Etiket arşivi: Videolu yayınlar

Adresim belli, hep belliydi

Tayyip’e “Mfs’yi bir şekilde oyundan düşür” diye talimatlar verenlere, baskılar yapanlara ve başta da Rusya ile Çin’e söylemek isterim ki Tayyip bana resmi bir operasyon yaptıramaz. Hukuk yolunda gidilecekse Tayyip’i ve hükumetini devirmem sadece 2 saatimi alır.

Resmi kurumların ve resmi kimliklilerin de kullandığı gayr-i resmi bir operasyon yapılacaksa ya da emrindeki terör örgütlerini ve mafyaları kullanarak bir şey yaptırmaya kalkarsa, bu zaten bizim için mesele bile değil. Hep istediğimiz şey de bu… Böyle yazınca, inanamayanlar ve deneyenler çok oldu ama toplamda büyük kayıpları var.

Aslında ekiplere, operasyona da gerek yok, sırf adresim belli olsun diye, “kaçak güreşiyor, minderden kaçıyor” diyemesinler diye buradayım, çok istenirse kendim de gelirim. Kaç kere gelecektim de zor durdurdum kendimi.

Bunca memleket meselesinde gösterilmeyen gayretin/imkanın/gücün, vatan sevdalısı, milet sevdalısı bir sesin kesilmesi için seferber edilmesine gerek yok. Ben hakikaten gelirim, iş hukuk zemininde devam edecekse…

İsterseniz kalabalık da gelirim, isterseniz tek de gelirim. Geldiğim gibi de iktidarı indiririm. Üç, sadece üç tane somut delili paylaşarak bile, şu oturduğum yerden kalkmadan bu iktidarı temelden yıkabilirim.

Şu anda bile, bir an önce eldeki imkanları seferber edip milletin yardımına koşmak yerine, beni almak, bana operasyon yapmak üstüne konuşup duranlara bu millet adına resti çekiyorum; siz gelseniz de ezer geçerim, ben gelirsem de ezer geçerim. Boş boş konuşmayın, kendinizi kandırmayın. İşte meydan, yapabileceğiniz bir şey varsa, ister gelin, ister çağırın.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bir AKPKK klasiği…

Bu kadar vicdansızı, bu kadar ahlaksızı, bu kadar insan şeytanını memleket genelinde kim teşkilatlandırdı da milletin/devletin başına geçirdi.

Millet “Yanıyoruz, ölüyoruz, devlet yok” diye her bir yandan feryat ederken, AKPKK’li Gündoğmuş Belediye Başkanı, nerede ise bütün yetkili AKPKK militanlarının tavırlarına benzer bir tavırla çıkış yaptı ve milletin sinir sistemine bir büyük atom bombası daha bırakılmış oldu.

“TOKİ tarafından 20 yıl ödemeli, çok cüzi faizlerle evleri tekrar yapılacak. Eski evleri olanlar ‘keşke benim de evim yansaydı’ diyecekler!”

Mehmet Fahri Sertkaya

Yüz karası görüntüler

2021’in Türkiye’sinde yangın söndürmede kullanılan araçları vatandaşlar kovalarla dolduruyorlar.

Hala gerçek bir yangın söndürme mücadelesinin verilmediği, hükumetin memleketin yanmasını izlediği ve yangınlara meydan verdiği Türkiye’de, iş başa düştü. Memleketteki yangın yerlerinden gelen bütün görüntüler bu şekilde. Devlet yok, devletin yani milletin imkanları, araçları, resmi görevlileri hatta ordusu ortada yok, vatandaşlar son çare olarak kendileri çırpınıyorlar.

Bunun başka bir adı yok: Hükumet memleketi kasten yakıyor ve Türk milletinin sinir sistemine her dakika yeni bir nükleer bomba bırakılıyor.

Hiç mi belediye başkanı yok, hiç mi kaymakam ya da vali yok. Millet kendi haline mi bırakıldı. Hiç mi organizasyon ve koordinasyon yok. Köylüden, çiftçiden bile su motoru bulabilecek devlet, neden hala ortada yok? Ruslar ve Çinler izin vermediği için mi?

Mehmet Fahri Sertkaya

Küstah herif

Türkiye cayır cayır yanıyor, her yangın bölgesinden “Uçak yok, helikopter yok, ekipler yok, destek yok, su yok, su tankerleri yok. Kimse yok. Yanıyoruz” çığlıkları atılıyor. İnsanlıktan çıkmış ama Suç işleri bakanlığının başında olan sefil ve soysuz mahluk, bir de “yandık” diyen feryat eden vatandaşları ve hak arayanları en ağır şekilde tenkit ediyor hatta ötesine geçip küstahça onlara iftira atabiliyor.

Dünyanın hangi ülkesinde hangi bakan bu kadar küstahlaşabilir, bu kadar şeytanlaşabilir, bu kadar haddi aşabilir ve hala o makamda tutulabilir. Bu herif dahil, benzeri onlarca resmi yetkiliye “insanlığa karşı işlenmiş suçlar” kapsamında, insan, hayvan ve tabiat katliamı yapmak suçlamalarıyla acilen davalar açılmalı.

Şunun şu konuşmada baştan sona yalan söylediğini, hiçbir değer/sınır, ahlaki kaide tanımadan bir de bütün millete iftira atarak, korku ortamı oluşturarak baskı altına almaya çabaladığını herkes görebiliyor. Savcılar ve hakimler de görebiliyorlar…

Mehmet Fahri Sertkaya

Sessizce nöbetteyiz.

Bu kadar sıkıntılı bir zamanda, olmaması gereken bölgede o uydunun ne işi vardı. Yeni yangınlar mı çıkartacaklardı.

Uydularına, UFO’larına, ordularına güvenenlere sadece gülüp geçiyoruz. Hiçbir şey yapmayacak ve yaptırmayacaktım ama yine de memleket meselesi dedim, dayanamadım. Yakanları yakacağım, yıkacağım, yok edeceğim.

