Etiket arşivi: Süleyman Hilmi Tunahan

Biliyordu


“Dava muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun.”

diyen kişi, gerçek Süleyman Hilmi Tunahan hazretleriydi.

Kendisine, hizmet etme sahası/imkanı verilmeyen şu alemde, Yahudilerin, Satanistlerin, misyonerlerin, masonların, İngiliz casuslarının, kendi yolunu devam ettireceklerini hatta kendisi gibi gösterilen dublörler kullanacaklarını da biliyordu.


“Elimden gelen her şeyi denedim. En sonunda Çatalca’da çiftlikte gizlice talebe okutmak bile istedim, ona da izin verilmedi. Kendi devletimde, iktidarı ele geçirmiş başta Sabetaycı gizli Yahudiler olmak üzere türlü keferenin zulmü ve kastı altında yine de mesafe aldım. Müslümanları da gayrete getirmek istedim ama hep korktular, geri durdular. Zahiri planda, elimden başka bir şey gelmesi artık mümkün değildi. Hiç hareket sahası kalmamıştı. Peygamberlerin sünnetinde olduğu gibi, hicret etme vaktiydi. Şu şiddetli küfür zamanında şu dava, şu hizmet var olsun, benim hicretimden sonra da devam etsin, ben bu hususta da üstüme düşeni yaparım ve arkada da kalırım.” demek istedi. Öyle de yaptı…

Lakin cemaatimizi ele geçiren Londra merkezli malum sistem, gerçek üstazımızın bu sözünü de başka manaya çekerek hakiki kardeşlerimize aktardı. Gerçek Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), tarikatının başını masonlar, kripto kimlikli kişiler tutacak olsa da kendisinden sonra çok büyük hizmetler nasip olacak kişilerin, hakiki evlatlarının yine de olacağını/geleceğini/yetişeceğini, ahir zamana dair hadis-i şeriflerden bile bilebilirdi ama Divan-ı Salihin’e zamanın sahibi olarak katılan bir hakiki mürşid-i kamilin bu bilgiye ve daha fazlasına ulaşması işten bile değildi. Şimdi, hazret-i Mehdi zamanını anlatan sahih hadislerde geçen ve Cehcah, Kahtani gibi isimlerle kendisinden bahsedilen kişileri/hususları araştırmanın vakti… Şimdi, sadece yolunu sapıtmış Şiilerde var zan edilen, Şia itikadı zan edilen “Mehdi’nin gaybet devri”nin yani bir süre insanlar arasında görünmediği devrin araştırılmasının vakti.

Bu günlerde, üzerlerine gidildiği halde konuları tartışamayan, izah edemeyen, telefonları bile kendilerini açıkça rezil ederek ve kaçarcasına kapatan sefiller, gerçek üstazımızın talebeleri değiller. Onların hepsi de Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine benzeyen dublörler zamanında, İngiltere casuslarının idareyi elde tuttuğu zamanda okudular. Sözde talebeler hatta sözde damat Kemal Kacar dahi, hoca görünen gizli Ermeni ve gizli Yahudi kişilerce okutuldular.

Üstazımız hicret etti ama çok defa yolunun hakiki mensuplarını yani hakiki talebelerini/evlatlarını ziyaret etti. Onlardan himmetini esirgemedi.

| Mfs – Ezber bozan

O resimler Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’ne (K.S.) ait değil

(Bu yayın, Mehmet Fahri Sertkaya’nın sosyal medya uygulamasında bir takipçisi ile yazışmasının tek taraflı olarak yayınlanmış halidir)

V.a.s. daha bir şey anlatmış değilim.

Sarsılmakta haklısınız, ben de öğrendiğimde çok sarsılmıştım ama ne ise o… Meydana çıkmış hakikatler kabullenilecek ve gereken ne ise o yapılacak. Bu sarsıntılar zamanla atlatılsın diye gerçekleri de yavaş yavaş, zamana yaya yaya anlatıyorum. Bir yandan da tartışılmasını, konunun muhataplarının mindere çekilmesini istiyorum, bekliyorum. Lakin görüldüğü üzere, hiç oralı olamıyorlar. Gık diyebileni yok. Sen Behlül Karak’a nispeten daha yakın sayılacak bir kişisin. Hiç haber geldi mi sana o taraftan? Biz izahat yapabilmiş mi? Kendisini savunabilmiş mi? Şu resimler ise tartışmalı. Üstazımız diye paylaşılan resimlerde birkaç farklı kişi var ya da fotomontaj yapılmış. Bazılarında iki farklı resim üst üste konularak birleştirilmiş. Resimlerin hiç sıhhati yok. Gerçek üstazımız da bu resimlerde “genel görüntüye” çok benziyor.

