Web Analytics

Atom, öldükten sonra tekrar dirilmeyi ispat ediyor. | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Atom cevheri “Bâsü bâde-l mevti” (öldükten sonra dirilmeyi) isbat eder. Madem ki tohumu olan her şey kayıp olup tekrar diriliyor, insan ve bütün alemler atomları hariç helak olacak ve tekrar dirileceklerdir.

İncir çekirdeği misali.

(Süleyman Hilmi Tunahan Kuddise sirruh)
 İsrafil Aleyhisselamın birinci sur’u üflemesi ile, atomları hariç İnsanlar ve alemler yok olacak, ikinci sur’u üfleyince de her şey atomlarından tekrar vücuda gelecek ve bu şekilde kıyamet gerçekleşmiş olacaktır.

Akademi Dergisi 

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) kimdir? | Akademi Dergisi

Tarih, Kültür, Sanat, Edebiyat, Þiir, Müzik, Dekorasyon, Kitap, Belgesel, Biliþim, Çocuk, Eðitim, Ekonomi, Seyahat, Ropörtaj, Saðlýk, Sinema, Þehir ve Yaþam, Teknoloji, Yemek ve Mutfak, http://www.akademidergisi.com

Bizim yolumuz İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılamaktan ibarettir. Gâye: Rıza-î İlahîdir.

Vasiyetim olsun; tefrikaya (ayrılığa) düşmeyiniz. Kavmiyet (ırkçılık) gütmeyiniz. Ehli Sünnetin (Sünni akidesinin) gayrı olan yanlış yollara sapmayınız.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

Adı Süleymân Hilmi, soyadı Tunahan’dır.

Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın “Tuna Hanı” olarak tâyin ettiği ve kendi kızkardeşi ile evlendirdiği İdris Bey’e dayanmaktadır. 1888 (H.1306) senesinde Silistre’nin Ferhatlar köyünde doğdu. 1959 (H.1379) senesinde İstanbul’da vefât etti. Karacaahmet Kabristanı’ndadır.

Babası Osman Efendi, tahsîlini İstanbul’da tamamladıktan sonra Silistre’ye giderek, meşhur Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.

İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti.

Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra, 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı. Daha sonra o zamanki tâbir ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü’l-Mütehassısînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti.

Son derece parlak bir zekâya sâhip olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü’l- Mütehassısîn’den birincilikle mezun oldu. Aynı yıllarda Medresetü’l-Kuzâtı (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi. Böylece bir taraftan dersiâm, diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi.

Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâz ederek insanlara İslâmiyetin emir veyasaklarını anlattı.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN KRONOLOJİSİ

1888/ 1304 – Miladi/ Rumi; Süleyman Hilmi (k.s.) Efendi, Silistre’nin Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünyayageldi.

1913 / 1329  Darü’l Hilafeti’l Aliyye Medreseleri Kısm-ı Ali (Sahn) Medresesine girdi.

1915 / 1331 3.sınıf 1. şubesini 90 üzerinden 88 puanla bitirdi.

Eylül 1916 / Eylül 1332: 4. sınıfı 80 üzerinden 76 puanla bitirdi.

30 Eylül 1916 / 17 Eylül1332 Medresetü’l-Mütehassisin’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa Medresesine kaydoldu.

1918 İstanbul Müderrisliği Ruûsuna tayin edildi.

27 Mayıs 1919 Süleymaniye Medresesinin Tefsir-Hadis şubesinden mezûn oldu.

1926 Köyü olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.

1927 Babası Osman Efendi vefat etti.

1936 Mürşid-i Kamil olarak vazifeye başladı.

1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında işkence ve hakaretle dolu 3 gün geçirdi.

1941 Bulabildiği birkaç talebeye ilim öğretmeye başladı.

1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında, 8 gün işkenceye tabi tutuldu.

1949 Kur’ân kurslarının açılmasına, sınırlı da olsa müsâade eden kanunun yürürlüğe girmesiyle, Süleyman Efendi Hazretlerinin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı.

1950 Vaizlik belgesi iade edildi.

1951 Süleyman Efendi (k.s.), Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındı ve Avrupa yakasındaki talebelerin tedrisini damadı Kemal Kacar’a bıraktı.

1951 Çamlıca’da, Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in köşkünün birinci katında ilk düzenli Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.

1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak açıldı.

1956 Cezâyir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında “Müslüman kardeşlerimize duâ edelim” dediği için, defalarca karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.

1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hâdisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün hapsedildi. İdam talebiyle yargılandı, berâat etti.

