Etiket arşivi: Süleyman Soylu

An meselesi

(Bu yayın, Mehmet Fahri Sertkaya’nın sosyal medya uygulamasındaki paylaşımlarının yayınlanmış halidir)

Ceza evinde iken, Soysuz’larla bağlantılı olan ceza evi idaresinin onca direnişine rağmen koğuş “patlattığım” günler geldi aklıma… Adalet sisteminin ve bütünüyle devletin, çetelerin elinde olduğu, karşıma geçirildiği günler…

O koğuş patlamasın, orada adalet, huzur, sükun olmasın ve başım beladan kurtulmasın, böylelikle bir daha dışarıyı hiç görmeyeyim diye, birkaç devletin gücü seferber edilmişti. Lakin yine de patlatmıştım/dağıtmıştım o koğuşu ve burnum bile kanamadan çıkmıştım. İçimden bir ses “Şu Türkiye’yi kendilerinin zan eden İngiltere piyonu kriptoların siyasi partilerinin ortalama birer saatte nasıl patlatılabileceğini de cihana göster. Türk düşmanı kaç devletin hesapları bozulursa bozulsun. Sahada da kimler altta kalırsa canları çıksın…

Hiç dert etme. İşe de Zafer Partisi denilen organize suç, terör ve ihanet örgütünden başla. Sonra altılı çeteye geçip yukarıya doğru devam et. Türkiye’de tek bir gerçek siyasi parti ve siyasi lider olmadığını, herkesin danışıklı olduğunu bütün dünya görsün…

Konu en kısa yoldan George Soros’a da çıksın. Ümit’in -yıktırmayacağız- dediği “cumhuriyet”in ne demek olduğunu da bütün insanlık görsün“ diyor. Diğer ses de “Azıcık daha bekle, hala tam vakti gelmedi” diyor.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Üstazımızın gerçek ailesi değiller

(Bu yayın, Mehmet Fahri Sertkaya’nın sosyal medya uygulamasında bir takipçisi ile yazışmasının tek taraflı olarak yayınlanmış halidir)

Artık şu kısımları da anlatmanın vakti geldi, zemini oluştu

Asıl hikayeyi anlatayım sen de rahatla, bunca kardeşlerimiz de rahatlasınlar.

Sene 1950 olmadan önce gerçek üstazımız hicret etti. Hiç kimseye hiçbir şey söylemeden, anlatmadan hicret etti.

Durmaksızın üzerine gidenler, onu imha edebilmek için devletler arası seferberlik ilan edenler, kendi devletinin bütün kurum ve kuruluşlarını üstazımızın imha edilmesi için seferber eden o kriptolar, o hainler, neye uğradıklarını şaşırdılar. Onca şeye rağmen öldürülemeyen hazretimizin öldüğüne kanaat edecekler, edemediler, geri gelir dediler ama zaman geçtikçe gelmediğini gördüler.

Verdiği mücadelenin, tesis ettiği temelin devam etmesini, kriptolar olarak bu sistemin kontrollerine girmesini çok istediler.

Ortada hazretimiz yoktu, onu tanıyanlar da hep soruyorlar, merak ediyorlardı. Evrak oyunlarıyla ve millete söylenen yalanlarla, ikamet adresini Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşıdılar.

Bu da evrakta sahtecilikle yapılan bir şeydi. O tarihlerde henüz yerine dublör hazırlayamamışlardı.

Üstazımız yıllarca maaşını da çekmedi, tek bir resmi işlem de yapmadı, yaptırmadı, çünkü ortada yoktu. Sene 1956 olana kadar hiç ortada görünmedi.

Sonra birden o Akçelioğlu Ermenisi üzerinden hamleler yapıldı, güya muhtarlıktan “hayatta olduğuna dair” resmi evrak alındı.

Geçen paylaştığım muhtarlık evrakındaki resmi gördünüz, o kişi yıllarca eğitilerek üstazımız gibi davranması istenen kütük gibi bir herifti, lakin genel hatlarıyla üstazımıza benziyordu, andırıyordu.

