Vatan Gazetesi’nde Arif Taşkın imzası ile yeralan haber şöyle;
Geçen pazar günü İstanbul Yeşilköy’deki WOW Otel’de 3 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu’nun ödül töreni yapıldı. 42 ülkeden yaklaşık 300 İslam aliminin katıldığı törende, İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’na İslam’a Üstün Hizmet Ödülü verildi. Doğal olarak törene, cüppeli ve sarıklı üç bini aşkın kişi katıldı.
Buraya kadar her şey olağan görünüyordu. Ancak bu cübbeli ve sarıklıların arasında öyle bir isim vardı ki, gazetecilerin ağzı açık kaldı. Bu, ‘Jet Fadıl’ adıyla bilinen Fadıl Akgündüz’den başkası değildi. Sempozyumda cübbe ve sarığıyla boy gösteren Jet Fadıl, gazetecilerin şaşkınlığına “Asıl bu kıyafetleri giymemek garip” diye cevap verdi.
Cüppe bahane, reklam şahane
Ancak sempozyum ilerledikçe Fadıl’ın asıl niyeti de anlaşıldı. Zira sempozyumun ana sponsorlarından biri, Akgündüz’ün son projesi Caprice Gold Otel’di. Yaklaşık 1 saat boyunca sinevizyon ekranlarında İstanbul Bayrampaşa’daki olacağı söylenen ve henüz yapımına başlanmayan Caprice Gold’un tanıtımı yapıldı. Konuşmaların çoğunlukla Arapça yapıldığı törende katılımcılara Caprice Gold’u tanıtan Arapça broşürler dağıtıldı. Broşürlerde sadece maketi olan projenin tanıtımına yer verildi. ‘ Atalarımızın tarzı bu’ dedi
Akgündüz, “Yeni pazarınız için mi böyle giyindiniz?” sorusunu ise, “42 ülkeden gelen İslam alimleri bu şekilde giyiniyorlar. Bunlar burada konuşulacak şeyler değil. Bu bizim özümüz. Atalarımıza bakınca, geçmişimize bakınca, bu giyim tarzı bir cemaatin giyim tarzı değil. İslam alimlerinden gelen kıyafetlerin hepsi aynı ise burada da giymek normal” diyerek geçiştirmeyi tercih etti.
33 milyon TL toplamış
İstanbul Bayrampaşa’da Haziran 2010’da temeli atılan projeyle ilgili olarak 5 yıldızlı otel yapacağını söyleyen Akgündüz, daha kazık bile çakılmadan 1557 daireden 15 günlük devre mülkler halinde 1553’ünün satıldığını belirterek 33 milyon TL’nin üzerinde gelir elde edildiğini ve 2 yıl sonra projenin tamamlanacağını söyledi.
Yanıltma ilana ceza gelebilir
Yurt dışında yatırımlarını anlatarak kendisine ortak aradığı toplantılara katılan bir vatandaşın suç duyurusu üzerine Fadıl Akgündüz, geçen Eylül’de İstanbul Mali Şube ekiplerince gözaltına alınmıştı. Akgündüz ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılırken, sahip olduğu Jetpa Holding’in ticaret sicil gazetesinde yayınlanan bir genel kurul ilanında faaliyette gösterdiği şirketlerinden ikisinin yıllar önce iflas ettiği ve bu nedenle hakkında işlem yapıldığı, Akgündüz’ün bu nedenle 6 aydan 3 yıla kadar ceza alabileceği öğrenildi.
750 lirası yok, otel yapıyor
Fadıl Akgündüz, bir süre önce bir Jetpa mağdurunun icra takibine ilişkin icra müdürlüğüne sunduğu yazıda borcuna karşılık mal beyanı olarak arabasını bildirmişti. Mal varlığına ve banka hesaplarına ihtiyati tedbir konulan Akgündüz, “750 lirayı ödeyecek param yok” demişti. Ancak şimdi otel pazarlıyor.
Yenişafak OKUYOR
Cüppeli Ahmet Hoca’nın, sempozyumda oturduğu koltuğunun altında Yenişafak gazetesini bulundurması dikkat çekti. Yenişafak, 29 Ekim’de Ataköy’deki bir spor salonunda ‘cüppeli-sarıklı’ bir sohbet programı yapmaya hazırlanan Cüppeli Ahmet’i manşetten provakatör ilan etmişti. Cüppeli bunun üzerine programı iptal etmişti.
Rusya’da Müslüman kadınlar için tesettür giyim mağazası açtılar ama Rusya’daki diğer din mensupları tarafından da büyük ilgi gördüler. Çünkü tesettür emri sadece biz Müslümanlarda değil, Ortodoks Hristiyan ve Ortodoks Yahudilerde de var. Dahası, son bir buçuk asırdır memleketimizde hızla yayılan kara çarşaf bile, müslüman kadınlara Ortodoks Hıristiyan kadınlarından geçti. İşte ilgili haber:
Moskova’daki tesettür mağazası ”Irada” Bayan tesettür giyimi konusunda faaliyet gösteren Rus giyim markası Irada’nın Moskova şehir merkezindeki yeni mağazası geçtiğimiz günlerde hizmete açıldı. Kurucuları tarafından ilk etapta Müslüman bayanlar için hizmet vermesi için kurulan firma, zamanla Rusya’nın en önemli giyim üreticilerinden biri haline geldi. Bugün Irada firması sadece Müslüman bayanlar tarafından değil, aynı zamanda diğer dinlere mensup bayanlar tarafından da en çok tercih edilen markalar arasında yer almaktadır. Irada markasının yaratıcısı olan Amina Şabanova, Rusya’nın Sesi Radyosu muhabiri ile yaptığı sohbette, sadece Müslüman hanımlara yönelik olarak tasarlanan markanın nasıl bir anda farklı dinlere mensup bayanlara da hitap eder hale geldiğini anlattı: ➥ ”Markamız sadece Müslüman bayanlara yönelik olarak üretim yapma politikasını artık bırakmıştır. Şimdi ürünlerimizi tarif ederken; ”Tüm inançlara mensup kızlara ve hanımlara yönelik tesettür giyim” tabirini kullanıyoruz. Bu değişikliğe gitmemizin altında yatan en önemli sebep, Moskova’daki ilk mağazamızı açtığımız günden bu yana geçen 4 yılda sadece Müslüman değil, aynı zamanda pek çok Ortodoks Hıristiyan ve Musevi bayan müşterimizin olması ve bu hanımların bizim ürünümüz olan elbiselerin tamamını olmasa bile, büyük bir kısmını memnuniyetle taşımalarıdır.” Irada markasının Moskova’da faaliyete geçen yeni mağazasının açılış törenine davetli olan şeref konukları arasında Rusya Müftüler Kurulu Başkan Yardımcısı Ruşan Abbyasov vardı. Abbyasov açılış sebebiyle yaptığı konuşmasında, ”mütevazılığın önemli bir dindarlık emaresi olmasının yanı sıra, günümüz toplumunda bir takım ahlaki değerlere de ihtiyaç duyulduğunun inançlı insanlar tarafından artık idrak edildiğinin” altını çizdi. Rusya’nın Sesi Radyosu ile yaptığı sohbetin devamında, Moskova’nın merkezinde hizmete giren yeni mağazanın açılış tarihinin tesadüf eseri kararlaştırılmadığını belirten Amina Şabanova, 1 Şubat’ta Uluslararası Tesettür Günü’nün kutlandığını, uluslararası takvimde çok yeni olan söz konusu etkinliğin Dünya çapında giderek daha popüler hale gelmekte olduğunu da sözlerine ekledi: ➥ ”Bu özel günde sadece Müslüman değil, aynı zamanda farklı inançlara sahip olan bayanlar da bir şal yardımı ile örtünmek sureti ile inançlı hanımlar açısından örtünmenin önemini göstermekte ve toplumu dini açıdan hoşgörüye çağırmaktadırlar.” Irada Şirketi’nin Rusya’nın Moskova, Kazan, Tümen ve Ulyanovsk şehirlerinde yer alan toplam 6 adet mağazası bulunmakta. Ayrıca markadan bayilik alan pek çok mağaza, ülkenin farklı bölgelerinde hizmet vermekte. Her yıl Rusya’da düzenlenen uluslararası Moscow Halal Expo Fuarı’na katılan firma, ‘‘en iyi helal şirket’’ unvanını da sahip. Söz konusu unvan, sadece ürün kalitesini değil, aynı zamanda çalışma koşullarında sahip olunan ahlaki prensipleri de yansıtmakta. Amina Şabanova, şirketin elde ettiği bu başarıları doğru marka seçimine bağlıyor: ➥ ”Kuruluşumuzu temsil eden markamızı seçerken son derece hassas bir çalışma yürüttük. ‘‘Al İrada” Yaratıcı’nın niteliklerinden biridir. Ayrıca İrada, benim annemin adı. 6 çocuk annesi, sevgi dolu bir eş, mutlu, pozitif ve sempatik bir kişi olan annem, benim için ”ideal kadın” modelidir. Irada markasını giyen bayanları da tıpkı annem gibi sosyal açıdan aktif, sevecen ve samimi olarak görmekte ve nitelendirmekteyiz.” Bu yılın Haziran ayında düzenlenecek olan prestijli Moscow Halal Expo 2014 Fuarı’na yeniden katılacak olan Irada Şirketi, yeni tasarımı olan ürün ve koleksiyonlarını burada tanıtacak.