16 Eylül 1959 İstanbul Kısıklı’daki Hâne-i Seâdetlerinde, 72 yaşında ahirete intikâl ettiler.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn Efendi’nin sohbetlerine devâm ederek yetişti. Süleymân Hilmi Tunahan’ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kaçar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek’e verdiği notlardan bir bölümü şöyledir:

➥ “Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idraki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar biraraya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ılmel yakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. 

Allah’ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd=Büyükler zinciri kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”

Zâhirî ve bâtınî yönden yüksek derece sâhibi olan Süleymân Hilmi Tunahan, îtikâdda ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet ve’l cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; “Ehl-isünnet ve’l cemâat” akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.

Yetmiş iki senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarına vesîle olmak yolunda sarf eden Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi.

Akademi Dergisi 

Risale-i Nurlar muteber değildir ve ihtiyaç da değildir!

(Mehmet Kırkıncı’dan açıklama bekliyoruz.)

…“Hüsrev Ağabey!” dedim, “Şer’an rüya ile amel edilmez. Hatta kerametle de amel edilmez. Rüya ilim nevinden sayılmıyor. Fıkıhta ve fetvada, rüya ve keramet delil olarak kabul edilmiyor.”
diyen Mehmet Kırkıncı hocaya hitap ediyorum:

Samimi olunuz ve Said-i Nursi denilen tescilli/raporlu delinin elinizden düşürmediğiniz Risalelerinin de bu gözle bakıldığında hiçbir ilmi dayanağı olmadığını ve rüya ya da kalbe geldiğini iddia ettiği ilhamlara dayandığını, Kur’an ve Sünnet’ten delillere dayanmadığını, içerisinde küfre götürecek kadar ciddi hatalar(ya da kasıtlar) olduğunu itiraf ediniz. Sonra da başta siz o risale denilen paçavraları elinizden atınız sonra da hitap ettiğiniz kitleye aynı hayırlı hareketi yaptırınız. Ahir ömrünüzde bu hareketi yapınız.

Bu ülkede Müslümanların ilmi eser sıkıntısı yok. Said-i Nursi’nin sağlığı devrinde de yoktu. Kütüphanelerde geçmiş muteber alimlere ait binlerce eser vardı ve bunlar hala var. Sorun İslam’ı doğru anlamış ve medrese usulü ile ehli sünnet yolu üzere yetişmiş alimlerin olmayışı idi ki şu anda bu da var. Yani hem alimler hem de binlerce senelik muteber eserler var.
O halde risale denilen saçmalıklara bu ülkenin Müslümanlarının ihtiyacı yok. Zira sizin de dediğiniz gibi, rüya, keramet ve ilham şer’an delil değildir.

Cevabi yazınız elime ulaşırsa sayfa ve bloglarımda yayımlayacağım.

Mehmet Fahri Sertkaya

www.GercekSaidiNursi.blogspot.com 

Hüseyin Üzmez ve Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) | Akademi Dergisi

Aşağıda okuyacağınız yazı, Hüseyin Üzmez’in 16 Eylül 2001 tarihinde, Süleyman Efendi hazretlerinin vefatının yıldönümünde, köşesinde yazdığı yazısıdır. Hüseyin Üzmez, henüz 16-17 yaşlarında iken, Türkiye’nin en büyük hainlerinden biri olan gazeteci kılıklı Sabetayist Ahmet Emin Yalman’a, yine dönemin Sabetayist başbakanı Adnan Menderes’in Malatya’ya yaptığı ziyaret sırasında altı el ateş etmiş lakin öldürmeyi başaramamıştır. Buna rağmen yirmi yıl hapis cezası almış bunun on buçuk yılını yattıktan sonra serbest kalmıştır. İslam’ı ve memleketi müdafaa etmesi beklenilen hemen herkesin can kaygısına düştüğü o devirde gencecik yaşında, bir başına Hüseyin Üzmez’in gösterdiği bu cesaret, ihlâs ve samimiyet Süleyman Efendi hazretleri tarafından takdir görmüş ve Üzmez, sürekli Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin maddi ve manevi desteğini görmüştür. Hapishaneden çıktıktan sonra da vatanına, milletine, dinine hizmet gayreti içinde bulunmuş olan Üzmez, ülkemizdeki çift kimlikli, Türk ve Müslüman görünümlü hain Sabetayistleri ve planlarını yakından bilen, çözebilen gücü yettiğinde aynı taktik hareketlerle bozabilen bir kişilikti.

