaşanacak, harp ekonomisi de oluşacak, çeşitli sebeplerle birbirlerine de girecekler, birbirlerini boğazlayacaklar, aç ve hasta düşecekler, bir kuru ekmeğe, bir şifalı ilaca muhtaç ölecekler.

Suriye başta olmak üzere, BOP kapsamında bölgede kanına girdikleri milyonlarca masumun ahı tutacak bunları… Kaçırılan ve organ mafyalarına, fuhuş mafyalarına kurban olan çocukların, gençlerin ahı tutacak bunları… “Senin de evin yıkılsın, senin de evladın parçalansın ey Erdoğan” diyen Suriyeli anaların ahı tutacak bunları.

Bunca Allah’sızlığa Allah-u zülcelali, din-i mübin-i İslam’ı, Kur’an-ı Kerim’i, hz. peygamberimizi, şeriatını, milli ve manevi değerlerimizi, vatan/devlet davamızı alet eden mel’unlar, ibret-i alem olacaklar. Çok ama çok feci suretlerde ölecekler. Ahiretlerini ise hiç düşünmeyin, aklınızdan olursunuz.

Mehmet Fahri Sertkaya

Mevlevi Tarikatını bozan Sabetayist; Bey Baba

Mevlevi Tarikatını bozan Sabetayist; Bey Baba…

İslam dininin on iki hak tarikatından Kadiri ve Nakşi hariç diğer onu bozuldu. Bunların son ve hakiki mürşidleri yerlerine kimseyi bırakmadılar. Takdir-i İlahi böyle idi ve bu yollar sonlandırıldı. Lakin, bunu kabul edemeyen bazı tarikat mensubu kişiler, tamamen kendi kararları ile yollarını devam ettirmek ve mürşidlik iddia etmek yolunu tuttular. Bunların hiç birinin ve bunlardan sonra yerlerine gelen hiç birinin Rasulullah (s.a.v.) efendimizden manevi icazetleri yoktur. 

Bir de bu yollar, kendilerini Müslüman gibi gösteren Sabetayistlerin ellerine de geçmiş ve iyice tahrif edilmişlerdir. Mevlevi tarikatında, bozulana kadar böyle saçma sapan, kendi etrafında dönme şeklinde bir sema olmadı. Ney denilen musiki aleti hiç bir manevi değer ifade etmedi. Tasavvuf ehl-i Müslümanlara, tasavvuf ehli olmayan müslümanlara caiz olan şeyler bile haram iken, zikir ehline mübahlar bile haram iken müzik aletleri nasıl olur da ibadet olarak kullanılabilir? Aşağıya iktibas edeceğimiz ropörtajı okuduğunuzda, aylardır Akademi’de anlatmak istediğimiz acı gerçekleri görmüş olacaksınız.
 ***
MEVLEVÎ TARİKATI NASIL TAHRİF EDİLDİ? Alanya eşrafından, Hasan Arıkan ve Mehmed Arıkan hocaefendilerin babaları muhterem Mustafa ARIKAN (merhum) ile yapılan röportaj. Bu röportaj 1978’de Haftalık UFUK gazetesinde yayınlanmıştır. Ufuk soruyor, o da cevaplıyor…UFUK: Efendi hazretleri (Süleyman Hilmi Tunahan k.s.), MEVLEVÎ tarikatının bozulduğunu, size nasıl anlatmıştı?
MUSTAFA ARIKAN: Efendi hazretlerine (k.s.), bir münasebet düştüğünde sormuştum:

➥ ”Konya’da Celaluddin-i Rumî hazretlerinin türbelerini ziyaretimde dikkatimi çeken, birkaç dervişin, düğmeye basınca raks ettikleri doğru mu ve SEMA’dan mıdır, yoksa nefsani raks mıdır?” diye sorduğumda, Efendi hazretleri, bu soruma şöyle karşılık vermişlerdi:  

➥ Konya MEVLEVÎ tekkesinde son zamanlarda bir Yahudi dönmesi üç sene şeyhlik yaptı. Ve (tarikatı) bu hale getirdi. Fakat MEVLEVÎ tekkesini bozabilmek için, kuvveti ve ana fikri şuradan almıştı:

”Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretlerini terbiye eden Şemseddin Tebrizî, Celaleddin-i Rumî’yi sohbetine alınca, onun teslimiyetini ölçmek için ”sohbette hamr (içki) lazımdır”, buyurmasıyla, Celaleddin-i Rumî hazretleri müskiratçıdan şarap alıp getirmişti.
 Gerek Tebrizî, gerek Celaleddin-i Rumî hazretleri, asla şarap içmediler. O getirilen şarab, kabı kırılarak helâya dökülmüştü.