Sana bir resim atacağım ama önce şunu yapacağız.

Beni hiç tanımıyorsun, hayatın boyunca hiç mfs yazısı okumadın.

Hiçbir konuda benden tesirlenmedin.

Kendini tamamen nötrlüyorsun ve sana ilk defa üstazımızın fotoğrafı gösterilmiş gibi, şu aşağı atacağım fotoya bakıyorsun.

Şu resme bir bak
1950’lerde Milliyet muhabiri çekmiş bu fotoyu ve haber yapılmış.

Ne gördün?

Şu kalıp, şu kıyafet, şu bitiklik, şu hastalıklı hal, inkar edilebilecek, görmezden gelinebilecek bir hal mi?

Kendini nötrlemedin sen, daha önceki fikriyatını hemen aktardın bana.

Sakinleş, bir rahatlat kendini.

Vebale girerim endişeini bir kenara koy.

Artık bu hususu sorgulamak bize farz oldu diye düşün.

Hakikati arayan samimi, hakkaniyetli bir müslüman olarak bak resme.

Önyargıların, bu güne kadar oluşan hissiyatını ve fikriyatını bir kenara bırak on dakikalığına.

Hayatı boyunca sünnet i seniyyeye tabi olan, bir de zahiri alim değil mürşidi kamil olan, yani dinine ve nefsini terbiyeye zahiri alimlerden kat kat fazla dikkat ve gayret eden bir zatın bedenen bu kadar bitik olması, kıyafetinin tarzının bu kadar kötü olması ihtimali sence var mı?

Şu kişide hayatı boyunca sigara içmiş, sıhhatine dikkat etmeden yaşamış, ve iyice ihtiyarlamadan çökmüş mahvolmuş bir görüntü yok mu?

Ayrıca şu kişin beden tipi, ilme yatkın birini mi yoksa beden işlerine, kaba işlere yatkın birini mi gösteriyor?

İşte sorumuz bu, bu zat kim, kaç dublörü var, kaç biyonik robotu var?

Fotoğraflarda birbirine benzeyen birkaç farklı kişi var, bak şimdi nötr kalmaya devam et, sana bir kayıt atacağım.

Kaydı yaklaşık yarısına atlatıp oradan başla, kıraatı dinle. Sence kıraat bilen birinin kıraatı mı?

Kıraatı baştan sona bozuk

Oradaki sözde üstazımız, islami ilimleri tahsil etmiş bir kişi değil

belli ki ileri yaşında ve hızlıca genel geçer bir şeyler öğretilmiş ve sahaya sürülmüş.

Evet o kısmı da var

neler neler kayda alınmış, kimler kimler kayıtlara alınmış ama üstazımız alınmamış

dahası, milliyet görünürde baskı altına almak için hedef gösteren bir haber yapmış lakin kendi sistemleri danışıklı çalıştırılmış, tam aksine olarak o şahsın etrafına insanlar toplansınlar diye yapılan bir baskı altına alma haberi o.

Aynı Tayyip’le danışıklı dövüşüp hedef gösterip ve bir de cezaevine aldırıp güya kahramanlaştırmaları gibi, o vakit sözde üstaza da onu yapmışlar.

O resimde görülen şahıs sigara içiyormuş, gözü sağı solu kesip duruyormuş. Öyle hasta, öksürüklü, kıyafetine ve beden diline dikkat etmeyen, kendinden hikmetli sözler saçılmayan, yüzünde nuru olmayan, kimsenin kıymet vermediği bir ihtiyar adam olarak görülmüş.

Hani bize kurslarda hep anlattıllar ya hazretimiz vefat ettiğinde toplanan kalabalığı mahallesindeki insanlar görmüşler, esnaflar görmüşler bu nedir böyle demişler, inanamışlar sonra “Ne oluyor” demişler.

Onlara da “Son devrin mürşidi kamili olan Süleyman efendi ahirete irtihal eyledi. Bu kalabalık da o mübarek zatın talebeleri ve bağlılarıdır” denilmiş.

Onlar da “Yaaa öyle miymiş. O zat alim miymiş? Mürşid i kamil miymiş?” demişler.

Bize de bunu anlatıp “İşte insanların nasibi olmayınca, üstazımızı her gün gördükleri halde bile nasiplenmemişler” deniliyordu.

Halbuki orada onu adamdan sayan kimse yokmuş. İlm-i simadan yani fizyonomiden bahsediyorum ya ara sıra ilm-i sima ile kim bakarsa baksın, şu şahsın sadece o puslu fotoğrafına baksın yine de yeter ve vakit harcamaz, itibar etmez.