Zaten devletin bütün kurum ve kuruluşlarını çoktan kriptolar ele geçirmişler, zaten devletimizin istihbarat teşkilatlarını ele geçirmişler, zaten İngiltere kraliyet ailesi ne emrederse onu yapıyorlar.

Cumhuriyet diye bir ihanet sistemi kurmuşlar, tasmalarını İngilizlere vermişler, bir çekinceleri yok, evrakta sahtecilik, yalan, dolan, üçkağıt, cinayet, fitne, fesat, her şey bunlara serbest ve çekinmiyorlar.

Müslüman Türk rolü oynayarak az Müslüman öldürmediler. Çok kan döktüler çok.

Lakin üstazımızı öldüremeyince, ne olduğunu bilemeyince, yıllarca geri gelmeyince, bu yolu bitirmediler, kendilerince devam ettirdiler.

O dublörün yanına, bir süre sonra, eşi ve kızları denilerek birileri getirilmiş. Resmi evrakların, resmi kayıtların hiçbirinin sıhhati yok. Her hususun ayrıca doğrulanması gerekiyor. Kesin olan, o kişi üstazımız değil de dublör. Dublörün yanına getirilen kişiler ise dublörün gerçek eşi mi çocukları mı bu bile net değil. Yine kesin olan, o eşin ve çocukların gerçek üstazımızın eşi ve çocukları olmadıkları…

Eşi görünen kişi de gizli Ermeniymiş ve Yahudilik tarzı karışmış olsa da daha çok Ermeni/Hristiyan gibi yetiştirmek istemiş kızlarını.

o kadın gerçek üstazımızın eşi değil, onun yanındaki kızlar da üstazımızın kızları değil, gerçek üstazımız hiç evlenmedi, hiç dikkat etmedin mi?

Üstazımızın kronolojisinde, köyü Ferhatlar’a son defa gidip 40 gün kaldığı bilgisi bile var ama evlilik tarihi? Nerede evlendiğine dair kayıt? Onlar yok. Eşi diye gösterilen, anlatılan kişiye dair ne biliyorsun? Cemaatimizdeki gerçek Süleymanlılar, bu hususta ne kadar bilgiye sahip olabilmişler? İşte dikkatle üzerine düşülmesi gereken yerlerden bir yer de burası.

Yani üstazımızın eşi de yok, çocukları da yok. Kemal Kacar diye bir damadı yok ki kemal kacar soyu gözler önünde olan Sabetaycı bir Yahudi… Kemal Kacar ve Hüseyin Kamil, üstazımızın kızları gibi gösterilmiş kişilerle evlendiler.

Kemal Kacar

Hüseyin Kamil de kripto ve soyu Osmanlı’ya en büyük ihanetleri yapıp içerden deviren kadronun önde gelenlerinden biri olan Mustafa Reşid paşa hainine dayanıyor.

Buna göre, üstazımızın torunları diye bilinen Arif Ahmet Denizolgun, Mehmet Beyazıt Denizolgun, Gülderen Kuriş gibi kişiler de gerçek üstazımızın hiçbir şeyi değiller.

Gülderen Kuriş’in oğlu Alihan Kuriş de gerçek üstazımızın hiçbir şeyi… Fatih Süleyman Denizolgun da aynı.

Bak, Süleyman Demirel gibi, Bülent Ecevit gibi, Devlet Bohçalı gibi Kemal Kacar’ın da çocuğu yok. Gerçekten bir aile hayatı yok. Sabetaycılar, Kemal Kacar’ı dava diyerek bu yola adamışlar. Sorunsuz yol alabilsin diye onun erkekliğini elinden daha çocuk yaşlarda almışlar. İsteseydi de çocuğu olmazdı. Belki firari eşi de bu nedenle başka birine kaçtı.

Bak sahte üstazın kızına verilmiş isim Ferhan, evlenince Ferhan Denizolgun oluyor.

İnternete yaz, kendin arat.

Ferkan Denizman kimdir de.

Selanik kökenli güya Türk, aslında Yahudi dönmesi bir ailenin meşhur edilmiş bir evladı.

Neden öyle bir isim ve soy ismi var?

Çünkü hem ismi hem de soyismi kriptoloji/şifreleme ürünü, gizli yahudilerin birbirlerini tanıması için konulan şifreler ve bir de ibranice olan gerçek isimleriyle mana ya da telaffuz olarak benzesin diye güya türkçe denilerek böyle isimler kullanıyorlar.

Bu Denizolgun diye bilinen hain soyda zaten geçmişte de denizcilik işleri var.

Soy adı kanunu çıktığında deniz geçen soy adı alırken, Türkiye’deki gizli Yahudilerin ve Ermenilerin yaptığı gibi -ol ve -gun eklerini de ekletiyor, hani şu meşhur hain kişilerin başol, ongun, ergun gibi kişilerin isimlerindeki şifreleme ile bu şifrelemeler tamamen aynı temele dayalı…

Bir ara, anlamak isteyenlerin anlayacağı şekilde anlatmıştım.

Şu kabri şerifte de dublör yatıyor ve onu kendi elleriyle öldürmüş olabilirler, öldüğünde yanında yine kripto ermeniler ve yahudiler var.

Cesedi usulden yıkanırken yıkayan kişi yine Akçelioğlu soy adındaki gizil Ermeni kişi. Bir de yanında meşhur Mehmet Emre var, hani şu ahir ömründe hatırat yazan, birbirine tezat şeyler yazan ve Kemal Kacar tarafından cemaatten uzaklaştırılan Mehmet Emre…

Mısırlı Mason Cemaleddin Afgani’yi islam alimi olarak göstermeye cüret etmiş ve saymakla bitmez hainliği somut şekilde gözler önünde olan, saatlerce anlatılabilecek olan Mehmet Emre…

O Mehmet Emre de çok büyük hainlerden, hikayenin aslını bilenlerden, rolünü onlarca sene oynayanlara, onun da akrabalarını kendin bile, kendi dar imkanlarınla bile bulabilirsin, hep kriptolar. Ersan gibi soyadları bile var, tutmuşlar sahte üstaza bir de kabr-i şerif yapmışlar.

Mason usulüyle yedi tane sütun kullanmışlar.

Bak ne diyeceğim, şu sıralarda cemaatimizin mecmualarında sık sık reklam veren firmalar bile kriptoların, hainlerin firmaları onlar bile, dahası da var ki o firmaların çoğu eş zamanlı olarak kara para işleri de yapan firmalar, bazıları doğrudan Adnancıların paravan firmaları.

Devletimizin Emniyet Teşkilatı’nın mali suçlarla mücadele birimi olan MASAK bile birkaç gün gerçek soruşturma yapsa, her şeyi çözer, görür.

MİT’in yapmasına gerek bile yok, MASAK bile yeterli, lakin…

MASAK’ın başındakileri, MİT’in başındakileri de Kraliyet seçiyorsa, bizler adalet sistemine başvurduğumuzda muhatabımız olan savcılar, hakimler bile Kraliyetin sistemine çalışan mason, gizli ermeni, gizli yahudi kişilerse, sistem birbirini kollaya kolaya çalışan farklı kollar halinde ve devlet içinde farklı devlet teşkilatı halinde, gerçek bir paralel devlet teşkilatı halinde işliyorsa ki öyle, işte sorun burada.

Bizim de gerçekçi tavrımızı anlayamayanlar, biraz fazla sert bulanlar, bu kısmı göz önünde bulunduramıyorlar.

Biz hukuk yoluna gitmeyi defalarca denedik, neticede suçlu biz çıktık.

