Kategori arşivi: Siyaset

“Ey kulum! Yiyip içip şükür edecektin! Şimdi neden bu halde huzuruma geldin!”

Risale-i Nur okuyup(ya da okumaya çalışıp) da karanlık kuyulara dalmamış, ruh sağlığını bozmamış birine rastlamak zor iş… Hele bir de üzerine Fethullah Gülen’in “Buhranlar Anaforunda İnsan” kitabını ve diğer benzerlerini okumuşsa tamam zaten..

Bir ömür bu kişiyi geri kazanmak, dünyada yeşilin, mavinin, güzelliklerin olduğunu gösterebilmek ve İslam’ın bunlara izin verdiğini anlatabilmek mümkün olmaz daha..

Müslüman olmak ve Müslümanca yaşamak için illa Sanattan, estetikten, bilimden-teknolojiden, maddi kuvvet ve refahtan, dünyanın güzide yeşilliklerinden ve maviliklerinden, mimari sanatından, insana meşru dairede saadet veren bunca dünyevi güzelliklerden, meşru dairede müzikten, edebiyattan, şiirden ve daha Allah ve Rasülünün izin verdiği nice güzelliklerden  uzaklaşarak,  saçma sapan ve ilim oldukları iddia edilen, her tarafı felsefe bataklığı olan buhranlara kapılmak ve Risale-i Nur’un size sunduğu bu karanlıklara dalmak zorunda değilsiniz…

Bakarken kör olanların tedavisi, anadan doğma iki gözü körlerin tedavisinden daha zor galiba… Sizi de bakar körlerden ve Allah adına Allah’ın meşru kıldıklarından kaçan ve Allah’ın emretmediği gereksiz buhranlarla dünyasını perişan edenlerden yapmalarına müsaade etmeyin…

İslam Tefekkürünü, fikir buhranlarına dönüştüren ve böylelikle Müslümanları yaşarken imha eden, fikir planında yıkıp karanlıklara boğup “tesirsiz” ve “kolay oynanabilen” kitleler haline getirenlere izin vermemelisiniz…

Gerçek ehl-i sünnet vel cemaat alimlerinin izahlarına göre Allahü Teala ölen her mü’mine “Ey kulum! Yiyip içip şükür edecektin! Şimdi neden bu halde huzuruma geldin!” diye mutlaka soracaktır…

Ne köprü altında ölenlerden mesulsünüz ne de gücünüzün yetmediği diğerlerinden.. Ve, ne de İslam diye, Müslümanlık diye gereksiz buhranlar, karanlıklar ve sıkıntılarla dolu bir hayatı yaşamakla sorumlusunuz…

Gerçek ehl-i sünnet alimlerine, peygamber varisi olan mürşid-i kamillere tabi olmakla, ölçülü, seviyeli, haramlardan uzak, sayılan meşru güzelliklerle meşgul olup kulluğunuzu ederek güzel bir hayatın sonunda güzel bir ölümle huzur-u İlahi’ye varmakla sorumlusunuz…

Sizi.. Gençliğinizi… Ömür sermayenizi, dünya ve ahıret saadetinizi İslam adına,  Allah adına heba etmek isteyen sahte alimlere karşı dikkatli olmak zorundasınız.. Aldanmak dünyanızı geçin, ebedi saadetinize bile mâl olabilir…

Mehmet Fahri Sertkaya

http://www.gerceksaidinursi.com

Hepsini Aynı Güç Odakları Organize Etti / Ediyor…

Yakın tarihimiz ve günümüz sahte aktivistler, sahte alimler, siyasetçiler ve liderlerle dolu…

Osmanı Şeyhülislamının “Bir Mason veya Komünist kadar tehlikelidir. İslam dinine zararından endişe edilir” dediği ve doğru düzgün hiç bir ilim tahsili ve icazeti olmayan dahası risaleleri ilmi hatalarla dolu olan kişi, Müslümanlara “Bediüzzaman” maskesi ile baş tacı ettiriliyor…

