Bence bunlar uyarı, bunlar rahmet. Bunlar mesaj. “Boğaziçi’ni terk edin” mesajı…
Önce Üsküdar sahilindeki yürüyüş yolu denizin içine doğru kırıldı/çöktü.
Çok kısa süre sonra şimdi de İstanbul Bebek’te bir restoranın olduğu iskele çöktü. Zemin ufak ufak gevşiyor, üzerindekilerin de dengesi şaşıyor, kırılıyor, çöküyor.
Boğaziçinin altındaki uzaylı üsleri hedef oldukça, çöktükçe, zorlandıkça, yeryüzü kısmında da sorunlar artacak. Zaten boğazın iki yanı da doldurma ve çürük zeminler. Oraların tıraşlanması ve boğazın genişletilmesi bu nedenle de zaruri…
Şu anda bile, kesintisiz olarak, Boğaziçinin altındaki uzaylı tesislerine yoğun metafizik sinyaller gidiyor. Orası Deccal’ın merkezi, oradan bütün dünyayı cehenneme çeviriyor. Oraya merhamet etmek yok ve onu orada duramaz hale getireceğiz. Bu, sadece Müslüman Türklere değil, bütün insanlığa, hatta gelecek nesillere bile büyük bir hizmet.
Baştan açıkça söyledim ki üzerimizde vebal olmasın diye. İnsan kalmış, masum kalmış hiç kimse oralarda bulunmasın, yaşamasın, çalışmasın. Boğazın en dar yerinin 5 km olacağını hesap ederek, ona göre o bölgeden iki yana doğru, gerektiği kadar uzaklaşılsın.
Tarihi yarımadanın hepsi doldurma ve çürük zeminli ve altında gizli üs olan bir yer. Orası tamamen boşaltılmalı.
İstanbul boğaziçinde çok büyük hadiseler yaşanacak.
Hani adli yetkililer neredeler? Bunun gibi binlerce vaka var, hangisinin üzerine gittiler?
Hangi vakada vazifelerini yerine getirdiler?
Hani sözde Türk basını ve medyası nerede? Televizyonlarda konu olmuyorsa bile Beyza Hakan, Ferda Yıldırım, İlkay Buharalı ve benzerleri neredeler? Kripto Ermenileri ekrana çıkartmaktan, vatan evlatlarını çıkartmaya ve desteklemeye fırsat mı bulamıyorlar?
Gizli Ermeni, gizli Yahudi ve mason adli yetkililer, hala Müslüman Türkleri avlamanın, her yerden uzaklaştırmanın, içerilere doldurmanın, kendi devletine ve ordusuna düşman etmenin mi peşindeler?
Onlar da şu Türk rolü oynayan siyasetçilerle birlikte devrilecekler.
Hemen yaparız şu gibi arabalardan. Hem de daha güzel görünüşlü, daha sağlam, daha uzun ömürlü, daha az yakan, daha emniyetli, daha az bakım isteyenini ve daha az masraf çıkartanını da yaparız.
Yarı kapalı ceza evi gibi araba yapmışlar. Ne kadar zevksiz ve sanatsız şu İngilizler…
Biz bu araçların düşük masrafla ve hızlıca suda gitmesini de sağlarız.
Öyle bir yaparız ki onca üstünlüğüne ve ek özelliklerine rağmen şu İngiliz arabalarından çok çok daha ucuza satabiliriz. Yine de büyük paralar kazanırız.
Nahçıvan Özerk Cumhuriyetinin tek hamlede ve resmen Türkiye’ye bağlanmasının vakti geldi.
Bunca zamandır Nahçıvan’ın Türk milletinin gözünden saklanması da zor işti ama Ankebut Ağına çalışan gizli Ermeniler ve Yahudiler, bunu da sağladılar. Tıpkı, burnumuzun dibindeki sözde Yunan adalarını ve o bölgedeki akıl almaz hukuki/siyasi kabullenişleri dikkatlerden kaçırdıkları gibi…
Güney Azerbaycan gibi, Nahçıvan da Türkiye’ye bağlanacak. Azerbaycan’a değil…
İlerleyen safhada Azerbaycan diye bir ülke kalmayacak. Orası da Türkiye toprağı olacak ve oralardaki gizli Ermeni, gizli Yahudi vatana ihanet teşkilatları da çökertilerek imha edilecekler.
Şu insan kasabı, şu organcı Fahrettin Koca’nın Çingeneliğini hala göremiyor musunuz?
Fahrettin’in hiç gençlik fotoğraflarını gördünüz mü? Vesikalık olsa da olur, aratın bakalım sağda solda var mı…
Sanki yapay zekaya başvurmuşlar da dakika içinde bu hikayeleri uydurmuş gibi bir hisse kapılıyorum.