Zaten insanlar ilm i sima bilmeseler de hep farkında olmadan ilm i simaya göre davranırlar, yani insanların fıtrafında, muhatap oldukları insanların yüzlerine, gözlerine, beden yapılarına karşı tavır almak vardır, karar vermek vardır

Zaten böyle bir tabii denge bulunduğu için bununla iştigal eden bir ilim dalı yani ilm i sima oluşmuş.

Şu kalıba bakıldığında sert tabiatlı, kıt akıllı, alaycı, iş yapmaz laf yapan, hiç inceliğe hikmete münasip olmayan, boşa yaşayan bir adam kalıbı var.

Hicret etti, ama yukarıda sorduğun sorunun cevabını şimdi vermiyorum. Bu sorunun doğru cevabı da dünyada dini, siyasi ve içtimai sahalarda bir kırılma noktası oluşturacak.

Sen de üzerine düşenleri yapmalısın. Gidip Behlük Karak’a “Bunlar nedir, neden herkes sessi kalıyor” diye sor bakalım ne diyecek?

Halil Yurtsever’e Halil Çolak’a sor.

v.a.s.
Şu resme bir bak…

“Süleyman Hilmi’nin 1952 yılında Üsküdar Kısıklı Namazgah Mahallesi muhtarlığından, hayatta olduğuna dair aldığı belge.” denilmiş. Fotoğraftaki kişiye dikkatle bak, o kişi gerçek üstazımız mı?

Yoksa gerçek üstazımız hicret ettikten ve başına ne geldiğini o hainler bilemediklerinden bir süre sonra yerine kullanılmış ve gerçek üstazımızın yerine geçirilmiş olan benzerlerinden, dublörlerinden biri mi?

Şimdi Allah için söyle…
Şu pislik herifi sokakta görsen adamdan sayar mısın? Suratının karasına, sıhhatinin bozukluğuna, gözlerindeki vahşete bir bak.

Mehmet Akçelioğlu isminde gizli Ermeni birini, kendisine ait dersiam maşını alması için güya yetkilendirmiş. Üstazımızın hicretinden sonra maaşını dublörlerine bırakmamışlar. O zamanlardan beri cemaatimizi ele geçiren hainler arasında hem gizli Yahudiler hem de gizli Ermeniler var ama gizli Ermeniler hep sayıca daha çoklardı.


ak-koca
ak-alın
ak-soy
ak-çeli-oğlu
al-kan
arı-kan

diye uzuyor…

Hem gizli Ermenilerin hem de gizli Yahudilerin ortak kullandığı kelimeler ya da heceler de var. Zaten sahada soyunda hem Yahudilik hem de Ermenilik olan, bunu bilen ama aramızda Türk/Müslüman rolü oynayarak her yere sızan hainlerden de çok var.

-can, -kan, -ak, -taş, -demir gibi şifreler gizli Ermenilerde de çok fazla hatta abartılı şekilde kullanılmışlar.

Türkiye’deki gizli Ermenilerin, Hristiyanların -oğlu kelimesini çok sık olarak kullandığını zaten senelerdir herkese duyurduk, herkes anladı.

Kılıçdar-oğlu
Davud-oğlu
Karamolla-oğlu
diye başla, geçmişteki günümüzdeki siyasetçilere, iktidardakilere yada muhalefettiklere bir bak, hep bunlarla dolu… Hep danışıklı dövüşler ya da kısmi çatışmalar yaşanmış. Milletimize her şey olduğundan çok başka gösterilmiş. Millet cumhuriyet ve demokrasi rejimi var zan etmiş, kandırılmış. Danışıklı orta oyunları oynanmaya devam edilmiş. Zaten cumhuriyet ve demokrasi de öylesine kutsallaştırılmış ki aleyhine çıkış yapabilmek mümkün olmayacak şartlar oluşturulmuş. Şimdi, bunca karşı mücadelemizden sonra bile insanlar çıkıp “Fikrimde hürüm, ben cumhuriyeti ve demokrasiyi tasvip etmiyorum” demeye hala çekiniyorlar hatta korkuyorlar.

Bu kadar tahribatı ve ihaneti yapan gizli hristiyan kriptolar, hep de bir yandan da Yahudilerle akrabalar ya da bir arada teşkilatlanmışlar. Yanlarında geçen isimler, soy isimler ise erman, yalman, dorman, soyman, akman, ülgen, argan, kentmen, olgun, olgaç, başol, başman, başer, berker, berkmen, ongun, ergen, ülgen, ülsever, bayülgen diye uzayıp gidiyor.

