Tasavvuf İslam’a sonradan mı sokuldu? İslam’da Tasavvuf var mı?

TASAVVUF DÜŞMANLIĞI 
Dini tamir davasında olanların, sözde tecdidçi ve ıslahatçıların genel olarak ortak özelliklerinden biri de, tasavvufu haric-i İslam saymalarıdır. Tasavvufun; Hint veya antik Yunan inançlarından beslendiği iddiasındadırlar. Bir de, tasavvufun ıstılah olarak hz. peygamber efendimiz (s.a.v.) döneminde olmadığından yola çıkarak inkara kalkışmaktadırlar. Peki o dönemde, usul-u fıkıh, mantık, kelam, tefsir gibi ilimler ıstılahi olarak tedvin edilmiş miydi? Aksi halde bunları da mı inkar edelim?

Eserimizin bu bölümünde tasavvufu, kaynaklarıyla ele almaya çalışarak anlatacağız. Evvela, hz. Kur’an’dan ayetlerle başlayalım.
 ➥ ”Öyle ki, size aranızdan bir peygamber gönderdik. Size ayetlerimizi okuyor, size kitap ve hikmet öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.” [1]

➥ ”Dilediğine hikmet verir. Hikmet verilene ise muhakkak ki birçok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak temiz akıllar anlar.” [2]

➥ ”Allah buyurduğu zaman: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi düşün. Hani seni Ruhü’l Kudüs ile kuvvetlendirdim, insanlarla konuşuyordun. Hem beşikte hem yetişkin iken. Ve hani sana okuma, yazma, hikmet, Tevrat ve İncil’i öğrettim…” [3]

Hikmet, ”ihkam” (sağlam tutmak, sağlam yapmak) kelimesinden masdardır. Hz. Allah’ın kitabı hikmettir, hz. Resulullah (s.a.v.)’ın sünneti hikmettir. Üstün kalmaya dair her şey hikmettir. Hikmet; Allah’ın bir ordusudur. O bununla evliyanın kalplerini güçlendirir. Hakk’ı bilme ve ona uygun davranma, batılı bilme ve ondan sakınmadır. Gizli ve örtülü hakikatlere hikmet adı verilir. O, ledünni ilimdir.

Asıl manası, kendisi vasıtasıyla sefihlikten uzak durulan şeydir. İlme hikmet denilmiştir, çünkü onunla kâhinlikten uzak durulur ve onunla sefihlikten uzak durma gereği öğrenilir.[4] Cüveybir Dahhak (k.s.), İbn-i Abbas (r.a.)’den naklettiğine göre hikmet; Kur’an-ı Azimüşşan’ın tefsiridir.

Leys bin Süleym (k.s.)’den naklen Mücahit (r.a.) şöyle diyor: ➥ ”Allah dilediğine hikmeti verir.” kavlinde; ”o peygamberlik değildir, ancak ilim, fıkıh ve Kur’an’dır.”

Ebu’l Aliye (ks.) şöyle demiştir: ➥ ”Hikmet Allah korkusudur, çünkü Allah korkusu her hikmetin başıdır.” ➥ ”Hikmet, kitap ve anlayıştır.”

İbrahim Nehaî (r.a.h.): ”Hikmet, anlayıştır.” demiştir.

Fahr-i Kâinat (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

➥ ”Ancak iki kimse kıskanılır; Allah’ın mal verip de onu hak yolda bitiren kimse ve Allah’ın hikmet verip de onu uygulayan ve başkalarına öğreten kimse.” [5]

➥ ”Mü’minin kalbi hikmet pınarıdır.”

➥ ”Hikmet gönülde bir nurdur.”

➥ ”Hikmetin semeresi kurtuluştur.”

Bazı eksik bilgili kimseler; tasavvufun eski Yunancada ”bilim ve düşünce” manasına gelen ”sûfî” kelimesinden geldiğini söylerler. Bu görüşü felsefeyle iştigal eden bazı Müslümanlar da kabul etmektedirler. (Birunî vb. ) Hâlbuki İmam Gazali (rah.) başta olmak üzere hak üzere olan âlimler ise tasavvuf kelimesinin Arapça olduğunu iddia ve ispat ederler. Risale-i Kuşeyrî’de Abdülkerim Kuşeyrî Hazretleri felsefecilerin ve müsteşriklerin görüşlerini çürütmüş ve işin aslını ifade etmiştir.

”Manevi hikmet” manasında olan ”sûf” kelimesinden türeyen tasavvuf kelimesi; ariflere göre pek çok manaya gelir.

Ebu Bekir Kettânî (k.s.): ”Tasavvuf ahlak demektir. Kim senin iyi ahlakını geliştirirse arınmışlığını arttırmış, yani seni daha temiz, daha saf yapmış olur.” buyurur.

Ebu Muhammed Cerirî (k.s.) tasavvufu: ”Her çeşit üstün ahlakı edinmek, buna karşılık her çeşit kötü huydan sıyrılmaktır.” diye tarif etmiştir.

Şiblî (k.s.): ”Tasavvufun başı Allah’ı tanımak, sonu da O’nun tek ve ortaksız olduğunu ifade etmektir.” demiştir.

Ebu Hafs el Haddad (k.s.): ”Tasavvuf, bütünüyle edepten ibarettir.” demiştir.

Rüveym (k.s.): ”Tasavvuf, nefsi Allahu Tealaya, O’nun dilediği şekilde tabi ve teslim kılmaktır.” der.

Amr bin Osman el Mekkî: ”Tasavvuf, kulun her zaman o vakitte yapılması en iyi olan şeyle meşgul olmasıdır.” buyurmuştur.

Ebu Nuaym el-İsfehânî: ”Tasavvuf, matluba ermek için mahbuba rağbet etmektir.” der.

Tasavvuf kelimesi hz. peygamber efendimiz (s.a.v.) zamanındaki Ashab-ı Suffe’ye de işaret eder. Onlar ibadete düşkündüler, ehl-i ilimdiler, dünyaya da önem vermezlerdi. Suffe’nin bu davranışları ile gerçek sufilerin davranışları da aynıdır. Tasavvuf, mana itibariyle pek geniş olduğu için âlimler ve arifler tarafından çok değişik şekilde tarif edilmiştir. Bu sebebden dolayı bütün tarifleri derc etmeye kalksak, hayli yekün tutacağından bu kadarla iktifa ettik. Şu bilinmelidir ki, tasavvuf, ne Hind ne de eski Yunan kaynaklıdır. Hz. Kur’an ve Sünnet-i Seniyye ile sabit öz İslam’dır. İslam dinine sonradan eklenmiş bir şey değildir, dışarıdan alınıp yamanmış veya yapıştırılmış unsur da değildir. Aksine o, dinin özünü oluşturur ve cihad-ı ekberin de ta kendisidir.

Tasavvuf hakkında İmam Gazali (rah.), İhya-û Ulumi’d-din’de şöyle der:

➥ ”Tarikat, nefse karşı mücadeleyi ön plana almak, kötü sıfatları atmak, diğer her şeyle ilişkiyi keserek gayretin olancası ile Allah’a yönelmektedir. Bu dereceye ulaşınca ulu Allah kulunun kalbine egemen olur ve orayı ilim nurları aydınlatmayı kendisi üzerine alır. Kalbin işini Allah kendi üzerine alınca oraya rahmet yağar, her tarafına nur doğar, göğüs genişler, kulun önünde melekût âleminin sırları açılır, ilahi rahmetin lütfu sayesinde kalbin üzerini örten perde kalkıverir de orada ilahi sırlarla ilgili gerçekler parıldamaya başlar.”

Yine İmam Gazalî hazretleri şöyle buyurur tasavvuf hususunda: ”Bunu anlatmaya ifade ve söz sınırları dar gelir.”

Tasavvuf, nefis tezkiyesi ve zikrullahtan ibarettir. Yine İmam Gazali (rah.): ”Kesinlikle anladım ki Allah yolunu tutmuş kişiler sadece sûfilerdir.” [6]

Tarikat ile hakikatin her ikisine birden tasavvuf adı verilir. Kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallerle bezenip Allah u Teâlâya yakın olmayı öğretir. Tasavvuf, zahiri ilim ve hakikatlerle donanıp gönül ikliminden daha ötelere vasıl olabilmektir.

Kur’an ve Sünnet esasları üzerine kurulan tasavvuf terbiyesi, dinin bir parçasıdır, hem de en kıymetli vazifeyi gören bir parçasıdır. Bu yolun hz. Resulüllah (s.a.v.)’ın yolundan ayrı olmadığını büyük mutasavvıf Cüneydî Bağdadî (k.s.) şöyle dile getirir: ”Bizim şu ilmimiz peygamberimizin (s.a.v.) hadisleri ile pekiştirilmiştir.”

Biliriz ki, herkesin çalışarak ve tecrübe edinerek öğrendiği ilimlerin dışında, her kula nasip olmayan, Allah adamlarına mahsus ilimler vardır ki, buna bâtîni (ledünni) ilimler denir.

”Hayır! Andolsun, ebrarın (salihlerin) kitabı, İlliyyundadır.

– İlliyyun nedir, bilir misin?

–  (O İlliyyundaki kitap) içinde ameller yazılmış bir kitaptır.

– Onu mukarrebûn (Allah’a yakın olanlar) görür. (müşahede eder.)

– Şüphesiz ebrar (salihler cennette) nimet içindedirler.

– Orada koltuklar üzerinde (etrafa) bakarlar.

– Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün.

– Onlara mühürlü halis bir içecekten içirilir ki, sonu misktir. (İçildikten sonra misk gibi kokar.) işte yarışanlar ancak bunun için yarışsınlar.” [7]

Ebu Hüreyre (r.a.)’nin naklettiğine göre Hz. Resülûllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ➥ ”Saklı hazineler gibi, öyle ilimler vardır ki; onu ancak, ârif-i billâh olanlar bilir. Onlar, bu ilimden bahsettikleri zaman, onu ancak Allah’tan gafil ve cahil olan kimse inkâr eder.”

Yine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: ➥ ”Allah-ü teâlâ hazretleri, evvelkilerin ve sonuncuların ilmini bana verdi. Allah-ü teâlâ hazretleri bana değişik değişik ilimleri öğretti. Bir kısım ilimde onu gizlemek üzere benden söz aldı. Çünkü benden başkası o ilimlere tahammül edemez. Bir kısım ilimde de (onu gizlemek veya açıklamak konusunda) beni serbest bıraktı. Bir kısım ilmi de ümmetimden avam ve havasa tebliğ etme vazifesini verdi.”

Nitekim ulu sahabeden Ebu Hüreyre (r.a.), hz. Resülûllah’ın kendisine sır olarak bildirdiği fakat açıklamaya izin vermediği ilimlerden bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır: ➥ ”Resülûllah (s.a.v.)’den iki kap (iki çeşit ilim) ezberledim. Bunlardan birisini yaydım, diğerini yayacak olsaydım bu boğaz kesilirdi.” (Buhari)

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: ”Şüphesiz ki ilimden, gizli şeklinden gibi olanı vardır ki onu ancak Allah-ü teâlayı bilen âlimler bilir. Onu anlattıklarında ise ancak Allah-ü tealadan gafil olanlar onu inkar ederler.” [8]

➥ ”Bâtın ilmi Allah-ü teâlânın sırlarından bir sır ve hükümlerinden bir hükümdür. Onu dostlarından dilediklerinin kalplerine atar.” [9]

Resülûllah efendimizin (s.a.v.) ve ashab-ı güzininin irtihallerinden sonra âlimler, insanlar arasında Süreyya Yıldızı mesabesindedirler. İnsana düşen bu âlimlerin eteklerine yapışmak, Kur’an ve Sünnet yolundan zerre kadar ayrılmamaktadır. Çünkü Allah azze ve celle, kitabında birçok yerde onları övmüştür ve zatını onların tanıyabileceğini beyan buyurmuştur.

➥ ”Kulları içinde Allah’tan ancak O’nu hakkıyla bilen âlimler korkar.” [10]

Hazret-i peygamberimiz (s.a.v.) o rical-i gayb hakkında şöyle buyurur: ➥ ”Çölde yalnız kalan, bir şey kaybederse, ”Ey Allah’ın kulları bana yardım edin!” desin; çünkü Allah-ü teâlânın, sizin göremediğiniz kulları vardır.” [11]

Lakin batıni ilimler şeriata mugâyir değildir ve olamaz. Zira büyük mutasavvıflardan Ebu Said Haraz (k.s.) şöyle buyurmuştur: ”Zahir ilmine ters düşen her bâtîni hal ve ilim bâtıldır.”