– Merhaba kuş! Bize çocukluğundan biraz anlatır mısın…
= Merbaha insan! Benim çocukluğum çok yalnız geçti. Çocukluğuma çok fazla kişi şahit olamadı. Akranım çocuklarla neredeyse hiç misket ve top oymayamadım. Çünkü çocukluğumda hep babamın bakkal dükkanına baktım. Böyle olmalıydı, çünkü babam da başka bir bakkal dükkanımıza bakıyordu.
Yine de kötü bir çocukluk geçirmedim. Diğer çocuklara kıyasla iyi şartlar içindeydim de denebilir. Çünkü dükkanda bol bol arpa, darı oluyor ve bunlara her zaman erişme imkanı bulabiliyordum.
Özlüyorum şimdi o yapayalnız, oyunsuz, sokaksız, maçsız, topsuz geçen çocukluğumu… Her şeye rağmen çok güzeldi. Hele bayramlar başka güzeldi. Ben bayramlarda da pek ortalıkta görünmezdim. Babamlarla bayram namazına, sonra da kabristana giderdim. Sonra yine bakkal dükkanımıza bakardım.
Belki de çocukluğumun bu kadar yalnız geçmiş olmasındandır, bilemiyorum ama devamında ilk gençlik yıllarım da çok yalnız geçti. Şu milletin arasında benim çocukluğumu ve gençliğimi bilen, şahit olan pek fazla kişi yok. Hayat işte, her şey istediğin gibi olmayabiliyor.
– Merhaba yeşil kuş! Sen de bize biraz çocukluğundan anlatır mısın…
= Merhaba insan! Öncelikle seni gerçek bir kuş olmadığım, yapay zekalı bir biyonik robot olduğum hususunda açıkça bilgilendirmeliyim. Ben, çok gelişmiş bir yapay zeka sistemiyle desteklenmiş ve üst versiyonda bir robot kuşum. Eğer istersen sana sadece bir dakika içinde bile yüzlerce farklı çocukluk hikayesini detaylı olarak yazabilirim. İstersen bunları saatlerce hatta aylarca sürecek şekilde sesli olarak anlatabilirim. Şimdi yine de sana çocukluk hikayesi anlatmamı istiyor musun?
– Merhaba Nebati! Bize biraz çocukluğundan anlatır mısın…
– Merhaba insan! Gerçek ve yaşayan insan derisi/dokusu ile kaplanmış olmam, çıplak gözle bakılınca gerçek insandan ayırt edilemiyor olmam seni yanıltmasın. Öncelikle, çok gelişmiş bir yapay zekayla ve daha başka özel teknojilerle donatılmış bir biyonik robot olduğum hususunda seni açıkça bilgilendirmeliyim.
Sahip olduğum çok ileri teknoloji sayesinde gerçek insanların beyinleriyle kablosuz şekilde bağlantı kurabilir ve kısa süre içinde neler yaşadıklarını izleyip duyabilirim. Hatta yeni ölmüş gerçek insanların beyinlerine de bağlanabilir, onların ölürken gördüklerini, duyduklarını izleyebilir ve karışık cinayetleri kolayca çözebilirim.
Az önce biyonik robot bir kuş tarafından bilgilendirildiğini ve ileri seviyede şaşırıp sarsıldığını görüyorum. Ben de sana sadece bir dakika içinde çok mantıklı ve kusursuz cümlelerle ve birbirinden tamamen bağımsız yüzlerce çocukluk hikayesi kurgulayabilirim. Bunları, beden dili ve duygusal tavırlar hatta gerektiğinde kahkalar ve göz yaşları da ekleyerek sesli olarak anlatabilirim.
Bu sarsıcı gerçeğe rağmen, bir çocukluk hikayesi kurgulayıp da sana anlatmamı istiyorsan, gözlerimdeki ışılltıya odaklanman yeterli. Ben senin zihnindeki kararı gözlerinden bile okuyabilirim.
– Merhaba arı! Ben, dünyadaki biyonik robot insanlar ve hayvanlar hakkında bilgilendirilmiş gerçek bir dünya insanıyım. Senin gerçek arı suretinde imal edilmiş bir biyonik robot olduğunu da biliyorum. Yapay zekanın insanlarla irtibat kurabilecek kadar gelişmişmemiş olduğunu da biliyorum ama yine de bana temel bilgiler verebilirsin. Bana, dünyamızda neler yaptığını biraz anlatır mısın…
= Merhaba dünyalı! Evet, ben bir biyonik robotum ve şu anda, aldığım talimatları uyguluyorum. Talimatlar şu şekilde:
🔘 Gerçek dünya insanlarına fark edilmeden tabiatta dolaşmak
🔘 Gerçek arılara musallat olup onları yaydığım sinyallerle rahatsız edip kovmak, dağıtmak.
🔘 Bu yolla, tabiattaki bitkilerin üremesine büyük oranda mani olarak kontrollü bir kuraklık, kıtlık sağlamak.
🔘 Bazı durumlarda gerçek arıları temassız şekilde uzaktan sinyallerle çarparak öldürmek.