Bir okumuş cahil daha: İhsan Şenocak (Türkiye İslam devleti mi? Dar’ül harp mi?)
Edebiyatçının tekinden, allame bir hoca efendiye acayip bir cevap…
Ben ne alimler gördüm, cahilin önde gideni idiler.
Bu kadar cehalet, ancak tahsille mümkün olur.
“Cehaleti ilmine galip gelen cahil alimlerden olmayınız.” diye buyurmuş ya Hz. Peygamberimiz (s.a.v.), bu hadisi ilk duyduğunda şaşıran ve manasını idrak edemeyen müslümanlar, hoca geçinen bu arkadaşımızın içinde bulunduğu hale bakarak manayı çok daha kolay kavrayabilirler diye düşünüyorum.
Şu satırdan sonrasını kendisine hitaben yazıyorum. (Mevzuyu doğru anlamak için önce videoyu izleyin)
Sevgili hocam!
Öncelikli olarak ifade etmeye kendimi mecbur görüyorum ki yaklaşık sekiz ay kadar önce, bir arkadaşımın gönderdiği bir mesaj ile senin varlığından haberdar oldum.
“Ağabey bir bakar mısın, hem ehli sünneti savunuyor hem de Seyyid Kutub’u? Bu nasıl tezattır? Ben işin içinden çıkamadım. Hem ehli sünnet olduğunu iddia edecek, hem de Hz. Osman’a hırsız diyen, hiç yetkisi olmadığı halde tefsir yazmaya kalkıp küfre sebep olacak yanlış yorumlar yazan Seyyid Kutub’u savunacak? Bu nasıl bir hoca?”diye not düşmüştü mesaj içerisinde gönderdiği videonun üzerine arkadaşım.
Seni orada ilk gördüğümde arkadaşımın izah ettiği tezatların kadar, beden dilindeki tuhaflık-sorun da dikkatimi çekmişti. İç dünyanın perişan ve hastalıklı hali, emin ol, iki bakışta kesinlik arz edebilecek kadar yüksek şiddette kendisini belli ediyor.
O gün, senin ruh dünyanın sağlıklı olamayacağına dikkat çeken yorumlar yazmıştım o mesaja cevap olarak. O gün bu gün ise senin videolarını her nerede görsem, tek bir saniyemi bile heba etmemiş, es geçmiştim.
Lakin, bu gün yine bir arkadaşımın gönderdiği bu videonu görünce, mecburen izledim. Geçenlerde ses getiren “Türkiye darül harpdir.” isimli paylaşımım sana sorulmuş ve sen de “Edebiyatçı ya da makale yazarı olan kişilerin” yorumlarına takılmayın tarzında cevaplar vermişsin. Ben senin yerinde olsaydım, muhatabımı açıkça belirten yorumlar yapmayı tercih ederdim. Şimdi emin olamıyorum kastettiğin edebiyatçı ben miyim, değil miyim.
Şayet kastettiğin, profilinde “Darül Fünun-u Şahane’de Edebiyat okudu” yazan ve dar’ül harp hususunda çok ses getirmiş ben isem, bu benim için bir cevap hakkı doğurur. Yok eğer kastettiğin ben değilsem, yine de bu aşağıda yazacaklarımı okuman belki senin için faydalı olur.
Pek şaşkın hocam!
Belki seninle yüz yüze karşılaşmak ve tanışmak nasip olmadı bu güne kadar. Ama şu genç yaşımda, senin onlarca kopyan ile, senin döndüğün çarkta döndürülmüş onlarca sözde ilim ehli ile yakinen tanışmak ve ciğerlerine kadar tanımak imkanı bulmuş birisiyim.
Öncelikle ifade etmek isterim ki ben edebiyatçı değilim. Profilimin müstear olduğunu, bu profildeki pek çok bilginin doğru olmadığını, başka müstear isimlerle de yazdığımı defalarca sayfamda ilan ettim. Gerçek ismimi ve kimliği mi de…
Şimdi, buyurmuşsun ki “Türkiye darül harp değildir. Çünkü bu kadar müslüman var. Türkiye’de islam’ın alametleri var. Ezan-ı Muhammedi de okunuyor.”
Sen de çok iyi biliyor ama bu videonda her nedense temas etmiyorsun ki, bir devletin darül harp olması hususunda, o devlette yaşayan insanların ne kadarının müslüman olduğunun, orada ezan okunup okunmadığının hiç önemi yoktur. Hanefi mezhebine mensup bir müslüman ilim adamının başvuracağı bütün muteber kaynaklar, darül harp meselesinde İmam-ı azam ile İmameyn arasında ictihad farkı olduğunu izah eder. Bu izahları verirken de senin uydurduğun gibi bilgiler sunmaz. Hatta “nüfusun ne kadarının müslüman olduğunun önemi yoktur.” der. Senin de mutlaka okuyup bildiğin ve uzunca yer ve zaman işgal edecek şeyleri burada tekrar yazacak değilim. İmam-ı Azam’a göre bir devletin darül harp olmasının şartı üçtür. İmameyne göre ise tektir. İmameyn “O devlette şeriat tatbik ediliyorsa orası darül islamdır. Edilmiyorsa darül harptir.” demiş ve başka da bir şeye bakılmayacağına hükmetmiştir. Bu güne kadar da muteber fakihlerin çoğu imameynin ictihadına göre fetva vermişlerdir. Zaten benim son paylaşımımda alıntı yaptığım Diyanet vakfı İslam ansiklopedisi de bu hususta aynı bu şekilde izahat yapmış.
Bütün bunlara rağmen, yaklaşık dört senedir onlarca kere darül harp meselesine temas eden yayınlar paylaşmış olmama ve bunların bir kısmında yukarıda özet geçtiğim hususları şer’i kaynakları ile izah etmiş olmama rağmen, “Bir edebiyatçı bozuntusunun uydurmalarına takılmayın” demeye gelen taktik sözlerinle, meseleyi şahsi algılarına ve nefsi çıkarlarına indirgeyerek ve net gerçekleri/fetvaları gizleyerek hareket etmiş olman, Seyyid Kutub meselindeki soru işaretleri kadar büyük soru işaretleri oluşturuyor, samimi bir Müslümanın kafasında…
Şimdi hocam, pek çok batı ülkesinde, Türkiye’de olduğundan çok daha serbest olarak ezan okunabiliyor, namaz kılınabiliyor, cuma günleri cemaati caddelere taşacak surette cuma namazları kılınabiliyor, Kur’an kursu talebeleri için yaş sınırı konulmuyor, hatta bilgin dahilinde mi bilmem, İngiltere’de yaşayan Müslümanlar kendi aralarındaki davalarda Şeriat hükümlerine göre yargılanabiliyorlar. İngiltere devleti bundan hiç sıkıntı duymuyor. Memureler başörtülü çalışabiliyor. Memurlar sakal bırakabiliyor. Orduları içindeki Müslümanlar, inançlarından ve ibadetlerinden yana hiçbir baskıya ve sıkıntıya maruz kalmıyorlar.
Bu Türkiye’de ise hala daha işçisi ve memuru, dini kimliğinden dolayı, namaz kılmak istediğinden dolayı, cuma’ya gitmek istediğinden dolayı sıkıntı çekiyorlar ama oralarda kimse kimsenin dinine ve ameline/ibadetine engel olamıyor.
Biliyor musun hocam, o gavur memleketlerindeki imamlar rahatça “şeriat” ya da “şer’i ahkam” gibi kelimeleri telaffuz edebiliyorlar. Bütün samimiyetimle söylüyorum, ben Türkiye’deki hiçbir cami imamının ne cuma namazından önceki sohbetinde, ne cuma hutbesinde ne de cami içerisinde başka bir zamanda, ağızlarından şeriat kelimesinin çıktığına denk gelemedim. Hem yine biliyor musun hocam, o gavur memleketlerinin hiçbir devlet büyüğü, Türkiye’deki bir takım devlet büyükleri gibi “Kur’an’ın iki yüz küsur ayetinin hükümleri sonlanmıştır” gibi açıklamalar yapma cesaretini kendilerinde bulamadılar. Ya da oraların polisleri Kur’an kursu talebelerinin peşlerine takılarak sırf Kur’an okudular diye, hiçbir terör eylemine katılmadıkları halde, onları göz altına alıp sorgulamadılar. Ama benim, Türkiye’nin büyük bir şehrinde okuduğum kur’an kursunu, daha çok yakın bir tarihte kaymakam, polis ve jandarma beraber bastılar. Sakalım var diye de beni göz altına aldılar. “O sakallıyı alın, alın hemen” diye talimat da verdiler.
Şimdi bu şartlar dahilinde Türkiye darül islam ise bu gavur ülkeleri nedir?
Bir de meseleye tersinden bakalım. Sadece İslam’ın emirlerinin tatbiki noktasında meydana çıkan engellere değil, İslam’ın yasaklarının serbest oluşu hususuna bakalım. Farkında mısın bilmiyorum, Türkiye şeriat ile yönetilmiyor ve anayasasında “İslam devletidir.” yazmıyor.
Bak, senin hayal dünyanın dışında nasıl bir Türkiye gerçeği var
Okumuş cehaletin nedeni ile ve terbiye edemediğin nefsinin yüzünden bir türlü göremediğin, görmek istemediğin ya da belki de ruh dünyandaki sorunların senin görüp kabullenmene mani olduğu nasıl bir gerçek Türkiye var:
– Bir islam devletinde asla olmayacak şekilde Türkiye de gayri müslimler de vatandaş. Oysa islam devletinde gayri müslimler vatandaş değil tebadır.