Allah, âlimleri kendisi ve melekler ile birlikte şahit tutarak ne kadar değerli olduklarını şu ayetle beyan buyurmuştur:

➥ ”Allah, melekler ve âlimler şahiddir ki ondan başka ilah yoktur.” [12]

Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet olunur ki, Allah resülü (s.a.v.) buyurdu: ➥ ”Allah’ın kullarından bir takım insanlar vardır ki ne peygamberdirler ve ne de şehittirler. Lakin Allah katındaki mevkilerinden dolayı onlara hem peygamberler hem de şehitler kıyamet günü gıpta edeceklerdir.” Dediler ki: ”Ey Allah’ın Resulü kimdir onlar, bize bildirir misin?”Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: ➥ ”Akraba olmadıkları halde ve mâlî yönden hiçbir çıkarı olmadığı halde birbirlerini sırf Allah için seven kimselerdir. Vallahi onların yüzleri nurdur. Şüphesiz onlar nur üzere olacaklardır. Onlar, insanlar korktukları zaman korkmayacaklar, insanlar üzüldükleri zaman üzülmeyeceklerdir.” Sonra şu ayeti okudu:

”Haberiniz olsun Allah’ın velileri var ya; onlar için ne korku vardır ve ne de mahzun olacaklardır.” (Sure-i Yunus 62)” [13]

Şu âlemi, zahirde yöneten, süfli insanlar olsa da, hakikatte idare eden Allah’ın evliyasıdır. Şu hadis-i şerif bu hakikati izhar eder:
➥  ”Yeryüzünde Allah-ü teâlâ için üç yüz kâmil insan vardır. Onların kalpleri Âdem (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. Onun için kırk veli daha vardır. Kalpleri Hz. Musa (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. O’nun için beş veli daha mevcuttur ki, onların kalbi ise Cebrail (a.s.)’ın kalbi üzerindedir. Onun bir velisi daha vardır ki, onun kalbi de İsrafil(a.s.)’ın kalbi üzerinde bulunmaktadır.

Bu zat vefat edecek olursa, noksanlıktan münezzeh bulunan Allah, onun yerine üçlerden birini geçirir. Üç kişiden biri vefat edecek olursa, ona bedel olarak, beşlerden birini onun mevkine geçirir. Beşlerden biri ahirete irtihal ederse, yedilerden birini onun makamına tayin eder. Yedilerden biri vefat edecek olsa, onun makamına kırklardan birini bedel verir. Kırklardan bir kişi ahirete göçecek olursa, Allah onun makamına üç yüzlerden birini geçirir. Üç yüz kişiden biri ölecek olursa, onun yerine Allah umum halktan birisini geçirir. Allah-ü teâlâ, bunlar sebebiyle ümmetten belayı uzaklaştırır.” (İbn-i Mesud (r.a.)’den)

Bu hadis-i şerifi takviye eden şu hadis-i şerifler de kıyamete değin bu işin devam edeceği ve ayrıca zamanın en büyüğü olan velilerin de sayısını işaret etmektedirler:

➥ ”Ümmetimin içinde otuz üç ebdal racül vardır. Kalpleri Halilürrahman İbrahim Aleyhisselam’ın kalbi üzeredir. Ebdalden bir racül vefat ettiği zaman yerine bir başka racül getirilir.” [14]

➥ ”Şu ümmetim içinde otuz üç ebdal racül vardır. Yeryüzü onlar sebebi ile ayakta durur. Yağmur onlar sebebi ile yağar. Ve yardım olunanlar onlar sebebi ile yardım olunurlar.” [15]

Hz. Allah’ın insanların hidayetine vesile olarak kıldığı mürşid-i kâmillerin vasıfları hem Kitabullah’da hem de Sünnet-i Nebevîde tafsilatlı biçimde beyan olunmuştur:

➥ ”Hâlbuki O’nun velileri, ancak şirkten sakınan müminlerdir.” [16]

➥ ”Biliniz ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” [17]

Zikrettiğimiz ikinci ayet-i kerime de Allah dostlarının manevî bir koruma altında olduklarını ve onlara hüzün, gam ve keder olmayacağını belirtilmiştir. Zaten İslam tarihinde ulu zatların hayatlarına baktığımızda bunu pek rahatlıkla müşahede ederiz. Küfrün en şedid olduğu devirlerde bile mürşid-i kâmiller, sırtlarını Zat-ı Tekaddes hazretlerine dayadıkları için düşmana karşı pervasızca, hiçbir şeyden korkmadan, bıkkınlık, yılgınlık ve usanma göstermeden Hak uğrunda inanılmaz mücadelelerine devam etmişlerdir. Yine bir hadis-i kudsîde cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: ”Benim dostlarım kubbemin altındadır. Onları benden başkası bilmez.”

Hz. peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: ”Ümmetimin evliyası görülünce Allah hatırlanır ve anılır. Zira evliyanın yüzüyle müşerref olanın kalbinde Allah fikri bulunur.”Yani, Allah’ın nuru ile meşgul olan mürşidlerin simasında O’nun nur-u ilahisi bulunacağı için, onları görenler bu feyzi, nuru müşahede ederler. Onlar görüldüğü zaman kalplerde bir yumuşama, bir başkalaşma hissedilecektir. Bir ayet-i kerimede o mübarek zatlar şöyle tasvir edilir: ➥ ”Öyle kimselerdir ki, ayakta, otururken ve yanları üzere oldukları halde Allah’ı zikrederler ve göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.” [18]

Tasavvuf demek ayetlerde, hadislerde beyan olunan âlimlerin eteklerine sımsıkı yapışmak, onların izinde şer-i şerifi ihlaslı bir biçimde hayata geçirmek demektir.

Evvelce beyan ettiğimiz ayet ve hadislerin ışığında mü’minlerin, takvasına göre derecelendirilmiş olduklarını gördük. İşte bu derecesi yüksek olan mübarek zatların eteklerine yapışmamızı da yine Hz. Kur’an emrediyor: ”Ey iman edenler! Allah-ü teâlâdan ittika edin ve O’na vesile arayın.” [19]

Vesile; malum olduğu üzere vasıta manasındadır. Yani Allah’a yakın olabilmek için evvela yakın olanlarla bir olmak, O’nu tanımak için tanıyanlarla beraber bulunmak icab eder. Nasıl ki, hadis-i şerifler, Resülûllah (s.a.v.)’ı gören ashab-ı kiramdan raviler yoluyla, bir silsile halinde günümüze ulaşıyorsa, Nur-u İlahi ve feyz-i Rabbanî de bundan farklı değildir. Zira Cenab-ı Ahmed Mahmud Muhammed Mustafa (s.a.v.): ”Şüphesiz ki âlimler peygamberlerin varisleridir.” buyurmuştur.[20] Gerçek âlim ve mürşidleri vasıta kılarak yaratıcımıza ve mabudumuza yaklaşmak emr-i ilahidir.

Hakiki âlimlerle alâkalı pek çok ayet ve hadis vardır. İmam-ı Gazalî hazretleri de şöyle buyuruyor: ”Hatta onlar uyanık halde iken melekleri ve peygamberlerin ruhlarını görürler, onlarla konuşurlar ve onlardan birçok faydalar alırlar. Sonra haller; suret ve misallerin müşahedesinden yükselerek öyle derecelere varır ki, nâtıkın nitakı onlara dar gelir.” [21]

”Resülûllah (s.a.v.): ”Allah halifelerime rahmet etsin!” diye dua etti. Ashab: ”Halifeleriniz kimlerdir, ey Allah’ın Resulü?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v.) şu cevabı verdi: ”Onlar sünnetimi ihya eden ve onu Allah’ın kullarına öğretenlerdir.” [22]
➥ ”Kullarımızdan bazısı da Allah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.” [23]

Her daim dile getirdiğimiz gibi bazı kullar bazı kullarının önündedir, önderidir. Zaten Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle beyan olunur insanların hali:

➥ ”Üç sınıf olduğunuz zaman; ashab-ı meymene (amel defterleri sağ tarafından verilen müminler) ne mutlu onlara. Ashab-ı meş’eme (amel defterleri sol tarafından verilen münafık ve kâfirler) ne bahtsızdır onlar. Bir de sâbikûn (hayırda en ilerde olanlar ki, onlar ecirde de en) ileride olanlar. Onlar mukarrebûn (ilahi huzurda kabul ve yakınlık görmüş) olanlardır ve naim cennetindedirler.” [24]

Âlimler zâhiri ve bâtîni olmak üzere ayrılırlar. Bâtîni âlimlerin, şer-i şerife muhalif hareketleri olmayıp, ilm-i zahire de en iyi şekilde sahiptirler. Yani asıl mürşidlerin müridleri hem medrese talebesidir hem de birer sufidir. Bu hususlara malik bulunan tarikat ancak hak ve hakikat ehlidir. Zira resülullah efendimiz (s.a.v.), ebu Cuhayfe (r.a.)’ye: ”Âlimlere danış, hikmet sahiplerine karış, büyüklerle oturup kalk. ” buyurdu. [25]

Hz. Fahr-i Kâinat efendimiz (s.a.v.): ”İnsanlardan, Allah’ın zikri için anahtar olanlar vardır ki, onlar görüldüğüne Allah hatırlanır.” [26] Anahtardan maksat, kalplerin kapılarını açan mürşid-i kâmillerdir. Yani Allah’ın nasıl zikredileceği onlardan öğrenilir, yaklaşma usul ve yolları onlardan talim edilir.

Ebu’d Derda (r.a.), hz. peygamber (s.a.v.)’den sonra bu ümmetin yükünü çeken ulu zatları şöyle tanıtır: ➥ ”Allah’ın öyle kulları vardır ki kendi zamanlarında arzın manevi direkleri olan peygamberlere halife olmuşlardır. Peygamberlik kesilince Allah-ü teâlâ Ümmet-i Muhammed içinden abdal denilen velilerden bir grubu peygamberlerin yerine koydu. Onlar ne çok namaz kılarak, ne çok oruç tutarak, ne de çok tesbih çekerek insanların önüne geçtiler. Fakat onları öne geçiren husus, güzel ahlak, verada sadakat, güzel niyet, bütün Müslümanlar için sahip oldukları gönül selameti ve Allah için nasihat gibi güzel ahlaklarıdır.” [27]

➥ ”Gerçekten âlim, yeryüzünde Allah’ın (emir ve hükümlerini ayakta tutan) sultanıdır. Kim ona karşı gelirse helak olur.” [28]

Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetle, peygamber efendimiz (s.a.v.): ”Beş şey ibadettendir. Az yemek, camilerde oturmak, Kâbe’ye bakmak, okumadan da olsa Mushafa bakmak, âlimin yüzüne bakmak.” (Deylemî, Suyutî)Âlimlerin hususiyetleriyle alakalı pek çok hadis-i şerif mevcuttur. ”Âlimin yüzüne bakmak ibadettir, onunla oturmak ibadettir, onunla konuşmak ibadettir.” (Deylemî)

Ulemanın ve evliyanın tazim sahibi olduğu açıkça ortaya koyulduktan sonra bir hadis-i kudsîde de hz. Allah şöyle buyuruyor: ”Her kim benim veli bir kuluma düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açarım…” (Buharî)

Âdemoğullarının sığınacak manevi limanlarının ulema olduğunu zikredeceğimiz hadis-i şeriften anlıyoruz: ”Âlimler, ümmetimin eminleridir.” (Deylemi)

➥ ”Âlimler, yeryüzünün kandilleridir, peygamberlerin halifeleridir, benim varislerim(dirler) ve bütün peygamberlerin varisleridir.” (Deylemî)

İmam Gazali hazretleri: ”Veresetü’l Enbiya; zâhir ve bâtın ilme sahip olanlardır.” buyurmuştur.

Yine çeşitli hadis-i şeriflerde şöyle buyrulmuştur:

➥ ”Âlimlerin yeryüzündeki misali, gökyüzündeki yıldızlar gibidir. O yıldızlarla kara ve deniz yolculuğunda karanlıklarda yol bulunduğu gibi (âlimlerle de küfür, gaflet ve günah karanlıkları içinde) Allah’a yol bulunur. Yıldızlar yok olduğu (kaybolduğu) zaman yolcuların sapıtması yakındır.” (Ahmed bin Hanbel)

➥ ”Allah-ü teâlânın kulları içinden seçmiş olduğu bir takım kimseler vardır ki, Allah onları (fitne ve zulmetlerden uzak tutar) afiyet içinde yaşatır, afiyet içinde öldürür, afiyet (ve iman selameti) ile cennete götürür. Dünyada onların üzerine gece karanlığı gibi fitneler gelir, fakat onlar bunlardan selamette kalırlar.” [29]

➥ ”Her şeyin bir madeni vardır; takvanın madeni de ariflerin kalpleridir.” [30]

➥ ”Sizin hayırlılarınız, görülmesi size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminize bereket katan ve ameli ahirete rağbetinizi arttıran kimselerdir.” [31]

➥ ”Şüphesiz âlimler, sizin ile Rabbiniz arasında elçilik görevi yapmaktadır.” [32] Bu hadis-i şerifle, ulemanın vasıta görevi gördüğü aşikâre beyan edilmiştir.