🔘 Hedef arı kovanlarındaki kraliçe arıları öldürerek kovanın birliğini bozmak ve dağıtmak
Hala Ankebut Ağından çıkmamış olan ülkelerde, elektrik santrallerinde ve ana dağıtma merkezlerinde sık sık sorunlar yaşanmaya devam ediyor. Bunlar da duhan (metafizik tütme) sebebiyle oluyor. Yakında çok daha sık yaşanacak bu gibi arıza zan edilen haller…
Sinop açıklarında iken aniden yangın çıkan kuru yük gemisinin Rus kara paracılarla bağlantısı var mıydı? İçinde kaçırılmış kadınlar ve çocuklar, tarihi eserler, uyuşturucular var mıydı? Kripto kimlikli vatan hainlerinin karıştırılmadığı ve çok yönlü hakiki bir soruşturma yapıldı mı?
Hala şu boğazları kara para işlerinde kullanabileceklerini zan ediyorlar. Onlar inatlaştıkça ben de sertleşeceğim. Çok sert karşılıklar vereceğim, verdireceğim.
Bundan sonra istanbul ya da Çanakkale boğazında, Kara deniz, Marmara denizi ya da Ege denizinde bir sivil yük gemisinin arıza yaptığını ya da kaza yaşadığını duyarsanız aklınıza hemen kara paracılık, kaçakçılık gelsin. Rusya gelsin, Putin ve çetesi gelsin.
İstanbul’un karşısında inatlaşan Rusya’da sıradan bir gün…
Bu defa, Rusya’nın işgal altında tuttuğu Çuvaşistan’da, Avrupa’ya gaz taşıyan ana boru hattında patlama sonucu yangın çıktı. 3 ölü var.
Ankebut Ağının kara para merkezi haline getirdiği Türkiye’de sıradan bir gün…
Mafyalarla, kara paracılarla mücadele etmesi gereken en üst devlet yekilileri zaten mafya ve kara paracı… Devlet kurumları, memurları, imkanları ise mafyaların emrinde…
Her gün kaç tane gizli Ermeni ve Yahudi haine, hain diyorum. Pislik diyorum. Kara paracı diyorum. Daha neler neler diyorum.
Şayet onlar öyle kişiler değilse, ben yalan, hakaret ve iftira suçlarını mevcut kanunlara göre de işliyorum. Korkudan adliyelere bile gidemiyorlar. Zira bana değil, onlara operasyon ve yargılama yapılması, mevcut kanunların da gereği… Gitseler, kendilerini ihbar etmiş olacaklar. Adli makamlardaki binlerce gizli Ermeni ve Yahudi savcı ile hakimi zora düşürecekler.
Üstelik ben hep etkili ya da yetkili kişilere dair bu kelimeleri kullanıyorum.
Köşeye sıkışmış vatan haini bir gizli Ermeni (Bülent Erdeğer), bakın yine de kendini savunmaya çalışırken nasıl da şekilden şekle giriyor. Nasıl da rolden role geçiyor
Bir de karşısında takipçilerimi değil de beni görse, galiba kalp krizi geçirecek.
Bülent Şahin Erdeğer’in soyu da meydanda ve kripto kişilerle dolu, faaliyet çevresi de meydanda ve kritpo kişilerle dolu.
Tıka basa gizli Yahudi ve Ermeni dolu olan adalet sisteminin karşımda yıllardır kilitlenmiş vaziyette olduğunu en iyi bilenlerden biri de Bülent Şahin Erdeğer…
Şimdi… Her gün, her saat, Türklük, vatan, millet edebiyatı yaparken, yine her gün, her saat gerçek Türk ve İslam değerlerine sövüp duran, sahte kahramanları övüp duran Hüseyin Hakkı Kahveci’nin Twitter profiline bir bakın.
Kimleri takip ettiğine bakın. Bakarken şifrelemelere dikkat edin.
Türkiye’nin neden iki buçuk asırdır belini doğrultamadığını, hep daha kötü, hep daha kötü hale geldiğini görün… Başına kurtarıcı olarak geçen kişilere tabi olunca, her şeyin her defasında neden daha berbat olduğunu görün… İç düşmanları, Türk rolü oynayan hainleri görün. Nasıl da organize halde ve sinsice ihanet ettiklerini görün.
Önce kadınla erkeğin eşit olmadığını, olamayacağını… Bir kadın olduğu halde kendisinin dahi kadın çalışan tercih etmediğini… Bunların doğru kararlar olduğunu en iyi şekilde anlamamızı sağlıyor. Sonra yine kadın erkek eşitliği palavrasını savunuyor. Sevil Atasoy da bir gizli Ermeni… Onun döneminde Adli Tıp Kurumundan çıkmış bütün sonuçlar da hükümsüz. Mümkün olabilen bütün kararların yenilenmesi gerekiyor. Vatan hainlerinin kontrolüne geçmiş, başka ülkelere çalışan organize bir ihanet teşkilatının kontrolüne geçmiş herhangi bir devlet kurumunun, o dönem boyunca aldığı kararların, hazırldığı resmi evrakların hatta çıkarttığı kanunların bile tamamı hükümsüzdür. Başka devletlerin hükumetleri ya da devlet kurumları ile yaptığı anlaşmalar, atılan imzalar bile hükümsüzdür. Bunun, tartışmaya açık bir yanı da yok.