– Türkiye’de gayri müslimlerden cizye alınmaz. Oysa bir islam devleti gayri müslimlerden ya cizye alır ya da onlarla harp eder.
– Türkiye islam devleti olmadığı için ordusu da hukuken bakıldığında islam ordusu değildir ve gayri müslim vatandaşların(!) orduda askerllik yapması çok doğaldır. Halk da çoktan bunu kabullenmiştir. Hatta geçenlerde bunlardan bir asker ölünce en yetkili bakanlardan biri onun için de “şehit” demiştir. Düşünebiliyor musun hocam, İslam ordusu olduğunu iddia edeceksin ve içine gavurları da alacaksın?
– Bir İslam devletinde asla görülemeyecek şekilde, Türkiye’de hayatın her alanında kadınlar ile erkekler hem de tesettürsüz olarak birbirlerine karışabiliyorlar. İslam devleti zan ettiğin devletin, bunda yana hiçbir rahatsızlığı olmadığı gibi, bunu daha da fazla destekliyor ve kadın-erkek eşitliği iddiası ile bunun bir anda önce daha da artması için gece gündüz projeler geliştiriyor. Belki okulları, liseleri, üniversiteleri ve devlet kurumlarını hiç görmedenin. Bilmiyorum hiç minibüse de mi binmedin? Ya da en azından yanından da mı geçmedin? Sen nerede yetiştin hoca? – Kadınlar seçip seçilebiliyorlar.
– Erkeklerin cahilleri de idareci olabiliyorlar.
– Düşünebiliyor musun hocam, gayri müslimler vatandaş olabildikleri gibi devlet memuru da olabiliyorlar.
– Küfür sistemine tabi olarak kurulan partiler ve küfür üzere kanunlar çıkartan bir meclis Türkiye’yi yönetiyor.
– Küfür sisteminin insanı küfre sokan yeminini etmeyenler seçilmiş de olsalar vekil olamıyor, mazbata alamıyorlar. Sadece bu küfür yemini etmekle de kurtulamıyor vekiller, hemen her gün islam hukukuna zıt yasaları ya da kararları oylayıp onay vermek zorundalar.
– Her türlü haram, günah ve fuhşiyat serbestçe ve yasa korumaları ile “bir tercih hakkı” ve “Özel hayat” görülerek yapılabiliyor.
– Türkiye’de domuz eti yemek, satmak, hatta kasaplarda satmak bile serbest.
– Türkiye’de içki üretmek, pazarlamak, dağıtmak, satmak ve içmek serbest.
– Türkiye’de zina serbest hocam zina serbest!!!! Ve hiçbir cezası yok.
– Türkiye’de resmi olarak kanunlar da Türkiye’yi bir İslam devleti olarak tarif etmiyorlar. Ticaret hukukundan medeni hukuka kadar, ceza yasalarına kadar hiç bir şey İslami değil. (Son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri efendi bu hususa dikkat çekerek “Medeni kanunun kabulü ile Türkiye darül harp olmuştur” diye yazmış. Bunu da daha önce kaynağı ile yayınlamıştım.”
– Türkiye halkının yüzde doksan sekizinin müslüman olduğu da bir masalsı söylem. Yüzde doksan sekizinin Müslüman olduğu ve İslam’ı bildiği bir ülkede küfür üzere ve felaketlere götürücü isyanlar üzerine bir yaşam ve rejim iki gün ayakta duramaz.
– O hastalıklı ruh halinden sıyrıl, nefsinin elinden kurtul ve sokakları, esnafı dolaş biraz. Sokaktaki insan amentüyü, islamın şartlarını, imanın şartlarını, dört büyük meleği sayamıyor. Geçelim bunları koca koca anneler, babalar doğru düzgün gusül abdesti almayı bilmiyor. Bunlardan çok daha büyük bir kitlenin ise gusül abdesti diye bir derdi bile kalmamış.
– Hayatın her anı, her mekanı günah ile dolu. Her an bir faiz reklamı. “Şeker bayramı kredisi” bile geleneksel olmuş. En sağlam molla görünümlü esnaf bile günde yüz kere kredi kartından cırtlatıyor. “E ne yapalım?” diye bir bahane türemiş, kendilerini kandırıyorlar.
– İçki içmeyen, kızlarla flört edip zina etmeyen gençlere “sorunlu” diye bakılıyor. Anneler babalar kızlarını oğullarını bilerek ve isteyerek zinaya, harama, şatafatlı ve isyan-küfür üzere bir hayata sevk ediyorlar.
– İstatistik yapanlar, liselerden bakire olarak mezun olanların oranını yüzde on olarak tahmin ediyorlar. Üniversiteleri zaten mevzu etmeye değmez. Kantinlerde prezervatif satıyorlar.
– Resmi bir araştırma bu kadar dinsizlik, maneviyatsızlık, isyan, küfür, nefsaniyet, zulüm, sevgisizlik batakhanesine dönüşmüş olan Türkiye’nin vatandaşlarından dörtte üçünün ruh hastası olduğunu tespit etmiş. Bir bak etrafına, ne kadar çok insan yeşil reçeteli ilaç kullanıyor.
– 22 yaşında olan, adı bir peygamber adı olan esnaftan bir kişiye “gusül abdestinden” sordum da “O ne abi?” dedi..
– Ailesi mutaassıp bilinen 18 yaşındaki lise mezununa “İmam-ı Azam’ı duydun mu?” diye sorarken yanımdaki arkadaşım böyle bir soru sormama bir an şaşırmıştı ama ben o gencin “duymadım” cevabını vereceğine emindim ve öyle cevap verince arkadaşım bir daha şaşırdı.
– “İnancım var. Müslümanım” diyen emekli bir TSK subayına İslam’ın şartlarını sorarken de doğru cevap veremeyeceğinden emindim ve “Dokuz muydu, on bir miydi” diye mırıldandıktan sonra doğru cevabı veremedi.
– Herkes biliyor ki askerin çoğunun guslü yok. Ve bu rejim onlara harami olsunlar diye bilerek haram yediriyor.
– “İmam nikahı”nın bir tercih hakkı olduğunu düşünen, hakkında hiçbir şey bilmeyen milyonlarca sözde müslüman var bu ülkede. 32 farzı bilemeyeceklerini bildiği için geline de damada da bunları sormayan binlerce sözde hoca da var…
İstersen çevrendeki çok küçük bir azınlığın arasından sıyrıl ve gir bi gençlerin ve halkın arasına ve sor bakalım, Mihrap Ne? Minber ne? Fıkıh ne? Tefsir ne? Mekruh ne? Müstehap ne? Dört melek hangileri? Gusül ne? Guslün farzı kaç?
Sana iddia ediyorum, ispat da ederim, bu memleketin yarısı bile Müslüman değil. Yarısı bile müslüman olsa ekranlar, gazeteler, dergiler, sokaklar, caddeler böylesine iğrenç olamazdı. Çünkü müslümanlar bunca rezalete kayıtsız kalamaz ve düzeltirdi.
En sakin caddelerde bile 8-10 güzellik salonu var ve bunların bir kısmı sırf fuhuş için açık. 13 yaşındaki kızlar haftada iki kere güzellik merkezine gidiyorlar ki bunlar sosyete kızları değil, herhangi bir mahallenin sakinlerinin kızları. Her taraf cinsiyet değişimi yapan merkezlerle dolmuş. Kestiren sokaklarda terör estiriyor. Bizim mahalle karakolundaki hemen her polisi tanırım. Çoğu yakın arkadaşım. Onların yaptığı tesbite göre sadece bizim mahallede (dikkat semtte değil mahallede) tam 68 tane fuhuş evi var. Buralarda 190 küsur kadın çalışıyor. Bu kadınlardan Yaklaşık üçte biri evli ve çocukları var ve kocalarının rızası ile bu köpekliği yapıyorlar.
Hala diyanet kadrosunda mı hizmet veriyorsun ya da Haseki‘de okurken yeyip içtiniz mi bilmem ama bu İslam devleti(!) sizin masraflarınızı da maaşlarınızı da genel evlerden topladığı vergilerle ödedi-ödüyor.
Manukyan‘ın aldığı vergi ödülünü hatırlatmaya gerek yok, zaten zihninde çakmıştır o hatıra şu anda… Ama sakın miden bulanmasın, her İslam devletinde böyle sızmalar olabilir değil mi hocam? Zaten sen ve senin gibiler devlet yetkilisi olmadığınız için size bir vebal yok değil mi hocam? Ya da ne bileyim yine bir şeyler bul ve uydur da kendini bu yükten kurtar be hocam?
Buraya daha yüzlerce belki binlerce madde ekleyerek hem devletin uygulamaları hem de halkın hali açısından bakıldığında Türkiye’nin diğer darül harp devletlerinden hiçbir farkı olmadığının, ZERRE KADAR farkı olmadığının ve pek çoğundan daha bozuk, daha adaletsiz, daha sapkın bir halde olduğunun daha geniş izahlarını yapabilirim ama anlamak isteyene bu yazdıklarım da kafi..
Fıkhi açıdan da nereleri bir daha okuyup kabul etmen ve ayak sürtmemen gerektiğini eminim benim kadar iyi biliyorsun.