Önümüzdeki yıllarda bu Sabetayistler her yönleriyle daha da deşifre oldukça Hüseyin Üzmez meselesi de çok daha net anlaşılacaktır. Onun, sözde İslami gazetelerin sözde İslami yazarlarının neredeyse tamamının ”demokrat” olduğu ve sözde İslami partinin, sözde büyük liderinin bile ”Ben Müslüman demokratım” açıklamaları yaptığı zamanda, TV’lerde canlı yayınlara çıkıp hiç kimseden korkmadan, elini masalara vurarak, tekrar tekrar yaptığı;➥ ”Ben demokrat falan değilim. Demokrat olmaya mecbur muyum? Demokrasi denen saçmalık yoktu, biz üç kıta yedi denize hâkimdik. Şimdi kendimize bile hâkim değiliz.” açıklaması ve ardından ”Hatıralarımı yazacağım” açıklaması bizce bardağı taşıran son damlalar oldu. Biz zaten kendisine büyük bir komplo kurulmasını bekliyorduk ve öyle de oldu…

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi hazretleri

Dün yazmıştım. Tam 42 yıl önce… 16 Eylül’den birkaç gün sonraydı. Tam 6 sene boyunca hiç aksatmadan her görüşme gü­nü ziyaretime gelen… Bana sevdiğim, yiyecekleri getiren… Ara sırada para bırakan… İzmit Suadiye köyü imamı ve Kur’an Kursu hocası Ahmet Efendi, yine ziyaretime gelmişti. Gardi­yanlar beni müdürün odasında beklediğini söylediler. Kaç ge­cedir büyük bir sıkıntı, manevi perişanlık, yalnızlık ve terk e­dilmişlik duygusu içindey­dim. Sevinerek gittim. Ah­met Efendi ârifane sözleriy­le beni ferahlatacaktı. Hiç öyle olmadı. Ahmet Efendi çok mağmum, mükedder ve üzgün görünüyordu. Daha kucaklaşır kucaklaşmaz, koca adam sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. “Güneşimiz battı, Hüseyin’im, güneşimiz battı!.. Dünya­mız karardı! Şüphesiz her nefis ölümü tadacaktır! Amma, yine de Üstad’ımızın bizi bırakıp gitmesine dayanamıyoruz. Biz onsuz nasıl yaşayacağız?” diyordu, iki gecedir çektiğim sıkıntıların sebebini anlamıştım. Onların himmet, himaye ve duaları olmadan şu 20 yıllık hapishane hayatına nasıl dayanacak­tım? Benim de gözlerim dolmuştu. Selânikli ceza­evi müdürünün ağladığımı görmesini istemiyor­dum. Kendimi zor tuttum.

Ahmet Efendi’ye ne di­yeceğimi, onu nasıl teselli edeceğimi bilemiyor­dum. Epeyce gözyaşı döküp biraz rahatladıktan sonra, cebinden bir tomar para çıkardı. O za­man kâğıt 1 liralıklar ve 2.5 liralıklar vardı. Çoğu onlardandı. Hepsi 50 liraymış. O güne göre iyi paraydı. Onu bana verdi. Ve büyük bir sırrı da ilk defa olarak açıkladı: ➥ “Sana sık sık gelmemi, Üstadımız hazretleri istemişlerdi. Bir gün beni çağırdılar, ”İzmit Hapishanesinde bir kardeşimiz var. Onu sık sık ziyaret edeceksin, ihti­yaçlarını karşılayacaksın. Yaptığın masrafların parasını da benden son kuruşuna kadar alacak­sın. Ara sıra da hiç rencide etmeden kendisine harçlık bırakacaksın. O, onuruna çok düşkündür. (Herhalde Efendi Hazretleri zekât mes’elesini duymuş olacaktı) Sakın bu yardımları benim yap­tığımı söyleme. Kendisine de hissettirme. Al­lah’tan ve senden başka bunu kimse bilmesin” buyurdular… Senden kendilerine sık sık haber veriyordum. Sana dua ediyordu. Hastalığı ağırlaşınca, beni tekrar huzuru saadetlerine çağırdı. Yanındakilerin de işitecekleri bir şekilde: ‘O kardeşimiz, hapis­haneden çıkıncaya kadar, terekemden her ay kendisine 50 lira vereceksiniz.’ diye vasiyette bulundular. İşte bu para bizzat kendi el­leriyle verdikleri ilk paradır. ”Hüseyin’ime çok dua ettim. O da beni unutmasın” buyurdu­lar diyordu.”

Artık kendimi tutamadım. Ben nerenin itiydim ki öyle bir zatın muhabbetine lâyık olaydım? Ben de hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. O kadar ki… Selânikli hapishane müdürü bile duygulanıp odadan çıktı. Parayı aldım. O mübarek ellerinin değdiği banknotları, yüzüme gözlerime sürdüm. Ve Ahmet Efendi’ye iade ettim. ➥ ”Hazreti Üstad’ın vasiyeti başımın üzerine. Ancak ben bu parayı ve bundan sonra verecek­lerinizi kendi gönlümle, Allah rızası için, helâl ederek, Suadiye köyü Kur’an kur­sunuza bağışlıyorum” dedim.