Mehmet Fahri Sertkaya

Orman kenarlarındaki şehir merkezleri ve ilçe merkezleri, bu sistemle korunmaya alınmalı

Orman kenarlarındaki şehir merkezleri ve ilçe merkezleri, bu sistemle korunmaya alınmalı

Deniz, baraj, sulama kanalı ya akarsu bulunan şehirlerin, dağlardan/ormanlardan gelecek yangınlardan korunmasında kullanılacak etkili bir sistem…

Yüzlerce itfaiye aracının binlerce kere git gel yapmasına gerek bırakmıyor. Kolayca tesis edilebiliyor ve tesis edildikten sonra bol miktarda suyu, uzak noktalara tazyikli bir şekilde iletilebiliyor.

Yeri geldiğinde bu sistem sadece su aktarma sistemi olarak kullanılabilir. İtfaiye araçları yangın bölgesinden uzaklaşmadan tekrar tekrar doldurulabilir.

(Bkz: https://bit.ly/3feAggQ )

Mehmet Fahri Sertkaya

UFO düştü, saksı da yakında düşer.

Bartın’ın Ulus ilçesinde bir vatandaş, yanmakta olan bir cismin gökten yere düştüğünü ihbar etti. Bölgeye gelen AFAD yetkilileri, vatandaşı dinledikten sonra son derece yetersiz, teçhizatsız ve özensiz bir tarama faaliyeti gerçekleştirdi. Bu kadar mühim bir meselede havada bir helikopter bile yoktu. Gerekli birimlerle irtibata geçilerek uydu verilerine bile ulaşılmadı. Ne kadar tuhaftır ki vatanın, milletin güvenliğinden sorumlu olan askeri makamlar konuya hiç karıştırılmadı.

Bartın’da düşen araç, yeşillere ait bir uçan daireydi. YİT tarafından düşürülen, üç kişilik mürettebatı olan, cayır cayır yanmış ve bir daha asla uçamayacak olan küçücük bir UFO’yu, dev gibi bir devlet bulamadı. Çünkü sırf gitmiş olmak için oraya gitmiş bir “arazi” ekibi görevlendirildi. kuraklaştırma planları/saldırıları kapsamında sahada keşif maksatlı kullanılan bu UFO’daki insanlık düşmanı üç kişiden kurtulan olmadı.

Başka bir UFO bölgeye gelerek kaza yapan UFO’yu ve içindeki cesetleri aceleyle aldı. UFO’yu aldılar ama kaza mahallini ilk anlarda tam toparlayamadılar, düzeltemediler. AFAD personelleri çok büyük ihtimalle orada tuhaf haller, kazaya dair izler görmüşlerdir ama zihin kontrolüne alınmışlardır. Hatta gece uykularında ayrıca müdahale edilip hafızaları ile oynanmıştır. Böyle şeyler, uzaylı insan türlerinin hep yaptığı şeyler ve bu teknikler bizim dünyamızda da çoktan gelişti ve zihin kontrolü ayağa bile düştü.

Türkiye’de akan bir tane akarsu, içinde bir tane balık, su tutan bir tane baraj, balık veren bir tane deniz, ziraat yapılan bir karış toprak, aşı bahanesiyle genetiğine müdahale edilmemiş bir tane Türkiyeli bırakmamaya yeminli gibiler ama hala Türkiye’de devletin gücü, vatandaşlarını, toprağı, suyu, hayatta kalmak için zaruri olan şeyleri korumaya değil de Çin ve Rusya üzerinden Yeşillerin/uzaylıların taleplerine göre kullanılıyor.

Bu UFO’ları keklik gibi avlamak aslında mümkün ama her gün birkaç saati zihin kontrolü altında geçen… Kafayı büyülere, ayinlere, cinlere, medyumlara, kara paralara, bir de Rusya ile Çin’e takmış ve bunlarla her işi yoluna koyabileceğini zan eden… Sağ kolu, sol kolu sayılacak devlet yetkilileri bile biyonik robot olan, bunu öğrense de korkusundan bir kelam edemeyen… Rusya ve Çin ne derse emir telakki eden bir zavallının yönettiği Türkiye’de ne yazık ki üç beş uzaylının dediği oluyor. İşte bunlar hep demokrasi denilen cahilce sistemin faydaları(!)… Bütünüyle vatana, devlete, millete, sağlığa, gelecek nesillere bile en ağır şekilde kasıt var da devlet sistemi kimlerin elinde…

Çoktandır anlatıyorum bu günlerin geleceğini ama daha beter hatta bin beter günlerin geleceğini de anlattım. Yakında ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılır ama çok geç kalınmış olur.

Az daha unutuyordum, Bartın’ın altında da uzaylı üssü var, sularımızı çalıp orada biriktiriyorlar.

Mehmet Fahri Sertkaya

Binlerce kilometre öteden çarpılıyor

Gürcistan hükumeti, son zamanlarda vatandaşlarını LGBT sapıklığından korumak için duruş sergileyen hükumetlerden biri oldu.

Ülkede inadına LGBT sapıklığını savunanlar da sokaklarda sık sık gösteri yapar oldu. Bunları destekleyen kanatta olan kameraman Aleksandr Laşkarava şüpheli şekilde öldü.

LGBT sapıkları hemen iftiraya başlayarak Aleksandr Laşkarava’nın namuslu insanların saldırısı neticesinde öldüğünü iddia ettiler. Hükumet tarafı ise Aleksandr Laşkarava’nın son anlarını gösteren bu görüntüleri paylaşarak iftiraları yalanladı. Görüntülerde şahsın binlerce kilometre öteden metafizik darbelerle öldürüldüğü görülüyor. Dünyamızda son zamanlarda her gün binlerce etkili ya da yetkili kişi metafizik saldırılar neticesinde ölüyor ya da sakat kalıyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Kurt adam diye bir şey yok ama kurt adam denilen bir şey var…

Video alternatif link: https://ok.ru/video/1397987478057

Bu güne kadar çok yüksek sayıda insanın gördüğünü söylediği ve çok yüksek sayıda insanın varlığına inandığı ve çok yüksek sayıda insanın tartıştığı “kurt adam” diye bir şey yok. Yani aklı olan, tercih hakları olan, adamdan/insandan sayılabilecek öyle bir canlı yok.