Meşru İslam halifesi ve veli padişah Abdülhamid Han’ın “Bir de ortaya Cemaleddin Efgani adında bir şarlatan çıktı. Araştırdım. İngilizlerin adamıydı” dediği ve Masonluğu-ajanlığı kesin delillerle ispat edilebilen Cemaleddin Afgani “En büyük İslam Aktivisti” olarak kabullendiriliyor…

Afgani’nin yetiştirdiği ve müslümanlara alim yetiştiren Mısır’daki El Ezher medresesine sızdırdığı, “Dinin başını dinin kılıcı ile kesiyorum” diyen Muhammed Abduh ise “Büyük Alim” olarak kabullendiriliyor…

İngiltere adına casusluk yaparak Meşru halife ve padişah olan Sultan Abdülhamid Han’ı tahtan indirmek niyetiyle darbe teşebbüsü yapan ve 39 yaşında iken bu darbe teşebbüsü sırasında öldürülen Ali Suavi’nin biz Müslümanlara “Müçtehid” olarak tanıtılmasına ne denilebilir bilmiyoruz?

İslam dininde olmayan demokrasi, laiklik, meşrutiyet gibi kavramları alenen savunan Ali Suavi’yi Said, Nursi’nin “üstad” kabul etmesi de çok manidar değil mi?

Peki geçmişte bunları sahneye sürüp şimdi ise Dinler arası diyalog ihaneti ve BOP(Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında hain din adamı, siyasi lider ve fikir adamlarını kim organize ediyor?

Kim destekliyor? Kim finanse ediyor? Kim yükseltiyor?

Cevabı tarih bilenler açısından çok basit; SİYONİZM….

ADL, JDL, CFR, Bilderberg, B’nai B’riht ve diğer örgütlenmeleri ile dünya üzerinde gayri Yahudi tüm inanışların temsilcilerinin içine sahte kurtarıcılar, hain liderler, satılık kalemşörler yerleştiriyorlar…

UYANIK MIYIZ?

Mehmet Fahri Sertkaya

Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak’ası

Sözde Din Adamı, ilk Laiklik ve Türkçülük Savunucularından olan Ali Suavi, 39 yaşındayken İngiltere adına Sultan Abdülhamid’e darbe teşebbüsünde iken Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın vurduğu bir sopa darbesi ile katledilmişti…

Osmanlı hafiyeleri derhal evine koşup eşini tutuklamak ve evdeki evraklara el koymak istediyse de, Ali Suavi’nin İngiliz eşi çoktan evdeki evrakları yakıp Marmara açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisi ile kaçmıştı…

Sorun şu ki; böyle bir Ali Suavi’yi bize kimler “büyük” alim, mütefekkir, aktivist olarak tanıttılar?
Ya da Said Nursi bile neden onu üstad bildi?

***

ÇIRAĞAN VAK’ASI

Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı tahttan indirip, Sultan Beşinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek için yapılan baskın.

Sultan Abdülazîz Han zamânında yeni Osmanlılar cemiyetine giren Ali Suâvî, uzun bir müddet yurt dışında kaldı. Sonra memlekete dönüp, Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne tâyin edildi. Mîzâc olarak meşhur olmaktan ve büyük mevkılere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girerek çeşitli vazîfeler almayı denemiş, fakat başarısızlığı sebebiyle her seferinde vazîfesinden atılmıştı. Kendisi gibi, Sultan Abdülhamîd Han zamânında yükselmekten ümidini kesenler, onun etrâfında toplandılar. Düşünceleri; hastalığı sebebiyle tahttan indirilen Sultan Murâd’ı tekrar tahta geçirmekti. Filibeli muhâcirlerden etrâfına topladığı epeyce bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878’de Çırağan Sarayına girmeyi başardı. Sultan Murâd bu sarayda olduğu için onu dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Beşiktaş’ın inzibat işleriyle görevli komutanı Mirliva Hasan Paşa topladığı askerlerle derhâl isyancıların üzerine yürüdü. Hasan Paşa, elindeki bastonu Ali Suâvî’nin başına vurarak onu öldürdü. İki taraf da silah kullanınca kan döküldü.