İşte o gün güneşin dünyayı değiştiği gündür. Şehidler ölmez de… Allah’ın velileri, Peygamberin varisleri ölür mü? Asıl ölü olan bizleriz. Hem de yaşayan ölüler.
Allah o büyük velilerin, şefkat, merhamet, him­met, himaye ve dualarını üzerimizden eksik etme­sin. Ve bizleri de, yerli yersiz ahkâm kesen, kalp­leri taşlaşmış, dilleri Hak’tan uzaklaşmış, kulakla­rı sağırlaşmış, sırtlarında kitap yükü taşıyan, oku­muş cahillerden, nasipsiz ve gafil kullarından ey­lemesin. Ve Yüce Peygamberinin şefaatini biz günahkârlardan esirgemesin!..

Akademi Dergisi 

Said-i Nursi’nin geç gelen itirafnamesi (Şiir tadında)

DELİ SAİD SÖYLER SÖZÜ

Deli Said söyler bu mühim sözü
Nar-ı cehennemde hali pek kötü
Dinle bak ne imiş hikayenin özü
Deli Said inler durur, söyler durur.

Ben bir Deli Said idim, gencecik biçare,
İlim öğreneyim diye girdim de mektebe
ne zor zanaat imiş ilim tahsili böyle
Geçmedi medresede bi gündüz bi gece

Günler geçmez, akşamlar olmaz,
Okurum okurum kafam da almaz.
Dönüp gitsen eve, o hiç olmaz
Deli Said inler durur, söyler durur.

Akranlarım su gibi eder ezber
Ben akılsızda ezber ne gezer
Bu işi bir taktik hareket çözer
Deli Said inler durur, söyler durur.

Aklettim ki bu iş böyle olmuyor
Herkes anasından alim doğmuyor
Okumadan da bak nasıl alim olunuyor
Deli Said inler durur, söyler durur.

Doksan gün oldu idi terk ettim mektebi
Bir yol tutturdum da kandırdım herkesi
Hikayemin bunda sonrası çok çok önemli
Deli Said inler durur, söyler durur.

“Mektep bilmem emme okudum ciltle kitap
Her kim ne sorsa veririm güzelce cevap”
Diye tutturdum sahtekarca bir yalan yol
Son durak cehennem imiş, haberdar ol

“İlim ehli isen olmalı mutlaka eserin
yok mu Efendi, senin ilmi risalelerin!”
Demesinler diye tutturdum bir yalan yol
Son durak cehennem, sen de haberdar ol

dinle evlad cehennemden gelen bu sesi
İlim diye ben yazdım uydurma risaleleri
Hem gavurlara bile dedim ki müslüman
Hıristiyanları bile ettim ehl-i iman

Bir bak var mı tarihte böyle alim
kim gavurlara böyle halim selim
ayet hadis hükümlerini bile çiğnedim
Deli Said inler durur,söyler durur.

Umumi harpte bizimle harbeden kafirleri
şehid diye yazdım, okumadın mı risalemi
Hele Cevşen denen şu uydurma şii zikrini
Göklere çıkardım, hem yok tek bir mesnedi

Her meseleye delil getirmekten aciz idim
yoktu ki delil getirebilecek kadar ilmim
Bu sorunu bir şekilde mutlaka çözmeliydim
şeytan üfledi solumdan bi anda, irkildim

Aman Allah’ım bu nasıl parlak fikir
Böyle sinsilik şeytanın aklına gelir
“her meselenin halli kalbime bildirilir”
deyince, delil de işte böyle gelir

Kimse demedi ki bu nasıl ilmi delil
öyle ise herkes her şeye delil getirir
Bu, peygamberlik iddiası gibi bi şeydir
Evliyayız ya kim bizi eleştirebilir

neticede tuttu bizim bu sinsi oyun
millet de insan değil sanki koyun
e kardeşim, bi kere de bilene sorun
Deli Said inler durur, söyler durur.

Bana haber geliyor falanca yıldızdan
Gelecekten haberi alırım kömür sobasından
Aynen böyle yazdım risaleme şaşırma inan
Buna rağmen oldum mu bi de bediüzzaman

Koca koca medreseliler düştüler peşime
risalelerimi koydular Kur’an’ın yerine
var mı risaleden başka bir şey ellerinde
Peşimden sıra sıra cehenneme girerler de
bütün suçu yıkarlar ben delinin üzerine

Deli Said, sen de sözün fazla söyleme
Samimi iman ehli, danışırlar alimlere
Nice ahmağı da peşinden sürdün cehenneme
Bunları okurlar da yine dönmezler istikamete

| Deliüzzaman Said-i Nursi

Kaynak: Risale-i Fur Fırıldak, Işın risalesi, Ulema-is Su ve Cehennem bahsi, sahife 7867