Lakin… İnsana çok benzeyen ama kurt başı bulunan, bu nedenle de görüldüğünde “kurt adam” denilen bir canlı/hayvan türü var. Şu videoda görülen görüntüler çok kısa görüntüler ve çok da net görüntüler değil. Doğu Türkistan Türkleri kurucu üyesi Babusselam Okutan adlı şahsın paylaştığı söylenilen bu videoda, iki metre boyunda, kolları ve ayakları da çok uzun olan bir kurt adam görüldüğü, yolculuk sırasında köpeğe çarptığını zan ederek durduğunda bu canlının yerde cansız yattığını gördüğü ve şaşırarak görüntüsünü kayıt ettiği iddia ediliyor. Çok benzeri görüntüler dünyanın dört bir yanında biraz daha farklı iddialarla bir süredir paylaşılmış.

Video gerçek midir, montaj mıdır, arkasında bir art niyet var mıdır, bunlar bir yana… Ben videoda görünen şeyin ne olduğu kısmına takılmadan ve bu kısmı yetkili araştırmacılara bırakarak, bu sahada zaten bildiğim bazı hususları aktaracağım. Şu video yayılıyor ve tartışılıyorken, bu bilgileri aktarmam yerinde/zamanında bir tavır olacaktır.

Aslında ortada çok akıl almaz ve inanılamaz bir şey yok…

Hep anlattığım şeyler var. Bilim ve teknolojide daha önce bizim dünyamız da çok ileriye, gidilebilecek en ileri seviyeye kadar gitmişti/çıkmıştı. O devirde de dünyanın insanlarının tamamı iyi niyetli kişiler değillerdi ve bir sürü art niyetli işler yaptılar. Genetik mühendisliği sahasında da yapılmaması gereken işler yaptılar.

Bizim Adem babamızdan önceki Adem babaların devirlerinde de bilim ve teknolojide çok ileri gidilince, yine art niyetli pek çok şeyler yapılmıştı. Milyonlarca yıldır da gezegenimiz ve dünya insanlığı bu art niyetli işlerin sıkıntısını çekti, çekmeye devam ediyor.

Bir de şu son birkaç bin senedir dünyamızda uzaylılar çok yüksek bilim ve teknoloji ile art niyetli işler yapıyorlar. Genetik mühendisliği sahasında kural tanımaz şekilde faaliyet göstererek hala yeni canlı türleri türetiyorlar.

Bu videoda görünen canlı gerçek midir, montaj mıdır bilinmez ama bu görüntüdeki gibi tuhaf canlılar bizim dünyamızda çok uzun zamandır var. Daha farklı farklı olanları da var. İnsan genleri ile hayvan genlerinin birleştirilmesi yoluyla elde edilen çok farklı farklı tuhaf hayvanlardan uzaydaki gezegenlerin pek çoğunda var. Bilim ve teknolojide ilerleyen, din ve ahlak sınırı bilmeyen/tanımayan insan türleri hemen bitkilerle, hayvanlarla hatta insanlarla oynamaya, genlerini değiştirmeye ya da birleştirmeye başlıyorlar. İşte bizim dünyamızdaki “efsane” denilip her devirde hep tartışılan şeylerin arkasında bu acı gerçek var.

Şu dünyada ya da başka dünyalarda insanoğlu, farklı, güçlü görünmek, büyük insan topluluklarını peşinden sürüklemek ve kutsal sayılmak için neler neler yapmadı…

Yüksek bilim ve teknolojinin geliştiği çağlarda dünya insanları da başka dünyaların insanları da insan genetiğine ahlaksızca/kuralsızca müdahaleler yaptılar.

Kendilerini/bedenlerini ve iç dünyalarını, duygularını, dürtülerini daha sağlam, daha güçlü yapmak için değişik değişik hayvanların değişik özelliklerini insanların bedenlerinde buluşturmak isteyenler de çok oldu, oluyor. Şu başımıza bela yeşillerin aslında önceleri de yeşil renkte olsalar da insan gibi durduklarını, daha sonradan kendilerini güçlendirmek için bedenlerine müdahaleler yaptıklarını ve daha çok da sürüngenlerin kodlarını vücutlarına eklediklerini, bunun neticesi olarak insana benzemez bir hal aldıklarını ve duygu/düşünce yapısında da hayvanileştiklerini daha önce birkaç satırla anlatmıştım.

Kadim Mısır’da piramitlerdeki sembollere bakıldığında, sadece yüksek teknoloji ile imal edilmiş aletler değil, vücut şekilleri kısmen farklı olan insan figürleri de görülür. Piramitlerin yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde inşa edildiği o zamanda yüzlerine hayvan figürlü maskeler takanlar vardı ama genetiği değiştirilmiş insanlar da vardı. Lakin bunlar dünya insanı değillerdi, uzaylı insanlardı. Sadece kurt kafası değil, kuş kafalarına benzer şekle sahip olanlar da vardı. Bu benzerlikler çok ileri seviyede değildi ve bu kişiler insanlıklarını kaybetmemişlerdi. Hala ruhları, akılları, tercih hakları olan insanlardı bunlar…


Çupakabra da efsane değil

Yıllar önce de yazmıştım. Daha çok Güney Amerika ülkelerinde görünen, hayvanların kanını emen ama etini yemeyen ve çupakabra denilen, efsane olduğu söylenilen, üzerine çok tartışmalar yapılan şey de gerçek…

O da aslında uzaylı bir hayvan türü… Lakin o da üzerinde sonradan genetik oynamalar yapılan, olduğundan çok çok başka göründüğü bir hale çevrilmiş bir havyan… Kan emiyor, kan içerek de besleniyor.

Bölgede kan emerek beslenen başka bir canlı daha var ama bunun aklı, ruhu var ve bu insan… Güney Amerika ülkelerinde, sayıları çok olmayan, diğer uzaylı türleriyle çok alış verişi olmayan, onlardan bağımsız yaşayan uzaylı bir insan türü var. Bu tür de dünya hayvanlarının kanlarını çekerek içiyor ve etlerine dokunmuyor. Bu gibi kanı çekilerek ölmüş ve ölü bulunmuş hayvanlar meselesi sadece günümüzün meselesi de değil. Binlerce yıldır dünyamızda hep yaşanan bir mesele…

Bu nedenle de uzun zamandır dünyada hep vampir iddiaları tartışılıyor. Aslında vampirlere de efsane denilemez, onlar da gerçek. Bu dünyada yalnız olmadığımızı herkes anladı, bildi de çok ama çok kalabalık olduğumuzu ve çok farklı özelliklerde insan ve hayvan türleriyle aynı gezegende bulunduğumuzu öğrenme vaktimiz geldi. Bir de genetik mühendisliğinde sınır tanımayan insan türlerinin herkesin başına bela olacak canlı türlerini türettiklerini öğrenme vaktimiz geldi.