Benim talebeliğim zamanında biz talebeleri, cemaat harici tek bir programa götürmüşlerdi. Kırklareli merkeze bir akşam vakti kursun aracıyla götürülmüştük. Ahmet Ak-gündüz gelmişti. Bunu sağlayan, hususi olarak ilgilenen kişi Behlül Kar-Ak’tı. O vakit Kırklareli idarecisi olan gizli Hristiyan Kar-Ak… Damadının adı Mustafa Ak-alın olan Kar-Ak… Halini, gösterdiği yüzünü bir görsen “Bu zamanda böyle müslüman kaldı mı” diyeceğin ama gizli hristiyan olan Karak… Aylardır mindere çektiğim halde gelemeyen ve gık bile diyemeyen Karak…

Bazı tuhaflıklar seziyordum ama o zamanlar hiçbir şey bilmiyor, anlayamıyordum. Yıllar sonra çözebildim Ak-gündüz’ün de gizli Hristiyan olduğunu. Bu nedenle, meydana çıkarttığım bunca hakikata rağmen, yığınlar duyup kabullenmiş olmasına rağmen Said-i Nursi denilen gizli Hristiyanın gerçek yüzünü anlatmadığını. Said ile aynı yolda ilerlediğini. Neticede vaziyeti idare etmeye çabalarken, neyi nasıl tevil edeceğini bilemez ve saçmalar hallere düştü. Devamındaki süreçte ise akıl sağlığı zorlandı, halini herkes gördü ve söndü gitti.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Hızır (a.s.), yüksek teknoloji, ölü balığın dirilmesi ve Kehf Suresi

Ezber bozandan yeni ve sarsıcı bilgiler…

Akademi Dergisi (Mfs/Ezberbozan) taklidi yaparak Youtube için video hazırlayanlar, televizyon kanallarında açık oturum yapanlar, muhtelif mecralarda köşe yazıları yazanlar ve ayrıca kitaplar yazanlar, son zamanlarda sanki biraz yavaşladılar. Ayrıca ufuklarını genişlettiğim bilim adamları da etkili ve yetkili kişiler de bu konularda daha çok şey öğrenmek istiyorlar. Anlaşılan o ki bütün bu insanlığa artık bazı şeyleri daha da açık şekilde anlatmanın vakti gelmiş.

Türkiye ve dünya siyasetinin bir süredir aşırı gergin olduğu şu zamanda, zihnim bunca gergin meselenin arasında dinlensin ve söz konusu kişilere de yeni tartışma/araştırma konuları çıksın ve bazı soruların da artık cevapları net olarak verilsin diye, ana hatlarıyla da olsa bazı sarsıcı gerçekleri yazayım…

– Yıllar önce yazmıştım ki çok kaliteli/gerçekçi biyonik robotlar, sadece insan suretinde değil, köpek, kedi, kuş ve diğer hayvanların suretlerinde de imal edilebiliyorlar. Yine tekrarla yazmıştım ki dünyamızda on bin seneden fazla süredir biyonik robotlar yani hem mekanik aksamı bulunan hem de biyolojik dokuları bulunan ve yapay zeka ile yönetilen robotlar yapılabiliyor. Karada ve havada yaşayan canlıların suretinde biyonik robotlar yapılabildiği gibi, denizlerde, okyanuslarda ve akarsularda yaşayan canlıların suretlerinde de biyonik robotlar on bin seneden fazladır yapılıyorlar. Şu anda bile dünyanın muhtelif denizlerinde ve okyanuslarında dolaşmakta olan Yunus balıklarının, köpek balıklarının, balinaların ve daha başka başka balık türlerinin aralarında, çıplak gözle bakılınca gerçeklerinden asla ayırt edilemeyecek biyonik robot balıklar da dolaşıyorlar. Dünyadaki devletlerin, en çok da mavi balina ya da gök balina denilen, ağırlığı 150 tona ulaşabilen balinalara dikkat etmesi gerekiyor.

– Yunus Aleyhisselam’ı bir balık yutmuştu ve balığın karnında bir süre yaşamıştı. Aslında o şey, balık suretinde imal edilmiş, canlı dokularla da kaplanmış, büyükçe bir biyonik robottu. O biyonik robotun içinde, başka bir uzaylı insan türünün insanları vardı. Günümüzde olduğu gibi o zaman da gerçek bir balık gibi görünerek gizlice görev yapmaya imkan sağlayan araçlar vardı.

– Uzun zaman önce yazmıştım. Hızır Aleyhisselam ile Musa Aleyhisselam’ın buluştuğu ve “iki denizin birleştiği yer” denilen o yer, Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birleştiren İstanbul Boğazı… Bu buluşmanın bir kısmına kadar Musa Aleyhisselam’a yardımcı olan genç de Yuşa Aleyhisselam… Orada söz konusu olan ölü balığın dirilmesi de yine konumuzla alakalı. O balık da gerçek bir balık değil, tamamen gerçek bir balık gibi görünen bir biyonik robottu. Çalışmasına mani olan, kontrol edilmesini tamamen imkansız kılan bir sorun oluştu. Tehlikeye düştüler ama bir kayalığa sığınmayı başardılar. O gergin anlarda, balık da denilen o aracı düşünemediler. Musa (A.S) değil ama Yuşa (A.S.) kısa bir süre sonra balığın tekrar çalışır hale geldiğini hatta kendi kendine oradan uzaklaştığını gördü. Bunu Musa Aleyhisselam’a söylecekti, yanına vardığında unuttu.