Silah sesleri Yıldız Sarayından duyulunca Sultan Abdülhamîd Han, Çırağan Sarayına asker sevk etti ve Sultan Murâd’ın kılına dokunulmamasını emretti. Ali Suâvî’nin adamlarından yirmi bir kişi ölüp, on yedi kişi yaralandı. Olay iki saat içerisinde bastırıldı.

Ali Suâvî’nin yalısında bulunan defter ve vesîkalar İngiliz olan hanımı tarafından yakıldığından, cemiyetine, hükûmet adamlarından kimlerin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak saldırı sırasında sağ ele geçenler dîvân-ı harbe verilerek muhtelif cezâlara çarptırıldılar.

Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü, haklı olarak Sultan Abdülhamîd’i sıkı emniyet tedbirleri almaya sevk etti. Düşman orduları, sarayından birkaç kilometre mesâfede karargâh kurmuş, mümkün olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini koruyabilmek ve Ayastefanos Antlaşmasını bozabilmek için diplomatik yolla bütün bir Avrupa’yla mücâdele eden Sultan’ı, bir gazetecinin, tahtından indirip yerine rahatsız olan ağabeyini getirmek istemesi, Abdülhamîd Hanı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelâde bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesine inanamamıştı. Bu hareketin yurt dışında önemli bir teşkilâtın emri veya muvâfakatiyle yapıldığı tahmin edilmektedir.

Ali Süâvî’nin başarısızlıkla sona eren bu isyânından kısa bir süre sonra, ikinci bir Çırağan hâdisesi daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından, 1878 Temmuzunda Sultan Murad, ikinci defâ Çırağan Sarayından kaçırılmak istendi. Bu komite, Sultan Beşinci Murad’ın hal’inden kısa bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin birinci reîsi olan Kleanti Skalyeri, İstanbul’da Prodos mason locasının üstâdı âzamı idi. Üyelerinin büyük bir kısmı Sultan Murad taraftarlarından olup, diğerleri de memur sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti, velîahdlığı zamânından beri Beşinci Murad’ın dostu idi ve saltanatını temin için bütün gayretiyle çalışıyordu. Komitenin ikinci üyesi Sultan Murad’ın annesinin câriyelerinden Nakşibend Kalfa idi. Masonların îtimâdını kazanan İbrâhim Edhem Paşanın sadrâzamlıktan azl edilmesinden sonra, bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa, devlet ileri gelenlerinden bâzılarını komiteye katmak için çalıştı, fakat başarılı olamadı.

Kleanti, Sultan Murad’la Çırağan Sarayında görüştü. Beşinci Murad’ın, durumundan şikâyet ederek milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini söylemesi üzerine, komite harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara Sultan Murad lehine beyânnâmeler yapıştırıldı. Bir ara bu komite, Sultan İkinci Abdülhamîd’i öldürmek için harekete geçti, fakat gerçekleştiremedi. Şubat 1878’de hazırlanan plâna göre su yollarından Çırağan Sarayına girilerek Sultan Murad, önce komite üyelerinden Aziz Beyin evine getirilecek, oradan da halk ile bîat merâsiminin yapıldığı yerlerden birine gidilerek, ilgili ulemâ ve devlet erkânı da dâvet edilerek Sultan Murad tahta geçirilecekti.