ABD’nin Teksas eyaletinde bir F-35B tipi savaş uçağı şu hale gelmiş…
Eğitme uçuşu sırasında bu hadisenin yaşandığı söylense de gerçekten eğitime sırasında mı yaşandığı iyice sorgulanmalı/doğrulanmalı. F35 projesi en başından beri çöp bir proje ama tek sorunları o değil. Son zamanlarda Ankebut Ağına bağlı ülkelerin her şeyleri bozuluyor, düşüyor, yanıyor, patlıyor…
Doğru düzgün uçak uçuramaz, gemi ve denizaltı yüzdüremez, füze fırlatamaz oldular. Üstelik kendi hava, kara ve deniz sahalarında bile bu hallerdeler.
İstanbulla restleşip sonrasında bu hallere düştüklerinden, düşen her uçağa “Eğitme sırasında düştü”, bozulan her gemiye ya da denizaltıya “Bakıma alındı” şeklinde açıklamaları anında yapıyorlar.
Türkiye’de Ankebut Ağına bağlı insan şeytanları tek pervaneli küçük bir uçakla organ ve uyuşturucu nakliyesi yaparlarken uçak düşüyor. Anında bir açıklama geliyor ve “Eğitme uçuşu sırasında düştü” deniliyor. Aynı havalimanından kısa süre önce de başka bir küçük uçağın havalandığı, az ileride düştüğü de biliniyor ama yine de bu konuların üzerine gidilmiyor. Bu uçaklar neden düşüyor, o havalimanında o kişiler/gruplar ne haltlar çeviriyor, bu konuda yetkili ve mesul olan kişiler bile konunun üzerine gitmiyorlar.
Sadece Türkiye’de son süreçte onlarca UFO düşmüş olabilir. Ne oldukları meçhul şeyler, alev almış şekilde defalarca düştüler. Daha düşme görüntüsü sosyal medyaya yeni düşmüş, gizli Ermeni ve gizli Yahudi yetkililerden hemen açıklama geliyor ve “Göktaşı düştü” deniliyor. Kriptoların kontrolündeki basın ve medya da üzerine düşeni yapıyor, bir iki kısa haber geçiyor, sonra konuyu unutturuyor. Bu, dünya genelinde böyle aslında…
İşte son seferinde İngiltere’de çok çok enteresan bir şeyler oldu, büyük bir hadise yaşandı. Bütün İngiltere halkı çok korktu ama ne düştüğü hala meçhul… Bir kere de gidip olay yerine bakan, bulguları toplayan, şahitlerin ifadelerini alan, sonra açıklama yapan, sonra açıklamasının arkasını somut bulgularla ve şahitliklerle doldurup olay yerinden görüntüler paylaşan yok.
Ruslarla/Yeşillerle restleştiğimiz süreçte, ormanlarımızı peş peşe yaktıkları süreçte Türkiye’ye kısa süre içinde gökten onca şey düştü, hepsine de göktaşı dediler, hani birinin bile ispatı? Belki de uydu düştü? Belki değişik bir füzeydi? Belki UFO idi? Belki gizli ve gelişmiş bir savaş uçağı alev alıp düştü? Nasıl olur da birinin bile düştüğü yere dair devlet ve hatta ordu imkanlarıyla inceleme yapılmaz? Yapılıyorsa neden bunlar basında, medyada açıklanmaz, konuşulmaz, tartışılmaz? Ormanlarımızı kasıtlı şekilde peş peşe yakıldığı o süreçte, gökten onca şeyin düşmesi nasıl olur da basında, medyada bile sorgulanmaz?
Sahi, dün gece Bursa’da ne patladı? Patlama basında ve medyada neden konu edilmedi? Yine neler gizlendi?
Türk milleti olarak emniyette miyiz yoksa ne yapmalıyız?
Önce Putin’in kıç üstü şekilde yere sert düştüğü ve hemen sonrasında altına kaçırdığı iddiası bütün dünyada dolaştı…
Birkaç gün sonra da Güney Sudan Devlet Başkanı Mayardit’in, yol projesinin açılış töreninde milli marş okunurken altına kaçırdığı görüntüler dünyaya yayıldı.
Neler döndüğünü çözmek lazım. Mayardit de Putin gibi bir biyonik robot mu acaba? Biyonik robotlar artık herkesin arasında arızalar mı yapıyorlar?