İşte tarihteki bu imtihan hadisesinden, Yahudi dönmesi faydalandı. Böyle meşru’iyetin hılafına bir imtihanı, Yahudi dönmesi, silah gibi kullandı.

Bu dönme, evvela tarikata intisap edip MEVLEVÎ tekkesine alındı ve uzun zaman yemeden-içmeden ibadet etti… Halbuki geceleri kimsenin görmediği zamanda yerdi.

Fakat yemez-içmez ibadet eder, diye şöhret yaptı. Bu arada da tekkenin şeyhi vefat etti. Bu Yahudi dönmesi, yemez-içmez ibadet eder, şöhretiyle postnişîn yapılarak, bütün MEVLEVÎ müridleri kendisine (biat ve) inabe ettiler.
Bu usta Yahudi epey bir zaman müridleri tam kendisine bend edinceye kadar çalıştı. Bütün müridlere hakim olduğuna dair iyice kanaati hasıl olunca, yavaş-yavaş menfur fikirlerini işlemeye başladı.  

➥ ”Biz, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin yolcusuyuz. Halbuki o Şemseddin-i Tebrizî ile sohbette şarap içtiler bilahare nasuh bir tevbe ederek bu dereceye kadar yükseldiler.” gibi, güya nasihat ederek müridleri içkiye hazırladı.  

➥ Biz de içeriz, bilahare tevbe eder yükseliriz” dedi. Ve içkiler içildi. Tam sarhoş olunca dışarıda adamları vasıtasıyla hazırladığı kötü kadınları da içeri aldırdı. Sarhoşların önünde kadınlar dönmeye raksetmeye başladılar.
Yoksa Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin SEMA’ı ile bunların uydurdukları birbirine tamamen zıttır.”
 ***
Mustafa Arıkan devamla şöyle dedi:  

➥ O Yahudiyi ben tanıyorum.. Efendi hazretlerinden (k.s.) bunları dinlediğim zaman, hafızamdaki Beybaba hâtıram aklıma geldi.

Hz Üstazımız’ın (k.s.) bu hadisede bahsettiği adam olduğuna inandığım için, bu adamla cereyan eden hatıramdan bahis ile canlı bir misal vermiş olacağım.Beybaba Kimdir?
 1931 Yılında Adana ili Karaisalı ilçesinin pos ormanından kestirilen keresteler, Bayraklı deresiyle Seyhan nehrine naklediliyor ve oradan da Adana’ya taşınıyordu.
 Babam rahmetli, bu nakliye işinin müteahhidi olarak çalışıyordu.
 O zaman Orman işletmesinin müteahhidi olarak de Sadettin Bey adında bir zat var idi. Bunun müstear ismi, yani lakabı ”BEYBABA” idi.

Ben babamın kâtipliğini yapıyordum ve henüz 17 yaşındaydım.

Keresteleri Bayraklı deresinden nehre ve oradan Adana’ya kadar 4 ay gibi uzun bir zamanda 300 işçi ile indirmiştik.

Tam Adana tren köprüsü civarına keresteler gelince nehrin önüne bağladık. Keresteleri dışarı çıkaracağımız sırada, kuvvetli bir sel geldi. Bağı kırdı.

Keresteler denize doğru yürümeye başladı. Bunu gören Adana’nın bilhassa fellah insanları:
➥ ”Nehir getirdi, biz götürdük’‘ diyerek, nehirdeki keresteleri kısmen evlerine taşıdılar. Bilâhare Orman İdaresi, duruma el koydu.
İhbar edene 20 kuruş verileceği ilan edildi.  Ve birçok ihbar geldi… Kerestenin büyük bir kısmı bu suretle tekrar ele geçirildi.

Fakat Orman İşletmesi müteahhidi Beybaba orman rüsûmünü yatırmamış olmasından sebep kerestelere Orman Müdürlüğü el koydu.
Devletin Ameleye Verecek Parası Yok

Biz, amele başı olarak getirme ücretimizi almak için ziraat vekaletine müracaat ettik. Bize telgrafla cevap verdiler. 

➥ ”Amele hakkı mahfuzdur. Keresteler satılınca hakkınız verilecektir.” dediler.

Bunun üzerine Orman Müdürlüğü ameleyi Alanya’ya gönderecek kadar, o zamanki kereste tüccarlarından bize para alıverdi. Ameleyi gönderdik.