Sana en vahim olan gerçeği de söyleyeyim ve çok dar vakitte, acele ile yazdığım bu savunma hakkımı sonlandırayım:
“Bu memleket ta 150 senedir senin gibi asalak ve ahmak tipler yüzünden, sözde hocalar ve İslamcılar yüzünden bu halde ve yüz elli senedir doğru düzgün islam alimi yetişmediği, senin gibi imalat hataları yetiştiği için, haramla beslenen hocalar yetiştiği için bu küfrü yıkamıyor.
Düştüğü halde, kendisinin ayakta olduğuna inanan birisini kim nasıl tekrar ayağa kaldırabilir? Ya da lağımın ta içinde, en dibinde dünyaya gözlerini açıp dünyanın normal halini bu lağım çukuru gibi zan etmiş birilerine kim çiçek bahçelerini, gül kokularını anlatabilir?”
NOT: Bu yazı çok aceleye geldi. sana tavsiyem ben edebiyatçı müsveddesinin bu hususlarda daha önce kaleme aldığı onlarca yazıyı bulup istifade etmen.
Şeriat İran değil Kur’an’dır. Sünnettir. Hz. Peygamberimizin (s.a.v.) örnek hayatıdır. Onu örnek alan mübarek sahabelerin, başta da dört halifenin hayatları, uygulamalarıdır. Sahabeleri örnek alan Tabiin ve tebe-i tabiin devri müslümanlarının örnek yaşamları ve uygulamalarıdır.
Şeriat siyasi parti değildir.
Şeriat felsefe, ideoloji değildir.
Şeriat İran ya da Mısır ya da Şiilik değildir.
Şeriat Suudi Arabistan ya da Vehhabilik ya da el Kaide değildir.
Humeyni, Ali Şeriati, Mevdudi, Seyyid Kutub, Cemalettin Afgani, Reşit Rıza, Muhammed Abduh, Necmettin Erbakan ve diğerleri… Bunların hiçbiri gerçek İslam alimi de, gerçek İslam mücahidi de değildir. Özellikle Erbakan boş adamın tekidir. Hatta kendini devasa göstemek için bir ömür İslam davasını perişan etmiş zavallının tekidir. Milli Görüşçülük evcilik oyunudur.
İslam’da bilen bilmeyen herkesin seçim yapma hakkı yoktur. Bu gün bilinen ve kabullenilen şekli ile bir seçim sistemi de yoktur. Dolayısıyla İslam’da siyasi parti de yoktur. İslami Parti tabiri ve gayreti, cahilce ve çocukça bir oyundur. Müslümanların siyasi partilere ihtiyacı da yoktur. İlim, amel ve ihlasın olduğu bir yerde huzur içinde idare edilmek için bir partiye ve parti liderine ihtiyaç yoktur. İlim, amel ve ihlasın olmadığı bir yerde bin tane parti de olsa, İslamı parti zan eden bin tane parti lideri de olsa boştur. Kendini kurtaramaz bu kadrolar ki, ilimsiz, amelsiz ve ihlassız bir milleti nasıl kurtarsınlar.
Bizim, faydasız, boş siyasi mücadelelere ve şovmenliklere heba edilecek vaktimiz yok.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Mars’ta keşif gezisi yapan Curiosity robotunun aldığı örnekler, Mars’ın yüzeyinde yaklaşık yüzde 2 oranında su bulunduğunu gösterdi. Böylece, Kızıl Gezegen’de yaşam olma ihtimaline ilişkin umutlar “tekrar yeşerdi”.
Örnekleri inceleyen ve Mars’ta su bulunduğu sonucuna varan, New York’taki Rensselaer Politeknik Enstitüsü’nden Laurie Leshin, gezegende bu kadar yüksek oranda su bulunmasının heyecan verici olduğunu belirtti.
Ulaştıkları sonucun kendilerini de şaşırttığını belirten Leshin, alınan toprak örneklerinin 835 dereceye kadar ısıtılmasıyla önemli oranda karbondioksit, oksijen, kükürt bileşiklerinin açığa çıktığını açıkladı.
Mars’ın bugüne dek kutup bölgelerinin dışında, çok kuru bir çöl olduğunun sanıldığını belirten Leshin, Dünya yüzeyindekinden çok az da olsa, Kızıl Gezegen’de bulunan su miktarının yeni keşif araştırmaları için önemli kaynak sağladığını vurguladı.
Suyun Mars yüzeyinin neredeyse her yerinde bulunduğuna dikkati çeken Leshin, “Astronotsanız, su elde etmek için bir miktar toprağı ısıtmanız yeterli” ifadesini kullandı.
Mars’ın bir tür toprak katmanıyla kaplı olduğunu, katmanın sık sık meydana gelen kum fırtınaları nedeniyle hareket ettiğini anlatan Leshin, bu nedenle bu toprak örneğinin tüm gezegen hakkında bilgi verebileceğini belirtti.
Araştırma, “Science” dergisinde yayımlandı.
Daha önce, Mars’ın sadece kutup bölgelerinde buz halinde su olduğu tespit edilmişti.
Kısa süre önce Curiosity’nin elde ettiği bulgular, Mars’ta metan gazı izine rastlanmadığını göstermişti. Dünya’daki metan gazının yüzde 95’i yaşayan organizmalar tarafından üretildiğinden, bu haber, Mars’ta mikrobik yaşam olabileceğini düşünen uzmanları hayal kırıklığına uğratmış, Kızıl Gezegen’de hayat olabileceği teorisine büyük darbe vurmuştu.
| Hürriyet **** Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) 1950’li yıllarda söylemişti:
➥ Son devrin büyük alimlerinden ve son mürşid-i kamil olan Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri 1950’li yıllarda talebelerine; “İnsanlar Ay’a gitmeye çalışmak yerine Mars’a gidebilselerdi, oradaki mü’min kardeşleri ile tanışacaklardı. Orada teknoloji dünyadan çok üstün ve orada Müslümanlar hakimler.” demişti. Bu güne kadar bir çok astronot NASA’dan bağımsız olarak yaptıkları açıklamalarda uzayda hayatın olduğunu ama bunu NASA’nın gizlediğini söylediler.
Abdülhamid Han çarşaf giyilmesini yasaklamıştı. İşte vesikası/belgesi Çarşaf Müslüman kadınlarına çok sonradan geçmiş bir Hristiyan kıyafetidir. Sahabe hanımları çarşaf giymediler. Tesettür ayetindeki “cilbab” kelimesi de çarşaf anlamına gelmiyor.
Sultan II. Abdülhamit Han’ın siyah çarşafın Hristiyan adeti olması ve Müslüman kadınları tarafından giyilmemesi hakkında verdiği emrin belgesi..
Türkçe metin Padişah hazretlerinin, bugün yüce cuma selamlığı törenini müteakip Teşvikiye’de bulunan devlet silahhanesini yüksek teşrifleri gerçekleştikten sonra saraya dönerken geçtiği yol üzerinde acayip bir tarzda bellerinden bağlı siyah çarşaflara bürünmüş ve yüzlerini dahi siyah renkte ve gayet ince peçelerle örtmüş bazı kadınlar gözüne ilişmiş, bunların neredeyse çıplak denilecek derecede açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi giyinmiş Hıristiyan kadınlarına benzemiş olmalarına bakarak birdenbire Müslüman olup olmadıklarında tereddüde düşmüştür. Delil ve açıklama gerektirmez bir husustur ki, Yüce İslam Devleti’nin (Allah onu kıyamete kadar yaşatsın) kıvam ve bekasının ve şevket ve yükselişinin artışı, devlet kurumunun fertlerini oluşturan bütün erkek ve kadın Müslümanların hal, durum ve hareketlerinde Şeriatın faydalı ve kurtarıcı hükümlerine eksiksiz bir ihtimamla uymalarına bağlıdır. Aksi hal, Allah korusun, gerek ümmetin fertleri, gerekse devletin esası için maddî ve manevî açıdan sonsuz zararlar verecektir. Bu yüzden Müslüman kadınların Allah’ın emirleri arasında bulunan tesettür ve hicaba girmenin güzel adabına dikkat ve özen göstermeleri gerektiğine dair beyan ve delil getirmek gereksizdir. İşbu çarşaflar ise Müslüman kadınlarca tesettür emrine asla uygun ve müsait olmadığı gibi, [kötü] bir maksatla şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından dahi bir yerde fesat aleti olarak kullanılmaktadır. Hatta geçenlerde bir erkek bu şekilde çarşafa bürünerek kadın kıyafetinde silahlı olarak bir eve girmiş ve evdeki kadının üzerine hücum edip çaldığı eşyayı pencereden arkadaşına atarak savuşmuştur. Dinî açıdan ve toplumun iyiliği için açık olan çok sayıdaki zarar ve sakıncaya dayanarak bu konuda gereken kişilere yumuşakça ve münasip bir üslupla anlatılmak ve gerekli nasihatler verilmek suretiyle kadınlarca çarşaf giyilmesinin yasaklanması [veya engellenmesi] için sebeplerin temini padişahın emir ve fermanı gereğidir.O konuda emir ve ferman, emir sahibinindir. 2 Nisan 1892
Osmanlı Türkçesi ile orjinal hali Bugün Cuma selamlık resm-i alisini müteakip Teşvikiye’de kain silahhane-i hümayunu teşrif-i maali-redif-i hazret-i padişahi vuku’uyla oradan saray-ı hümayua avdet buyurulur iken rehgüzar-ı şahanede bir tarz-ı acibde bellerinden bağlı siyah çarşeblere bürünmüş ve yüzlerini dahi siyah renkte ve gayetinçe peçeler ile örtmüş bazı kadınlar müsadif-i nazargah-ı ali olarak bunların gayr-ı mesture denilecek halde açık saçık bulunmalarına ve adeta matem elbisesi iktisa etmiş hristiyan kadınlarına müşabih olmalarına nazaran vehleten İslam olmadıklarına tereddüd buyrulmuşdur. Muhtac-ı irad ve izak olmadığı vechile Devlet-i Muazzama-i İslamiye edameha’llahu teala ila-yevmi’l-kıyamenin kıvam ve bakası ve tezayüd-i şevket-ü i’tilası hey’et-i devletin efradından bulunan bilcümle Müslimin ve Müslimatın kaffe-i ahval ve evza’ ve harekatda şeri’at-i garra-yı Ahmediyenin ahkam-ı münife ve münciyesine kemal-i ihtimam ile tevessül ve irtiba’ etmelerine menut ve merbut olup aks-i hal ma’aza’llahü teala gerek efrad-ı ümmet ve gerek esas-ı devlet için maddi ve ma’nevi mucib-i mazarrat-ı bi-nihayet olacağından İslam kadınlarının cümle-i evamir-i İlahiyeden bulunan ahval ve adab-ı mergube-i tesettür ve ihticaba fevkalade dikkat ve itina etmeleri lüzumu vareste-i beyan ve ityan olarak işbu çarşebler ise İslam kadınlarınca emr-i tesettüre asla muvafık ve müsaid olmadığı gibi li-maksadin şuraya buraya girmek için bazı münasebetsiz erkekler tarafından dahi bir yerde fesad vemel’anet olarak istimal edilmekde olup hatta geçenlerde bir erkek bu suretle çarşebe bürünerek kadın kıyafetinde müsellehan bir haneye duhul ile evdeki kadının üzerine bi’l-hücum sirkat eylediği eşyayı pencereden arkadaşına atarak savuşnuş olduğundan diyaneten ve maslahaten derkar olan mazarrat ve mezahir-i adidesine mebni bu babda icab edenlere suret-i leyyine ve münasibede tefhimat ve vesaya-yı lazime ifa edilmek suretiyle kadınlarca çarşeb iktisasının men’i esbabının istihsali şeref-sadır olan emr-ü ferman-ı hümayun-ı padişahi iktiza-yı alisinden bulunmuş olmağla ol babda emr ü ferman hazret-i veliyyü’l-emrindir.