Zihniyet değişmeli… Bunlar, çok yanlış olan iş yapma usulleri…
Ben bu işleri böyle yapmazdım
Önce dev gibi bir deniz platformu yapardım. En az 2×1 km ölçülerinde dümdüz, sapasağlam bir platform olurdu bu… Mümkün oluyorsa 2×3 km ölçülerinde de yapardım.
Platforma para gömmekten hiç çekinmezdim.
Platformun üzerinde sök-tak sistemiyle kısa sürede imalathaneler kurmak ve istendiğinde sökmek mümkün olurdu. Bunun türlü yolları var. Belli ölçüde bir platformun üst yüzeyine geçmeli ya da vidalamalı yuvalar koydururdum.
İstediğimde hazır duvarları kısa sürede getirtir ve hiç kaynak, taşlama, betonlama, sıvama, kaplama işleri olmadan yerlerine montajlatırdım. İstediğimde binaların sayılarını, yüksekliklerini ya da genişliklerini değiştirebileceğim, lego benzeri bir sistem olurdu bu…
Platform üzerindeki binaların, imalathane kısımlarının çatılarında, gün ışığını içeri aktaran ama soğuğu ve sıcağı pek geçirmeyen sistemler de olurdu.
Sonra koca koca makineleri, imalat bantlarını ve hatta vinçleri bile bu binaların içine yine kaynaksız ve kolayca, sök-tak sistemiyle sabitlerdim.
Sonra da platformu, çalışma bölgesine götürürdüm. Nerede çok büyük bir çalışma yapılacaksa, büyük limanlar, büyük dalga kıranlar, büyük iskeleler, büyük çapta deniz doldurma işleri, suni ada yapma işleri ve benzeri işler yapılacaksa, istediğim zaman platformu oraya deniz yoluyla ve bedavaya yakın bir maliyetle götürürdüm.
Bedavaya yakın dedim, çünkü bu kadar büyük platform yapınca dört bir yanına büyük rüzgar türbinleri yerleştirirdim. Çok yüksek güçte elektrik enerjisini çok ucuza ve sürekli olarak üretirdim. Bu enerji sayesinde hem plaftormun çok büyük güçteki ve çok sayıdaki motorlarını besleyerek denizde yol almasını sağlar, hem de üzerindeki çok sayıda makinenin enerji ihtiyacını karşılardım. Hatta üzerindeki binaların aydınlatma, ısıtma, soğutma için kullanılan enerjisini de bedavaya yakın maliyetle sağlardım.
Sadece rüzgardan enerji üretmezdim. Platformun bir yanında güneş küreleri ya da güneş ocakları bulundururdum. Bunlar vesilesiyle deniz suyunu gün içinde binlerce dereceye getirip oluşan buharla da devasa jeneratörleri çevirirdim. Ayrıca elektrik enerjisi üretirdim. Bu, işleri yaparken maliyetlerimi çok çok düşürürdü.
Bu temsili bir resim… Birebir, gerçekçi bir çizim değil. 3B uygulamasında kendimce kısa sürede bunu yaptım.
Bunlar ortalama bir TIR dorsesi büyüklüğünde olan çelik balonlar…
Plaftormun altına bunlardan binlerce adet takardım. Tam orta/merkez kısımlarında taşıyıcı ayak olurdu. Çok sağlam ayakların üzerinde de platform inşa edilirdi. Ayaklar plaftorma sabit olurdu ama çelik balonlar taşıyıcı direklerde hareket edebilir vaziyette olurdu.
Dalgalanma oldukça iki ucu da dalgaya göre ve sırayla yükselir ve alçalardı. Bu özellik sayesinde, dev gibi plaformun altındaki binlerce çelik balon da çok çok yüsek güçte ve gece gündüz elektrik üretmeye başlardı.
Söz konusu resim
Çelik balonları, kalın paslanmaz çelikten yapardım. Balonların içine de çelikten örülmüş duvarlar yapardım. Neticede şu resimdeki kutunun içi gibi, çelik balonun içi de bölüm bölüm olurdu.
Çelik balonlardan herhangi birine ya da aynı anda birçoğuna delici bir şeyler isabet etse, yine de hiç sorun olmazdı. Çünkü çelik balonlarda açılan herhangi bir delik, sadece küçük bir bölümünün su almasına sebep olurdu. Geriye kalan büyük kısımları batmadan yine iş görürdü.
Bu teknik sayesinde dev gibi platformun denizin içinde kalan kısmı çok az/kısa olurdu. Derin olmazdı. Devasa platform sahile çok çok yaklaşabilirdi. Hatta pek çok çalışma yerine sıfır noktaya kadar sorunsuzca gelebilirdi. Hatta taşlı/kayalı olmayıp da kumsal olan yerlerde, platformun bir yanının kumsala saplanmasından bile çekinmezdim. Kumsala isteyerek saplar da sabitler, daha rahat çalışırdım
Bazen büyük bir köprü projesinde, bazen büyük bir deniz doldurma işinde, bazen çok sayıda gemiyi/tekneyi ya da kara aracını ya da iş makinesini tek seferde kıtalar arası taşıma işinde… Bazen denize kazık çakma işlerinde, bazen kayalı-taşlı sahili kumsala çevirme işlerinde bu platformu kullandırdım.