Ben işleri takip için Adana’da kaldım.

Bu arada bir gazete de, aklımda kaldığına göre (Ahmet Emin Yalman’ın çıkardığı Vatan Gazetesi olsa gerek),  

➥ ”Oyuncu bir bar kızının bir buçuk milyon lira ile Türkiye’den Macaristan’a dönmekte olduğunu” yazmıştı.

Bu haber beni şok etti. Sanki bu millet parayı sokakta buldu da verdi. O zaman hükumetin bütçesi ancak bu kadardı. Hükumet bir senelik bütçesi mukabili parayı Macar oyuncusunun götürmesine nasıl müsaade ediyor, aklım bunu kabul etmedi.
”Bunda bir esrar var, Beybaba’dan sorayım.” diyerek gazeteyi elime aldım. Ekseri Beybaba’nın gündüzleri bulunduğu, Yıldız Kıraathanesi’ne vardım. Beybaba bir masada birkaç adamla iskambil dedikleri oyunda idi. Karşısına dikildim, beni görünce; 

➥ ”Ne o Mustafa” diye sordu. Ben de gazetenin o kısmını göstererek dedim ki: 

➥ ”Macar oyuncuya para bulunuyor.. Efendim bunu çözemedim.”

Ziraat vekaleti bize amelenin hakkını vermiyor. Parası yok. Kerestelerin satılmasını bekliyor. Fakat Macar oyuncuya bu kadar para veriyor. Bunun sizin tarafınızdan çözülmesini rica ediyorum.”

Beybaba, Kilisli Kör Mahmud diye maruf kâhyası ile birlikte bizi evine çağırdı ve: 

➥ Akşam ben sana bu hususu geniş geniş anlatayım.”dedi.

Akşam dediği saatte Beybaba’nın evine gittik. 

➥ ”Çocuk seni gözüm tuttu. Bizim işimize yarayacaksın. Ve ileride seni büyük adam edeceğim” diye söze başladı ve şöyle devam etti: 

➥ ”Oğlum bu milleti, birinin kıçını koklamadan (izahı ileride gelecek) kurtarmak için evvela nefis ve şehvet yollarını açtık ve ilk olarak Macaristan’dan bin oyuncu çingene kızı getirdik. Bunların en ustası ile İstanbul’da Daru’l-bedayi adında (şimdiki Şehir Tiyatrosunu) açtık. Ve sanattır diyerek genç kızları teşvik etmeğe başladık.

Barlar açtırdık. Gazinolarda çalıştırmak suretiyle yavaş-yavaş yerli halkın taassubunu kırarak sahnelere, barlara, gazinolara rağbeti temin ettik. Ve bugün artık, Macar çingenelerine ihtiyaç kalmadı. Yavaş-yavaş gönderiyoruz. Ancak giderken sırtlarındaki elbise ve pek cüz’i bir harçlıkla hudud dışı edildiler.

Fakat yerli halkı bu işe teşvik için birbuçuk milyon götürüldü, diye ilan edilir. Böylece, güzel kızları olan anne ve babalar özenirler: ”Bizim kızımız yapamaz mı, yüz lira da mı alamaz, diye düşünerek adım-adım yaklaşırlar.” dedi.

Bu hale milleti getirinceye kadar bunun gibi bir çok planlar tatbik ettiklerini söyledi.

Selanikliymiş!

Selanik asıllı olduğunu sonradan öğrendiğim, Beybaba, daha sonra şunları anlattı: 

➥ ”Ben Rusya’da uzun zaman sağır görünerek kiliseye hizmet ettim. Ve İstanbul patrikhanesine çancı olarak gönderildim. Patrikhanede epey bir müddet sağır olarak çalıştım. Beni sağır diye söz saklamazlardı.

Ayrıca, ben seferberlikten önce, Adana’nın Karaisalı kazasında kaymakamlık yaptım. O zaman kızılbaşlara Babalık yapmıştım. Sizin getirdiğiniz keresteleri, bana ücretsiz taşıdılar. Daha ben neler gördüm ve neler geçirdim.

Mesela İstiklal muhakemesinden sonra istediğimiz inkılâpları yapmağa iki cihetten itiraz başladı.

Birisi siyasi idi. Harpte çarpışıp da kazananlar arasında bu mühim idi.

Diğeri de, arkasından gidilen büyük ve şöhret sahibi âlimler idi. Bunları yok etmek lazımdı.

