Etiket arşivi: SağlıklıYaşamTV

Fırıncılar farkında olmalılar, şimdiden karar almalılar

İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere, Türkiye’deki büyük şehirlerin fırıncı esnafları, çok yakın gelecekteki büyük değişmeye hazırlanmalılar.

Sadece birkaç sene içinde, Türkiye’deki büyük şehirlerde, ekmeğin ve diğer unlu mamüllerin imalatında, dev şirketler pazar payının yüzde 95’ten fazlasına sahip olacaklar. Çok büyük imalathanelerde, çok ileri teknolojiyle, çok hızlı ve sağlıklı şekilde unlu mamüller imal edecekler. Bunların şehir içindeki dağıtımında da çok yüksek teknoloji ve tasarruflu araçlar, teknolojiler kullanacaklar. İnsan gücünün çok ama çok az kullanılacağı bu sistem gerçekleştikçe fırıncı esnafları kepenk kapamak zorunda kalacaklar. İsterlerse, şimdiden birlik olarak böyle dev şirketlerden birini kendileri kurabilirler.

Bu türlü dev imalathaneler, her safhası özenle takip edilerek elde edilmiş çok kaliteli unlar kullanacaklar. Hiçbir suni katkı maddesi ve koruyucu katmadan imal ettikleri unlu mamüller üç beş gün bayatlamayacak ve yedikçe sıhhati iyileştirecek. Bu mamülleri çok ucuza üretip satacaklar. Buna rağmen iyi kazanacaklar. Devlet otoritesi de bu büyük şirketleri ve bu tarzı destekleyecek. Türkiye’de insanların sağlığı ekmek üzerinden iyileştirilecek. Çocuklar, ekmek üzerinden sağlıklı beslenecekler. 15 yıllık büyük bir dönüştürme planının temel ayaklarından biri de bu dev unlu mamül şirketleri olacak.

Ekmekle tedavi

Bu millet, ticarethaneye hatta yer yer dolandırıcılık üssüne dönmüş sözde hastahanelerle ve sözde ilaçlarla değil, ekmeklerle tedavi edilecek.

Dikkat edilsin, bu milletin sorunlarının onlarcasını, ekmekleri daha iyi hale/kaliteye getirerek temelden çözeceğiz. Trilyonlarca dolar para ülkemizde kalacak, onlarca senelik yolu birkaç senede alacağız.

Şehirlerdeki ekmek fırınları, türlü katkı maddeleriyle yaptıkları ekmeklerle, onlarca senedir Türk milletini türlü türlü hastalıklara sürüklediler ve hala sürüklüyorlar. Her köşebaşı hastahane ve doktor dolu. İnsanların ömürleri, hastalıklarını öğrenmekle, anlamakla ve tedavi etmeye çalışmakla geçiyor. O kadar vahim bir manzara var ki insanlar daha fazla hasta olmamak için neredeyse her gün tıbba, sağlığa dair yayınlara uzun süreler ayırıyorlar. Yine de her evde hasta dolu. Elbette bu feci halin pek çok farklı sebebi var ama en başta gelen sebeplerinden biri, ekmek zan edilerek yenilen o zehirler. Onlar, onlarca çeşit hastalığın gerçek sebebi… Onlar, insanların zihinlerinin bulanık olmasının, odaklanma sorunları ile yaşamalarının, bazı kanser çeşitlerinin ve çok sayıda psikiyatrik rahatsızlığın gerçek sebebi… Onları yemek, uzun vadeli bir intihar demek. Ölene kadar da acılardan acı beğenmek demek.