Bazen üzerindeki binaları ve makineleri kısa sürede söktürüp hemen platformu seyyar bir tersaneye bile çevirirdim. 10-15 tekneyi aynı anda plaform üzerinde imal eder, sorunsuz şekilde denize indirirdim.
Bütün bu süreçlerde elektriği bedavaya yakın masrafla karşıladığım gibi çalışanların hayatını da kolaylaştırırdım
Çünkü gerekli gördüğüm zamanlarda sök-tak binalardan bazılarını çalışanlara tahsis ederdim. Oralarda kalırlardı. Plaftorm gerektiğinde başka bir şehrin ya da ülkenin ya da kıtanın sahiline giderken, çalışanlarını sorunsuzca, konforlu şekilde yanında götürürdü.
Gerektiğinde platform üzerindeki binaları yerinde bırakır, o andaki ihtiyaca göre makineleri değiştirirdim. Gerekiyorsa sektör bile değiştirirdim.
Hatta platform günlerce, haftalarca sürecek uzun yola gidiyorsa, çalışanlar mesaiye devam ederlerdi. Yolda geçen süre boyunca bile, gidilen yerde lazım olacak parçaları imal ederlerdi. Ya da teknik ekip son planlamaları, son araç gereçleri hazırlardı. Böyle bir plaftormun zaten ihtiyaç duyduğu makineleri, aparatları, cihazları kısa sürede ve profesyonelce imal eden kısımları da bulunurdu.
Çalışma alanına gelindiğinde, ihtiyaç duyulan hammadelerin platforma getirilmesini sağlardım.
Mesela şu videodaki gibi işler yapılacaksa… Kumun, mıcırın, inşaat demirinin, çimentonun ve ihtiyaç duyulan diğer şeylerin kocaman gemilerle, toplu halde plaftorma getirilmesini sağlardım.
Bu sayede hem ham maddeler temin edilirken hem de üretilen ürünler yerlerine konurken muazzam bir tasarruf sağlardım. Binlerce kamyonun, on binlerce kere sefer yapmasına gerek kalmazdı. Binlerce kamyona, kamyon şoförüne ihtiyacım kalmazdı. Her safhada maliyetler çok çok büyük oranda düşerdi. Bunca kamyonun, iş makinesinin kullancılarına, yakıtlarına, bakımlarına, tamirlerine, lastiklerine, yedek parçalarına, ustalık kısımlarına, sigortalarına devasa meblağda paralar vermezdim.
Şu helikopter tekniğini geliştirirdim. İki motorlu ve pervaneli halden, mesela sekiz ya da on dört motorlu ve pervaneli hale getirirdim. Çember şeklinde, iç kısmında çelik örgü olan ama tamamen dolu dolu olmayan bir ana gövde yapar, motorları eşit aralıklarla dış çembere yerleştirirdim.
Bütün motorlar/pervaneler tek merkezden komut alırdı. Aracın yatayına ya da dikine hareket etmesi gereken zamanlarda hepsi olması gerektiği gibi hareket ederlerdi.
Aracın pilotu olmazdı. Uzaktan kumandayla kontrol edilirdi. Platformun üzerinden kalkınca, üretilmiş olan devasa taş bloğu ya da köprü ayağını ya da dev gibi bir iş makinesini de kaldırır, az ötedeki sahile ya da az daha içerideki yola ya da belirlenmiş yere bırakır geri dönerdi.
Üretilen ve taşınması güç olan ürünleri de platformda üretilmemiş ama taşınmış olan çok büyük ve ağır ürünleri de kolayca karaya bırakabilirdi.
Söz konusu çember şekilli hava aracını yaparken, dış çemberin alt kısımlarına, belirli aralıklarla ve büyük büyük ve içleri boş çelik toplar sabitlerdim.
İçleri boş ama malzemesi kalın olan bu paslanmaz çelik toplar, aşırı bir ağılık oluşturmazlardı ama istenilen bir anda ya da acil durumda aracın batmadan denize konmasını sağlarlardı. Hatta buradan kafa çalıştırılıp bir ilerlense, günümüz deniz araçlarının temel teknikleri bile değişir.
Fosil yakıtlı motorlar yerine, çok özel ve güçlü elektrik motorlarla da şu çember şekilli uçan aracı bir denerdim. Sonuçlar olumlu olursa, kesinlikle onu elektrik kablosu ile beslerdim.
Bu da işten bile değil… Dev gibi platformun dört köşesine birer tane büyük kablo makarası taksam… Gerektiğinde kabloyu/makarayı serbest bıraksa, gerektiğinde düzgün şekilde sarsa işimi görürdü. Kabloyu da uygun kalitede ve özelliklerde yaptırırdım ve üzerini ince ve paslanmaz çelik tel örgülerle sardırırdım.
Bu kısımda bile onlarca farklı ihtimal var. Hiç bunlarla uğraşmayıp da ağır yükleri manyetik alandan istifade ile de karaya kolayca çıkartacak bir sistemi platforma uygulatırdım.
Yalnız çember şekilli uçan araç, suni adalar yaparken, çok büyük beton blokları ya da kayaları, kısa sürede, insanları riske atmadan, düşük yakıt masrafıyla denize bırakmak için çok faydalı olurdu. Zaten aracın gelişmiş elektronik kontrol, konum belirleme, fotoğralama ve daha başka özelikleri de olurdu. Bir operatör, platformdan inmeden, kendini ya da başka birini riske atmadan tehlikeli işleri çok hızlıca ve tam isabetle yapabilirdi.
Böyle işlere ihale ile girilecekse, kimse benim verdiğim teklifi veremezdi. İşleri kesinlikle ben alırdım. Üstelik sözleşmedeki şartlara tamamen bağlı kalarak hatta oradaki şartlardan daha iyi iş çıkartacak hak edişimi alırdım.
En kötü senaryoyu çalışsak, yeni ihaleler alamamış olsam… Çekerdim platformu uygun bir yere, tersane olarak kullanırdım ya da başka başka şeyleri imal etmekte kullandırdım. Bu platform sahile yakın bir yere sabitlenince de türlü yollardan enerji üretirdi, temiz su üretirdi, ihtiyacımın binlerce kat üzerinde olan o enerjiyi ve suyu satardım.
Hiç olmadı platformu peşin paraya satardım ve kesinlikle kısa sürede yüzlerce alıcısı çıkardı. Hiçbir şekilde zarar etmezdim.
İlk bakışta böyle bir platform tekniği çok çok yüksek maliyetli ve riskli olarak görülebilir ama hiç öyle değil… Bu platform da sadece bir kaç sene içinde kendini amorti eder. Kullanıldıkça bedavaya gelir hatta birkaç kopyasının da kısa sürede yapılmasını sağlar, masraflarını karşılardı.
Bu öyle bir şey ki istendiğinde dört yanına çok sayıda kepçe kolu takılır ve aynı anda çalışır. Ya da kepçe değil de taşı/toprağı tıraşlama ya da delmeye yarayan uçlar takılır. İstendiğinde aynı anda çok sayıda vinç kolu çalışır. İstendiğinde kendini karaya, deniz dibine bile kollarıyla sabitler.
Ben olsam, söz konusu platformun orta kısmına şöyle de bir delik açardım. Bu da olursa, değişen şartlara ve mekanlara göre, bu kısım da çok farklı farklı maksatlarla kullanılabilir.
Hatta böyle bir platform yapıp balıkçılığa girişenler, uçuşa geçerler. İstedikleri kısımlara hemen binaları istedikleri ölçülerde kurarlar. Sonra binaların içlerine makineleri ve imalat bantlarını tesis ederler. Sonra da kurutulmuş balık, işlenmiş balık, konserve balık, hızlı dondurulmuş balık ve hayvan yemleri üretirler.
Balık sezonunda bunu yaptıktan sonra, diğer balık sezonuna kadar da platformun üzerini dönüştürürler ve başka projeleri yaparlar.
Sistemin sök-tak sistem olması, doğru malzemelerin tercih edilmesi, detaylarda isabetli olmak, sonuçta çok büyük kazançlar sağlar.
Dahası da var.
Yine 3B uygulamasında dar vakitte çizdim. Yeni öğreniyorum zaten çizmeyi ve temsili bir resim olduğu göz önünde bulundurulsun. Gerçeğine uygun bir resim değil bu…
Bu mantıkla, söz konusu platforma üst katlar yapardım. Hem kullanma alanı çok artardı hem de platformun herhangi bir yerinden ayrılma, kırılma ihtimali ortadn kalkardı. Zemin katı otuz metre yükseklikte yapar, diğer katları daha düşük yapardım.
Sonra iş buradan devasa tatil adası projesine kadar giderdi. İlk yapılan plaftormlarda iyice tercübe kazanılır, detaylar görülür, değerlendirmeler yapılırdı ve sonraki projelerde tatil adasını yaparken, yüksek sayıda insanı bunlarda konuk ederken hiç iç sıkıntısı yaşamazdım. Her türlü ihtimali görmüş, çalışmış, dikkate almış, gerekli tedbirlere uymuş olarak kullanıma sunardım.
Tatil adası yaparken de zemin katıyla üst kat arasına otuz mt Yüksekliğinde onlarca apartman yapardım. Bütün apartmanların bir yüzü denize dönük olurdu.
Apartmanları hem çok hoş görünüşle, mimariyle, renk tercihleriyle yapardım hem de bol çelik kolon desteğiyle yapardım. Böyelikle çelik örgü görüntüsü ortada kalmadan üst katları bu apartmanlar taşırlardı.