Hz. Lokman (a.s.) oğluna: ”Oğlum! Allah’a yönelmiş âlimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur sahibi âlimlerden çıkan hikmetle de ölü kalpleri diriltir.” buyurdu.

Şimdi, büyük İslam âlimlerinin tasavvufla alâkalı sözlerini aktaracağız. Zira derya gibi ilimlere sahip olmaların rağmen pek çoğu bir mürşid-i kâmile bağlanmış, nefislerini tezkiye etmek için manevî salahiyet sahibi zatların önünde boyunlarını bükmüşlerdir. Bugün tasavvufa karşı çıkanlar evvela, o yüce âlimlerle kendilerini kıyas etsinler ve sonra onlara kulak versinler.

Fıkhın reisi İmam-ı Azam hazretleri, ömrünün ahirine doğru Cafer-i Sadık hazretlerine intisab etmiş ve şöyle buyurmuştur: ”İki senesi olmasaydı, Numan helak olmuştu.” [33]

Meşhur mutasavvıf Davud-u Tâi (k.s.)’de İmam-ı Azam hazretlerinden feyz aldığını söylemiştir.

Büyük âlimlerden Seyyid Şerif Cürcanî (k.s.): ”Hace Alâüdddin Attar’ın hizmetine yüz vurmayınca, Allah-ü teâlâyı bilemedim.” demiştir.

İmam Malik (rah): ‘‘Kim tasavvufun öğrettiği ahlak ve manevi hal ilmiyle yetinip fıkıh öğrenmezse, dinden çıkacak işler yapar, zındık olur. Kim de fıkıhla yetinir, ahlak ve manevi halleri öğreten tasavvuf ilmini öğrenmezse büyük günahları işler, fasık olur. Her iki ilmi öğrenen kimse gerçek bir Müslüman olur.”

İmam Şafii (rah), maddi ve manevi ilimlerin birleştirilmesiyle alakalı şu güzel şiiri söylemiştir:
”Hem fakih ol hem sûfî ol, sakın birisiyle yetinme

Bu sana hak için bir nasihattır dostum, incinme

Sade fakihin kalbi katı olur, tadamaz takvayı

Öbürü de cahil kalır, nasıl yapar ıslahı.” [34]

İbn-i Eymen, İmam Ahmed bin Hanbel ile ilgili risalesinde şunları anlatır: ➥ ”İmam Ahmed (rah) önceleri insanların sûfîlerle oturmasına mani olur ve: ”Onların bizim bildiklerimizden başka herhangi bir şeyleri yoktur!” derdi. Bir gece evinin dehlizinde yanına velilerden bir topluluk geldi. Kendisine şeriatın inceliklerinden bir takım sorular sorup onu cevaptan aciz bıraktılar. Sonra uçarak havaya çıkıp: ”Hadi sen de gel, bizimle uç!” dediler; imam buna güç yetiremedi. O günden sonra insanları sûfîlerle oturmaya teşvik etmeye başladı ve şöyle derdi: ”Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sağladılar.” [35] İmam Ahmed (rah) daha sonra sûfî Ebu Hamza el Bağdadî ile oturup kalkmaya başladı.

İmam Ahmed bin Hanbel (rah) sık sık Bişr-i Hafî (k.s.)’nin yanına gider, meclisinde otururdu. Tam manası ile ona bağlanmıştı. Bir defasında talebeleri kendisine: ”Sen hadis ve fıkıh alimi bir müctehitsin, muhtelif ilimlerde bir benzerin daha yok. Buna rağmen niçin böyle bir hali ahvali basit bir insanın yanına gidip geliyorsun, bu sana yakışır mı?” dediklerinde İmam: ”Evet, şu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim; o da yücelerden yüce Allah’ı benden daha iyi tanımaktadır.” dedi.[36]

İmam Gazali; Hüccetü’l İslam unvanıyla meşhur iken, kendisine Hâce Yusuf Hamedânî hazretlerini mürşid edinmişti. Ve şöyle buyuruyordu: ➥ ”Ben önceki halimde, salihlerin hallerini ve ariflerin makamlarını inkâr ederdim. Şeyhim Yusuf Nessâc’a gidip sohbetine girene kadar bu hâl bende devam etti. O birçok mücahede ile kalbimi aydınlattı. Nihayet bende başta anlamayıp inkâr ettiğim manevi ilim ve hallerden nasiplendim. Mürşidime gitmeden önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda, mekândan münezzeh bir şekilde Allah-ü teâlâyı gördüm. Bana: ”Ya Eba Hâmid!” dedi. Ben: ‘‘Acaba bana şeytan mı söylüyor” diye düşünürken, Hakk teâlâ şöyle buyurdu: ➥ ”Ey Eba Hâmid! Seni meşgul eden şeyleri terket, kendilerini yeryüzünde nazar mahalli yaptığım kimselerle beraber ol, onların sohbetlerine katıl. Onlar öyle kimselerdir ki, dünya ve ahireti benim muhabbetime karşılık feda etmişlerdir.” Ben: ”Ya Rabbi! İzzetin hakkı için senden istiyorum, bana onlara karşı güzel bir sevgi ve yakınlık nasip eyle” dedim. Allah-ü teâlâ: ”İstediğini yaptım. Seninle onların arasına perde olan, senin dünya ile meşgul olmandır. Öyleyse, ondan mecburen ayrılmadan önce, kendi ihtiyarınla hayatta iken kalbini çek kurtul! Muhakkak ben sana kudsî yakınlığımdan pek çok nur akıttım.” dedi. O anda sevinç ve sürur içinde uyandım. Hemen Yusuf en-Nessâc (k.s.)’a gittim, rüyamı anlattım. Hazret tebessüm edip: ”Ya Eba Hâmid! Bu hal bizim bidayetteki (başlangıçtaki) hallerimizdendir. Eğer benimle sohbet ve tam ülfet edersen (kaynaşırsan), senin basiret gözünü esmed-i teyid (nur-i ilahi) ile cilalarım; Arş, Kürsi ve mukarrebun melekleri görürsün. Bunlara da razı olmazsan, basiretin (manevi görüşün) daha ötelere uzanır, âlemlerin Rabbi ile konuşur duruma gelirsin.” dedi.” [37]

Büyük müfessir Fahreddin Râzî hazretleri de şöyle buyurmuştur: ”Ademoğullarının en hayırlıları da, en şerlileri de sufiyye arasında yer alır.”

Büyük müfessir şöyle devam eder: ”İslamî fırkalar arasında sufiyyeyi zikretmemek hatadır. Zira sufiyye sözlerinin hulasası şudur: ➥ ”Allah’ı bilmenin yolu, kalbin masivadan (boş şeylerden) tasfiyesi (boşalması, temizlenmesi) ve alaik-i bedeniyyeden (bedenin zararlı şeylerden) tecerrüdüdür (arınmasıdır). Bu ise güzel bir yoldur. (…) Mutasavvife taifesi (tasavvuf taifesi) Hakkı tefekkür (düşünmek) ile meşgul olurlar, alaik-i cismaniyyeden (dünyevi münasebetlerden) nefsi tecrid ederler (arındırırlar), ruhlarının ve kalplerinin zikr-i Hak’tan hâli kalmamasına çalışırlar, diğer ef’al (işleri) ve tasavvurlarında (düşüncelerinde) kemal-i edeble Hakk’a inkıyad ederler (boyun eğip, teslim olurlar). İşte onlar Ademoğullarının en hayırlı fırkasıdır.” [38]

İmam Şâtıbî hazretleri Kitabu’l İ’tisam’da şöyle der: ”Bir çok cahiller sufilerin ahkam-ı şer’iyyeyi (şer-i hükümleri) iltizamda (gereklilikte) mübalatsız (gereksiz) olduğunu itikat ederler (inanırlar). Ben onları, söylenen bu sözden ve bu itikattan tenzih ederim (uzak tutarım) . Onların tarikatleri sünnet-i seniyye üzerine bina olunmuştur.”

Meşhur Hanefi alimi İbn-i Abidin hazretleri şöyle buyurur: ”Bütün hasâil-i redieden (hasıl olan kötülükten) müberra (uzak) asdikâ’yı sâdat-ı sofiyye (samimi sofiler) hakkında bize söz düşmez. (…) Onların senaları (övgüleri) maarif-i ilahiyye (Allah’ı bilmek) ve hakaik-i rabbaniyeyi (rabbimizin hakikatlerini) isticlab eder (gerektirir). O da ancak tevhid ve tavsif-i Hak’la (bir olan Allah ile vasıflanmak ile) , hikemî mev’ızalarla (hikmetli mevzular )ve na’tı nebevî (peygamberimizi övmek) ile olur. Keza onlara uyanlara ve onların meşrebini tadanlara ve içinden aşk u şevk duyanlara diyecek sözümüz yoktur. Bizim sözümüz avâm, fâsıklar ve emsali (benzerleri) hakkındadır.” [39]

İmam Nevevî hazretleri şöyle buyurur: ”Tarik-i tasavvufta beş asıl vardır:

1-Zahir ve batında takvayı şiar edinmek (benimsemek),

2-Sözlerinde ve işlerinde sünnet-i nebeviyeye uymak,

3-İkbal ve itibar zamanında halktan bir şey beklememek,

4-Az olsun çok olsun Hakk’ın her şeyde, her türlü vergisine içten boyun eğmek,

5-Ferah ve sıkıntı zamanında Hakk’ı düşünüp, O’na rücu’ edebilmektir.” [40]

Sahib-i mezhep olan İmam Malik hazretleri şu sözü ne güzel söylemiştir: ”Tasavvuf bilmeyen fakih (fıhık ehli); fıska (doğru yoldan sapmaya), tasavvufu bilip de fıkhı bilmeyen ise zendekaya (dinsizliğe) düçar olabilir (düşebilir). Bu ikisini cem eden (birleştiren) hakikate vasıl olur (ulaşır)” [41]

Hanbelî mezhebinin imamı İmam Ahmed bin Hanbel hazretleri şöyle buyurur: ”Onlardan (sufiler) daha efdal bir zümre bilmiyorum.” [42]

Hâl böyle iken, tasavvuf; Kur’an, Sünnet ve ulemanın beyanları ile hak ve hakikat iken, onu, lâfzen aslı kaynaklarda geçmiyor diye inkâr etmek hiçbir Müslüman’a yakışmaz ve akıl ile mantık bağlamında bu inkâr açıklanamaz. Zaten zamanının tefsir, hadis, fıkıh ilminde zirve olan şahıslarla, zühd ve takvada en ileriye gitmiş zatlar, eğer tasavvufun gerekliliğine işaret etmişler ve bir mürşid-i kâmile bağlanmışlarsa, ilimde avam tabakasında olanlara herhalde laf düşmemektedir.
➥ ”…Allah kime hidayet verirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, artık ona asla doğru yolu gösterecek bir veli bulamazsın.” [43]

➥ ”…Bizi doğru yola, nimetlerine erdirdiğin kimselerin yoluna eriştir, gadaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil.” [44]

| Akademi Dergisi

[1] Sûre-i Bakara/151

[2] Sûre-i Bakara/269

[3] Sûre-i Maide/110

[4] İmam Kurtubi, El-Camiu li-Ahkami’l Kur’an, cilt 3, saife 559-560

[5] Buhari;1409, Müslim; 816, Nesai; 5840, İbn-i Mace; 4208

[6] İmam Gazali, El-Munkizu Mine’d-Dalal, s. 23, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1948

[7] Sûre-i Mutaffifin/18-26

[8] Deylemî, Ali el Muttakî

[9] Deylemî; Müsnedü’l Firdevs

[10] Sûre-i Fatır/28

[11] Taberanî, Fi’l Kebir

[12] Sûre-i Al-i İmran/18

[13] Sünen-i Ebu Davud

[14] Müsned-i Ahmed Bin Hanbel; Üsame bin Sabit(r.a.)’den rivayet edilmiştir.
[15] Taberani/ el-Kebir

[16] Sûre-i Enfal/34

[17] Sûre-i Yunus/62

[18] Sûre-i Âl-i İmran/191

[19] Sûre-i Maide/35

[20] Tirmizi, Ebu Davud, İbn-i Mace, Dârimi

[21] El-Munkizu Mine’d-Dalal, sh. 15

[22] Ebu Nuaym; Ahbaru Isfahan, Taberani; el-Evsaf, Heysemi; Mecmau’z-Zevaid

[23] Sûre-i Fatır/32

[24] Sûre-i Vakıa/7-12

[25] Hâkim-i Tirmizi, Taberani

[26] Taberani, Beyhaki

[27] Hakim et-Tirmizi; Nevadiru’l-Usul, Suyuti;el-Haberu’l Dâl, Zebidi; İftahu’s Sâde