Birinci mühim olan, siyasi ve fikri ayrılığı bulunanları temizlemekti. Bunun için ”İzmir suikastı’‘ tertiplendi. Bunda benim rolüm büyüktü. Bu suretle bir çok fikir muhalifi kimseler öldürüldü.

İkinci olarak, arkasından gidilebilecek şöhret sahibi büyük âlimler geliyordu. ”Menemen hadisesi” yapıldı. Edirne’den Van’a kadar şöhret sahibi âlimler, bu hadise ile alakalandırılarak, ele geçenler imha edildi.”

Şimdi de Mevlevihane’ye Gidiyor

”Ben tekkeleri kapatmak için Konya MEVLEVÎ tekkesine intisap ederek yemez-içmez dervişlik yaptım. Şöhrete ulaştım.

Oğlum, yemez-içmez adam yaşar mı? Ama, geceleri gizli yer, kimseye görünmezdim. Bir gün şeyhimiz öldü.

Benim yemez-içmez ve devamlı ibadetimden dolayı en ehil olarak şeyhlik makamına geçmemi uygun gördüler. ”postnişîn” oldum.

Arkadaşları güzel idare ederek kendime bağladım. Ve yavaş-yavaş işlemeye başladım:➥ ”Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin O kadar büyük dereceyi kazanması, sohbet esnasında Şems-i Tebrizi ile şarap içti, bilahere nasuh bir tevbe edip bu dereceye erişti, bizim de aynı yolu takip etmemiz lazım.” diyerek işledim.

Bir gün şarabı tekkeye soktum. Dışarda bu işi tezgahlayanlar da vardı. Güzel kadınlar da hazırlandı. Şarap içince, tabii şişede durduğu gibi durmadı, sohbet kadınsız olmaz dedik, kadınları da tekkeye soktuk. Onlar da raks etmeye başladılar.

Kadınların raksı ile sema dedikleri, böylece birbirine karıştı. Kısaca tekke, meyhane ve kerhane haline getirildi.

Muayyen günlerde insanlara da bu durumu teşhir ettim. Sarhoş dervişlerle kadınların sema yapması, raksı, zıplamaları, hoplamaları derken tarikatın ahlâksızlık olduğuna seyircileri inandırdıktan sonra, bu durumda, tarikatların ve tekkelerin artık kapatılmasının gerekli olduğu hakkında rapor vererek, MEVLEVÎ tekkesinden ayrıldım. Ve benim raporumla tekkeler, tarikatlar suçüstü yakalandı.”

Selanik asıllı Beybaba, bana dönerek devam etti:➥ ”Oğlum kötülüğünü göstermeden kapatsak, halk tepki gösterirdi. Buna mahal bırakmadık. Ben Selanik’liyim. Bunları söylemekten maksadım beni tanımanızdır. Ben seni yanıma alıp yetiştireceğim.”



Bu sözlerini, uzun süre hayretler içerisinde dinleyip ayrıldıktan sonra, otele gelirken, yanımdaki kâhya’ya, Kilisli Kör Mahmud’a sordum:
 ➥ Bu Beybaba’nın; ‘Milleti, birbirlerinin kıçını koklamaktan kurtardık.” demesi nedir?

Kâhya:
 ➥ ”Anlamadın mı?.. Cemaatle namaz kılmak, arka arkaya değil mi?” dedi. Ben de: 

➥ Anladım da, ancak senin nasıl anladığını öğrenmek için sordum.” dedim.

Sonradan, Kâhya’nın anlattığına göre, bu adama, Beybaba denilmesinin sebebi, milyonlarca liralık araziye sahip olmasıymış! Çok zenginmiş…

Gittiği kahvede bütün oturanların çay paralarını, oturduğu lokantada yemek yiyenlerin bütün ücretlerini ödemesinden dolayı, halk ona bu ismi takmış.

Kâhya ayrıca,  
➥ Bu adamın, karısı adına Selanik’te bir buçuk milyon liralık (o zamanın parasıyla) mal ve arazisi var, diye, Adana’dan sürülen Rumların hanları, dükkânları ve çiftlikleri bu adama verildi. Adana’nın en zengini oldu. Güya Rumlara da Selanikte’ki arazileri verilmiş..” dedi.

Efendi hazretlerinin (k.s.) bize bildirdiği:
 ”MEVLEVÎ tarikatını tahrif eden Yahudi dönmesinin” perde arkasındaki kimliğini okuyucuların firaset ve iz’anlarına sunuyoruz. 


| Alanya / Kıvrasıllı, Mustafa ARIKAN
| Akademi Dergisi