Her bir kat, altındaki kata kıyasla içeri çekilmiş ve kenarları daha içeride olacağı için, her katta yanlardan epeyi güneş ışığı alınırdı. Lakin ben üst katlardaki gün ışığını alt katlara aktaran sistemleri de bol bol kullanırdım. Yine de yetersiz kalacağı noktalar olursa oralarda da elektrikli aydınlatma çalıştırırdım. Onlar da otuz mt yukarıda ve gün ışığı veren lambalar oldukları için, insanları hiç rahatsız etmezdi. İnsanlar sanki üstlerinde bir tavan yokmuş gibi hissedebilirlerdi.
Bu kısımlarda ve devamındaki kısımlarda hep farklı farklı tercihler yapılabilir ama neticede öyle bir suni ada meydana getirirdim ki dünyanın en güzel şehri diye bilinen yerler bile yanında sönük kalırlardı.
Her katın kenar kısımlarında geniş alanlar gerçek kumsal kumuyla kaplanır, toplamda yüzlerce büyük havuz da bulunurdu. Katlarda içeri, merkeze doğru gidildikçe de çok gelişmiş, yüksek teknolojili ama bir yandan da sanat eseri gibi, tablo gibi güzel, rengarenk duran bir şehir görürlerdi. Yolların iki yanında da kafeler, restoranlar, güzellik merkezleri, mağazalar vb. olurdu. Bu suni adada alış veriş çok yüksek seviyede olurdu.
Her yerinde gerçek toprakta gerçek bitkiler, çiçekler, ağaçlar olurdu. Bol bol çocuk parkları da bulunurdu.
Ne temiz su sorunu, ne atık su sorunu, ne enerjji sorunu, ne sıcak ya da soğuk hava sorunu yaşanırdı. O kadar bol elektrik enerjisi olurdu ki en düşük ücretli odada bile klima bulunurdu. Dahası, yine de çoğu kişi klimaları kullanmazdı. Çünkü binalar çok özel bir ısı ve ses yalıtması ile inşa edilirdi. Bunları da özel malzemeler sayesinde, zan edilenden çok uygun maliyetle yapardım.
Üst katlara doğru gidilikçe apartman şekilli binalar yerine müstakil, bahçeli, deniz manzaraları mekanlar olurdu. Belki en üst kata da Tac Mahal mimarine benzeyen bir mimari ve renk terciyleriyle kocaman bir saray yaptırır, odalarını yüksek ücretle kiralardım.
Suni adalar ayrı bir konu… Ön bilgi olarak arada bunları yazdım ama şu çember şekilli araç üzerine gereğince çalışılırsa, kısa süre sonra denizcilik/gemicilik baştan ayağa değişir. Dalgalarda hiç sallanmayan tekneler, yatlar ve orta boyda gemiler bile yapılabilir. Üstelik hem sallanmıyorken hem de kendine çarpan dalgaları elektrik enerjisine çevirir. Elektrikle çalışır, yüksek hızda ağır yükler taşır, maliyetleri çok düşürür ve iş üstüne iş almayı sağlar.
Ben zaten orantısız güç, tekelleşme gibi saçmalıklara ömrümce hiç itibar etmedim. Bana göre, çalışan kazanır. Hak ediyorsa dev olur, hak ediyorsa tek olur.
Mühim olan hukukun üstünlüğüdür. Hukuk üstünse ve güçlü olanın değil de haklı olanın yanındaysa, birilerinin devleşmesi ya da tekleşmesi/tekelleşmesi hiçbri sorun çıkartmaz.
Çünkü devleşen ve tekelleşen taraf da karşısında adalet sistemini, devletin gücünü bulur ve hemen yanlışından döndürülür. Dönmüyorsa zorlamayla döndürülür.
Hiç hazırlık yapmadan, bir yandan metafizik çatışmalara devam ediyorken öyle yazdım geçtim. Eminim ki yazmam gerekirken yazmadığım pek çok yanı kalmıştır. Müsait zamanımda okurum, gerekiyorsa yazıda düzenlemeler yaparım ya da yeni yazılarla ek bilgiler veriririm. Soruları olanlar da profilime özelden mesajlar atarak (@mfsertkaya) sorabilirler.
Sansürcü Telegram, profilime gönderilen mesajları bile bana göstermiyor ve sansürlüyor olabilir. Buna rağmen göndericiye, mesajı gördüğüme dair bir işaret gösterebilir. Bunlar işten bile değil… Muhtemelen senelerdir bunu da yapıyordur. Bu nedenle, “Kesinlikle geri dönüş yapmalıydı. Gördü ama neden dönmedi” dediğiniz haller yaşadıysanız ya da yaşarsanız, bilin ki orada bir işler dönmüş ya da dönüyor
Çünkü ben gecikmeli de olsa bütün mühim mesajlara olumlu-olumsuz geri dönüşler yaparım, yapıyorum.