Komite bu plânını gerçekleştirmek için müsâid bir zaman beklerken, Birinci Çırağan Vak’ası meydana geldi. Başarısızlıkla netîcelenen bu vak’a komiteyi yıldıracağı yerde daha da gayrete getirdi. Sultan Murad’ı kaçırmak çârelerini araştırmak için Aziz Beyin evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu sırada, Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi ifşâ etti. Komite üyeleri kaçırma hâdisesini hazırladıkları bir toplantı esnâsında iken Aziz Beyin evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti, Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt dışına kaçtılar. Kleanti, kaçarken bütün önemli evrakı berâberinde götürdü. Diğer üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı harbin verdiği karâra göre Kleanti, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Âgâh Efendi îdâma mahkum edildiler. Fakat Padişâh tarafından af olunarak cezâları on beş sene kalebentliğe çevrildi. Diğer âzâlar, komite ile irtibâtları ve faaliyetlerine göre sürgün ve hapis cezâlarına çarptırıldılar.

Birinci ve İkinci Çırağan vak’alarında ortak noktalar mevcuttu. İki olay da Sultan Murad’ı tahta geçirmek için düzenlenmiş, ikisi de ulemâ, ordu ve devlet erkânının iştirâki olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî olayında rol sâhibi olan üç kişi aynı zamanda Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti Masondurlar. Ayrı ayrı görünen bu iki Çırağan hâdisesinin yurt dışında önemli bir teşkîlâtın emri veya muvafakati ile yapıldığı tahmin edilmektedir.

http://www.gerceksaidinursi.com

Said Nursi’nin Üstadlarından Muhammed Abduh kimdir?

Muhammed Abduh, 1849’da Mısır’da doğdu. 1905’te yine burada öldü. 1899’da ingilizlerin desteği ile Mısır müftüsü oldu. Müftülüğü hiçbir zaman Osmanlı Devleti’nin tasdikinden geçmemiştir.

• Cemâleddin Efgânî’nin tesiriyle dinde reformcu bir görüş benimsedi. İbn-i Teymiye’nin Ehl-i Sünnet’e aykırı fikirlerine sıkı bir bağlılığı yardı.

• Avrupalı müsteşriklerin ve felsefî fikir ve yorumlarla yazılmış kitapların tesirinde kaldı.

• İslâm âlimlerinin nakli (kitap ve sünneti) esas alan, aklı naklin hizmetine veren yolundan ayrılarak dînî meselelerde kendi düşüncelerine göre konuşmaya ve hüküm vermeye başladı.

• Yazdığı yazıların Arap milliyetçiliği fikirlerinin uyandırılmasında büyük tesiri oldu. Bu şekilde Mısır ile bazı Arap ülkelerinin Osmanlı Devleti’nden ayrılmasında -kısmen de olsa- rol oynamıştır.

• Hocası Efgânî gibi mason olup Masonluğun Ezher’e girmesini temin etti.

• Mezheb imamlarını taklit etmeyi bırakıp serbest bir akılla hareket edilmesini istedi ve mezhepsizliği körükledi.

• Âyet-i kerîmelere, Batılılaşmaya uyacak şekilde kendi aklına göre mânâ vererek Ehl-i Sünnet âlimlerine muhâlefet etti.

• Fil Sûresi (âyet 3)’nde bildirilen ebâbil kuşlarına “sivrisinek”, attıkları taşlara “mikrop” dedi.

• Zilzâl Sûresi’nin 7. âyetindeki “Zerre ağırlığında hayır yapan, karşılığına kavuşur.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsir ederken; “Müslüman olsun, kâfir olsun, sâlih (iyi) amel işleyen herkes Cennet’e girecektir.” diyerek Ehl-i Sünnet âlimlerinden ayrıldı.

• Nisâ Sûresl’nin 157 ve 158. âyetleri ile ölmeden, ruh ve beden olarak göğe çıkarıldığı net bir şekilde bildirilen Hz, İsâ’nın öldüğünü ve rûhunun göğe çıkarıldığını iddiâ etti.