Onlar Yahudi değil, satanist değil, uzaylılardı

Kadim Mısır’da insanların başına geçen biyonik robotlu uzaylılar vardı. Süleyman aleyhisselam zamanında dünyamızdaki bilim ve teknoloji devlet gücüyle yok edilmişti. Dünya insanlığı kendi gayretiyle, çalışmalarıyla bilim ve teknolojide ulaşılabilecek en ileri seviyeye ulaşmıştı. Var olan teknoloji şeytanlaşmış insanların eline geçtikçe akıl almaz tehlikeler oluşuyordu. Bunları yıllardır anlattım.

Bilim ve teknoloji yok edildi ama yeşiller, griler ve daha başka uzaylı türler dünyamıza gelip gitmeye ve hatta dünyamızda yeraltındaki üslerinde kalmaya devam ettiler. İblis o vakte kadar onlarla çoktan ortaklık yapmıştı.

İşte bu uzaylı türler, dünya insanlığını İslam’dan uzaklaştırmak için oyun üstüne oyunlar kurdular ve hala benzerlerini kuruyor, oynuyorlar.

Kadim Mısır’da ve dünyanın daha başka yerlerinde, dünya insanı suretinde imal edilmiş biyonik robotlarla toplumların başlarına geçtiler. En önemli makamları ele geçirdiler.

Ellerinde zaten çok yüksek teknoloji vardı, hayvanlar üzerinde ileri seviyede genetik mühendisliği yapabiliyorlardı. Kuşların kafasını insan kafasına, aslanların kafalarını insan kafasına, insanların kafalarını da bazı hayvanların kafalarına benzetebiliyorlardı. Bu teknik çok sağlıklı olmuyordu ve tam da istenen sonucu vermiyordu. Bunun haricinde ise dünya insanı suretinde imal ettikleri biyonik robotların bazılarının bazı kısımlarını, en çok da kafalarını hayvan suretinde yapıyorlardı. Dünya hayvanları gibi görünen biyonik robotlar da yapıyorlardı ama fark şu ki o robotların da bazı kısımları çok farklı oluyordu. Çoğunlukla kafaları/yüzleri dünya insanları gibiydi. Ayrıca olağan üstü halleri/özellikleri oluyordu.

Bu kişiler (dünya insanı suretindeki biyonik robotlar) kendilerini olağan üstü kabiliyetleri olan kutsal kişiler olarak insanlığa tanıtıyorlardı. Yanlarındaki adamları ve hayvanları bile olağan üstü hallerdeydiler. Mesela aslan gibi bir hayvanları oluyordu ama kafaları/yüzleri insansıydı. Hareketleri ise diğer aslanlardan çok farklıydı. Sanki akıllıydı. Laftan anlıyor, ne denilirse onu yapıyordu. Kuş gibi hayvanları vardı ama kafaları insan kafası gibiydi.

Kendileri belli başlı makamlara geçiyorlardı ama yanlarında da olağan üstü haller sergileyen adamları oluyordu. Bu yardımcı adamların (mesela vezirlerin, komutanların), daha doğrusu insan gibi görünen biyonik robotların da kafaları kurt, kuş ya da başka hayvanların kafaları gibiydi. Bunlar vasıtasız bir şekilde havaya yükselebiliyor. Havada asılı durabiliyor. uçabiliyor, ellerinden ışınlar yayabiliyor ya da türlü olağan üstü haller sergileyebiliyorlardı.

Dünya insanları firavunlara daha yakın olsunlar, onları kendileri gibi görsünler, sahiplensinler ve uyum sağlayabilsinler diye, genellikle firavunları dünya insanı suretinde yapmayı tercih ediyorlardı. Yine de bu biyonik robot firavunları, dünya insanlarından biraz farklı ve üstün görünsünler diye kafatasları arkaya doğru uzamış şekilde imal ediyorlardı. Hal böyle olunca bir süre sonra bu topluluklar, uzun kafatası sahibi olmayı firavunlar soyundan olmanın ve asillerden olmanın bir alameti kabul ederek kendi çocuklarının kafataslarını da arkaya doğru uzatmanın yollarını arıyorlardı. Bir süre sonra daha bebek iken dünya insanlarının kafataslarını sarıp sıkarak şeklini değiştirmeyi buldular ve bu usul çok yaygınlaştı.

Şu sfenks dedikleri heykeller, durduk yerde yapılmadılar. Bunlar hayal ürünü değiller. Bunları yapan heykeltraşlar bu gibi canlıları gördüler. Duvarlara çizilmiş o figürleri/resimleri çizenler de hayal ürünü olarak çizmediler. Onlar da gördüklerini, gerçek hayatta var olanları çizdiler. O zamanda öyle tuhaf canlılar sayıca az olsalardı vardı ve onlar üstünlerdir, onlar asillerdi hatta onlardan bazıları haşa tanrılardı. Topluluklar bu kadar büyük kandırıldılar.

Kendileri gibi o tuhaf hayvanları da kutsal olarak kabullendiriliyordu ve kendileri de hayvanları da ölmüş zan edildiklerinde, yani halk onları ölmüş bildiğinde, ceset zan edilen o biyonik robotlar, uzaylılar tarafından yok ediliyordu. Halka da bunların kutsal oldukları için özel merasimle gizli yerlere gömüldükleri bilgisi veriliyordu. Hep o İblis’in, ona uyan cinlerle uzaylıların oyunlarıydı bunlar…

Mitolojideki sözde tanrılar da hep uzaylıydılar

Yunan mitolojisinin kökenleri de aslında Mısır’dadır. Yunan mitolojisindeki şu tanrısı, bu tanrısı denilen binbir türlü uydurma tanrıların temeli de işte burası… Hepsi aslında uzaylıların oyunu. Kendileri çok üstün bilim ve teknoloji seviyesiyle dünya insanı suretinde görülen biyonik robotlar yaptılar ve dünyaya geldiler. Olağanüstü haller sergilediler ve toplulukları peşlerinde sürüklediler. Kendilerini ilahlaştırdılar ve dünya insanlığını manen/dinen/ahlaken çökerttiler.

Güneş Tanrısı Ra dedikleri kişi bile aslında uzaylıydı. Yıllar önce bir yazımda ufaktan bir dokunmuştum ve bu şekilde geniş izah etmemiştim. Yazı arşivde duruyordur. Ankebut Ağı’nın kutsal bildiği geçmişteki pek çok kişi aslında dünyaya biyonik robotla gelip insanlıkla oyun oynayan uzaylı kişilerdi. Bu oyunlara İblis de dahil oldu. Satanist bir teşkilat olan Ankebut Ağının mensuplarına İblis, binlerce senedir uzaylı türleri ve onların sahip olduğu teknolojiyi de kullanarak oyun oynuyor.

İslam dininin hak peygamberlerinden biri olan İsa aleyhisselamın öğrettiği şeriatı/İseviliği ve getirdiği kutsal kitap İncili de işte bu teşkilat bozarak hristiyanlığı kurdu ve tahrif olmuş, aslından bozulmuş binbir türlü incil uydurdu.

Mevzu o kadar geniş ve o kadar detaylı ki durmadan aylarca anlatılsa özet geçilebilmiş olur. Dünyanın farklı yerlerinde, en çok da Afrika’da bazı insan topluluklarının hayvanlar gibi çırılçıplak ve medeniyetten tamamen uzak yaşamalarının arka planında bile işte bu oyunlar var. Kendilerini ilah ilan eden o firavunlar, insanların dinini ve ahlakını tamamen bozabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. İnsanların meydan yerde topluca zina etmelerini, her yerde çıplak gezmelerini, şiddetin, nefretin eşcinselliğin hakim olmasını sağlıyorlardı. İnsanların arenalarda aslanlara parçalatılması bile bu biyonik robotlu sözde tanrıların bir buluşuydu. Dünya insanlarına olan düşmanlıkları o kadar şiddetliydi ki buldukları her fırsatta en vahşice davranışları sergiletiyorlardı ve insanı insana da kırdırıyorlardı.

Bu bilgiler ve daha fazlası bilinmeden gerçek dünya tarihi çözülemez, anlaşılamaz ve dünyaki acılar, zulümler, sorunlar sonlandırılamaz. Bu yazdıklarım giriş seviyesinde temel bilgilendirme oldu. Yazdıklarım zaten kısacık sürede onlarca lisana tercüme edilerek dünya üzerindeki beyin takımına ulaşıyor. Bunlar biraz konuşulsun, tartışılsın, hazmedilsin, sonra ben detayları da yazarım.

Bir açıklama:

Süleyman aleyhisselam zamanında bilim ve teknoloji dünyamızdan kaldırılmadan önce, uzaylılar dünyamıza gizlenmeden gelebiliyorlardı. Teknoloji kaldırıldıkça ve nesiller geçtikçe uzaylılar gizlenerek gelmeye başladılar.

Birkaç nesil sonrasında zaten yakın geçmişi bile bilemez hale geldiler. Bu sıralarda biyonik robotlarla Mısırlıların, Hindistanlıların, Çinlilerin ve daha başka milletlerin başına uzaylı türler geçtiler. Dünya insanlığını İslam’dan, ahlaktan uzaklaştırmak için her şeyi denediler. Bu iki devrin şartlarının birbirinden farklı olduğunu anlamak lazım.

Mehmet Fahri Sertkaya

Adem babamız zamanında dünyada şimdi olduğundan daha ileri bilim ve teknoloji vardı

Bazılarının kocaman ordular kurarak bana ve ekibime şiddetli metafizik saldırılar yaptığı anlarda, bundan zan ettikleri gibi tesirlenmediğimi ve bu anlarda bile işlerimi yapabildiğimi göstermek için, ayrıca restlerine rest çekerek onları perişan eden yayınlarıma devam etmek için, şimdi hazırlıksız şekilde, irticalen yazıyorum.

illustration of human body with energy beams

Herkesin anlayabilmesi için halk dilinde yazacağım.

Yazdıklarımı, tashih bile etmeden olduğu gibi atacağım. Sonra vaktim olursa döner tashih ederim.

Adem babamız zamanında ya da daha önceki milyonlarca Adem babalar zamanında dünyamızda nasıl olup da yüksek bilim ve teknoloji olabildiğini anlayabilmek için, kıyametin, surun üfürülmesinin ne demek olduğunu, maddeyi, ruhu biraz anlatmak lazım.

İnsan bir ruh ve bir de bedenden oluşur. Ruhun ne olduğunu tam manasıyla bilmemiz mümkün değildir. Bunlar, herkesin okuyabileceği yazılarda anlatılabilecek hususlar da değildir. Beden ise anasır-ı erbaadan yani dört ana unsurdan meydana gelir. Bu dört ana unsur ise ateş, su, toprak ve havadır.

Ateş, su, toprak ve havanın birleşmesinden meydana gelen beden ölümlüdür ama ruh ölümsüzdür. Sonsuza kadar yaşar. Bedenin derinliklerine bakıldığında ise atomlardan oluştuğu görülür.

Ölüm dediğimiz şey yaşandığında ruh bedenden melekler tarafından çıkartılır ve bedende değişmeler başlar. Soğur, rengi değişir ve sonra çürüme başlar. Çürüyüp yok olduğunu düşündüğümüz beden aslında tam manasıyla yok olmaz. Atomlarına ayrılır ki işin sırrı da burada, atomda…

Ölen bir insanın ruhu bedeninden ayrılınca bedeni çürümeye yani atomlarına ayrılıp gayb olmaya başlar. Gayb, gözümüzle göremediğimiz, elimizle temas edemediğimiz, kulağımızla duyamadığımız, burnumuzla koklayamadığımız, dilimizle tadamadığımız yani duyu organlarımızla varlığını bilemediğimiz/ölçemediğimiz şeylerdir. Atomlar gayb olurlar, bu vesileyle madde/cisim gözden kaybolur ama bu, gerçek ve tam bir yok oluş değildir.