Mehdî kelime olarak; doğru yolu bulmak, hidayet yoluna girmek, yol göstermek ve yol târif etmek mânâlarına gelen ”hidâyet” masdarından meydana gelmiştir.
Bir başka ifadeyle Mehdî, hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse demektir.
Kelime mânâsı itibariyle mehdî, ”kendisine rehberlik edilen” demek olduğu halde, hidâyetin Allah’tan olması sebebiyle daha husûsi bir mânâ kazanmış ve ”Allâh’ın hidâyetine nâil olan, O’nun tarafından yol gösterilen kimse” için kullanılır olmuştur.
İslâmî ilimler ıstılâhında Mehdî kıyâmet kopmadan önce gelecek ve kendisinden evvel zulümle dolmuş olan dünyayı adâletle dolduracak olan Ehl-i Beyt’ten bir zâttır.
Mehdî, kıyâmetin büyük alâmetlerindendir.
Bir gün bir kimse, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefiyye’nin (r. anhüma) yanına geldi ve ”es-Selâmü aleyke yâ Mehdî!” diye selâm verdi. Muhammed Hanefiyye hazretleri o zâta, biraz da lâtîfeli bir tarzda buyurdu ki:
➥ ”Doğru söylüyorsun. Ben insanları hidâyete, hayra/iyiliğe dâvet etmek ve doğru yolu göstermek bakımından Mehdî’yim. Lâkin, âhir zamanda gelecek olan Mehdî değilim. Öyle anlaşılmaması için, bana selâm vereceğiniz vakit, ismimle veya künyemle hitab ediniz.”
Mehdî ile alâkalı hadislerin bir kısmı, bizzat Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) mübârek ağızlarından, bir kısmı da Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmektedir. Bu hadislerde Mehdî’nin, Ehl-i Beyt’ten, Hz. Fâtıma’nın (r.anhâ) çocuklarından olacağı, yani nesebinin hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e (r.anhümâ) dayanıp seyyid ve şerif ünvanlarına sahip bulunacağı, ahlâken de aynen Resûlüllah efendimize benzeyeceği bildirilmektedir.Mihmandâr-ı Resûl, Ebû Eyyûbi’l-Ensârî (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem (efendimiz, bir gün kızı) Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya şöyle buyurdu:
➥ ”Nebîmiz nebîlerin hayırlısıdır. O, babandır. Şehidimiz, şehitlerin hayırlısıdır. O, babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette dilediği yerde uçan bizdendir. O, babanın amcasının oğlu Câfer’dir. Ve bu ümmetin torunları Hasan ve Hüseyin bizdendir. Onlar senin oğlundur. Mehdî de bizdendir.” (1)
Hadîs-i Şerifte Peygamberimiz’in, (s.a.v.) Uhud Harbi’nde şehit düşen amcası Hz. Hamza’nın (r.a.), Mûte Harbi’nde şehit olan amcasının oğlu hz. Ca‘fer’in (r.a.), torunları hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.anhümâ) faziletine dikkat çekildikten sonra, Hz. Mehdî’nin (aleyhirrahmeti verrıdvân) de Ehl-i Beyt’ten olduğu hatırlatılmaktadır.
*** Nakşibendî yolu Müceddidîn kolu silsilesi kendisiyle ikmâl ve tamamlanmış bulunan, bu zincirin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde bu hususta şu îzahatta bulunurlar: ➥ Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) hakkında vâki Hadîs-i Şeriflerde, Fahr-i Âlem Efendimiz’den (s.a.v) sırran haber sâdır olmuştur; ancak, anahtarı kimde ise o açar ve işin hakikatini o anlar, başkası anlayamaz. Herkes anlasa sır zâhir olur, usûle muhâlif gelir. Yani zamanın sâhibi, Resûlüllâh’ın vârisi perdeyi kime açarsa, ancak o anlar. Nüzûl-ü İsa aleyhisselâm’daki (Hz. İsa’nın yeryüzüne inişindeki) sır da böyle… Allah dostlarının rütbesindeki büyüklükleri nisbetinde halleri ve sırları kapalıdır.” (2)
*** İkinci bin yılın müceddidi, Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin 23. halkası İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri de Mektubat’ında, Hz. Mehdî (aleyhirrıdvân) ile alâkalı şu açıklamalara yer vermektedir:
➥ Haberde şöyle bildirildi: Geleceği vâd edilen Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, saltanâtı zamanında dînin tervîcini (kıymet ve itibârını artırmayı) ve sünnetin ihyâsını murâd ettiğinde, bid‘at ile ameli âdet edinen ve onları güzel zannedip bu zannı sebebiyle dîne ilhak eden Medîne âlimi, hayretle şöyle diyecektir: ‘Şüphe yok ki bu şahıs, dinimizi ortadan kaldırmak ve şerîatimizi yok etmek istiyor!’ Bunun üzerine Hz. Mehdî aleyhirrıdvân, onun öldürülmesini (bid‘atlerinin ortadan kaldırılmasını) emreder. Böylece onun, güzel sandığı fiillerin kötü yani birer bid‘at olduğu da görülmüş olur. ‘Bu Allâh’ın fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah en büyük fazlın (lûtuf, ihsan ve inâyetin) sahibidir.” (3) ➥ ”Öyle zannediyorum/o kanaatteyim ki, ekmel-i velâyetle geleceği vâd edilen Mehdî (aleyhirrıdvân), bu nisbet (yani kendisinin mensûbu bulunduğu Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibediyye-i Müceddidîn kolu) üzere olacak ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamamlayıp ikmâl edecektir. (Bu zincirin son halkası o olacaktır.)” (4)
İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri, adı geçen mektuplarını ve diğer pek çok te’lifatını kaleme alış sebebini açıklarken, aşağıdaki dikkat çekici cümleye de yer veriyorlar:
➥ ”Bize, bütün yazılarımızı âhir zamanda geleceği vâd edilen Mehdî’nin (aleyhirrahmeti vettahiyyeti verrıdvân) okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bildirildi. Bu kadar yazı yazmamızın sebebi budur.” (5)
Mazanne-i hayr/mazanne-i kirâmdan dinleyip işittiğimize göre Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri bir gün buyuruyorlar ki (mealen): ➥ ”İmam-ı Rabbani hazretlerinden Allah razı olsun, bu mektupları yazmışlar, hepsi de makbulümüzdür. Eğer o bunları yazmamış olsaydı, bunları da bizim yazmamız icap edecekti.”
Son söz; Allâh-ü âlem…
Her şeyin olduğu gibi ”Mehdî” meselesinin de en iyisini, en doğrusunu bilen Allah-ü Teala’dır.