[28] Deylemi; Müsned, Suyuti; el-Camis’s-Sağir

[29] Ebu Nuaym; Hilyetü’l Evliya

[30] Taberani; el-Kebir, Suyuti; el Camiu’s Sağir

[31] Ebu Ya’la; Müsned, Hâkim et-Tirmizi; Nevdiru’l Usul

[32] Hâkim; Müstedrek, Taberani; el-Kebir

[33] Ali el Kârî; Şerhu Ayni’l İlm, Abdulkadir İsa; Hakaik ani’t Tasavvuf

[34] Muhammed Atîf; Divanu’ş Şafii, sh: 34

[35] İmam Şarani; el-Envaru’l Kudsiyye

[36] Feridüddin Attar; Tezkiretü’l Evliya

[37] Taşköprüzade; Mevzuatu’l Ulum, Asitane Yayınevi

[38] Fahreddin Razi, İtikadâtu Fıraku’l Müslimin ve’l Müşrikin

[39] Resail-i İbn Abidin; Şifau’l Alil

[40] İmam Nevevî, El Makasıd

[41] Abdülbâki ez-Zerkâni, Fıkh-ı Malikî Şerhi, cilt 2, s. 195)

[42] Muhammed Sifâranî, Gızâu’l Elbab li Şerhi Manzumeti’l Âdab, cilt 1, s. 120

[43] Sûre-i Kehf/17

[44] Sûre-i Fatiha/6-7

Mevlevi Tarikatını bozan Sabetayist; Bey Baba

Mevlevi Tarikatını bozan Sabetayist; Bey Baba…

İslam dininin on iki hak tarikatından Kadiri ve Nakşi hariç diğer onu bozuldu. Bunların son ve hakiki mürşidleri yerlerine kimseyi bırakmadılar. Takdir-i İlahi böyle idi ve bu yollar sonlandırıldı. Lakin, bunu kabul edemeyen bazı tarikat mensubu kişiler, tamamen kendi kararları ile yollarını devam ettirmek ve mürşidlik iddia etmek yolunu tuttular. Bunların hiç birinin ve bunlardan sonra yerlerine gelen hiç birinin Rasulullah (s.a.v.) efendimizden manevi icazetleri yoktur. 

Bir de bu yollar, kendilerini Müslüman gibi gösteren Sabetayistlerin ellerine de geçmiş ve iyice tahrif edilmişlerdir. Mevlevi tarikatında, bozulana kadar böyle saçma sapan, kendi etrafında dönme şeklinde bir sema olmadı. Ney denilen musiki aleti hiç bir manevi değer ifade etmedi. Tasavvuf ehl-i Müslümanlara, tasavvuf ehli olmayan müslümanlara caiz olan şeyler bile haram iken, zikir ehline mübahlar bile haram iken müzik aletleri nasıl olur da ibadet olarak kullanılabilir? Aşağıya iktibas edeceğimiz ropörtajı okuduğunuzda, aylardır Akademi’de anlatmak istediğimiz acı gerçekleri görmüş olacaksınız.
 ***
MEVLEVÎ TARİKATI NASIL TAHRİF EDİLDİ? Alanya eşrafından, Hasan Arıkan ve Mehmed Arıkan hocaefendilerin babaları muhterem Mustafa ARIKAN (merhum) ile yapılan röportaj. Bu röportaj 1978’de Haftalık UFUK gazetesinde yayınlanmıştır. Ufuk soruyor, o da cevaplıyor…UFUK: Efendi hazretleri (Süleyman Hilmi Tunahan k.s.), MEVLEVÎ tarikatının bozulduğunu, size nasıl anlatmıştı?
MUSTAFA ARIKAN: Efendi hazretlerine (k.s.), bir münasebet düştüğünde sormuştum:

➥ ”Konya’da Celaluddin-i Rumî hazretlerinin türbelerini ziyaretimde dikkatimi çeken, birkaç dervişin, düğmeye basınca raks ettikleri doğru mu ve SEMA’dan mıdır, yoksa nefsani raks mıdır?” diye sorduğumda, Efendi hazretleri, bu soruma şöyle karşılık vermişlerdi:  

➥ Konya MEVLEVÎ tekkesinde son zamanlarda bir Yahudi dönmesi üç sene şeyhlik yaptı. Ve (tarikatı) bu hale getirdi. Fakat MEVLEVÎ tekkesini bozabilmek için, kuvveti ve ana fikri şuradan almıştı:

”Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretlerini terbiye eden Şemseddin Tebrizî, Celaleddin-i Rumî’yi sohbetine alınca, onun teslimiyetini ölçmek için ”sohbette hamr (içki) lazımdır”, buyurmasıyla, Celaleddin-i Rumî hazretleri müskiratçıdan şarap alıp getirmişti.
 Gerek Tebrizî, gerek Celaleddin-i Rumî hazretleri, asla şarap içmediler. O getirilen şarab, kabı kırılarak helâya dökülmüştü.

İşte tarihteki bu imtihan hadisesinden, Yahudi dönmesi faydalandı. Böyle meşru’iyetin hılafına bir imtihanı, Yahudi dönmesi, silah gibi kullandı.

Bu dönme, evvela tarikata intisap edip MEVLEVÎ tekkesine alındı ve uzun zaman yemeden-içmeden ibadet etti… Halbuki geceleri kimsenin görmediği zamanda yerdi.

Fakat yemez-içmez ibadet eder, diye şöhret yaptı. Bu arada da tekkenin şeyhi vefat etti. Bu Yahudi dönmesi, yemez-içmez ibadet eder, şöhretiyle postnişîn yapılarak, bütün MEVLEVÎ müridleri kendisine (biat ve) inabe ettiler.
Bu usta Yahudi epey bir zaman müridleri tam kendisine bend edinceye kadar çalıştı. Bütün müridlere hakim olduğuna dair iyice kanaati hasıl olunca, yavaş-yavaş menfur fikirlerini işlemeye başladı.  

➥ ”Biz, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin yolcusuyuz. Halbuki o Şemseddin-i Tebrizî ile sohbette şarap içtiler bilahare nasuh bir tevbe ederek bu dereceye kadar yükseldiler.” gibi, güya nasihat ederek müridleri içkiye hazırladı.  

➥ Biz de içeriz, bilahare tevbe eder yükseliriz” dedi. Ve içkiler içildi. Tam sarhoş olunca dışarıda adamları vasıtasıyla hazırladığı kötü kadınları da içeri aldırdı. Sarhoşların önünde kadınlar dönmeye raksetmeye başladılar.
Yoksa Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin SEMA’ı ile bunların uydurdukları birbirine tamamen zıttır.”
 ***
Mustafa Arıkan devamla şöyle dedi:  

➥ O Yahudiyi ben tanıyorum.. Efendi hazretlerinden (k.s.) bunları dinlediğim zaman, hafızamdaki Beybaba hâtıram aklıma geldi.

Hz Üstazımız’ın (k.s.) bu hadisede bahsettiği adam olduğuna inandığım için, bu adamla cereyan eden hatıramdan bahis ile canlı bir misal vermiş olacağım.Beybaba Kimdir?
 1931 Yılında Adana ili Karaisalı ilçesinin pos ormanından kestirilen keresteler, Bayraklı deresiyle Seyhan nehrine naklediliyor ve oradan da Adana’ya taşınıyordu.
 Babam rahmetli, bu nakliye işinin müteahhidi olarak çalışıyordu.
 O zaman Orman işletmesinin müteahhidi olarak de Sadettin Bey adında bir zat var idi. Bunun müstear ismi, yani lakabı ”BEYBABA” idi.

Ben babamın kâtipliğini yapıyordum ve henüz 17 yaşındaydım.

Keresteleri Bayraklı deresinden nehre ve oradan Adana’ya kadar 4 ay gibi uzun bir zamanda 300 işçi ile indirmiştik.

Tam Adana tren köprüsü civarına keresteler gelince nehrin önüne bağladık. Keresteleri dışarı çıkaracağımız sırada, kuvvetli bir sel geldi. Bağı kırdı.

Keresteler denize doğru yürümeye başladı. Bunu gören Adana’nın bilhassa fellah insanları:
➥ ”Nehir getirdi, biz götürdük’‘ diyerek, nehirdeki keresteleri kısmen evlerine taşıdılar. Bilâhare Orman İdaresi, duruma el koydu.
İhbar edene 20 kuruş verileceği ilan edildi.  Ve birçok ihbar geldi… Kerestenin büyük bir kısmı bu suretle tekrar ele geçirildi.

Fakat Orman İşletmesi müteahhidi Beybaba orman rüsûmünü yatırmamış olmasından sebep kerestelere Orman Müdürlüğü el koydu.
Devletin Ameleye Verecek Parası Yok

Biz, amele başı olarak getirme ücretimizi almak için ziraat vekaletine müracaat ettik. Bize telgrafla cevap verdiler. 

➥ ”Amele hakkı mahfuzdur. Keresteler satılınca hakkınız verilecektir.” dediler.

Bunun üzerine Orman Müdürlüğü ameleyi Alanya’ya gönderecek kadar, o zamanki kereste tüccarlarından bize para alıverdi. Ameleyi gönderdik.

Ben işleri takip için Adana’da kaldım.

Bu arada bir gazete de, aklımda kaldığına göre (Ahmet Emin Yalman’ın çıkardığı Vatan Gazetesi olsa gerek),  

➥ ”Oyuncu bir bar kızının bir buçuk milyon lira ile Türkiye’den Macaristan’a dönmekte olduğunu” yazmıştı.

Bu haber beni şok etti. Sanki bu millet parayı sokakta buldu da verdi. O zaman hükumetin bütçesi ancak bu kadardı. Hükumet bir senelik bütçesi mukabili parayı Macar oyuncusunun götürmesine nasıl müsaade ediyor, aklım bunu kabul etmedi.
”Bunda bir esrar var, Beybaba’dan sorayım.” diyerek gazeteyi elime aldım. Ekseri Beybaba’nın gündüzleri bulunduğu, Yıldız Kıraathanesi’ne vardım. Beybaba bir masada birkaç adamla iskambil dedikleri oyunda idi. Karşısına dikildim, beni görünce; 

➥ ”Ne o Mustafa” diye sordu. Ben de gazetenin o kısmını göstererek dedim ki: 

➥ ”Macar oyuncuya para bulunuyor.. Efendim bunu çözemedim.”

Ziraat vekaleti bize amelenin hakkını vermiyor. Parası yok. Kerestelerin satılmasını bekliyor. Fakat Macar oyuncuya bu kadar para veriyor. Bunun sizin tarafınızdan çözülmesini rica ediyorum.”

Beybaba, Kilisli Kör Mahmud diye maruf kâhyası ile birlikte bizi evine çağırdı ve: 

➥ Akşam ben sana bu hususu geniş geniş anlatayım.”dedi.

Akşam dediği saatte Beybaba’nın evine gittik. 

➥ ”Çocuk seni gözüm tuttu. Bizim işimize yarayacaksın. Ve ileride seni büyük adam edeceğim” diye söze başladı ve şöyle devam etti: 

➥ ”Oğlum bu milleti, birinin kıçını koklamadan (izahı ileride gelecek) kurtarmak için evvela nefis ve şehvet yollarını açtık ve ilk olarak Macaristan’dan bin oyuncu çingene kızı getirdik. Bunların en ustası ile İstanbul’da Daru’l-bedayi adında (şimdiki Şehir Tiyatrosunu) açtık. Ve sanattır diyerek genç kızları teşvik etmeğe başladık.

Barlar açtırdık. Gazinolarda çalıştırmak suretiyle yavaş-yavaş yerli halkın taassubunu kırarak sahnelere, barlara, gazinolara rağbeti temin ettik. Ve bugün artık, Macar çingenelerine ihtiyaç kalmadı. Yavaş-yavaş gönderiyoruz. Ancak giderken sırtlarındaki elbise ve pek cüz’i bir harçlıkla hudud dışı edildiler.

Fakat yerli halkı bu işe teşvik için birbuçuk milyon götürüldü, diye ilan edilir. Böylece, güzel kızları olan anne ve babalar özenirler: ”Bizim kızımız yapamaz mı, yüz lira da mı alamaz, diye düşünerek adım-adım yaklaşırlar.” dedi.

Bu hale milleti getirinceye kadar bunun gibi bir çok planlar tatbik ettiklerini söyledi.

Selanikliymiş!