Musa Aleyhisselam’ın, kendinden daha alim bir zat olduğunu duyduğu ve çok da merak ettiği Hızır Aleyhisselam ile buluşma, konuşma arzusu çok yüksekti. Bunu can-u gönülden istiyordu. Görüşebilmek için büyük zahmetler çekmeye ve risklere girmeye bile hazırdı. Musa (A.S.) ve Yuşa (A.S.) gibi, peygamber olmanın yanında, aynı zamanda idarecilik/hükümdarlık/komutanlık da yapan kişilerin, yanlarına koca askeri birlikler ve çok sayıda askeri araçlar almadan çok uzak diyarlara gitmeleri son derece riskliydi. Bu nedenle, o devirde kullanılan çok çok özel araçlardan birini tercih ettiler. Bu araç, binlerce millik mesafeyi, kendilerini hiç fark ettirmeden ve gizlenerek gidebilecekleri, denizin içinde ve balık sürülerinin arasında dahi yol alabilecekleri bir araçtı. Balık da denilen, balık hareketlerini tamamen taklit eden, çıplak gözle bakınca gerçek balıktan ayırt edilemeyen, yüksek teknoloji ürünü ve biyolojik dokularla kaplı aracı kullanarak gittiler.

Günümüzde İstanbul dediğimiz yere geldikleri gibi balık öldü yani bozuldu. Sistemleri, göstergeleri/ekranları tamamen devre dışıydı. Hiç enerjisi/gücü kalmamış ve nötrlenmiş gibiydi. Balık imal edilirken düşünülen acil durum teknikleri kullanılarak karaya varılabildi ve kayalık bir yere zor zahmet de olsa çıktılar. Kayalığa çıkarken de çok gergin anlar yaşadılar. Balık aslında ölü değildi. Çalışabilir haldeydi. Lakin Hızır Aleyhisselam’ın güvenliği yüksek seviyedeydi. Kendisinin bulunduğu o bölgede, çıplak gözle görülemeyen bir güvenlik kalkanı çalışır vaziyetteydi. Kaf Dağı yani Van Allen Kuşağı’nın benzeri şekilde, düşman araçlarını/UFO’larını, düşmanın imal ettiği biyonik robotları ya da biyolojik dokuları bulunmayan şekillerde üretilmiş tamamen mekanik robotları içeri geçirmeyen bir kalkandı bu… Daha sonra Hızır Aleyhisselam’ın müdahalesi ile Musa ve Yuşa peygamberlerin hiç beklemedikleri şekilde, bu balığın/aracın arızalı hali düzeldi, balık onların kontrolünün dışında denize doğru ilerledi.

Genç adam yani Hz. Musa’ya yardımcı olan Yuşa aleyhisselam bu nedenle “Kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı. O, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.” dedi. (Kehf Sûresi, 63. Ayet-i kerimesi) Bu nedenle, bu sözün karşısında Musa (A.S.) da “İşte aradığımız zaten buydu” dedi. (Kehf Sûresi, 64. Ayet-i kerimesi) Yani “Doğru bölgedeyiz, gitmemiz gereken yöndeyiz. Bu yaşanan hal beni çok sevindirdi. Bu balığa Hızır Aleyhisselam müdahale etti, bizi buraya çekti.” manasına söyledi. Aracın ellerinden çıkmasına hiç üzülmedi. Sonra tekrar kayalık yere geldiklerinde Hızır Aleyhisselam’ı orada buldular, görüştüler ve balık da çalışır vaziyette oradaydı.

– Yer yüzünde ab-ı hayat yani hayat suyu var. Bu da efsane değil, gerçek. Hızır Aleyhisselam da bu sudan içti, çünkü bunu kendisi buldu. O kadar yüksek ilmi var ki ölümsüzlüğe yani yaşlanarak ölmeye mani olacak bir sıvı üretti. Buna ab-ı hayat deniliyor. Tam manasıyla ölümsüzlük yok ve hiçbir zaman olmayacak, bulunamayacak. Bu suyu içenler bile ağır kaza geçirseler, ölümcül silah darbeleri alsalar ve benzeri haller olsa, bedenin pek çok mühim yerinde eş zamanlı ve ağır darbeler olsa, ölüyorlar. Lakin bu su, yaraları çok hızlı iyileştirdiği gibi zarar görmüş organı da hızlıca yenilediği için, bu suyu içenin ölme ihtimali çok çok düşük oluyor.