DİPNOTLAR (1) Taberânî, Mu‘cemü’s-Sağîr (Terc.), 1, H. no: 66. (2) Erol, Ali, Hatıratım, s. 31. (3) El-Mektûbât, 1, 255; K.K., Cum‘â sûresi, 4. (4)El-Mektûbât, 1, 251. (5) Hocazade Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-Evliya; Muhammed Haşim-i Keşmî, Berekât. Akademi Dergisi
İsmailağa gerçek bir tarikat değil, Mahmud Efendi bir cami imamından başka bir şey değil.
Kendini mürşid ve müceddid zan eden bir cami imamı olan Mahmud Efendi’nin uzun yıllardır akıl sağlığının yerinde olmadığına dair yemin etsem, başım ağrımaz. İslamcı basında uzun süreler köşe verilmiş ve yazarlık da yapmış, Müslümanların arasında marka olmuş, hepinizin mutlaka ismini duyup bildiği bir uzman psikiyatr olan Sefa Saygılı’nın, yine İslamcı bir gazetenin tanınmış bir yazarı olan Ali Eren‘e söylediği söz aynen şu şekildedir.
➥ “Hocam! Bu Mahmud Efendi benim hastamdı. Bana getirirlerdi. On beş gün sonra kontrole getirirlerdi de beni yeni gördüğünü zan ederdi. On beş gün önce tanıştığı kişiyi bile hatırlayamaz bir haldeydi. Sağlığı çok bozuk, çok..”
Bu bilgiyi, Mahmud Efendi cemaatine müntesip olan ve içeriden/merkezden haber alan insanlara da teyit ettirdim. 1998’den beri pek çok psikoloğa/uzmana götürülmüş. Pek çok müntesip de, “Ona bilerek yanlış ilaç verdiler. Ona kastettiler.” diyerek kendilerini kandırıyorlar. Hatta Mahmud Efendi’nin aile fertlerinde de çok ciddi sıkıntılar, rahatsızlıklar olmuş. Cemaatin bağlıları da yine “Ailecek sıkıntı veriyorlar. Kastediyorlar.” diyerek kendilerini avutuyorlar. Bir hakiki mürşid hatta iddialara göre müceddid düşünün ki kendisi ve ailesi cinni sıkıntılarla uğraşıyor. Olabilecek şey midir bu? Gerçek bir mürşidin/müceddidin tasarrufu bir bölgeyi bile şeytanların zararlarından emin eyleyecek kadar güçlüdür.
Ortada tartışılmayacak gerçekler var ve bu gerçekleri ifade etmek hakaret etmek de değil, kardeşliği zedelemek de değil, iftira da değil, fitne de değil: ➥ Mahmud Efendi de, ondan önceki Ali Haydar Efendi de zahiri alimdiler. Tasavvufta hiçbir icazetleri yoktu. Mürşid değildiler.
➥ İkisi de kendilerinde bir hüner olmadığını, rasulullah efendimiz (s.a.v.) ile manevi bağlarının olmadığını bildikleri halde, kendilerine rabıta yapılmasına müsaade ettiler. Ve akıl almaz veballere girdiler. İmam-ı Rabbani hazretleri, böyleleri için “Kutta-i tarik yani tarikat eşkıyası” diyor.
➥ Ali Haydar Efendi, 25 sene korkusundan evinden dışarı çıkamamış ve memleketin dinsizleştirildiği bir dönemde en temel zahiri alimlik mes’uliyetlerini bile korkusundan yerine getirememiş bir zavallıydı. Gerçek mürşid-i kamilin ve talebelerinin akıl almaz mücadeleleri ile ortalık biraz yumuşadı, küfrün şiddeti kırıldı da evinden çıkabildi. İlk olarak da mürşidlik iddia etti. Sabetaycı gizli Yahudi bir hainden başka bir şey olmayan Adnan Menderes‘i kahraman ilan etti. “Beş vakit namazlarımızın ardından ona dua edeceğiz.” dedi. İkaz edildi, dinlemedi. Bozuldu, rezil edildi, dinlemedi.
➥ Ondan sonra da Mahmud Efendi bu tiyatroyu devam ettirdi. O da ikaz edildi, dinlemedi. Bağlılarının yanında mahcup edildi, “Ben mürşid değilim. kendi camiinde islam’a hizmet eden bir hocaefendiyim. Mürşidlik, beni sevenlerin bana yakıştırması.” yalanını söyleyerek sıyrıldı ve yine de mürşidlik iddia etmeye, kendine rabıta yaptırmaya ve yol kesmeye devam etti. Nihayet Jet Fadıl gibi adı vurguncuya çıkmış birinin maddi desteği ile bir otelde kendini 15. hicri asrın müceddidi seçtirdi. Ve aynı organizasyon Jet Fadıl’ın reklamına da çevrildi.
Halbuki, mürşidler/müceddiler hiçbir zaman seçimle belirlenmediler. Bu bir ilkti. Daha önce hiç kimse böyle pervasızca bir sahtekarlığa yeltenmedi. Bir de onu seçen 350’ye yakın kişinin çoğu muteber isimler değildi. Pek çoğu geçtik mutasavvıf olmayı ehl-i sünnet bile değildi. Samimiyetle Mahmud Efendi’ye bağlanmış pek çok kardeşimiz, onu seçmeye gelen pek çok sözde alime reddiyeler yapmışlardı daha önceleri. Mesala Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf Karadavi, su katıksız bir İngiliz casusuydu. Bırakın ehl-i sünnet olmayı, insan bile değildi. Ortadoğu’daki Müslüman milletlerin tepkisi nedeni ile bir çok devlet tarafından sınırdan içeri girmesine izin verilmedi. Kuveyt’te halk “Çıkarın şu batı casusunu ülkemizden” diyerek ayaklandı, çaresiz kalan Kuveyt yetkilileri onu sınırdışı etti. Daha da ilginci, gelip Mahmud Efendi’yi müceddid ilan edecek bu sözde alimlere, o toplantıda Arapça sunum yapılıp Mahmud Efendi tanıtıldı. Yani oraya gelenlerin pek çoğu Mahmud Efendi’yi müceddid olup olmadığı hususunda ölçebilecek ve seçebilecek yeterliliği geçtik, doğru düzgün tanımıyorlardı bile… Hep söylüyoruz, söylemeye devam edeceğiz ve ispat da edeceğiz:
➥ İslam dininin on iki hak tarikatı, bütün hak kolları ile beraber sonlandı. Bitti. Birisi hariç. O da Nakşibendi tarikatının Müceddidiye koludur ki son mürşid-i kamili Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) dur.
Dünyanın uzatmaları oynadığı şu günümüzde, kıyamet sabahına kadar tasarruf üveysilik ile kendisinde kalacaktır. Ahir zamanda bu şekilde bir istisnai uygulama olacaktır. Yaşayan ve mürşidlik ya da müceddidlik ilan eden, kendisine rabıta yaptıran her kim varsa, yalan söylüyordur, aldanıyordur, aldatıyordur.
Sanki kendisi gerçek mürşiddi de, feyiz alıyordu da, çarşaf giymiyorlar diye kızdı başkalarına feyiz dağıtmadı…
Güler misin, ağlar mısın… Söver misin, döver misin… Neyin kafasını yaşamaktı bu? Zahiri bir İslam alimi bile tarih bilir. Kendini mürşid zan eden, mürşidlik iddia eden ve yüz binleri etrafına toplayan cami imamları, doğru düzgün tarih bilseler bile bu hataya düşmezler. Kaldı ki Fıkıhta meseledir, töreye, yöreye göre kılık kıyafet -şeriat sınırları içinde kalmak şartı ile- değişebilir. Zamanın değişmesi ile kılık kıyafet değişebilir.
Hatta meşhur fetvadır, bir Müslüman başka bir beldeye/bölgeye hicret etse, oraya yerleşse ve oranın ahalisi farklı bir kıyafet giyse -ve bu kıyafetleri şeriata uygun olsa- o hicret eden mü’mine, oranın kıyafetini giymek vacip olur.
Dünyanın yedi iklimindeki farklı farklı Müslüman milletleri tek tip bir kıyafete büründürmeye çalışmak ahmaklığın da ötesinde samimiyetsizliktir.
Dünya üzerinde üç yüz küsur çeşit Müslüman serpuşu var, nasıl tek çeşide indireceksin? Ya da indirmeli misin?