Eskiden bizim ne güzel ekmeklerimiz vardı. İnsanlar ekmek yiyip şifa bulurlardı. Köylerde yapılan ekmekler hem mis gibi kokarlar, hem leziz hem de besleyici olurlardı. Ekmeklerimiz bozulduğundan beri, milletçe beden ve ruh sağlığımız bozuldu. Yarım asırdan fazla süredir, sağlık sektörüne trilyon dolarla para akıttık, hala akıtıyoruz. Batılı ilaç firmalarını, tıbbi cihaz firmalarını, en çok da psikiyatrik hastalıklar için sözde ilaçlar üreten firmaları ve bunların arkasındaki satanist, Türk ve İslam düşmanı teşkilatı, yani Ankebut Ağını paraya boğuyoruz. Üstelik şifa da bulamadık, bulamıyoruz. Çünkü hastalıklara sebep olan şeyleri ortadan kaldırmak, hastalığın tedavisini bulmaktan ve uygulamaktan önde gelir. Hekimlerin vazifesi de öncelikli olarak hastalanmaya mani olmaktır. Koruyucu tıp ya da korucu hekimlik diye bir şey yoktur. Zaten her gerçek hekimin öncelikli vazifesi hastalıklardan korumaktır ama biz ülkede neden bu kadar çok hasta olduğunu sorgulamak ve sorunlara temelden çare bulmak yerine, sürekli olarak tedavi kısmına yönlendiriliyoruz, kilitlendiriliyoruz. Bunun da devlet kademeleri, eğitim sistemi, basın ve medya içine sızmış gizlli ermeniler, gizli yahudiler, masonlar tarafından, en çok da basın ve medya gücü kullanılarak yapıldığını görüyoruz, biliyoruz. Yaklaşık on yıldır bu konulara dair başka yazılar da yazmıştım.

Şu resimde gördüğünüz ekmek, Afyon patatesli ekmeği olarak biliniyor. Orta kısmında patates bulunduğunu, börek misali bir ekmek olduğunu zan etmeyin. Öyle değil… Bu ekmeğin hamuru yoğurulurken hamuruna haşlanmış patates katılıyor. Tam kıvamında katılıyor ve ekmeği yerken patates kokusu ve tadı almıyorsunuz. Belki de yüzlerce yıldır bu teknik kullanılıyordur. Bu ekmeğin hamuruna katılan patates, ekmeğin daha iyi mayalanmasını sağlıyor. Lif oranını artırıyor. Bayatlamasını çok geciktiriyor. Bir beze sarılarak serin yere konulan bu ekmekler, haftalar sonra bile taze kalmış olabiliyor. İsraf önleniyor. Patates takviyesiyle birlikte lifin haricinde vitaminleri daha da arttığı için, daha da besleyici oluyor. Zaten geç bayatlaması, besleyiciliğini de korumuş oluyor. O sözde Türk basın ve medyasına çıkartılan Türk rolü oynayan gizli ermeni, gizli yahudi, mason ve ilaç firmalarıyla, hastahanelerle anlaşmalı sözde uzmanlar/hekimler yokken, gıda mühendisleri de yokken Türkiye’nin köylerinde bile doğru bilgiler hakimdi. İnsanlar, en temel gıda maddelerinden biri olan ekmek hususunda, çok doğru bilgilere sahipti ve farkında olarak ya da olmayarak, bu ekmekler sayesinde sağlıklı oluyorlardı.

Şimdi oturup düşünelim ve bir araya gelip tartışalım. Bu ülkede öncelikle değişmesi, düzeltilmesi gereken şeyler neler… Öncelikle masraf edilmesi gereken sahalar/sektörler neler… Devlet gücümüz ve ayrıca gerçek Türk iş adamları acilen hangi sahalara yönlendirilmeli…

Mehmet Fahri Sertkaya

“Tam zamanı”

Marmara denizine sınırı olan illerde satılan sıvı sabunlar ve deterjanlar da dahil olmak üzere türlü temizlik malzemelerinde sert bir sınırlamaya gidilmeli. İcap ediyorsa bu hususta hukuki düzenlemeler yapılmalı. Sonra bu pilot bölge uygulaması Türkiye’nin diğer yerlerine de yaygınlaştırılmalı. Stoklu çalışan imalatçılar, bu süre zarfında ellerindeki stokları diğer bölgelere satarak bitirebilirler. Bir an önce de zararlı kimyevi maddeleri kullanmadıkları formüllerle imalata geçerler.