– Hızır (A.S.) uzay teknolojisi kullanıyor ama akla hemen uzaylılar gelmesin. Yeşiller, Griler ve benzerleri gelmesin. Onların teknolojileri, Hızır (A.S.)’ın sahip olduğu teknolojinin yanında oyuncak misali kalıyor. Dahası, bu teknoloji bu dünyaya, başka dünyalardan nakil edilmedi. Tamamen dünyamızda gelişmiş bir uzay teknolojisi bu…

– Tabut-u Sekine yani Ahid sandığı, Musa (A.S.)’dan önce de vardı ve Hızır Aleyhisselam’daydı. Şu devirde de hala Tabut-u Sekine Hızır Aleyhisselam’da. Hz. Mehdi yani Süleyman Hilmi Tunahan k.s. da ab-ı hayat içti. Daha önce sesli olarak da detaylı anlatmıştım ki hz. Mehdi yani üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri, bir anda ortadan kayboldu, hicret etti. Vefat ettiği zan edildi, İngiliz istihbaratı ile bağlantılı gizli Ermeniler, gizli Yahudiler, masonlar, güya Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin kıymetli talebeleri, bir vefat tiyatrosu sergilediler. Kabr-i şerif olarak bildiğimiz sözde makamı inşa ettiler. Bir Sabetaycı gizli Yahudi hainin, arasına bol bol ilmi tuzaklar yerleştirdiği güya İslami yazılarını, üstazımızın mektupları, risaleleri olarak kabullendirdiler, okuttular.

Hz. Mehdi’nin hadis-i şeriflerde haber verilen talebesi Kahtani/Cehcah isimli kişi, dünyanın siyasi, askeri, dini şartlarını iyice ayarladıktan sonra, Hz Üstazımız yani Hz. Mehdi, hicretinden geri dönecek. Hizmetine yine devam edecek. Daha çok Şia bölgelerinde yaygın olan “Mehdi’nin gaybet dönemi” denilen şeyin aslı da bu… Öyle, bin sene önce mehdi geldi de sonra ortadan kayboldu da ahir zamanda yeniden gelecek diye bir şey yok. Aslı bu… Ahir zamanda gelecekti, geldi. Ahir zamanda ortadan kaybolacaktı, öyle oldu ve yakında yeniden gelecek. O Tabut-u Sekine’nin çok yüksek teknolojisine dair daha önce de uzun izahlar, yayınlar yapmıştım. Onlara da http://www.mfs.tv adresinden bakılabilir…

Atalarımız “Ata bin dinlen, attan in dinlen” demişler. Yani, “At sırtında uzun süre gitmek hem seni hem de atı yorar. Ara sıra in, atla birlikte yürü de hem at hem de sen dinlen. Lakin bu dinlenme sürecinde bile yol almaya devam et.” demişler. Benimki de öyle oldu. Ben yazarken çok dinlendim, çok iyi geldi. İnşaallah okuyanlara da şifa olur. Hakikati göre göre iman etmeyeceklere de kahrolmalarına vesile olur. “Müslümanım, Süleymanlı evladıyım, nasıl bir zamanda yaşadığımızı, hizmetimizin ve cihadımızın ne kadar büyük ve kritik ehemmiyette olduğunu biliyorum.” dediği halde hala yerinde oturanlara, hala insanların kınamasından, dışlamasından, tepkisinden, tehdididen çekinelere de titreyip kendilerine gelme vesilesi olsun.

Mehmet Fahri Ezberbozan | Akademi Dergisi

Kırılma noktası | Asıl/gerçek deccal kim

M. K. (Akademi Dergisi takipçisi):

Hocam, bugün sabah namazından sonra rüyamda, bir apartmanın en alt katına iniyorum ve burası ev gibi döşenmiş. Mahkumlar varmış burada bende aralarında suçsuz olanların ayakkabılarını alıyorum ve onları serbest bırakıyorum ama çok korkuyorum birine yakalanmamak için, sonra evden çıkarken buzdolabının üzerinde kocaman bir kitap üzerinde Fussillet yazıyor bir kaç büyük kitap onları da alıp çıkıyorum. Ağzıma bir şeker atıyorum. Sonra hocam ellerimde 2 tane yumurta var ben iğne ile bunlara bir toz eklersem aşılar ile ilgili tüm gerçekler ortaya çıkacakmış. Beni bunu yapmamam için engelleyen bir adam var. Bu kişi benim eşimmiş. Yabancı uyruklu bir adam. Bu yumurta deneyini yapmam için 4 kadın bana yardım ediyor ve adamı engellemeye çalışıyor. Bende bu deneyi yapıyorum ve yumurtanın beyaz dış kabuğu ebat olarak uzuyor üzeride cam gibi kristalleşiyor. Sonra diyorum ki hocam bu kabuk her şeyi kanıtlamak için yeterli olacaktır. Adamda kabuğu ve sonucu görünce sesini çıkarmıyor. Sanki her şey bitmiş ve ferahlamış gibi uyandım.