Takva ile hareket edeceksen, Ortodoks Hristiyanlarının çarşafını değil, Afgan Müslüman kadınının burkasını mecbur edeceksin. Ama sormak lazım, küfrün en şiddetli döneminde, durdurak bilmeden canı pahasına hizmet etmesi gerekirken 25 sene evinden dışarı çıkmamış sahte mürşidimiz Afganistan’ın neresi olduğunu biliyor muydu?…
Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com
Kadınların kıyafet şekli
Yalnız Kur’an diyen yalancılar, ”Kadının kapanması gerekmez” diyor. ”Kadına çarşaf farzdır” diyenler olduğu gibi, ”Çarşaf Hıristiyan rahibe kıyafetidir, giyilmez. Nitekim Abdülhamid Han çarşafı yasaklamıştı” diyenler de vardır. Dinimizdeki hükme bakalım:
➥ ”Kadınların vücut hatlarının belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmesi farzdır. İslam dini, kapanmayı emretmiş, ama belli bir örtü şekli bildirmemiştir. (Dürer-ül-mültekıte)
Ahzab suresinde bildirilen cilbab, erkeğin de, kadının da giydiği bir elbise, bir gömlektir. Zevacir ve Berika’daki, ”Haya cilbabını [örtüsünü] çıkaranın [aleyhinde] söz etmek gıybet olmaz.” [Beyheki] ve ”Cilbabı [gömleği] haram olan erkeğin namazı kabul olmaz.” [Bezzar] mealindeki hadis-i şeriflerde cilbabın bir örtü olduğu açıkça görülmektedir. Cilbabın dış elbise olduğu tefsirlerde de yazılıdır:
➥ Cilbab, hımarın [tülbentin] üstüne örtülen ve göğse kadar inerek gömleğin ceybini [yakasını] boynu örten baş örtüsü. (Ebüssüud tefsiri)
➥ Cilbab, tek parça örtü. (Celaleyn)
➥ Cilbab, göğse kadar inen baş örtüsü. (Ruh-ul-beyan) ➥ Cilbab, milhafedir. (Beydavi)
➥ Cilbab, hımardan büyük örtü veya vücudunu örten dış elbise. (Kurtubi)
➥ Cilbab, bedeni baştan aşağı örten çarşaf, ferace, çar gibi dış giysi. (Elmalılı)
➥ Cilbab, dışa giyilen örtü. (Tibyan, A.Fikri Yavuz ve Hasan Basri Çantay’ın meali)
➥ Cilbab, milhafe, entari veya hımar. (El-Envar) [Milhafe = dış örtü ki buna ferace de denir.]
➥ Cilbab, feracedir. (Ö. Nasuhi Bilmen tefsiri)
Nur suresinde; ”Kadınlar, hımarlarını [başörtülerini] yakalarına örtsünler.” buyuruluyor. Eğer cilbab çarşaf demek olsaydı, hımar denmezdi. Fıkıh kitapları cilbabın dış örtü olduğunu bildiriyor. Bir örnek:➥ Hanıma verilmesi vacip olan nafaka, yemek, kisve ve meskendir. Kisve, hımar ve milhafedir. (Bahr-ür raık)
Tefsir, hadis ve fıkıhta cilbab dış örtüdür. Çarşafa bid’at denmez; çünkü âdetteki değişiklik bid’at olmaz. Şalvar ve pantolon da böyledir. Çarşaf kelimesi, Farsça çader-şepten [gece örtüsü] bozularak Türkçe’ye girmiştir; tesettür için ev dışında giyilen üstlüktür. Tanzimatta hacca giden İranlılardan alınan çarşaf, önceleri bid’at sayılıp pek tutulmamışsa da, 1870’ten sonra yaygınlaştı. Daha sonra II. Abdülhamid Han, 4 Ramazan 1309 (2 Nisan 1892) tarihli bir emirle çarşafı yasakladı. (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)
Yaşmak ile ferace giyilirken, 1872’de Subhi Paşanın Suriye valiliğinden dönüşünde ailesi Suriye’den getirdikleri çarşafla görününce, İstanbul’da çarşaf moda oldu. (Musahibzade Celal, Eski İstanbul Yaşayışı)
1889’dan sonra açık feraceli iki paşa kızına birkaç külhanbeyi laf atıp feracelerini yırtınca, bu defa çarşafa rağbet arttı. Bid’at diyenler de giydi. (Sermed Muhtar Alus, Aylık Ansiklopedisi sayı 36)
1913’te yüz binlerce Balkan muhacirleri İstanbul’a Ortodoks kadınlarının giydiği siyah çarşafı ile gelmişti. Zamanla bu da İstanbul’a yayıldı. Hükumetin zaten uğraşacak hâli yoktu, çarşafa mani olamadı. (M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimler sözlüğü)
3 Ekim 1883’te Şeyh-ül-İslam’ın teklifi ve padişahın emriyle ferace dışında bir şey giymek yasaklandı. Daha sonra çarşaf da giyildi. O zamanki çarşaflar farklı idi. (Vakit. 4.10.1883)
Sual : (Çarşaf tam tesettürdür) diyorlar. Buna da delil olarak Âişe validemizin giyiminden dem vuruyorlar. Bence çarşaf İslam’ın evrenselliğine aykırı. Sizin bu konudaki fikriniz nedir? CEVAP: Sence ile, bence ile, onca ile din olmaz. Kitaplar ne yazıyor bunu bilmek gerekir. Bizim veya sizin bu konudaki fikirlerimiz dinde hiç ölçü olur mu?
Âişe validemiz bir defa çarşaf giymemiştir. Entari giydikleri, eteklik giydikleri hadis-i şeriflerle sabit. Giymiş olsa bile, bu bir âdettir. Peygamber efendimiz de entari giyerdi. Niye erkeklerimiz entari giymiyor? Peygamber efendimiz deveye binerdi, onlar niye Mercedes’e biniyorlar?. Binmelerinde mahzur yoktur. Bunlar âdettir, giyim de bir âdettir. Dinimiz belli bir şekil bildirmemiştir. Arap ülkelerinde yaşayanların iklim şartlarına uygun olanı çarşaf olabilir. Fakat kalkıp da kutuplarda yaşayan müslümanlara çarşaf giyeceksin diyemeyiz. Bu iklime uygun olmaz çünkü. Dolayısıyla İslam’ın evrenselliği diye bir şey yoktur bunda.
Sual : Bazıları; “Çarşaf Hristiyan rahibelerinden geldiği için giyilmesi caiz olmaz. Şalvar ve pantolon giymek de bid’attir.” diyorlar. Bu hususta dinimizin hükmü nedir?
CEVAP: Kadınların vücut hatlarının [kaba avret yerlerinin şekli ve rengi] belli olmayacak herhangi bir elbise ile örtünmesi farzdır. İslam dini, kapanmayı emretmiş, ama belli bir örtü şekli bildirmemiştir. (Dürer-ül-mültekite)
Peygamber efendimizin ve Eshab-ı Kiram’ın mübarek hanımları, çarşafla örtünmemiştir. Hiçbir kitapta çarşaf giydikleri bildirilmiyor. Milhafe, ferace, fistan, entari giydikleri birçok kitapta bildiriliyor. İmam-ı Rabbani hazretleri de, böyle değişik elbise giydiklerini 313. mektubunda bildiriyor. Bu hususlar, Cami-ur-rumuz ve Hidaye kitabında da bildiriliyor. Kapanması gereken yerleri örtmek ve yukarıda bildirilen vücut hatlarını belli etmemek şartı ile kadınlar, bulunduğu şehrin âdetine uygun giyinir. Çünkü elbise gibi mübahlarda, şehrin âdetine uymamak tahrimen mekruhtur. Zaruret olmadıkça, haramlarda hiçbir yerin âdetine uyulmaz. (Hadika)
Peygamber efendimiz, ayaklarına kadar uzun gömlek, yani entari giymiştir. Şalvar ve pantolon giymemiştir. Bunları giymek âdette bid’attir. Âdette bid’at olan şeyi yapmak günah değildir. Taksiye, uçağa binmek de âdette bid’attir. Bunları yapmak günah değil dinin emridir. Bunun için âdet olan yerlerde, kâfirlerden gelmiş olsa bile, kadınların çarşaf ve erkeklerin bol pantolon veya şalvar giymeleri caizdir, günah olmaz. Elbisenin şekli ibadet değil, âdettir. Çünkü Peygamber efendimiz, papaz ayakkabısı, Rum elbisesi giymiştir. (Redd-ül muhtar)
Peygamber efendimizin böyle âdet olarak yaptığı şeylere Sünnet-i zevaid denir. Bunları terk etmek günah olmaz. (Hadika) ”Bir kavme benzeyen onlardandır.” hadis-i şerifi, ibadetlerde benzemenin tehlikesini bildirmektedir. Mesela papaz zünnarı ve haç takmak böyledir. Dikiş makinesi, daktilo, elbise gibi şeyler ise âdettir. Âdetlerde kâfirlere benzemek günah olmaz. Peygamber efendimiz, her zaman belli bir elbise giymezdi. Bazen Rum, bazen Arap elbisesi giyerdi. Kolları dar Rum cübbesi de giymiştir. (Tirmizi)
Herkesin çarşaf giydiği bir yerde, birkaç kadının manto giymesi fitneye sebep olacağından uygun olmadığı gibi, manto giyilmesi âdet olan yerlerde de çarşaf giyilmesi uygun olmaz. Çünkü bir yerde âdet olan şeyler giyilmezse, gösteriş ve şöhret olur, fitneye sebep olur. Hadis-i şerifte ”Fitneyi uyandırana lanet olsun.” buyuruldu. (Hadika) Eşarbı manto içine koymak Sual : Bir âyette; ”Başörtülerini yakalarına örtsünler” denildiğine göre, eşarbı mantonun içine koymanın, bu âyete aykırı olduğu söyleniyor. Başörtüsünün mutlaka göğsü ve omuzları kapatacak şekilde olması şart mı? Mantonun içine konsa mahzuru olur mu?
CEVAP: Şart olan saçları örtmektir. O âyet-i kerimenin meali şöyledir: ➥ ‘‘[Kadınlar, yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [saç, kulak, boyun, gerdan gibi ziynet takılan yerlerini] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31] Demek ki, başı örtmekten maksat, saçları, kulakları ve gerdanı örtmektir. Bu örtünmenin şekli değil, önemli olan örtülmüş olmasıdır. Örtü, dikkati çekecek renk ve şekillerden de, uzak olmalıdır.