Karşımızda devletimizin adalet sistemi değil, masonların hakimleri, savcıları, doktorları ve ceza evi müdürleri ile infaz memurları vardı. O ceza evinin müdürü bile ben oraya konuldum diye peşimden oraya getirildi ve o da Sabetaycı bir gizli Yahudi. Sözde mahkemelerde karşıma çıkanlardan meşhur ettiğim Fatih Erdem’i de sabetaycı Yahudi. Ceza veren mahkemelere itiraz dilekçesi yazdım, onlar bile işleme girmedi, yok edildi. Hastahane süreci altı ay uzatıldı, günü birlik git gel, git gel, git gel ama bir şey yapamıyorlar. Ortada sorun yok. Ellerinde binden fazla yazımın bulunduğu dava dilekçelerinin kopyaları var, birini bir gün olsun açıp “Bunu nasıl yazdın” diye soramıyorlar. Anlatmakla bitmez skandallar. Ceza evi süreci boyunca Adnancıların benden davacı olduğu ve yıllardır süregelen iki tane davaya beni çıkartmıyorlar. İkisinin de ikişer duruşması ben içeride iken yapılıyor, devletin elindeyim ama beni duruşmalara çıkartmıyorlar. Her şeye rağmen akıl sağlığı raporu veremiyorlar, hukuk olsa hepsi toplanıp alınacaklar, onlarca açık daha vermişler, yüze yaklaşan şahit sayısı da ayrı ama hala rapor verilmiş gibi devletin sistemi, adalet sistemi işletilmek isteniyor. Hepsi ile tek tek Mehmet Haberal, Adnan Oktar, Bohçalı, Soysuz, Tayyip ve daha kalabalık bir kadro ilgileniyor. tepeye bakınca yine karşımıza Kraliyet ailesi çıkıyor. Fitnenin eskiden de şimdi de kraliyet ailesi. Yakında patlayacak ve herkes görecek, bu dava sürecinde, haksız mahkumiyet ve ceza evi sürecinde İngiltere’nin kraliyetin rolünü, payını…

Şu anda bile gerçekten bir hukuk devleti olsak, şu ana kadarki dosyalarım zaten ortada ne hükumet, ne MİT, ne Alihan, ne Adnancılar diye birilerini bırakır.

Daha o Mahmutçular, Menzilciler ve diğerlerinin de üst isimleri toplanıp alınır. Direnmeleri bu yüzden ama öyle ya da böyle sona gelindi daha fazla direnmelerine imkan olmadığını kendileri de görüyorlar.

Şimdi o Alihan, o Gülderen, O üstazımızın sözde talebelerinden kripto Seyfettin Alkan gibiler… Ayrıca Behlül Karak gibiler, Zeki Çalışkan gibiler, neye, nerede, nasıl cevaplar verebilecekler? Neler uydurabilecekler? Bu iş buraya kadar gelmişken, direnseler bile ne yapabilecekler?

Aklın yolu bir, görülüyor ki daha şimdiden temelden çöktüler, bittiler.

Hani araştıran oldu mu AAD’nin yurt dışındaki gayr-i müslim eşini?

Basına medyaya yansımış onca skandalı bile araştırmamışlar, somut delillerle, evraklarla zaten gözler önünde olanları bile dikkate almamışlar.

Hala itirazlar ediyorlar güya, neden? Kadın zaten Adnancı? Zaten kara paracı, zaten büyücü.

Süleymanlılık yalan. Ya da herif, bunca şeye rağmen itiraz ediyor, nasıl?

Zaten Adnancı… Zaten gizli Ermeni, Zaten gizli Yahudi, zaten gizli Mason, zaten karşımızdaki teşkilatın bir mensubu sizin sorununuz bu. Hala onları Türk, Müslüman, Hocaefendi, hocahanım zan etmeniz, hala tertemiz niyetler mevzulara bakmanız. Karşınızda çakallar sürüsü var.

Bunların kim bilir kaç kuşak geriden beri dedeleri, dedelerinin dedeleri bile böyle yaşadılar. Evet, bizim aramızda Müslüman Türk rolü oynadılar, şimdi ise her şeyleri ile gözler önündeler, ifşa oldular, çöktü ler, isterlerse dirensinler. Kim takar onların direnmelerini? Hangisi ne zaman benim karşıma geçebilmişler?

Anlamadınız hala beni açıkça, net bir şekilde yasaklamama sebeplerini?

Bir kere bile benle, Akademi Dergisi ile alakalı konularda mindere gelmemelerini?

Bir tek açık verseler yerden yere vuracağımı, her şeylerini gözler önüne sereceğimi, iplik söküğü misali olacaklarını bildiklerinden geri durdular bunca senedir, durdular da ne oldu?

Netice değişmedi. Daha da bir şey anlatmadım. Bunları da acı acı yutkunarak kardeşlerimiz bir sindirsinler, ben kim nereden koşuyor, nasıl taklalar atıyor, isimler, firmalar, bağlantılar, mafyalar, localar, kayıt numaraları, Adnancılar ve diğerleri,hükumetler ve gizli servisleri, her şeyi anlatacağım ve ispat edeceğim.

Sonra da bir tek savcı ya da hakim hala onları kollamaya çalışsın, bir tek idari yetkili bile hala onları kollamaya çalışsın, bütün milletin gözleri önünde aldıracağım, sıktıracağım.

Kanun, devlet ben olacağım. Adalet ben teşkilatımla ve milltimle birlikte dağıtacaım. Bu, hakimi bir hürriyeti mücadelesi ve bunda silah kullanmak hak değil, vazife, şart, zorunluluk. Silahtan, kurşundan, atardan, yatardan, düşman korkan geri dursun. Biz hep ileri gideceğiz.

Bu hususta da son derece ciddiyim samimiyim.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Kraliçe ölmemeli

Merhaba millet! Ben mfs… Eskiden beri bu mekanın, uzun zamandır İstanbul’un ve şimdilerde dünyanın sahibiyim. Kraliçe’nin sistemini tepeden aşağı doğru yakan, yıkan kişiyim. Çok yakında dünya genelinde onlarca hükumeti devirecek, şu anda bile altlarını oymuş, boşaltmış kişiyim.

İngiltere Kraliçe’si ölmemeli. Zaten o hasta da olmadı, o bir biyonik robot. Önceden haber verdiğim gibi, onu ve Kraliyet ailesini tamamen oyundan düşürüyorum. Buralara kadar geldik ve şimdi üst üste darbeler aldıkça, Kraliçe’nin sağlığı hakkında sürekli kötü haberler yayıyorlar. Tarih boyunca belki de on binlerce kere oynadıkları oyunu tekrar oynuyorlar. O biyonik robottaki uzaylı, gidip de Kraliyet ailesinin başka bir ferdinin suretinde yapılmış başka bir biyonik robotun içine girer. En fazla birkaç dakikasını alır. Artık bu türlü adice oyunları da bozuyorum. Sahada böyle işlere de izin vermeyeceğim.

Hala karşımda olabileceğini, karşımda durabileceğini düşünenler varsa, çok yükseldiğim şu anlarda hepsini karşımda hamleler yapıyorken görmek isterim. O Mehmet Haberal’ı da ayaklarından tavana asacağımı önceden haber vermiştim. İzleyin şimdi, sırası geliyor, ona da neler neler olacak. Adnancıların adliyelerde Türk milleti karşısında bu kadar adice işler yaptırabilmeleri, haksızlıklar yaptırabilmeleri, masumları ve vatanseverleri suçlu, kendilerini masum ve haklı çıkartabilmeleri hep Mehmet Haberal’ın da sayesinde olan işlerdi. Haberal’a kulluk eden Tayyip’in, Bohçalı’nın, Soysuz’un ve benzerlerinin sayesinde de mümkün olabilen işlerdi.