Selanik asıllı olduğunu sonradan öğrendiğim, Beybaba, daha sonra şunları anlattı: 

➥ ”Ben Rusya’da uzun zaman sağır görünerek kiliseye hizmet ettim. Ve İstanbul patrikhanesine çancı olarak gönderildim. Patrikhanede epey bir müddet sağır olarak çalıştım. Beni sağır diye söz saklamazlardı.

Ayrıca, ben seferberlikten önce, Adana’nın Karaisalı kazasında kaymakamlık yaptım. O zaman kızılbaşlara Babalık yapmıştım. Sizin getirdiğiniz keresteleri, bana ücretsiz taşıdılar. Daha ben neler gördüm ve neler geçirdim.

Mesela İstiklal muhakemesinden sonra istediğimiz inkılâpları yapmağa iki cihetten itiraz başladı.

Birisi siyasi idi. Harpte çarpışıp da kazananlar arasında bu mühim idi.

Diğeri de, arkasından gidilen büyük ve şöhret sahibi âlimler idi. Bunları yok etmek lazımdı.

Birinci mühim olan, siyasi ve fikri ayrılığı bulunanları temizlemekti. Bunun için ”İzmir suikastı’‘ tertiplendi. Bunda benim rolüm büyüktü. Bu suretle bir çok fikir muhalifi kimseler öldürüldü.

İkinci olarak, arkasından gidilebilecek şöhret sahibi büyük âlimler geliyordu. ”Menemen hadisesi” yapıldı. Edirne’den Van’a kadar şöhret sahibi âlimler, bu hadise ile alakalandırılarak, ele geçenler imha edildi.”

Şimdi de Mevlevihane’ye Gidiyor

”Ben tekkeleri kapatmak için Konya MEVLEVÎ tekkesine intisap ederek yemez-içmez dervişlik yaptım. Şöhrete ulaştım.

Oğlum, yemez-içmez adam yaşar mı? Ama, geceleri gizli yer, kimseye görünmezdim. Bir gün şeyhimiz öldü.

Benim yemez-içmez ve devamlı ibadetimden dolayı en ehil olarak şeyhlik makamına geçmemi uygun gördüler. ”postnişîn” oldum.

Arkadaşları güzel idare ederek kendime bağladım. Ve yavaş-yavaş işlemeye başladım:➥ ”Mevlânâ Celâleddin-i Rumî hazretlerinin O kadar büyük dereceyi kazanması, sohbet esnasında Şems-i Tebrizi ile şarap içti, bilahere nasuh bir tevbe edip bu dereceye erişti, bizim de aynı yolu takip etmemiz lazım.” diyerek işledim.

Bir gün şarabı tekkeye soktum. Dışarda bu işi tezgahlayanlar da vardı. Güzel kadınlar da hazırlandı. Şarap içince, tabii şişede durduğu gibi durmadı, sohbet kadınsız olmaz dedik, kadınları da tekkeye soktuk. Onlar da raks etmeye başladılar.

Kadınların raksı ile sema dedikleri, böylece birbirine karıştı. Kısaca tekke, meyhane ve kerhane haline getirildi.

Muayyen günlerde insanlara da bu durumu teşhir ettim. Sarhoş dervişlerle kadınların sema yapması, raksı, zıplamaları, hoplamaları derken tarikatın ahlâksızlık olduğuna seyircileri inandırdıktan sonra, bu durumda, tarikatların ve tekkelerin artık kapatılmasının gerekli olduğu hakkında rapor vererek, MEVLEVÎ tekkesinden ayrıldım. Ve benim raporumla tekkeler, tarikatlar suçüstü yakalandı.”

Selanik asıllı Beybaba, bana dönerek devam etti:➥ ”Oğlum kötülüğünü göstermeden kapatsak, halk tepki gösterirdi. Buna mahal bırakmadık. Ben Selanik’liyim. Bunları söylemekten maksadım beni tanımanızdır. Ben seni yanıma alıp yetiştireceğim.”



Bu sözlerini, uzun süre hayretler içerisinde dinleyip ayrıldıktan sonra, otele gelirken, yanımdaki kâhya’ya, Kilisli Kör Mahmud’a sordum:
 ➥ Bu Beybaba’nın; ‘Milleti, birbirlerinin kıçını koklamaktan kurtardık.” demesi nedir?

Kâhya:
 ➥ ”Anlamadın mı?.. Cemaatle namaz kılmak, arka arkaya değil mi?” dedi. Ben de: 

➥ Anladım da, ancak senin nasıl anladığını öğrenmek için sordum.” dedim.

Sonradan, Kâhya’nın anlattığına göre, bu adama, Beybaba denilmesinin sebebi, milyonlarca liralık araziye sahip olmasıymış! Çok zenginmiş…

Gittiği kahvede bütün oturanların çay paralarını, oturduğu lokantada yemek yiyenlerin bütün ücretlerini ödemesinden dolayı, halk ona bu ismi takmış.

Kâhya ayrıca,  
➥ Bu adamın, karısı adına Selanik’te bir buçuk milyon liralık (o zamanın parasıyla) mal ve arazisi var, diye, Adana’dan sürülen Rumların hanları, dükkânları ve çiftlikleri bu adama verildi. Adana’nın en zengini oldu. Güya Rumlara da Selanikte’ki arazileri verilmiş..” dedi.

Efendi hazretlerinin (k.s.) bize bildirdiği:
 ”MEVLEVÎ tarikatını tahrif eden Yahudi dönmesinin” perde arkasındaki kimliğini okuyucuların firaset ve iz’anlarına sunuyoruz. 


| Alanya / Kıvrasıllı, Mustafa ARIKAN
| Akademi Dergisi 

Kuveyt Karadavi’yi Sınır Dışı Etti. Kuveytliler Nato İmamı lakaplı Yusuf el Karadavi’ye hak ettiği tepkiyi gösterdiler.

Kuveytliler Nato İmamı lakaplı Yusuf el Karadavi’ye hak ettiği tepkiyi gösterdiler.
Kuveyt İçişleri Bakanlığı, Kuveyt’e gelen Katarlı Şeyhi halktan gelen protestolar nedeniyle sınır dışı etmek zorunda kaldı. Kuveyt Karadavi’yi sınır dışı etti.

Fars Haber Ajansının Nehreyn.net adlı haber sitesinden aktardığı habere göre tartışmalı fetvaların sahibi Katarlı Müslüman Alimler Birliği Başkanı Şeyh Yusuf el-Karadavi’nin Kuveyt’e yaptığı ziyaret başına dert açtı.
Karadavi Kuveyt’te yoğun protestolarla karşılandı ve ülkeyi birkaç saat içinde terk etmek zorunda kaldı.

Kuveyt’te gerçekleştirilen Uluslararası İslami Yardım Kurumu Toplantısı’na katılmak üzere ülkeye gelen Karadavi, son iki sene içinde Batı ve Siyonistlerin Arap Dünyasında gerçekleştirmek istedikleri planları doğrultusunda Selefi ve Vehhabi grupların kanlı eylemlerini destekleyen fetvalar verdiği için ülkede tepkiyle karşılandı.

Yetkili kaynakların aktardığına göre, Kuveyt İçişleri Bakanlığı Karadavi’yi diplomatik pasaportla geldiği ülkeyi bir an önce terk etmesi gerektiği konusunda uyardı. Karadavi Kuveyt’e gelip oteline yerleştikten kısa bir süre sonra, toplantıya dahi katılamadan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu uluslararası kurum sözde yardım projeleri adı altında Afrika ve Asya’da kabileciliği ve Vahabiliği yaymak için faaliyet göstermekle suçlanıyor.

Son birkaç gündür sosyal ağ kullanıcıları Kuveytli vatandaşlar ve insan hakları savunucuları, Karadavi’nin bu ziyaretini kınayarak İçişleri Bakanlığı’ndan bu fitne dolu fetvaların sahibi ve Arap ülkelerini bölen bu şahsı ülkeden çıkarmalarını istediler ve Kuveyt halkının bu şahsa karşı hiç ilgi beslemediğini söylediler.

(medyasafak)

Karadavi, “Erdoğan’ı Protesto Etmek Haramdır.” şeklinde fetva da vermişti.

Sözde Dünya Müslüman Ulema Birliği Başkanı ve Suriye halkının kanlarının akıtılmasına sebep provokasyon fetva zincirinin sahibi Yusuf el-Karadavi; ihvancı ortağı Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye halkının öfkesinden kurtarma yarışına girdi.

Karadavi; ”Türkiye halkının Erdoğan’a karşı protesto gösteri düzenlemelerini haram kılan ve Erdoğan’ın etrafında kenetlenme gereğini belirten” bir fetva yayınladı.

Kendisini finanse edenlerin plan, istek ve direktifleri doğrultusunda tüm Müslümanlara karşı düşmanca ve şeytani fetvalarıyla bilinen Karadavi; Türkiye halkının günlerdir AKP hükumetine süren protesto ve öfkelerini haram kılmak için batılı ihvancıların talimatlarıyla fetvasını yayınladı.

Karadavi Müslüman Ulema Birliği adına ve Birlik Genel Sekreteri Ali Karadağı’nın imzasıyla Türkiye’deki protestocuları ”küçük bir azınlık muhalefet” olarak nitelendirerek, onları çoğunluk ve demokrasiye saygı duymalarına çağırdı.

(sana)

Karadavi, kendisini hicri 15. asrın müceddidi ilan eden sözde mürşid Mahmud Efendi’yi (Mahmud Ustaosmanoğlu’nu) da mürşid / müceddid ilan etmeye gelen 350 kişilik sözde İslam alimleri heyetinin en başta gelen isimlerindendi. Oysa peygamberimizden bu güne kadar hiç bir müceddid, zamanın alimlerinin oylamaları / seçimleri ile seçilmedi.

| Akademi Dergisi

Körler sağırlar birbirini ağırlar. Mahmud Efendi müceddidmiş…

Kendi sitelerinden alıntılıyoruz:

Mahmud Efendi Hicri 15.Asrın Müceddidi Olarak İlan Edildi.
Hindistan-Hayderabad Al Mahad Ul Aaali Ali İslami Üniversitesi ve Marifet Derneği tarafından İstanbul WOW otelde düzenlenen ve 2 gün süren Uluslararası İnsanlığa Hizmet Sempozyumu, Mahmut USTAOSMANOĞLU Efendi Hazretlerine “İslam’a Üstün Hizmet Ödülü” verilmesi ile sona erdi.

42 ülkeden ve tamamı Ehl-i sünnet olan 350 alim ve 6 bin kişinin iştirakiyle gerçekleştirilen sempozyum, büyük ilgi gördü.

Muhammed Avvame, Yusuf El-Kardavi (Video kaydıyla) ve Faruk Hamade gibi seçkin alimler konuşma yaptı.
Burada bir duralım;

1- İslam tarihi boyunca gelmiş geçmiş diğer müceddidlerin hiçbiri, zamanının alimlerinin seçimi ile müceddid olmadılar. Bu güne kadar böyle bir tiyatro görülmedi. Müceddileri Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ruhlar alemindeyken seçmiştir. Müceddidlik seçimle değil, atama ile belirlenen bir makamdır. Daha gençlik yıllarında, kendini müceddid/mürşid zan ettiği ilk devirlerde bile Mahmud Efendi ikaz edilmiş ama bu ikazları dikkate almamıştır. Bunun üzerine, ilim sahibi bir gurup insan, Mahmud Efendi’nin yanına gitmiş, kendi talebelerinin yanında onu zor duruma sokmuştur. Bunun üzerine “Ben kendi camiinde, kendi halinde İslam’a hizmet eden bir hocaefendiyim. Benim bir mürşidlik iddiam yok. Bu, beni sevenlerin bana yakıştırmasıdır.” demek zorunda bırakılmıştır. Maalesef bu hallere bile düştüğü halde, yine de mürşidlik iddia etmeye ve kendisinin mürşid olduğuna inananlara zikir tarif etmeye devam etmiştir.
2- “Hepsi ehli sünnet alimleri” deniliyor. Hal bu ki en başta isimleri sıralanmaya başlayan kişiler bile ehl-i sünnet değil. Misal Yusuf el Karadavi… Kendini müceddid zan etmekte ısrar eden cami imamı Mahmud Efendi‘nin pek çok talebesi Yusuf el Karadavi’yi sapkın inançlarından ve ehli sünnet olmayışından dolayı tenkit etmiş ve reddiye yapmışlarken, Mahmud Efendi’nin bu yaptığına ne denilir? Karadavi gerçek yüzü için bakınız:Tıklayın…