• Reformcu fikirleri, Selefîlik adıyla talebeleri ve sevenleri tarafından günümüze kadar devâm ettirilmiştir. Bugün, mezhepleri birleştirmek ve mezhep sâhibi âlimler gibi dinde kendilerini yetkili görmek, Abduh ve hayranlarının en bâriz husûsiyetlerindendir.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

“Said-i Nursi bir Mason veya Komünist kadar tehlikelidir”

OSMANLI ŞEYHÜLİSLAMLARINDAN MUSTAFA SABRİ EFENDİ’NİN SAİD-İ NURSİ HAKKINDAKİ O DÖNEMLERDEKİ YAZISI

Osmanlı Şeyhulislamlardan Mustafa Sabri Efendi, “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı” adlı kitabında, çağdaşı ve bir süre birlikte çalıştığı Said-i Nursi hakkında pek çok şeyler söyler.

Bu kitapta geçen bazı ilginç bölümlerini hiçbir yoruma tabi tutmadan aynen aktarıyoruz.

“Bismillah, Hamdele, Salvele..

Saidi Kürdi meselesini tetkik ederken başlıca iki nokta üzerinde durmak icabeder.

Birincisi; Müridlerinin SAİDİ i’zam edeceğiz(büyük bileceğiz) diye küfre kadar varan sözleridir.

İkincisi ise; SAİD’in izharı keramet etmesi(keramet sergilemesi) ve Sure-i Nur’un asıl muhatabının kendisi olduğu hakkındaki zu’mu batılı (yanlış zannı)… Belki de bu sözleri iğfalatı şeytaniyeyi(Şeytan’dan gelen vesveseleri), ilhamatı hakikiye (Allah’tan gelen, Rabbani olan gerçek ilhamlar) zannedecek kadar ihtiyar ve ma’şuş(zayıf) olmasındandır.

Müritlerinin sözleri mücmelen (özetle) şunlardır :

“Sait layuhitidir, hatasızdır, yanılmaz ve günah işlemez. Resulü Ekrem’den sonra Alemi İslam’da böyle büyük bir adam gelmemiştir.. Sözleri aynen Kur’an’dır.. Beşeriyeti(insanlığı), Risaleyi Nur ve Sait kurtaracaktır.. Dünyada iki milyon kadar nurcu vardır. Bu insanlar dünyanın hakiki Müslümanları ve Müslümanlığı yegane anlayan insanlardır.. Bu zata dil uzatanlar kafirler ve masonlardır. Sait’in kitabını bir dinsiz okusa itiraz edemez..” vesaire..

Sait ise müritlerinin hilafına(aksine) kendisi için iki şahsiyet tanır.

Birincisi :
Eski Sait’tir. Kürtçülük meselesiyle uğraşmış ve siyasete dalmış Sait-i Muhti’dir. (Yani günahkar Sait’tir.) Diğeri de Lahuyti, (günahsız) ikinci veya yeni Sait’tir. Kendisine göre sureyi Nurdaki manalar bu asra göre ve kendisi için nazil olmuştur. Keramet ehli, siyasetle meşgul olmayan ve bu asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sureyi Nur’daki bu meseleyi ebced hesabı ile Mısır (?) uleması bulup Said’e haber vermişler.. Yani Said’in Cebrail’i ebcedci alimler oluyor. (Asayı Musa ve Zülfikar adlı kitaplara bakılsın..)

Şu iki kısaltmada görüldüğü gibi Said-i Kürdi, Müritlerinden daha insaflıdır. Hiç değilse yaşadığı ömrün bir kısmı için hata kabul ediyor.. Müritleri ise onun tırnaklarını ve saçını saklayarak her şeyine bir kudsiyet izafe ediyorlar. Malumatı diniyyeye (dini bilgilere), esasatı şeriyyeye (Şeriatın gerçeklerine) vakıf olmayan bu insanlar çok büyük hatalara düşüyorlar. Biz hem onları, hem de sair(diğer) Müslümanları fıkhı müdevven haricinde (dinin belirli hükümleri dışında) teşekkül etmiş veya etmek istidadında bulunan bilumum nevpeyde (yeni çıkan) mezhep ve cereyanlara karşı müteyakkız (uyanık) bulunmaları için bu satırları yazdık.