Bu gayb olma hali sadece insan bedeni için geçerli değildir. Madde/cisim olan her şey için geçerlidir. Ağaç, elma, toprak, su, hava, hayvanlar, bitkiler, gezegenler, uzay ve daha üstündeki katlar cismani/maddi alemlerden olduklarından atomlarla bir araya gelmiş, var edilmiş şeylerdir. Kıyamet de bu şekilde kopar. Cisim/madde olan her şey bir anda gayb olur yani atomlarına ayrılır.

Close up of colorful atomic particle background science 3D illustration

Hz. peygamberimize (s.a.v.) kıyamet koparken koca dağların halinin ne olacağını sordular. Bu hususta Ta-Ha suresi 105. ayet-i kerimesi nazil oldu ve kıyamet koparken dağların nasıl yok olacağı haber verildi. Bu ayet-i kerimeye “toz duman haline gelecekler” manasını veren alimler de oldu, “Rabbin o dağları kökünden savuracak” manasını veren alimler de oldu. Konuyu özetle anlatacağım için bu gibi kısımlara, detaylara şimdi girmeyeceğim ama bu ayet-i kerimeyi zamanın uleması/alimleri atomu bilmediği için tam tefsir edemeyerek “Rabbin o dağları kökünden savuracak, ufalayıp dağıtacak, un-ufacık edecek” manalarını verdiler. Atom diyemediler ama çok yaklaştılar.

Kıyamet denilen hadise yaşanırken bütün insanlar, cinler ve madde olan her şey atomlarına ayrılacak. Bir anda gayb olacaklar. Yok olacaklar. İkinci sura üflendiğinde ise atomlarına ayrılmış her şey bir anda var olacak. Sadece insanların bedenleri değil, gezegenler/alemler, üzerlerindeki okyanuslar ve denizler… Kıtalar, ormanlar, her türlü eşya yeniden atomları birleştirilerek var edilecek. Kıyamet, yeniden diriliş gerçekleşecek. Lakin birinci sura üflendiği anda nerede ne varsa, yani atomlarına ayrılma sırasında ne nerede ne halde ise, bütün onlar aynı yerlerinde ve aynı hallerinde var edilecekler. İstisnası ise insanlar ve cinler…

Onlar, üzerinde yaşadıkları ve öldükleri gezegenlerinde yeniden diriltilmeyecekler. Tam manasıyla idrak edemeyeceğimiz bir alemde, devasa bir sahada bir araya getirilecekler. Mahşer meydanında…

Birinci surla birlikte, atomlara ayrılma, ikinci surla birlikte, atomların yeniden bir araya getirilmesi suretiyle yeniden vücut bulma, var olma halleri yaşanacak ama cinlerin de insanların da ruhları madde/cisim olmadıkları için atomlarına da ayrılamazlar ve olmayan atomları da birleşmez.

Ruhlar ahiret alemine geçecekler ki şimdi en temel seviyede o kısımları da izah etmeye çalışacağım.

Bir top düşünün ki içinde bir top daha var.

İçteki topun içinde de başka top olduğunu, onun içinde başka top olduğunu, o topun içinde de başka top olduğunu, iç içe toplar olduğunu hayal edin.

En merkezde de küçücük bir top olduğunu düşünün. İşte benzetmek gerekirse uzay dediğimiz alan o küçücük top. Şu andaki teknolojimizle uzayın başını sonunu bulamadık ve tahmin bile edemedik. Trilyonlarca gökada ve her gök adada trilyonlarca yıldız/güneş sistemi, her güneş sisteminde bir ya da birkaç gezegen olduğunu kuvvetle muhtemel olarak bilir olduk. Bunu kabullendik. Belki bunun da çok ama çok ötesinde sayılar vardır da bilemedik ve tahmin bile edemedik. Hatalı bir tabirle sonsuz uzay boşluğu da denildi ama uzay aslında sınırları olan bir alem, sonsuz/sınırsız değil ve alemler arasındaki en küçük alem…

Uzay dediğimiz en merkezdeki topu içinde tutan başka bir top yani alem de var. İşte orası birinci kat sema… Bütün alemler küre şeklinde ve uzay dediğimiz alan birinci kat semanın içinde. Bu kadar büyük bir uzay, birinci kat semanın büyüklüğünün yanında Arap yarımadasındaki bir yüzük misali küçücük kalıyor.

En merkezdeki toptan, en üstteki topa doğru giderken üst üste yedi kat sema var. İkinci kat semanın yanında birinci kat sema da Arap yarımadasındaki bir yüzük kadar küçücük kalıyor. Her sema katı, üstündeki sema katına nispetle bu derece küçük kalıyor. Yani kainatın/evrenin katları/tabakaları üst üste, birbirini kuşatmış şekilde, küre şeklinde ve her biri, içinde tuttuğu alemden akıl almaz derecede daha büyük. Öyle ise uzayı tahmin bile edememiş olan bizler, yedinci katın büyüklüğü hakkında ne diyebiliriz.

Dahası da var…
Yedi kat semanın üzerinde de ayrıca beş kat daha sema var. Yani benzeterek anlatırsak iç içe geçmiş on üç top var. Biri uzay dediğimiz en merkezdeki top ki o birinci kat semadan sayılıyor ve ayrıca bir sema katı olarak görülmüyor. On üç kat içinde yedi kat sema kısmı farklı maksatlarla var ama onun üstündeki beş kat sema katı ise farklı maksatlarla var.

Yedi katın üstündeki beş kattan en içte olanı, yani sekizinci kat diyeceğimiz kat Alem-i kürsidir. Onun üstünde ise Arş-ı Ala dediğimiz bir devasa kat var. İşte cennet ve cehennem orada bulunuyor. Uzaydaki hangi gezegende olursa olsun ölen insan ve cinlerin ruhları dokuzuncu kattaki Arş-ı Ala’ya melekler tarafından götürülüyor. Buraya ışık hızıyla bile trilyonlarca senede gidilemez ama ruh, meleklerin hızında götürülüyor.

Ölümle birlikte kabir alemine geçiliyor. Cesetler kabirlere konuluyor ama ruh bu kadar yüksek bir kata, Arş-ı Ala’ya çıkartılıyor. Cennet orada… Cehennem orada… İlliyyun orada… Siccin orada…

Azap çekecek ve cehenneme konulacak olan ruhlar, kıyamet kopup da hesaplar görülene, mahkeme-i kübra bitene kadar Siccin denilen yere konuluyorlar ve kıyamete kadar da durmaksızın azap çekiyorlar. Bu sırada kabirleri ile bağları da kopmuyor ve kabirlerine gelen kişileri görebiliyor ve duyabiliyorlar.

Azap çekmeyecek ve mükafat görecek olan ruhlar ise kıyamet kopana kadar İlliyyun denilen yere konuluyorlar ve bu sırada dünyadaki kabirlerine gelenleri görüyorlar ve konuşanları da duyuyorlar.

Birinci sura üflenince sadece dünyamızda ya da güneş sistemimizde ya da gök adamızda ya da uzayda değil, bu yedi kat semanın tamamında yani en merkezden dışarı doğru sekiz topta her şey gayb oluyor. Buralarda her kim varsa can veriyorlar, ölüyorlar, bedenleri atomlarına ayrılıp gayb oluyor ama ruhları madde olmadığı için yok olmuyor.

Sonra ikinci sur üflenince sadece bizim dünyamız ya da sadece bizim güneş sistemimiz ya da sadece bizim gökadamız değil, bu yedi kat sema içindeki cisim olan her şey atomları birleştirilerek geri getiriliyor. Lakin dinden mükellef olan akıl sahibi insanlarla cinler hariç… Onlar mahşer yerinde toplanıyorlar ama bu gezegenler/alemler, birinci sura üflenmeden önceki hallerine geri dönüyorlar.

Misal verirsek, dünyamız atomlara ayrışma başladığında her ne haldeyse, o halde tekrar geri geliyor, var oluyor. Nil nehri mi vardı, yine var ve yine aynı yöne akıyor. Kıtalar mı vardı, yine var ve yine aynı şekillerde ve büyüklüklerde duruyorlar. Dağlar, tepeler mi vardı, yine aynı şekilde ve aynı yerlerde var oluyorlar. Ormanlar, okyanuslar, denizler mi vardı, yine hepsi aynı yerlerinde ve şekillerinde var oluyorlar. Amazon ormanları ismini verdiğimiz ormanda bir maymun ya da bir kuş ya da bir karınca ya da bir solucan mı vardı, hep aynı yerlerinde var oluyorlar ama insanlar ve cinler yoklar. Onlara da atomları birleştirilerek bedenleri geri veriliyor, ruhları ile bedenleri yine bir araya geliyor, öldükten sonra dirilme denilen şey bu şekilde yaşanıyor ama onlar hesap vermeye mahşer yerine götürülüyorlar. Daha önce yaşadıkları gezegenlere değil…

Sonra…

Hesap görülüyor, öyle bir adaletli terazi var ki herkes herkesten hakkını alıyor. Cennetlik olanlar bu defa İlliyyuna değil de cennete konuluyorlar. Cehennemlik olanlar bu defa Siccine değil de cehenneme konuluyorlar. Bu arada yedi kat içinde de zaman işliyor. Allah bilir ne kadar süre geçiyor ama sonra Allah bu gezegenlere/alemlere yeni Ademler ve Havvalar gönderiyor. Bunlar, daha önce hiç dünya hayatı yaşamamış yeni Ademler ve Havvalar…

Sonra bunların da nesilleri çoğalıyor, belki yüz bin sene, belki beş yüz bin sene, belki de bir milyon sene… Allah’ın takdir ettiği kadar bir süre dünya hayatları/nesilleri devam ediyor, sonra bunların da kıyametleri kopuyor. Bunlar da nereyi hak etmişlerse oraya konuluyorlar.

Bu, bu güne kadar milyonlarca kez tekrar etmiş. Milyonlarca kere kıyamet kopmuş. Her seferinde yeni Ademler ve Havvalar gönderilmiş ve yeni cin soyları da gönderilmiş. Sadece bizim dünyamıza değil, üzerinde hayat bulunacak bütün dünyalara ayrı Adem ve Havvalar hemen hemen aynı anlarda gönderilmiş. Yani şu anda kat trilyonlarca gezegende hayat var. İnsan türünden ve dinden mükellef, akıl sahibi canlılar var ve insanın olduğu her gezegende ayrı ayrı cin türleri de var.

Kur’an ayetlerinde “Ey insanlar ve cinler!” diye hitap edildiğinde, kat trilyonlarca alemdeki bütün insan ve cin türlerine hitap ediliyor. Ve bütün bunlar aslında bir şey için var: imtihan…

Her kopan kıyametten sonra, belli bir süre geçiyor ve Allah istediği aleme/gezegene istediği Adem ve Havvayı gönderiyor. Lakin… Kıyamet son defasında kopmadan önce, o gezegende çok yüksek teknoloji varsa ne oluyor?

Çok güzel oluyor…

Kıyamet yaşanıyorken atomlara ayrışma kısmına gelindiğinde, dünya üzerinde tamamen erimemiş, bozulmamış, çürümemiş cihazlar, aletler, binalar, tüneller, çeşit çeşit köprüler, yollar, uçaklar, uçan daireler, toprak altında hayvan kemikleri/fosilleri varsa, onlar da ikinci sur üflendiğinde aynı şekilde geri geliyorlar. O insansız ve cinsiz gezegene yeni insan ve cin soyunu başlatacak Adem ve Havvalar gönderilmeden önce geçen uzun sürede de bu kalanlar bozulmamış, çürümemiş ve erimemişse, gelen Adem ve Havvalar bunların da mevcut olduğu bir dünyaya geliyorlar.

İşte bizim dünyamızda son seferinde bu, böyle oldu… Adem babamız ve Havva validemiz cennetten dünyamıza gönderildiklerinde dünyamızda, şu çağımızda olandan bile çok daha ileri bilim ve teknolojiyle yapılmış adeta her şey vardı. Adem aleyhisselam da zaten ilk insan olmanın haricinde, Allah tarafından kendisine her şeyin öğretildiği ilk peygamber olduğu için, bu teknolojik artıkları işler hale getirmeyi meseleden bile saymadı. Zaten içinden çıkartıldıkları cennette, bu dünyada gördüklerinin hepsinin benzerleri vardı ve öyle muazzam bir cennetten çıkıp gelen biri için buradaki en ileri teknoloji bile basit kalırdı.