Mehmet Fahri Sertkaya:

Rüyanda, beni temsilen kendini görmüşsün.

Apartman, Ankebut Ağı’nı temsilen gördüğün bir yer. En altına gitmem, artık Ankebut Ağı’nın temeline de büyük darbeler vurmam demek. Bu kısımda biraz zorlanacağım. Mahkumlar, Ankebut Ağı’nın sömürdüğü ülkeler/milletler. Onların arasında, yeraltında gizlice yaşayan uzaylı insan türlerinden olan milletler de var. Onların da halleri çok fena. Cehennemi hayatlar yaşıyorlar. Yerin üstünde olsun, altında olsun, bütün bu milletlerin arasından kurtarılmaya değer olanları yanıma alacağım ve kurtaracağım. Bazı alimlere göre, rüyada ayakkabı görmek güç ve itibar kazanmak demektir. Söz konusu büyük hizmetleri yaparken ayrıca güç ve itibar kazanacağım.

Bu güne kadar olduğu gibi, mücadelemin bundan sonraki kısmında da hep doğruları söyleyeceğim (rüyanda burası buzdolabı kısmı). Şu dünyada yalanlarla, zulümlerle, ahlaksızlıklarla, türlü rezilliklerle yaşamaya alıştırılmış olan bazı topluluklar, önceleri konuşmalarımdan çok rahatsız olacaklar. Lakin ben kararlılıkla hakikatları anlatacağım. Hem dini konularda hem de dünyanın başına dert olmuş siyasi, askeri, tıbbi konularda hep gerçekleri anlatacağım. İnsanların kınamalarına ya da övmelerine pek aldırış etmeyeceğim.

Fussilet, Kur’an-ı Kerim’deki 41. sure. Bir hususu ayrıntılarıyla ve en doğru şekliyle anlatmak demek. Rüyada kitap görmek de zaten kişinin hayatında sağlam ve kararlı duruşlu, karakterli, dürüst, bilgili, ileri görüşlü, iyi insanlar tarafından itibar edilen ve sevilen kişi olduğuna delalet eder.

Sonra ağzıma şeker atmam, hurafelerden, batıl düşüncelerden ve inanışlardan, adaletsizlikten çok çekinip Allah’a sığınmam ve insanlığı da bunlardan uzaklaştırmak istemem demek. Yeryüzündeki batıl inançların hızla yıkılacağı da anlaşılıyor. Şeker yemek aynı zamanda sıkıntılı sürecin biteceğini, istediğim her gerçeği pek sıkıntı görmeden anlatabileceğim şartların oluşacağını haber veriyor.

Yumurta da genel manasıyla bakılınca itibarlı ve hayırlı işlerin gerçekleşeceği manasına gelir. Bu duruşum ve mücadelem neticesinde, dünya genelinde çok çok hayırlı şeyler olurken, bir yandan da yeryüzünde hakim olan şeytani sistem, yalan, aldatıcılık, zulüm, benim karşımda ezilecek demek. Hızla gerçekler, hızla adalet, hızla mutluluk hakim olmaya başlayacak. İki elimde birer adet yumurta olması da manayı pekiştiriyor. Yani itibarın tahmin edilenden çok çok daha büyük olacağını ve hayırlı gelişmelerin de o nispette büyük ve dünya tarihine geçen hadiseler olacağını haber veriyor.

Aşı kısmı gerçek manasına da geliyor. Aşılar üzerinden yapılan şeytanlıkları da dünyanın gözleri önüne ispatları ile sereceğim ama bu rüyanın tabirinde aşı, gerekli yerlerde devreye girip beni koruyan kişi ya da kişilere de delalet ediyor. Başta hz. üstazımız, silsile-i sadatımız, peygamberan ve hz. peygamberimiz (s.a.v.) her zaman olduğu gibi yanımda olacaklar. Zahirde/görünürde de dünyanın dört bir yanından, farklı ırklardan/milletlerden iyi insanlar, benimle yan yana saf tutacaklar demek. Hatta yeraltında gizlice yaşayanlar arasından kardeşimiz olanlar da olacak. Onlar da şerefli, ahlaklı, namuslu müslümanlar olarak yaşamayı tercih edecekler.