Bu kadar büyütülen Saidi Kürdi kimdir :

Sait, Kürd cemaatından, şafii mezhepli, nakşi tarikatlı, okur fakat yazmaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı millet olan Türk’ün lisanına hakkıyla vakıf olamamış, felaketten felakete sürüklenmiş, bir hapishaneden diğerine sürülmüş ve bugün seksen yaşını geçmiş ihtiyar bir adamdır.

Devletin büyük makamlarını uzun bir zaman ellerinde tutan bir zümre, bu adamcağızı lüzumsuz yere mahkemeden mahkemeye ve hapisten hapise sürükleyerek kahramanlaştırdılar ve zamanın müçtehidi mübeşşiri haline getirdiler. Halbuki Deli Said’in ilim ve diyanetle ne alakası var? Halk, üzerinde bu kadar ısrarla durulan bu şahısta bir şeyler var zannile büyüttükçe büyütmüş ve bu güne kadar gelmiştir. İşte bu idare zümresinin milletin başına sardığı belalardan birisi de budur. İ’zam etmeyi bu gençlik onlardan öğrendi. Bu da antitez olarak böylece doğdu.

Hayat-ı ömrünün üçte birini hapishanelerde, polis ve jandarma nezaretinde geçiren bu şahsın akibetini, Sultan Abdulhamit Han’a dil uzatan insanların çektiği ve düçar olduğu azap ve felaket muvacehesinde görüyoruz.

Elmalılı Hamdi ve benzerleri gibi selahiyetli din adamlarının nedametleri(PİŞMANLIKLARI) Mason Cemiyetinin reisi olan Rıza Tevfik’i bile intibaha(yanlıştan dönmeye) getirmiş ve nedametini izhar etmiştir(pişmanlığını açıklamıştır). Sait’te buna ait bir satır yazıya rastlamak hala mümkün olamamıştır. Hatta, baştan başa Sultan Abdulhamit Han’a hücum eden “İki mektebi musibetin Şehadetnamesi” isimli kitabı yeniden basılmış ve mahkemede hürriyet aşıkı ve kahramanı olduğuna delil gösterilmek istenilmiştir.

Sait, Kürdistan Azmi Kavi Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli Kürt kıyafeti ile, boynunda dürbün, belinde tabanca ve kama, ayağında lapçin ve başında poşu olduğu halde İstanbul’a gelmiş ve büyük bir cüretle Cuma selamlığında Padişaha cemiyetin “Sait” imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmaya dayanan arizayı (istirhamnâmeyi)takdim etti. Memleketin ve milleti islamiyenin ittihadını(birliğini) bozmak gayesine matuf olan bu hareketi canianesinden dolayı haklı olarak tımarhaneyi boyladı. Sonra affolup memleketine yollandı.

Kürtçülük uğrunda kendi padişahına sövecek kadar akıl ve iymandan bi behre (nasipsiz) Sait, bugün sahneye müçtehidi mübeşşir veya kutbu azam olarak çıkmış görünüyor ve cehelei nas da (insanların cahilleri de) bu delinin etrafında haleleniyor. Kendini Kuranı aziymmüşşanın müdafii(savunucusu) gibi gösteren Sait bizzat kendisi Kuranı Aziymüşşana muhalefet etmektedir. Gaybı yalnız Allah’ın bileceğini, Kuranı Keriymin kaç kere tekrar etmiş olmasına rağmen Sait, Hazreti Ali’nin Celcelutiyye kasidesinde risalei Nur ve Siracünnur’un geçtiğini, bunu keşfettiğine bizi inandırmak ister (İkinci Şua, Sahife 53).

İnsanın aklına öyle geliyor ki; “Acaba ben de Risalei Nur adlı bir kitap yazsam o zaman kasidedeki siracünnur kastı acaba hangimizin kitabı olur?” diyorum.

Risalelerin yazılışı da pek acayiptir. Bilmem kaçıncı Lem’anın kaçıncı şuasının şu meyvesi zühre yıldızından gelmiş beşinci noktası olarak yazılıyor. Sonra bunlar birleşerek Kuran cüzlerine imtisal derecesine, Lemaat, Şuaat, Mektubat vs. olacakmış.. Sözleri de “Sözcat” olmasa bari.