3- Alim oldukları iddia edilen 350 kişilik listenin içindeki pek çok kimsenin ulema sınıfından olmadığı görülüyor. Pakistan milletvekili, bilmem nerenin vali ya da belediye reisi bu müceddid seçen özel gurubun içindeler.4- Bu toplantıda, hakkında pek çok soruşturma yapılmış ve nihayet hapis cezası almış adı tokatlayıcıya çıkmış Jet Fadıl, en ön saflardadır. Ve kendini Müceddid ilan ettiren Mahmud Efendi, bu şahsın bu tiyatroyu organize etmesine, finanse etmesine ve bu arada yeni yaptığı otelini pazarlamasına müsaade etmiştir. Hal bu ki İslam ticaret hukukunda olmayan bir malın satılmasına izin yoktur. Kadı böyle bir alış verişi bozar. Bu nedenle olmayan devre mülkler, sadece proje aşamasındayken ya da sadece temel aşamasındayken satılamazlar. Bir kadının bile bileceği en zaruri fıkhi meseleyi müceddidimiz bilmiyor mu? Biliyorsa kendinin bile alet edildiği böyle bir yanlış ticarete neden ses etmiyor? 
5- Erbakan’ı halife, partisini de islami parti ilan eden, medreselerinden yetişip mezun olan mü’minlerin, samimiyetle bu küfür partisini İslami parti kabul etmesine ve bu küfür devletinde darül islam fıkhı tatbik etmeye çalışıp aciz kalmalarına, akıl almaz gereksiz sıkıntılar çekmelerine ses etmeyen müceddidimiz, genel evden vergi alan bir devletin İslam devleti olamayacağını, bu devletin küfür sistemine tabi bir partinin İslami olamayacağını, kadınların seçme ve seçilme haklarının olmadığını, erkeklerden ise sadece bilenlerin/çok seçkin bir azınlığın seçip seçilebileceğini yani burada bir tiyatro çevrildiğini bilemiyor mu? Bildiyse neden bu tiyatroya onlarca yıldır dahil oldu? “Bu devlet darül haptir” diyenleri -ki aralarında son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi bile vardır.-  sert tenkit eden müceddidimiz neyin kafasını yaşıyor?

6- Hemen söyleyelim neyin kafasını yaşadığını… Ülkemizde İslami camianın çok iyi tanıdığı, İslami kültürü-bilgisi de olan meşhur psikoloğumuz Prof. Dr. Sefa Saygılı “Bu Mahmud Efendi benim hastamdı. Bana getirirlerdi. İlaç verir gönderirdim. 15 gün sonra kontrole geldiğinde beni ilk defa gördüğünü zan ederdi. Tanımazdı bile.” demiştir.

Yine cemaatin içinden olup, Mahmud Efendi’ye yakın kişilerden elde ettiğim bilgilerden biliyorum ki, Mahmud Efendi uzun yıllardır ilaç tedavisi görüyor ve herkes kafasına göre bir doktora götürüyor. Yani daha kendisini hangi doktora götüreceklerine kendisi karar veremiyor. 
Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Prof. Dr. Sefa Saygılı’dan dinlediklerini, Yazar Ali Eren aktarıyor:
“Mahmud Efendi çok hasta ya.. Ama bayağı hasta…”

https://ok.ru/video/682518055594

Mehmet Fahri Sertkaya

Siyasal İslam, İslami parti, Necmettin Erbakan ve Mahmud Efendi. Kim bu filmin senaristi?

Sizce Erbakan, Tansu Çiller ile koalisyon yaparken onun Sabetayist bir gizli Yahudi olduğunu, kocası Özer Uçuran Çiller’in de bir Tapınak Şövalyesi olduğunu biliyor muydu?

Ya da Erbakan’ları Çiller ile bile ortak hükumet kurmuş birileri, nasıl olur da DYP’ye ya da benzerlerine oy vermiş cemaatlere gâvur muamelesi yapabildi/yapabilir?

Haydi bunu da geçtik, şu “İslami parti” dedikleri şey nedir? Bunun fıkhını kim belirlemiştir? Bunun dayandığı şer’i deliller nedir? Gerçekten İslam’da böyle komedi bir düzen, böyle komik, gülünesi, saçma sapan, bilen bilmeyen herkesin seçebildiği, bilen bilmeyen herkesin seçilebildiği, kadın erkek herkesin seçip seçilebildiği bir siyasi sistem var mıdır? Buna cevaz verenler “Kadının idaresi altındaki milletler yüz üstü sürünsün. Yüz üstü sürünsün. Yüz üstü sürünsün” hadis-i şerifini nereye koyacaklar?

Haydi bunu da geçin Merve Kavakçı’nın başörtüsü ile vekil olmasının İslami yönü nedir? Bunu başarabilselerdi İslam’a ve müslümanlara hizmet mi etmiş olacaklardı? Şimdi başörtülü kadınları vekil hatta bakan yapanlar iyi bir halt mı yapıyorlar? İslam’da kadınlar idareci olabilmekte midir?

Bütün bu samimiyetsiz uygulamalara, bu islami parti(!)nin kararlarına hangi fukaha fetva vermiştir?

Şimdi denilecek ki; “İyi ama biz bir İslam devleti değiliz ki, bu yüzden taktik hareketler yaptık.”

Biz de diyeceğiz ki;

 1-  Erbakan’ın hareket tarzına bakıldığında ne dar’ül islam ne de dar’ül harp fıkhını uyguladığını, ne de bunları doğru düzgün anlayıp bildiğini görüyoruz.

  2-   Erbakan’ın yılmaz destekçisi ve bazılarımızın Erbakan’ın onun emirlerine göre hareket ettiğini zan ettiği sözde Müceddid Mahmud Efendi’nin de bu memleketi İslam devleti kabul ettiğini biliyoruz. Mahmud Efendi’nin bağlısı gibi görünen aslında sadece ama sadece menfaatlerine bağlı sarıklı, cübbeli sakallı bazı ekran şovmeni sözde hocaların da bu ülkeyi İslam ülkesi ilan ettiklerini, Erbakan’ın arkasından “Evliya gibi adamdı. İslami bir partinin lideri idi. Emer’ül mü’minin idi. Efendi hazretleri de hep bunları söylerdi” dediğini duyuyoruz.

O halde, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hatta bu nasıl bir bulama? Söz konusu olanın on milyonlarca müslümanın dünya ve ahiret saadeti, hatta ebedi saadeti olduğunu tekrar hatırlatsak, ağzı ilimle konuşan, gönlü/kalbi münafık olan bu sözde hocalara bir tesiri olur mu? Ne dediklerini, neye sebep olduklarını dikkate alıp hallerini düzeltirler mi?

 3-   Öyle bir manzara gördük/görüyoruz ki, gerek ilmi, gerek siyasi kadroda, en başta gelen şahıslara, hatta kendini mürşid zan edip yığınları buna inandırmış Mahmud Efendi’ye kadar hiç kimse ne yaptığını bilmemiş. Bu gün de bilmiyorlar. Tam bir bilinmezlik, tam bir kaos hakim…

Birileri artık Siyasal islam denilen ve üç beş kendini beğenmişin, üç beş megalomanın mesnedsiz-dayanaksız hareket tarzı üzerine kurulu bu sistemi sorgulasın. İslamda böyle bir şey yok! YOK! YOK!

Elli senedir heba edilen, halen de heba edilmeye devam edilen emeğin, zamanın, paranın, gayretin akıl almaz bir vebali var ve bu vebal ilk önce Erbakan ile Mahmud efendi’nin ve sonra da hala bu isabetsiz yolu devam ettirmek isteyenlerin üzerinde.

https://ok.ru/video/370267261552

Mehmet Fahri Sertkaya

Kurtuluş Savaşını Museviler mi başlattılar? Jak Kamhi doğruları mı anlattı?

atatürk, büyük israil projesi, hayati kamhi, I. Dünya Savaşı, içimizdeki israil, jak kamhi, kripto Yahudiler, Kurtuluş Savaşı, Mehmet Fahri Sertkaya, sabetayistler, yahudilik, akademi dergisi,

Kendisi de bir Yahudi olan ve Profilo’nun sahibi olan Jak Kamhi,


“Kurtuluş Savaşını Museviler başlattı. İzmir’de Yunan bayrağını indirip Türk bayrağı çeken Musevilerdi. 1. Dünya savaşında İngiliz İşgaline karşı ilk başkaldıranlar Museviler’di. Atatürk bana bir baktı, bir daha unutamadım o bakışları. O ölünce bizim evde de matem havası vardı.” demiş Hürriyet gazetesine de şunları diyememiş:

➥ “Atatürk’de bir Yahudi idi. Onun etrafındaki pek çok kimse de Yahudi idiler. Biz kurtuluş savaşı falan kazanmadık. İngiltere’ye de karşı durmadık. Bu bir planın parçasıydı. İngiltere’de hakim Yahudiler ile de anlaştık ve bu toprakların Yahudi Cenneti ayarında ilan edilecek yeni bir Cumhuriyet ile bize bırakılmasına karar verdik. İngilizler bu nedenle savaşmadan geri çekildiler. Bu süreçte pek çok sanal kahraman ürettik. Ordunun adını bile Türk Silahlı Kuvvetleri koyduk. Merkez bankasını çok uluslu ve çok ortaklı bir anonim şirket yaptık. Bu süreçte Sabetayist Yahudilerden çok faydalandık. Cumhuriyetin ilanının hemen ardından Selanik’ten Türk diye hep Sabetaycı Yahudileri getirdik. Yeni göçmüş olmalarına rağmen onları bir anda ülkenin en zenginleri, toprak zenginleri, iş verenleri, sanatkarları, ünlüleri yaptık. Ankara’nın başkent ilan edileceğini Yahudi kardeşlerimize haber verip dağını taşını satın aldırdık. Sonra bir anda gayr-i menkul zengini oluverdiler. Çok ince hesapladık çok…


Planlarımızı büyük bir gizlilik ve başarı ile uyguladık. Ne kadar hayatta kalmış Türk ve Müslüman fikir adamı ve beyin takımı varsa onları da sudan bahanelerle astık. Hiç olmadı kovaladık. İstiklal mahkemelerinin hakimlerinin de çoğu gizli Yahudi idi. Önce asıp sonra yargıladılar. İnkılaplar çok önceden belirlediğimiz bir planın parçasıydı. İngiliz ajanı Ali Suavi ile ve Ziya Gökalp ile çoktan inkılapların temelini oluşturduk. Mustafa Kemal’e nasipmiş. Ondan önce çok kişi çabaladı ama o bu oyunu çok iyi oynadı. Bütün başarının onun zaferiymiş gibi görülmesi de sonraki süreçte sıkıntılara sebep oldu. Olsun bunları da aştık. Muhalif Yahudileri İzmir Suikasti bahanesi ile astık. Zaten 1943’te Varlık vergisini çıkarılmasını da biz planladık. Yahudilerin çoğunu ilan edilecek İsrail’e kovaladık. Biz büyük işler başardık.


En son döneminde bile aynı anda üç imparatorluk ile savaşıp mağlup edebilmiş bir Osmanlı’yı içinden devirmeyi başardık. Ancak bu şekilde yaklaşık iki bin yıl sonra İsrail’i yeniden kurabildik. Şimdi hedefimizdeki Büyük İsrail’i kurmaya da çok yaklaştık. AKP’yi bu yüzden finanse ettik ve önündeki engelleri kaldırdık. Onlara karşı maddi gücümüzü ve basın gücümüzü kullanmadık. Hatta destekledik. Zaten AKP içindeki pek çok bakan ve vekil de Musevi kökenliler. Sadece birkaç sene sonra oyunumuzun son raundunu göreceğiz. Büyük İsrail’i de gerçekleştireceğiz.”


Siz hala Kurtuluş Savaşı kazandığımıza inananlardan mısınız? O halde buraya bakınız…
 
Ayrıca buraya bakınız…

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Alevilik, Komünistlik, Sabetayistlik ve Yahudilik

Alevilik, Komünistlik, Sabetayistlik ve Yahudilik

Alevilik ve Aleviler hakkındaki acı gerçekleri ifade etmek, hemen Alevi düşmanlığı olarak tanımlanamaz. Bu, Türkiye’nin gerçeği… Bu ülkeye on yıllarca kan kusturmuş Sol Marksist, Leninist, Komünist, Ateist terör örgüleri hep Alevi vatandaşlarımızın gençlerinden beslendiler. Cem evlerini de her fırsatta merkez üs yaptılar. 

Aleviler karar vermeliler; Ateistler mi, Müslümanlar mı? Pek çok Alevinin hür iradesi ile açıkladığı gibi, gerçekte kendilerini gayr-i İslami bir unsur olarak mı kabul ediyorlar? Eğer Müslümanlarsa içlerindeki teröristleri temizlemeliler ve Türkiye’de rejimi hile ve eşkıyalık ile kuran, gerçek kimlikleri her meydana çıktığında kendilerini Alevi olarak tanıtan Sabetayistlerin basit kuklaları olmaktan vazgeçmeliler. 

Evet, gerçek Aleviler dur durak bilmeden “Sabetayistlerin Alevilere Etkisi” ya da “Sabetayistlerin Alevilere Ettikleri” konulu araştırmalar yapmalılar. Bunu yaparken de Türkiye’ye Allahsızlığı, Komünizmi getirenlerin de Sabetayistler olduklarını, Nazım Hikmet‘ten, Zekeriya ve Sabiha Sertel‘e kadar, Musa Anter‘e kadar pek çok idol ismin aslında gizli Yahudiler olduklarını göz önünde bulundurmalılar. Sol’un, Komünizmin amiral gemisi Tan Gazetesi‘nin de Sabetayist Sertel’ler tarafından çıkartıldığını göz önünde bulundurmalılar.

Pek çok Alevi vatandaşımıza “Alevi-Bektaşi” olarak kabullendirilen Mustafa Kemal Atatürk‘ün, gerçek bir Sabetayist Yahudi olduğu acı gerçeğini de kabul etmeliler. 

Kafasındaki, Yahudi dini sembolü fötr şapka ile poz veren bir Alevi dedesinin, kafasındaki, dini inancı gereği taktığı fötr şapka ile poz veren bir Yahudi hahamından pek farkı olmadığını, saç, sakal ve bıyık tarzlarının bile aynı olduğunu artık kabul etmeliler. 

Sabetayistlerin kendilerini Alevi diye tanıtmalarına da, Alevi gözükerek aralarına karışmalarına da, Türkiye’de Sabetayistlerin menfaatlerine uygun olarak kurulmuş bu rejimin ayakta kalmasını temin yolunda Alevi nüfus ve nüfuzunu kullanmalarına da müsaade etmemeliler. 

İsrail’e gönül vermiş ve azılı İslam-Türk düşmanı Sabetayistler ile Anadolunun bağrından çıkmış Aleviler aynı eksende buluşamazlar. Hiçbir bahane ile ittifak edemez ve birlik olamazlar.

Ve Aleviler “Böyle gelmiş.” ya da “Biz atamızdan böyle gördük.” bahaneleri ile bu oyunlara alet olmaya devam edemezler.

| Mehmet Fahri Sertkaya

www.AkademiDergisi.com

Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu (DABF)’nun
resmi sitesi http://www.alevi.dk’da yayımladığı bir resim
Alevi dedeleri
Yahudi hahamları

Daha geniş bilgi ve ispatlar için şu siteleri incelemelisiniz:

www.Sabetayistlik.blogspot.com

www.SabetayistMustafaKemalAtaturk.blogspot.com

www.KriptoYahudiler.blogspot.com

www.KriptoErmeniler.blogspot.co

Bakın bu çarşaflı kadınlar Müslüman değiller. Ortodoks Hristiyan kadınları bunlar…

Bu sayfada sıralanmış fotoğraflarda görülen çarşaflı kadınların hiçbiri Müslüman değildir. Tamamı Ortodoks Hristiyan kadınları ve rahibeleridir.

Daha fazlası için Ortodoks Hristiyanların şu sayfasına da bakabilirsiniz: Tıklayın… 

Daha fazlası için Ortodoks Hristiyanların şu sayfasına da bakabilirsiniz: Tıklayın… 

| Akademi Dergisi

Kurtlar Vadisi Pusu şaşırtmaya devam ediyor. Vadi’ye neler oluyor

Kurtlar Vadisi Pusu şaşırtmaya devam ediyor. Vadi’ye neler oluyor

Utanır insan biraz yahu!

– Bölgede dik durabilen tek ülke Türkiye imiş…

– Türkiye’nin bölgesel güç olmasına Tapınakçılar(Siyonistler) dolayısıyla ABD mani olmak istiyormuş…

– İsrail ile Türkiye çok fena kapışıyormuş…

– Bölgedeki bütün mazlumların tek ümidi Türkiye imiş…

Tırııı.. Vırıı…

Kurtlar Vadisinin senaristleri, dizi kahramanlarının ağzından bu anlattıklarına, kendileri inanıyorlar mı?

– Bütün kara, hava, deniz üslerimiz ABD-İsrail ve müttefiklerine sonuna kadar açık… İstedikleri gibi at koşturuyorlar. Ordumuzun yarısı, ABD ve İsrail menfaatleri gereği en az 4 senedir sınır bölgemize kaydırılıp duruyor. 

– İsrail’in güvenliğini sağlamak amacı ile NATO kılıfı ile her yere füzeler yerleştirildi. Başlarında da çeşitli ülkelerin ordularından kripto Yahudiler mevcut.

– NATO kılıfı ile yapılan Haçlı seferlerine İzmir’i merkez üs yaptık. Etraftaki cümle Müslüman milletler ah ediyorlar. Hristiyan Putin bile “Bu bir haçlı seferini andırıyor” dedi.. Gerek yoktu zaten Bush bütün bu oyunlara başlanırken “Bu bir haçlı seferidir.” demişti. 

– Suriye’yi değil, ondan önce Tunus, Libya ve Mısır’ı da biz karıştırdık. Buraları karıştıran ekipler CIA ve MOSSAD tarafından bizim ülkemizde yetiştirildi. 

– Suriye’de hiç bir sorun yoktu. AKP bile Suriye ile ortak bakanlar kurulu yaptı. “Kardeşim Esad” deniliyordu. Sonra bizim ülkemizde konuşlanan CIA ve MOSSAD kontrolündeki Vehhabi el Kaide teröristleri karıştırdı Suriye’yi.. Katliamlar yapıp Esad’ın ve Ordunun üzerine attı. Bin türlü yalanları, sahtekarlıkları ve katliamları ispat edildi. Nihayet bazılarını kendileri de itiraf etmek zorunda kaldılar. Son kimyasal saldırı da muhaliflerin işiydi ve o da ellerinde patladı. ABD bile dün “Esad’ın yaptığına dair delil yok” demek zorunda kaldı. 

– Üçüncü dünya savaşı çoktan çıktı. Saflar çoktan belirdi. Türkiye en baştan AKP’nin ihaneti ile ABD ve İsrail safına sokuldu ama Kurtlar Vadisi bizi Amerika ve İsrail ile mücadele ettiğimize inandırmaya çalışıyor. 

-Filistin’in kurtarıcısı gibi ekranlara oynuyorlar ama AKP şakşakçısı Siyonist medya, Filistin’in her yerinde İran’a teşekkür bilboardları dolu olduğunu, Filistinlilerin Suriye’den yana olduğunu anlatmıyor. 

– Bu yeni bölümde bile Vadi, Esad’ı mezhepsel baskı yapıyormuş gibi gösteriyor ama Suriye’deki neredeyse bütün Sünni aşiretler, hiç bir baskı olmadan Esad’tan yana saf tuttular. Suriye’deki Sünni alimleri bile Esad değil Vehhabi canavarları katlettiler. (Bknz: Said Ramazan el Buti)

– Nüfusunun %74’ü Sünni olan Suriye’yi tamamen Alevi-Nusayri gibi gösteren Vadi senaristleri, Muhaliflerin vehhabiliğine hiç vurgu yapmıyorlar. En azından muhalif teröristlerin uyguladığı muta nikahını bu millete anlatsalar, millet muhalifleri desteklemeyi geçtik, gider kafasına sıkar. 

– Bölgedeki bütün mazlumlar şok halindeler ve Türkiye’ye sitem ediyorlar. “Nasıl olur?” Diyorlar. “Bin sene Müslümanlar ağabeylik yapmış bu Türk milletini kim bu hale getirdi?” diyorlar.

Kitap hacminde bilgi ve ispat ile cevap verilebilir ama gereği yok. Zaten siz de neyin ne olduğunu biliyorsunuz. 

Endişelerim her bölümde daha da artıyor. Kurtlar vadisi 2004 yılında tuşuna resmen basılan ama çok daha önceden alt yapısı hazırlanan “Ilımlı İslam idaresine dönüştürülerek Türkiye’nin; askeri müdahaleler ile gerçekleştirilemeyen BOP’un taktik hareketlerle gerçekleştirilmesi kapsamında kullanılması ve bölgenin yeniden düzenlenmesi, Türklerin ucuz asker yapılması, stratejik konumunun kullanılması” projesinin bir parçası mı? ABD ve İsrail ortak yapımı Yeni Osmanlı projesinin medya ayaklarından biri mi Vadi? Bu yüzden mi çıktığı ilk zamanlardan beri, ABD’den, İsrail’den, Masonlardan, Siyonsitlerden, Tapınakçılardan, Evanjelistlerden, içimizdeki İsrail’den, Sabetayistlerden gerektiği kadar tepki almadı Kurtlar Vadisi? Bu yüzden mi Necati Şaşmaz’ın zikirde çekilmiş fotosunu haber yapan Hürriyet Gazetesinin tecrübeli ve eski muhabiri iki gün sonra emekli edildi?

Bu yüzden mi Vadi’yi Şaşmaz kardeşlere devir ederken “Benim sinema projelerim var. Hollywood ile ortak altı sinema filmi çekeceğim.” dedi Osman Sınav? Ya da durun durun, Kurtlar Vadisi Irak da Hollyywood ile ortak yapım mıydı yoksa? ABD ve İsrail düşmanlığı artırılmış bir Türk milletinin “Yeniden Osmanlı” olduğunu zan ederek bölgedeki cehenneme çekilmesi ama Kore savaşında olduğu gibi ucuz hatta bedava asker olması mı sağlanmak istendi?

Siz hala anlamadınız mı başımıza niye çuval geçirildiğini? 

ABD’nin ve Gladio’nun onlarca yıldır Türkiye’de kullandığı isimlerin ve yapılanmaların bir dizi ile deşifre edilmesi, halkın gözünün açılması, ABD-İsrail ortak projesi “Yeni Osmanlı”nın önünün de açılması anlamına gelir mi? Bu yapılanmaların ayak bağı olmasını engeller mi?

Seksenlerin başından beri Armagedon’u yaşamak, Ortadoğuyu yeniden düzenlemek ve Büyük İsrail Devletini kurmak isteyen ama askeri ve stratejik gücünün yetersiz olduğunu gören dünya Yahudiliği, siyonistler, yine mi bizi dolmuşa bindirdiler?

İkinci dünya savaşı öncesi dünyanın pek çok yerinde Yahudi karşıtlığını da Yahudiler yükseltmediler mi? Ama savaşın sonunda İsrail resmen kurulmadı mı?

Erbakan’a gününü gösteren, onu Ankara’nın iki sokağında ışıkları söndürüp bir kaç mahalle kadını ile tencere tava çalıp iktidardan indiren basın ve sanayiciler, Akp ve Vadi karşısında biraz tuhaf hareket etmediler mi?

Kurtlar Vadisi ile milli ve manevi değerleri yükselttikten sonra, bunu ABD ve İsrail menfaatlerine sevk etmeye mi geldi sıra?

Ya da en iyi ihtimalle Vadi yapımcıları ve senaristleri arasında farklı yapılanmalar, guruplar ve tersten koşanlar mı var?

Senaristler ve yapımcılar cevap haklarını kullanmalı, bu milleti şüpheler içinde bırakmamalı…

Aklı başında, ilim sahibi  ve dindar insanlar olan senaristler, nasıl olur da gerçekleri bu kadar saptırabilirler.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Uzayda hayat var. UFO’lar gerçek. Mars’tan geliyorlar ve Müslümanlar

(…) Marslıların dünyaya geldiği kesin. Bu hususta binlerce somut ve gerçek delil mevcut. Hatta bundan üç bin ya da beş bin sene önce de dünyaya geldikleri de KESİN. Bunu da İslam alimleri söylediği gibi, günümüz bilim adamları da son yıllarda yaptıkları keşiflerle bunun gerçek olduğu sonucuna vardılar. Dünya kamuoyu bize doğru yansıtılmıyor. Mesela Japonların çok kıymet verdiği pek çok bilim adamları uzayda hayatın olduğuna ve dönem dönem bunların dünyaya geldiğine inanıyorlar. Mimar Sinan’ın, hele Piri Reis’in mutlaka ama mutlaka dünya dışı varlıklarla ve teknolojilerle iletişim kurduğuna inanıyorlar. 

➥ “Yoksa o haritayı, uçamadan kim nasıl bu derece doğru olarak çizebilir” diyorlar. Mimar Sinan’ın yaptığı matematik hesaplarını ancak bir PC’nin yapabileceğine inanıyorlar ve o tarihlerde bazı istisna insanların dünya dışı teknolojileri kullandığını iddia ediyorlar ki bence de bu böyle.