Belki de sadece birkaç gün sonra Türkiye’de bir sabah uyanıldığında, Haberal’ın emrindeki, Adnan Oktar’ın emrindeki yüzlerce hakim ve savcının bir gecede öldürüldüğünün ya da kaçırıldığının haberleri de duyabilir. Devleti “resmen” elinde tutanlar, hemen şimdi, devletin yetkili kurumlarını ve kişilerini, işlerini doğru şekilde yapar hale getirmezlerse, ben onların işlerini bitireceğim. Yemin olsun ki bitireceğim. Delilse delil, şahitse şahit verelim. İstediklerinden, aradıklarından çok çok daha fazlasını verelim ve işlerini yapsınlar. Ya da aldıkları maaş değil sadece, nefesler de haram demektir ve gereğini yaparız. Bu top bu defa buradan dönmeyecek, bütün cihan karşımıza çıkacak olsa bile bu ülkeyi bu Yahudi/Mason ve aynı zamanda İngiltere/ABD merkezli insan şeytanları çetesinin ellerinden kurtaracağız.

Yurt içinde ve dışında benden yana olan bütün taraflar da her şeye, her ihtimale hazır olsunlar. Ya Türkiye hemen şimdi bir hukuk devleti olacak, hukukun gereğini yerine getirecek, Adnan Oktar suç örgütünü devletin milletin bütün kurumlarından, cemaatlerinden, derneklerinden, vakıflarından, okullarından, üniversitelerinden, sanat camiasından, basından, medyadan, ordudan, emniyet teşkilatından, istihbarat örgütlerinden, sanayi sahasına kadar her yerlerden temizleyecek ya da altta kalanların en iyi ihtimalle canları çıkacak. Bazıları ise ölebilmek için yalvaracaklar. Parça parça öldürülen bebeklerin, tecavüze edilerek ve işkence edilerek öldürülen bebeklerin ve çocukların ahları çıkacak. O insan şeytanlarını köpeklere parçalatacağım ve leşleri hiçbir zaman bulunamayacak. Toplamda böyle binlerce kişi olacak. Bunu da baştan yazıyorum ve yapacağım. O gün geldiğinde görülecek ki kimse bana hesap soramayacak. Bir değil, onlarca farklı millet ayakta alkışlayacak. Çünkü meydana çıkacak deliller zaten onlarca milleti eş zamanlı olarak ayağa kaldıracak.

Haydi “Yapamazsın, yaptırmayacağız” diyen kim, kimler varsa çıksın meydana. Şu şartlarda bile benim devletimin gücüyle, polisiyle, adliyesiyle üzerime gelmeyi düşünebilecek, konuşabilecek kadar ahmak olanları en önden çıksınlar karşıma. Yaşayalım, görelim, bu defa neler oluyor. Dünya da görsün.

| Mehmet Fahri Sertkaya – Akademi Dergisi

Anlatmak mümkün değil

Adnan Oktar ve çetesi iyice köşeye sıkıştılar. Son çare olarak son birkaç gündür abartılı şekilde metafizik saldırılara yoğunlaştılar. Tamamen yıkılmaya ramak kala bir anda, son çare olarak karşımızda metafizikle ayakta kalmaya çalışan gruplardan biri de şu sıralarda Adnancılar oldu ama onlar da metafizikte bir kez daha ve son kez daha hüsrana uğradılar.