İşbu reddiyeyi, hasreti ile yandığım vatanıma ve uğrunda bir ömür çürüttüğüm dinime ihaneti düşünen gerillacı asi Said’e son ihtar olarak yazdım.

Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslümana, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım. Ve selamü aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü.

Mustafa Sabri
Tuhfetür Reddiye Ala Mezhebi Saiydil Kürdiyye, Mustafa Sabri, s. 3-14.

Selahüddin ibn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Buhara’lıdır. Nemengan’ın Tus bölgesinde dünyaya gelmiş bir Özbek Türküdür. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin (Silsile-i Saadat’ın) manevi derece olarak dokuzuncu büyük rütbesi ve sıralama olarak otuz ikinci halkasıdır.

Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.

Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.

Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:

➥ Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın misafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbul’da kaldılar.

Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler.

20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen felaketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenab-ı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammed’in, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.

➥ Bu zat kimdir? diye sorunca kendilerine:

➥ “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüşlerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyyetinde bulunanlar;➥ “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu.” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üzerine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:

➥ “Şu sizin dünyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak halinde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.

Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbn-i Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:

➥ Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:

➥ Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri; ”Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur.” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri Ramazan-ı Şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.

Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye; ➥ ”Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.

Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:

➥ ”Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”

Süleyman Efendi, ”Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât;➥  ”Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.

Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; ➥ ”Ey Keşiş dağı! Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr-i sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, ➥ ”Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, mânen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.
(k.s.): kuddise sirruh = Allah sırrını kutsasın/mübarek etsin demektir…

Akademi Dergisi 

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri: Sigara içmek haramdır. Maddeten ve manen felakettir

“Sigara içmek madden ve manen felakettir.”

 NOT :Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin, sigaraya dair sözlerinin sadeleştirilmiş ve herkesin anlayabileceği şekle getirilmiş halini başa koyduk, alt kısımda kaynağın aslını okuyabilirsiniz. Lütfen dikkatle okuyunuz. Fıkıh sahasında yeterli ilme sahip değilseniz, lüzumsuz ve haksız münazaralara girmeyiniz. Paylaşıp herkese duyurunuz. Profilinize ya da sayfanıza paylaşmanız durumunda, facebook’un sansürlemediğinden ve herkese gerçekten gösterildiğinden emin olunuz.

“Bilinsin ki, İslam’da malı ziyan etmek ve – lüzumlu, lüzumsuz – çok sual sormak haramdır. Bu durumda, malların zayiinden maksat, malları dünya ve ahirete faydası olmadan harcamak, israf ederek mahvetmektir. Bu kabil – dünya ve ahirete faydası olmadan yapılan- harcamalar ve israflar haram kılınmıştır.Sigara kullanılmasına dair, izah edilen haramlık tamamıyla kesin olup, doğruluğu tahkik edilmiştir. Zira sigara kullanılmasında dünyevi bir menfaat yoktur. Tam aksine tamamen zararlıdır.

Öyle bir zarar ki, sigaradan dolayı vücut içinde ve dışında meydana gelen belirtiler ve hastalıkların kaldırılıp giderilmesi, bir müddet sonra daha büyük paraların harcanıp israf edilmesini, neticede de bir fayda elde edilememesini icap ettirir.

Manevi zararları ise saymakla bitmez.

Manevi yükselmeye engeldir. Kokusundan ruhaniyet (Peygamberlerin, vefat etmiş mürşidlerin, evilyaullahın, dünya hayatında tasarrufta bulunabilen bedensiz ruhları ve melekler) rahatsız olur.

Rahmet vasıtaları olan sözkonusu ruhaniyetin ilişkisini, yani ruhani alakalarını meneder. Bu büyük bir musibettir.

Şu halde sigara içmek mânevi ve maddi olarak zarar vericidir ve haramdır.Haram, Allah’ın yasakladığı emirdir. Ona ısrarla devam edenler, emrine isyan ve muhalefet edenlerdir.