Evrimcilerin safsatalarının aksine, ilk insan ve ilk peygamber olan Adem aleyhisselam gerçekte işte böyle bir hayat yaşadı. Venüs’e ya da diğer gezegenlere gidip gelinirken bu teknoloji ile imal edilmiş türlü uzay araçları da kullanıldı.

Kaç kere kıyamet koptu…

Yıllar önce bulduğum bir dar vakitte, bana sorulan soruya cevap verirken sesli mesajlar atarak vermiştim.

O mesajları bir araya getirerek de bu videoyu dar vakitte hazırlamıştım. Daha önce denk gelmeyenler, şimdi dinlemeliler.

Mehmet Fahri Sertkaya

Sadece Rusya ve ABD değil, Çin de alarm veriyor

Şi, son zamanlarda olduğundan da kötü bir halde… Bitik bir halde. Çin’in idari kadrosu hep kötü halde. Asker arasında ölenler de çok, ölmeyip akıldan olanlar da çok. Deli deli tavırlar sergileyen askerler görülüyor sık sık… Birbirlerini ısırıyorlar, birbirlerini vuruyorlar, kendilerini vuruyorlar, daha neler neler…

Askeri araçlarda ve teçhizatta da sık sık sorunlar yaşanıyor. Ta ki uydu sistemlerine kadar. Şu ana kadar bile zarar onlarca milyar doları bulmuştur.

Ara ara askeri tesislerde yangınlar da çıkıyor, patlamalar da oluyor. Helikopterler anlayamadıkları şekilde düşüyor, savaş uçakları uçmuyor. Denizaltılarda da çok sorunlar yaşanıyor. Çin’de bir korku havası hakim… Öyle “Havana sendromu” ya da korona deyip geçilecek gibi değil yaşanan sorunlar.

Çinli askeri yetkililerden bize mesaj gönderip “Durun, durun” diyenler var. Durmadık, durmayacağız.

Doğu Türkistan’da zulüm, asimilasyon, soykırım devam ettikçe… Çin, dünya üzerinde pek çok millete zulüm etmeye devam ettikçe… Çin, Tayyip’i/AKPKK’yi yönlendirmeye ve Türkiye’nin, Türk milletinin aleyhine işler yaptırmaya devam ettikçe… Aşılar, maskeler dayatıldıkça ve kısıtlamalar, kapatmalar devam ettikçe… Ziraatimiz, tabii kaynaklarımız gizli silahlarla, iklim silahlarıyla Çin tarafından vurulmaya devam ettikçe… Ülkemizin ekonomisi Çin’in de talebiyle ve hükumetimizin gücüyle kasten batırıldıkça ve daha saymakla bitmez bir sürü Çin pisliği, ihaneti, saldırganlığı devam ettikçe biz durmayacağız.

Ve dahi dünyada Çin dahil olmak üzere bizi durdurabilecek bir güç unsuru yok.

Çin’e güvenip de Türk’e ihanet edenler, Türk’ü kendi devletinde maddeten ve manen yıkmak isteyenler… İşte onlar… Onları da harcıyoruz, harcıyacağız.

https://ok.ru/video/2734601475473

Mehmet Fahri Sertkaya

Çakıcı’nın ifadesi alınamıyor ama neden!

Dünyanın kaç ülkesinde şöyle bir rezilliğe izin verilir Gizli Ermeni, kara paracı mafya reisciği, MİT piyonu Alaattin Çakıcı mahkemede/duruşmada görülüyor. Gömleği salmış, ellerini de ara ara ceplerine sokuyor. Denge sorunu var, ayakta duramıyor. Hakim, hakimlikten çıkmış da klinikteki psikiyatrın sergilemesi beklenen tavırları sergilemek zorunda kalıyor. Çakıcı konuları ve soruları bile anlamıyor. Verdiği cevaplar alakasız, mantıksız. Hakime atar yapmaya kadar ayarı kaçırıyor ve ne kadar tuhaf ki TC’nin hakimi bu kadar rezilliğe izin veriyor. Kendini de rezil ediyor hatta tartışılabilir ama bence suç işleme sınırına da giriyor. 2012 yılında bile Çakıcı bu kafayı yaşıyor. O gün kokain çekerek duruşmaya katıldığı iddiaları konuşuldu, konuşuluyor. Lakin bu herifin çekmediği zamanlarda da kafası böyle… Gerçek bir hukuk devletinde şu halde olduğu görüldüğü gibi hakim, duruşmada karar alır ve “Şahsın akıl sağlığının yerinde olup olmadığının tespiti için falanca ruh ve akıl sağlığı hastahanesinde TCK bilmem kaçıncı maddesine göre 21 gün müşahede altına alınmasına ve davanın seyrinin sağlık kuruluşundan gelecek rapora göre belirlenmesine karar verilmiştir.” der. AKPKK’nin “Yeni Türkiye” deyip durduğu şey nasıl bir Türkiye ise, memleket, millet, devlet, akıbet meselelerine işte böyle gizli kimlikli, bir ömür piyon olarak kullanılmış, akılını da kırmış, mafyacılık faaliyetlerine de tuhaftır ki halen devam eden, gaspçı, yağmacı, katil tipler yön vermeye kalkıyor. Bu Türkiye’nin bu kadar seviyesizliğe ve bu kadar ayarsızlığa da tahammül etmesi mümkün değildir. Hiç kimse, böyle tiplerin adalet, millet, devlet meselelerine yön vermesine izin vermeyecektir. O Solomon Soysuz o makamdan alınacak, hakkında fezleke hazırlanacak ve adaletle yargılanacak. Mafya babacıkları değil, kralı gelse vatan hainlerini vatan, din, devlet, namus ve beka meselesi diye diye savunamayacak. Yok öyle bir Türkiye… 80 küsur milyon insanı toptan ahmak mı zan ediyorlar.İfadesi alınamıyor.

https://ok.ru/video/2510711884326

Mehmet Fahri Sertkaya