Bir süre önce, Adnan’ı ve çetesini oyundan düşüreceğimi açıkça yazarak haber vermiştim. Zorla fuhuş işlerinde kullandıkları kadınları bile acımasızca ayinlerde İblis’e kurban ettiler. Çok sayıda genç kız ve çocuk da kurban ettiler. Yapmadıkları şeytanlık kalmadı. Dünyanın dört bir tarafında uzantıları ve bağlantıları var. Ankebut Ağı’nın en tepe isimleriyle bir aradalar ve bu ağı tepeden yönlendirebiliyorlar. Tayyip’i, Bohçalı’yı, Soysuz’u, MİT’i, Emniyet’i, bütünüyle devlet sistemimizi takmıyorlar. Yıllardır süren mücadelemizin sonunda, gerçek sahada bu kadar büyük kaybedip çökmüşlerken, metafizik teknikler onları kurtaramaz ve zaten metafizik sahada daha da deneyecekleri bir şey kalmadı. Acınası hallerdeler. Bittiklerini kendileri de biliyorlar ama kendilerine de açıkça malum olan o kaderi, o hakikati değiştirmeye, bozmaya çalışıyorlar. Beyhude uğraşıyorlar.

Adnan’ın “Baba” dediği ve huzurunda ağladığı İblis bile zaten karşımızda kendini koruyacak halde değil. Adnan’ın elinin kolunun da uzandığı o malum devletler bile, karşımızda yıkılışlarını geciktirmeye çalışıyorlar ve başka da bir şey yapamıyorlar. Adnan’ı da kaybetmemek için canhıraş bir şekilde mücadele eden Sanhedrin isimli terör, katliam, kaçakçılık örgütü de çöktü, aciz kaldı.

Evet, vakit geldi… Adnan’la ve çetesi ile vedalaşmayan kalmasın. O çetenin zulüm ve haksızlık ettiği Türkiye içindeki ve dışındaki gruplar da büyük bir sevince hazırlansın. O çeteye son darbeleri vururken binlerce, evet binlerce savcı, hakim, memur, memure, ünlü kişi, iş adamı v.s. kişiyi de toplatıp aldıracağım. Hukun dışına çıkılırsa da aslanlar gibi çatışacağız. Türkiye’yi bu milletler arası vahşet, casusluk, hırsızlık, sömürü, terör, ihanet teşkilatının elinden de kurtaracağım. O vakit çok daha net görülecek Türkiye’de adalet sistemi dahil bütünüyle devlet sistemini kendilerine adeta oyuncak ettikleri… Binlerce, on binlerce masum insanın hayatlarını karartıkları… Her yere sızdıkları, hiç kural tanımadıkları, şeytanlık derecesinde acımasız ve kuralsız oldukları… Mason tarikatı üzerinden de organize oldukları. O vakit görülecek benim davalarımın arka planı, savcıların ve hakimlerin ve doktorlarla infaz memurlarının bile arka planı… “Paralel devlet” tabirinin tanımı değişecek. Paralel devlet denince akla FETÖ bile gelmeyecek. Çok sayıda siyasi parti kısacık sürede kapatılacak. Türkiye’de oynanan bütün Ali Cengiz oyunları bozulacak ve hızlıca tesiri dünyayı saracak.

Hiçbir işe yaramayan hava savunma sistemine “Demir kubbe” demiş ya o İsrail denilen terör teşkilatı… Halt etmiş. Şimdi öyle bir demir yumruk vuracağım ki Türkiye’de, tek yumruğumla Türkiye’nin her yerinde 9 şiddetinde deprem olacak, en çok da en üst katlar yıkılacak ve depremin etkisi sınır dışına taşacak… En çok da İsrail, ABD, İngiltere moloz yığınına dönecek. Ne düzen, ne nizam, ne otorite, ne devlet, ne asayiş, ne dev şirketler ve markalar, hiçbir şey kalmayacak.  Dünya insanlığı neler görecek, neler bilecek, ortalık nasıl karışacak ve herkes “İsrail’i, ABD’yi, İngiltere’yi yok edelim, Yahudileri ve masonları yok edelim” diye nasıl tempo tutacak… İnsanlığın o halini, o gününü, yaşanacakları, kelimelerle anlatmak mümkün değil.

Hazır olunsun, o meşhur pim yerinden oynadı ve çıkmak üzere…

| Mfs – Ezber bozan – Akademi Dergisi