İş, Allah’ın emrine muhalefet ve isyana götürür. Günde 25-30 sigara içenler, günde bu sebeple Allâhü Teâlâ’ya 25-30 defa muhâlefet ediyor, haram irtikâb eyliyor (işliyor) demektir.

Bu işleri iyice düşünsünler.

Sigarayı büyük bir gayret ve kararlılıkla terk etsinler.

Sigarayı terk etmeye çalıştıklarında davranışlarında meydana gelen geçici olumsuzluklardan dolayı korkmasınlar. Bu hal, kısa bir zaman sonra sağlığa dönüşür.

Allah’ın rızası da gelir. Gayret ve iradenin ısrarla kullanılması lazımdır.Ramazan ayı bereket çokluğudur. Bu bırakmanın bu ayda başlamış olması, kesin başarı ile sonuçlanmasını sağlar. Fırsatı ganimet bilsinler.Ben de Allah’tan, bu beladan kesin surette kurtulmalarını niyaz ediyorum.Bundan sonra velev ki bir sigara olsun ellerine almasınlar ve ağızlarına koymasınlar.

Allah’tan muvaffakıyet ve yardım istesinler, mutlaka başarırlar.Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri (k.s.), Mektuplar Risalesi
ASLI

Sigara içmek madden ve manen felakettir. Malûm olsun ki, şerîatda izâ’a-i mâl, kesret-i suâl haramdır.

Bu makamda izâ’adan murâd, emvâlin dünya ve ahirete fâidesi olmayarak sarf ve istihlâkidir.

Bu kabîl sarfiyât ve istihlâkât-ı umûmiye muharremdir. Sigara isti’mâline hurmet-i mezkûre tamâmıyle sâbit ve mütehakkakdır.

Çünkü sigara isti’mâline menfaat-i dünyeviye yoktur. Bilakis mazarrat hâkimdir.Öyle mazarrat ki andan bedene, cismâniyete hâsıl olan ilel ve emrâzın ref’ u izâlesi bir zaman sonra daha mühim mebâliğin sarf ve istihlâkini, neticede de bir fâide elde eyleyememesini mûcibdir. Manevî mazarratı ise ta’dâd etmekle bitmez

Mâni’-i terakkîdır. Rayihasından ervâh-i Tayyibe muazzeb olur. Ve-sâit-i rahmet olan ervâh-ı mezkûrenin temâsını, yâni alâka-i rûhaniyelerini men’eder. Bu, büyük bir musibettir.

Şu halde sigara içmek mânen ve maddeten muzırdır, haramdır.
Haram, Allah’ın nehyettiği emirdir. Ana musır olanlar emrine isyân ve muhalefet edenlerdir.

İş, bu netîceye müncer olur Yevmiye 25-30 sigara içenler, günde bu sebeple Allâhü Teâlâ’ya 25-30 defa muhâlefet ediyor, haram irtikâb eyliyor demektir.

…. Bu umûru, teemmül etsinler. Sigarayı azm-i kavî ile terk etsinler. Mizâcda hâsıl olan muvakkat teşettütten dolayı korkmasınlar. Bu hal az bir zaman sonra sıhhati müstelzim olur.

Rızâ-i Mevlâ da inzimâm eder. Şehr-i Ramazan kesîru’l-berekâttır. Bu terkin, bu ayda başlamış olması kat’î muvaffakiyetle tetevvüc etmesini mûcibdir. Fırsatı ganîmet bilsinler.

Ben de Mevlâ’dan bu beliyyeden kat’î sûrette kurtulmalarını niyâz ediyorum.Ba’de-mâ, – velev bir sigara olsun – ellerine almasınlar ve ağızlarına koymasınlar.

Mevlâ’dan Tevfik ve medet istesinler, mutlaka muvaffak olurlar.

Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleri (k.s.), Mektuplar Risalesi

| Akademi Dergisi