Hem insan sağlığını bozan, hem toprağı/ekinleri hem suyu zehirleyen, bu yolla denizlerimizi de zehirleyen kimyevi maddelerin çoğu, on milyonlarca insanın kullandığı temizlik ürünlerinden yayılıyor. Bunlar insan vücuduna doğrudan bulaşarak kanser dahil türlü hastalıklara sebep oluyorlar. Kadınlarda görülen meme kanseri vakalarının tamamına yakınının temizlik maddelerinden kaynaklandığı çoktan bilimsel olarak ispat edildi. Astımdan tutun da cilt hastalıklarına kadar türlü hastalıklar da temizlik ürünleri nedeniyle yaygın görülüyor.
Bu temizlik ürünlerinde kullanılan zararlı kimyevi maddeler, suya ve toprağa karışarak da çok büyük zararlar veriyorlar. Bitkilerin/ekinlerin kurumasına sebep oldukları gibi deniz dibine çökerek bir tabaka da oluşturuyorlar. Günümüzde nesli tükenen bazı balık türlerinin yok olmasına da bu temizlik ürünleri sebep oldu, oluyor.

Marmara denizini kurtarma seferberliği ilan edilmişken, “Tam zamanı” denilerek, çok çok geç kaldığımız bu adımı atmalıyız. Hem insanlarımızı, hem toprağımızı hem de sularımızı/denizlerimizi korumalıyız. Bu sahada atacağı her adım iktidarın karnesine de iyi puanlar getirecektir. Hükumet, bu projede belediyelerle ve sivil toplum teşkilatlarıyla da işbirliği yapabilir.

Bu yolla kanser vakalarında büyük düşüş görüleceği gibi, ziraat mahsullarından denizlerdeki balıklara kadar her şey eskiden olduğu gibi tabii/doğal haline gelecek.

Bu sahada zaten çoktan yapılmış bilimsel çalışmalar da mevcut.

Mehmet Fahri Sertkaya

Damacanadan ve pet şişeden su içmeyin, kanser olmayın!

İstanbul Anadolu yakasında uzun yıllardır damacana sektöründe çalışan, şimdi de ünlü bir damacana su markasında müdür olarak çalışan bir kişi ile, bir esnaf arkadaşım vesilesi ile tanıştım.

Anlattıklarına şaşırmadım. Zaten farkındaydım ve damacana sulardan hep uzak durdum. Pet şişelerdeki sulardan da mümkün olduğu kadar kaçtım. Zaruret olmadan almadım.

Bana içilebilecek iki su markası söyledi, isimlerini ilk defa duydum*. Mesele, suyun, plastik damacanaların içinde güneş ışınlarının da etkisi ile etkileşime girmesi ve zehirli kimyasallar bulaşması ve bunun da kansere sebep olması değil sadece… Anlattığına göre serbestçe satış yapabilen çok sayıda su markası, damacana ve pet şişelere suyu, açtıkları su kuyularından dolduruyorlar. Bu kuyu suları gerektiği şekilde denetlenmiyor. Bazıları suyu değişik işlemlerden geçiriyorlar ama anlattığına göre bunlar bile şebeke suyundan daha sağlıksız. Suyun kokusu alınabiliyor ama bu durum o suyun sağlıklı olduğu anlamına gelmiyor.

Sağlık bakanlığının damacana suyu denetlemeye başladığı iddialarına da gülüp geçiyor bu kişi…

En temiz su bile plastik şişelerde kirleniyor ve kanser yapıcı bir etkiye sahip oluyor. Hayatınızda mümkün olduğu kadar plastik ürünleri çıkarmalısınız. Hiç değilse gıda sahasından, yeyip içme araçlarından çıkarmalısınız. Market poşetleri bile insanları zehirlemeye devam ediyor.

Yeniden cama, yeniden ahşaba, yeniden kumaşa dönülmeli. Özellikle de plastik gövdeli hızlı su ısıtan kettle’lardan, plastik kepçe ve kaşıklardan ve bir de bulaşık deterjanlarından uzak durmalısınız. Gerçek bir islam alimi, bunların tamamına haram fetvası verebilir ve derhal kullanılmasını yasaklayabilir. Gerçekten şehir suyunu arıtabilen kaliteli su arıtıcılar damacana sulardan daha ucuza geliyor. Plastik yerine cam ya da ahşap mutfak eşyası tercih etmek çok ciddi bir maliyet artışına sebep olmuyor. Tamamen doğal deterjanlar iyice yayıldı, üretici firmalar arttı, maliyetler düştü. Aslında sağlıklı yaşamak, kanser olmamak, hiç zor değil.

Mehmet Fahri Sertkaya