Geçenlerce bir mağarada bulunan 3 bin senelik çizimlerde UFO, uzay mekiği, astronot kıyafetli çizimler, denizaltı ve helikopter çizimleri bulundu. Bunlar nette aratınca hemen çıkıyor. Bundan yaklaşık üç bin sene önce dünya üzerinde, şu anda olduğundan çok daha ileri teknoloji vardı ve o devrin bazı insanları dünya dışı medeniyetlerle iletişim halindeydiler. O güneş sisteminin haritasını oraya buraya çizenler hayallerinden çizmediler. Bu bilgileri net olarak biliyorlardı.Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, onların yani Mars’taki mü’minlerin dünyaya müdahale etmesine ilahi bir yasak olduğunu, onların buradaki ehl-i küfrü hiç zorlanmadan yıkıp geçebileceklerini, ama bunun dünyadaki Müslümanların “imtihan”ını bozacağını bunun da ilahi iradeye ters olduğunu ve dünyadaki Müslümanlar dünya çapında küfrü ezip yıkınca, oradakilerin buraya geleceklerini söylemiştir. Çok daha fazlasını, daha ilginç bilgileri de söylemiştir.

Ayrıca onların ve diğer bütün alemlerin son peygamberinin bizim peygamberimiz hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olduğunu da, onların ve diğer bütün alemlerin son mürşid-i kamilinin bizim son mürşid-i kamilimiz olduğunu, yani kendisi olduğunu da açıkça ifade etmiştir.

Avam bunu kabullenemeyecektir ama ben yazmakta bir beis görmüyorum. En azından “Yıllar önce bize söylenmişti de biz inanmamıştık” derler. Süleyman Efendi’nin talebelerinden Mars’a giden, oradaki Mü’minlere sohbet veren bile olmuştur. Bu zat, geldiğinde bu gerçekleri buradaki talebelerine de anlatmış ve oradaki Müslümanların boyca kısa, bizim çocuklarımız gibi olduğunu, vücutlarında hiç ama hiç kıl olmadığını, saçlarının ve kaşlarının bile olmadığını, gayet medeni olduklarını (vahşi olmadıklarını) anlatmıştır. Bunu 1970’lerde bu zat anlatmıştır. 
1994’te dünya basınına – kamuoyuna düşen “Uzaylılara otopsi” ismi ile anılan videoda görülen de aynen bu zatın anlattığı gibidir. Bu videoda 1947’de New Mexico’ya düşen bir UFO’da bulunan Marslılara otopsi yapılmaktadır. Bu video 1994’te bütün dünya kanallarına düşünce Kodak bunu incelemiş ve “Montaj değil. Gerçek bir görüntü” demiştir. Buradaki otopsi sırasında olaylara şahit olan ABD’li askeri yetkili de 2007’de vefat etmeden önce, vefatından sonra açılması için el yazısı ile mektup bırakmış ve bu UFO kazası olayının da otopsi görüntülerinin de gerçek olduğunu ABD nin gerçekleri gizlediğini açıkça yazmıştır. ABD’nin teknolojide, özellikle elektronik teknolojisindeki akıl almaz sıçramasının arkasında da bu sır vardır.

Şu anda yaşayan, NASA astronotu ve ayda yürüyen astronotlardan biri olan Edger Micthell’de;
➥ “Biz dünya dışında yaşam olduğunu net olarak gördük.O uzaylı resimleri ve videoları gerçek. Nasa bunu gizliyor” diye dünyanın çeşitli yerlerindeki konferanslarda tekrar tekrar açıklama yaptı.

Mevzu yazarak değil konuşarak bile bir kaç haftamızı alacak kadar geniş. Şimdilik bunlar bilinsin. İsteyenler araştırsınlar.

Detaylı bilgi için bakınız.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

 NOT : Bir takipçimize, sorusu üzerine sayfamızda verdiğimiz kısa cevaptır.****
Yukarıda yazdıklarımın ispatı niteliğinde somut bilgiler de mevcuttur. Resimlerin üzerine tıklayarak ilgili yayınlara erişebilirsiniz.

http://www.spaceexplorer.tv/2014/09/space-explorer-uzay-ve-havacilik-merih-mars-a-nasil-kacirildim-ucan-kure-emekli-binbasi-ali-ali-kocaer-marslilar-musluman-mi-mars-ta-hayat-insanlar-var-mi.html

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Hitler gizli bir Müslüman olduğu öğrenildiği için yenildi

Hitler, gizli bir Müslüman olduğu öğrenildiği için yenildi.

Hitler, 1939’dan 1943′ kadar, Rusya ile savaştığı Stalingrad cephesine kadar hiç mağlubiyet tatmadı.

Polonya varlık bile gösteremedi. Fransa’da iki milyon Fransız askerini esir aldı. İngiltere kendi derdine düşüp kendini bile koruyamadı. Alman bombardımanlarına karşı şehirlerin üzerlerini tel örgülerle örme projeleri bile düşünmek zorunda kaldılar.

Hitler, önce beraber hareket edip Polonya’yı beraber işgal ettikleri Rusya’ya da sonradan savaş ilan etti. Rusya da neye uğradığını şaşırdı. Yüzlerce kilometre geriye kaçtı Ruslar… Köylerini, kasabalarını, hayvanlarını, ticarethanelerini bırakıp kaçtılar. Savaş için gerekli olacak fabrikaları da yüzlerce kilometre geriye taşıdılar. Rus kadınları her gün 15-20 saat cephane imal ederken, aşırı yorgunluktan can veriyorlardı. Rus askerleri, Alman taarruzları karşısında neye uğradıklarını şaşırıyorlardı. Her şey mükemmel gidiyor ve Rusya gibi bir dev de diz çöküyordu ki, galip durumda bulunulan Stalingrad cephesinde Almanlar bir bozgun yaşadılar. Bir anda çöküş başladı ve tam üç yüz bin kayıp verdiler. Şoktu bu, korkunç bir rakamdı Almanlar için… Sebebi de Rusların taktikleri, gizli teknolojileri, şusu busu değildi. Bir anda Alman askerlerinin inançlarını kaybetmeleriydi. Çünkü Ruslar, Hitler’in namaz kılarken çekilen görüntülerini uçaklardan Alman askerlerinin üzerlerine atmışlardı…

Hitler kendisine itaat etmeyen yüz binlerce asker ve yüzlerce üst rütbeli subaya rağmen Stalingrad bozgununu kurtarmaya çalıştı. Kendisine bağlı SS’lerden ve Rusya’da yaşayıp Stalin karşıtı olanlardan bir çakma ordu oluşturdu. Bununla bile yine de Rusları zor duruma soktu. Ama olmadı… Bir anda tersine dönüş başladı ve yıllardır hiç mağlup olmamış Hitler bir daha galip olamadı.

Bu bozgunda sonra bile Alman ordusu, yüksek rütbeli subayları, Hitler’e itaat etselerdi, Hitler yine başarıya ulaşırdı. Zira Rusya’nın hali de çok çok perişan olmuştu.

Hitler işgal ettiği bölgelerde Müslümanlara kötü davranmamıştı. Kudüs Müftüsü Emin el Hüseyni, Hitler’le beraber çok vakit geçirmiş ve Müslümanların faydasına olacak çok projeler geliştirmişlerdi. El Hüseyni, Hitler’in gizlice Müslüman olduğunu ifade edenlerden, Hitler’in Müslümanlığına şehadet edenlerdendi. Hitler’in emrindeki Müslüman Nazi ordularını manen motive eden biriydi el Hüseyni…

Silsile-i Saadat’ın 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) da Hitler’in gizlice Müslüman olduğunu talebelerine anlatmıştı.

Hitler’in dahiyane siyasetleri ile Batı dünyası akıl almaz bir çöküş yaşadı, kendi dertlerine düştüler ve sömürgeleri ile ilgilenemediler. Bu sayede batının sömürgesi haline düşmüş pek çok Müslüman milletler bağımsızlıklarına kavuştular.

Eğer, süpriz bir şekilde Hitler Müslüman olmasaydı, onu iktidara getiren, finanse eden, ordularını ve hava kuvvetlerini bile kuran Siyonistler, dünyanın süper gücü olarak Almanya’yı çıkartacaklar ve onun üzerinden dünya hâkimiyetine gitmeye çalışacaklardı. Olmayınca, ABD kartını kullandılar. Hitler’in Müslüman oluşu tarihi bir kırılma noktasını oluşturdu. Bir anda bütün planlar ve hedefler değişiverdi.

Geçenler de İsrail eski Başbakanı Ehud Barak “Eğer Stalin Hitler’i durduramasaydı, şu anda İsrail devleti yoktu.” mealindeki açıklamasını da her halde bu yüzden yaptı. Hitler biraz daha mesafe alabilseydi, Filistin’e ve bütün Ortadoğu’ya Müslümanların hâkimiyetini getirecekti.

Kuşkusuz bu konu daha çok araştırılıp tartışılacaktır. Bizim şu anda söyleyeceklerimiz bu kadar.


Mehmet Fahri Sertkaya

 | Akademi Dergisi

Adnan Menderes ve Recep Tayyip Erdoğan dönemleri arasındaki benzerlikler

Adnan Menderes ve Recep Tayyip Erdoğan dönemleri arasındaki benzerlikler

Hala daha, Tayyip’in neden 300 koruma ile korunduğunu, TSK’daki muhalif paşaların ve medyadaki muhalif gazetecilerin neden Ergenekon bahanesi ile içeriye doldurulduklarını, Yeni Osmanlıcılık söylemlerine kartelin hiç tepki göstermeyip neden bir de destek olduklarını, Mavi Marmara’nın ve Davos’un neden sahnelendiğini anlamayanlarımız kaldı mı aramızda?

ABD ve İsrail’in Tayyip’i iyice yükselterek, Ortadoğu’nun Müslüman halklarına bile kahraman gibi tanıtarak hatta gerekirse halifelik bile kurarak ne denli büyük hesaplar içinde olduklarını anlamayan kaldıysa eğer gidip bir doktora gözüksünler…

Anlayanlar da daha da iyi anlayabilmek için;

– Adnan Menderes ile Tayyip devri arasındaki benzerlikleri,

– Menderes devrinde ABD başkanı Truman’ın Komünizm ile mücadele gereği, hızla Komünizme kayan Türkiye’de dini engellerin kaldırılmasını ve denge kurulmasını emir ettiğini, hatta menderes’den öncede bu niyetle hareket edilmeye başlandığını ve İmam hatipleri İsmet İnönü’nün açtığını,

– O zamanın Türkiye’sinde dini engellerin kaldırılmasında, eşcinsel ve Sabetayist Yahudi Adnan’ın kendi kararının olmadığını,

– Menderes’in baş danışmanı Ahmet Salih Korur’un da aynı Truman gibi üst düzey bir mason olduğunu, maşrık-ı azam olduğunu, Korur’un aslında imkansız olduğu halde yassıada duruşmalarında beraat edip vazifesine, maşrık-ı azamlığa devam ettiğini,

– İçinde bulunduğu şartlar itibari ile Adnan Menderes’in dine yönelik yasakları kaldırmak noktasında istese de başarılı olamayacağını,

– Devrin cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Siyonist bir Yahudi olduğunu, Osmanlı’yı yıkmak için dağa çıkıp teröristlik yaptığını, Bursa’da Siyon okulunda okuduğunu, kendisi gibi İslam düşmanı İsmet paşa ile husumetinin sadece iç çekişme olduğunu,

– Milletimize şehit diye tanıtılanlardan Fatin Rüştü Zorlu’nun da memleket çapında vurgun, yolsuzluk yapılanması kurmuş bir Sabetaycı olduğunu,

– Menderes devrinde gerçek sebepleri gizlenmiş bunca hareketin, sözde dindar Menderes bahanesi ile hızlandırılarak yapıldığını, bunun için İnönü’nün gücünü kaybetmesine müsaade edildiğini,

– O devirdeki her şeyin, aslında bu günkü gibi Mason ve Yahudi komploları olduğunu,

– Şimdi Tayyip’i de iktidara aynı masonik güçlerin emrindeki ABD’nin getirdiğini, partisinin yedi kollu şamdan olan logosuna kadar her şeyini masonların planlayıp detaylandırdığını,

– Aynı Menderes gibi Tayyip’inde etrafının hep kripto yahudiler, kripto ermeniler, masonlar ve sabetaycılar olduğunu, baş danışmanlarının bile CIA ajanları olduklarını

– Aynı Menderes’te olduğu gibi bir gün, işlerine gelince, bu güç odaklarının Tayyip’inde fişini çekeceklerini

ARAŞTIRMALARI GEREKİR.

Mehmet Fahri Sertkaya|AkademiDergisi