Çene altını kapatmak
Sual : Kadınlar, namaz kılarken çene altlarını da kapatmaları gerekir mi?
CEVAP: Evet, gerekir.
Çarşafın yasaklanması
Sual : II. Abdülhamid han, kadınların çarşaf giymesini niçin yasaklamıştır?
CEVAP: Bu husustaki emrin özeti şöyledir:
➥ Büyük İslâm devletinin ayakta durması, kadın ve erkek bütün Müslümanların her türlü hal ve hareketlerinde dinin hükümlerine uymalarına bağlıdır. Aksi hal, Allah korusun, gerek fertler, gerek devlet için, maddî ve manevî sonsuz zararlara sebep olacağından, İslam kadınlarının Allah’ın emirlerinden olan örtünme usul ve kaidelerine, fevkalade dikkat ve itina etmeleri gerekir. Bu çarşaflar, İslam kadınlarınca örtünmeye asla münasip ve müsait olmadığı gibi, bazı münasebetsiz erkekler tarafından da, kötü maksatlarla giyilebilir. Dindarlık ve maslahat bakımından meydanda olan zararlarından ötürü, gereği uygun bir şekilde anlatılarak, kadınların çarşaf giymelerinin yasaklanması Padişah emri iktizasındandır. (Yıldız Saray-ı Hümâyûnu Başkitâbet Dairesi 5894; 2 Nisan 1892 Hükümdar Başkâtibi)
Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com
Cilbab, kadını yukardan aşağıya kadar örten dış elbise olduğuna göre, kadınların evlerinin içersinde giydikleri iç elbiseleri ile dışarıya çıkmamaları, çıktıkları zaman üzerlerine cilbablarını almaları bu ayeti kerime ile emredilmekte, böylece kadının hür ve iffetli olarak tanınması, kendisine taarruzun yapılmaması için tessettürün en münasip kıyafet olduğu ifade edilmektedir.
Hz. Allah (c.c.) erkeklerin ne ile örtüneceklerinden hiç bahsetmediği halde kadınların örtünmelerinden bahsederken “Cilbab” ı zikretmektedir.
Ortaya çıkan en kuvvetli görüşe göre Cilbab; ”Kadının başını ve yüzünün bir kısmını örttüğü, fazlasını göğsü üzerine sarkıttığı, Anadolumuzda atkı, şal ve poşu denilen, kadınların sokağa çıkarken iç elbiselerinin üzerine attıkları, dört köşe ve kolsuz bir kumaştır.” Bununla beraber cilbabın, memleketimiz de bazı Müslüman hanımlar tarafından kullanılan çarşaf manasına gelmediğini iddia etmek hem imkansız, hemde lüzumsuzdur. Fakat kadının tesettürü için çarşafı şart koşmak, daha da ileri giderek başka elbiselerle tesettürü caiz görmemek, tesettür noktasından İslami sahayı daraltmaktan başka bir şey değildir. İnsanların buna müdahele etmesi, hüküm ve şart ilave etmesi, caiz ve kafi olanın caiz ve kafi olmadığını iddia etmesi düşünülemez.
Peygayberimiz (s.a.v.)
➥ “Helal, Allah’ın kitabında helal kıldığı, haram da Allah (c.c.)’ın kitabında haram kıldığıdır. Allah’ın sükut ettiği (helal veya haram kılmadığı) ise affedilenden (mübah kılınandan) dır.” buyurmuşlardır. Demek ki açıkça emredilmeyen veya yasaklanmayanlar, Allah (c.c.) hz.lerinin affettiklerinden (mübah kıldıklarından) dır.
Sevgili peygamberimiz bu hadis-i şerifi “tereyağı ve peynir yemekle, kürk giymenin caiz olup olmadığına” dair sorulan bir soru üzerine irad buyurmuşlardır. Bu hadis-i şeriften de anlaşılıyor ki, tesettürün muayyen/belirli bir kıyafetle olması şart değildir. Müslüman erkek ve kadının kafirin küfrüne simge olmayan ve dinimizin aradığı vasıflara sahip elbise ile örtünmesi kâfidir. “Müslümanların güzel gördüğü Allah (cc) indinde de güzeldir.” buyurmuşlardır.
Mevlamız (c.c.) kadınların tesettürü hususunda Cilbab’ı zikrettiğine göre zikri geçmeyenlerle tesettür caiz ve kafi değildir diye iddia etmek, yanlıştır. “Üşümemeniz için hırkanızı giyiniz.” denilince soğuktan korunmanın başka elbiselerle mümkün olmayacağını iddia etmenin akıl ve mantığa ters düştüğü gibi. Burada şunu da ilave etmek lazımdır ki, çarşaf müslümanların icat ettikleri bir elbise olmayıp, bilakis yabancıların icat edip giydikleri bir elbisedir. Muhtelif/çeşitli sebeplerle sonradan memleketimize girmiş olup, müslüman kadının tek dini kıyafeti değildir. Kafirlerin küfürlerine simge olmadığı için giyilmesi sadece caizdir.
Bazı müslüman hanım kardeşlerimizin ise, mantoyu, garplıların icadı diye giymediklerine, giyilmesini caiz görmediklerine dair haberler ortalıkta dolaşmaktadır. Meselenin aslına vukufu olmayanların ileri sürdüğü bu fikirler, bazı müslümanları tereddüt ve tedirginliğe sevk etmektedir. Elbisenin kimler tarafından icat edildiği mühim olmayıp, “gayr-i müslimlere has bir kıyafet olup olmadığı” mühimdir. Dikkat edilecek husus, giydiğimiz veya giydirdiğimiz elbiselerin kafirlere has ve kafirlik alameti olmaması ve İslami ölçülere uyup uymaması hususudur.
Şu hadis-i şerif buna şahitdir:
➥ “Peygamberimiz (s.a.v.) Rumi olan (diyar-ı Rum da Rumlar tarafından icat edilip yapılan) ve kolları dar olan cübbeyi giymiştir.” Yine Peygamberimiz, (s.a.v.) Habeşistan Kralı Necaşi’nin gönderdiği mestleri giymiş ve üzerine meshetmişlerdir.
Müslüman hanımlar tarafından giyilecek manto veya perdüsünün, şekli ve hudutları sevgili Peygamberimiz(s.a.v.) tarafından, çizilen dış elbise evsafına/vasıflarına uygun olması lazımdır. Zira örtünme emri geldiği zaman peygamberimiz (s.a.v.) kızlarını ve hanımlarını toplayarak “Allah, (c.c.) Hz. leri örtünmenizi emrediyor.” buyurmuş ve dış elbisenin hudutlarını (izah edilen şekilde) çizmiş, dış elbiselerini giymeden hanımların namazgaha dahi gelmemelerini emir buyurmuşlardır. Hicretin 5. yılında nazil olan örtünme ayetleri Müslümanlara tebliğ edilince, bir gece içinde bütün hanımlar örtünmüşler, Cilbab temin edemeyen hanımlar, muhtelif elbiselerini yırtarak Cilbab (dış elbise) haline getirmişler sokağa ondan sonra çıkmışlardır. Müslüman hanımların çok kısa bir zamanda örtünmelerini hazmedemeyen Yahudiler, uzun bir ipin ucuna taktıkları çengelli diken ağaçlarını, Müslüman hanımların, üzerine örttükleri Cilbablarını, onların haberleri olmadan takıp çekerek düğmesiz olan bu elbiseleri düşürmek suretiyle onlarla alay etmeğe kalkışmışlar, müslüman erkekler de Yahudilere anladıkları dilden cezalarını vermişlerdir.
Yahudi aynı Yahudi’dir. Bugün de asrîlik ipinin ucuna taktığı moda çengeli ile müslüman hanımın hem dış ve hem de iç elbisesine musallat olmuş, kadınımızın iffet ve namus şiârı olan elbisesini soymağa çalışmağa devam edegelmiştir. Onun için müslümanlar her zamankinden daha fazla dikkat edip, onların çengellerini ellerinin tersi ile itip, bu çirkin niyetlerine kalbi ile de buğz ederek en güzel ve en müessir cevabı vermelidirler.
| Ali Eren – İzdivaç ve Mahremiyetleri
Soru: Çarşaf giymek farz mıdır?
Cevap: BismillahirrahmanirrahimKadının dış kıyafetinin nasıl olması gerektiğini belirten ayet-i kerime de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
➥ ”Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Evden çıkarlarken üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar.” (Ahzab suresi: 59)
Bu ayet-i kerime de, Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafeti ile sokağa çıkmamaları emredilmektedir.
Ayet-i kerime de dış elbise olarak ifade edilen kelime cilbabtır. Dolayısıyla farz olan çarşaf değil, cilbabtır.
Cilbab kadını başından ayağına kadar örten tek parça bir örtüdür. Bunun yörelere, bölgelere, örf ve adetlere göre çeşitli biçimleri vardır. Mesela çarşaf, ferace, çar, milhafe, peştamal cilbabın yöre ve örfe göre değişik biçimleridir.
Buna göre çarşaf giymemek değil de, dinimizin tesettür emrine yani cilbabla ifade edilen dış kıyafet niteliğine uymayan bir giyinme biçimi caiz değildir.
Şunu da belirtelim ki, günümüz için cilbab tanımına en uygun kıyafetlerden birisi de çarşaftır. Vücut hatlarını belli eden daracık kıyafetler kesinlikle tesettüre uygun bir örtünme değildir.