Bu mücadele sırasında bana zarar vermek isteyenler, her zaman olduğu gibi çok fazla sayıda olacak. Lakin bu rüyanda gördüğün ve bana zarar vermek isteyen o kişi, asıl/gerçek deccal… Malum, hadis-i şeriflerde mehdi denilirken tek bir kişiden bahsedilmediği gibi, deccal denilirken de tek bir deccalden bahsedilmedi. Asıl deccal, dünyamızda kalmış, kaf dağını yani Van Allen kuşağını geçip kendi gezegenine gidememiş ve yeraltındaki dev üslerde yaşayan uzaylı insan türlerinden birinin lideri.

Bu kişi, çok uzun zamandır olduğu gibi, hem dünyada gizlice yaşayan uzaylı insan türlerini hem de yeryüzünde yaşayan dünya insanlığını, milletlerini, devletlerini hala arka plandan yönlendirmek, yönetmek istiyor. İblis’le de işbirliği içinde bu kişi…

Dünya insanları ve uzaylı insanlar arasından satanist ve mason olanlar, kendileri bilmeseler ve farkında olmasalar da aslında bu deccale, bu deccalin sistemine çalışıyorlar. Şu anda İngiltere kraliçesi suretindeki biyonik robotun içinde bulunan uzaylı kişi de bu sisteme ve bu deccale çalışan bir zavallıdan başka bir şey değil.

Hazret-i Adem babamızdan bu güne kadar gelmiş 124 bin peygamberden binlercesi, bu sisteme yani deccalin sistemine karşı mücadele ettiler. Bütün dünyanın hatta üzerinde hayat bulunan bütün gezegenlerin son peygamberi olan hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) da deccalin sistemine karşı mücadele etti. Dünyamızın ve üzerinde hayat bulunan bütün gezegenlerin son mürşid-i kamili olan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) da söz konusu sisteme karşı mücadele etti. Mason teşkilatları, satanist teşkilatları, dünyadaki o malum ülkelerin hükumetleri, bu sistemin sadece görünen yüzleri… Sistemin arka planı yani senin rüyada gördüğün şekliyle izah edersek en temel/alt katı çok başka…

İşte o kendini ilah gibi gören, elinde olağanüstü güçler bulunduğunu düşünen deccal de karşımda aciz kalacak. Evet, onlar son birkaç senedir yaşadıklarına zaten hala inanamıyorlar ama bundan sonra yaşanacaklara da inanamayacaklar. Onlar için her şey bitecek.

Ankebut Ağı, yani deccalin sistemi, dünyalı ve uzaylı kısımlarıyla birlikte hatta cinler alemindeki kısımlarıyla birlikte tamamen çökecek. Cinler alemindeki kısmı çoktan çöktü ve bunu tekrarla ilan ettim. Yer altındaki sistem de çok çok büyük darbeler aldı. Yer yüzündeki sistem ise herkesin gözleri önünde… Acınası hallerdeler. Artık temelden darbeleri vurmanın da vaktinin geldiğini haber veriyor bu rüyan…

Sonrasında dünyada İslam çağı yaşanacak. Yeni dünya düzeni kurulacak, dünya tek bir devlet olacak ama masonların, satanistlerin zan ettiği gibi, o deccalin ve o İblis’in istediği gibi olmayacak. İkinci Zülkarneyn dünyayı tek bir devlet yapacak. O vakit hz. İsa da kaldırıldığı semadan yeryüzüne tekrar gelecek, müslümanların başına geçecek ama siyasi/idari bir lider olarak değil ruhani bir lider olarak geçecek.

Sonra Kahtani/Cehcah ile birlikte yani benimle birlikte hz. İsa, o uzaylı ve asıl deccali de öldürecek. Deccal devri tamamen sona erecek.

Ayrıca bu rüyanın görülmüş olması, ne olursa olsun artık sahaya inmem gerektiğini de haber veriyor. Ben, defalarca sabırlı oldum, meselenin ciddiyetini anlatmak istedim ama ısrarla anlamak istemiyorlar. Artık bende hiç vebal kalmadı. Ben sahaya açıkça ineceğim ve çok çok büyük hadiseler peş peşe yaşanacak. Çok canlar yanacak. Dünya tarihine mürekkeple değil, kanla yazılan sayfalar olacak.

(Rüyanda başka detaylar da var ama onları da böyle açıkça yazmak, düşmana koz vermek olur. Bu rüyanı ve tabirimi de paylaşacağım ve dünyanın dört bir yanından hahamlar, papazlar, satanistler, masonlar, budistler, metafizikçiler hep tabir etmeye çalışacaklar. Tabir etmek istedikçe de tabirin ne kadar isabetli, ne kadar dürüst olduğunu görecekler. Bakalım ondan sonra dünyanın üstünde ve altında kaç şiddetinde depremler olacak ve ne kadar sürecek.)

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi