Etiket arşivi: Sabetaycı Gizli Yahudi

“Youtube’da birinci el bilgiler hep onun belgesellerinde” diye…

“Youtube’da birinci el bilgiler hep onun belgesellerinde” diye reklamı bile yapılıyor.

Kaan Ünsal Alphan…

Eskiden beri takipçim olanlar zaten onun hakkında yaptığım birkaç kısa paylaşımı hatırlayacaklar. İnsan olmadığını, verdiği o tepkileri insan kalmış birinin veremeyeceğini açıkça gözler önüne sermiştim yıllar önce…

Gizli Yahudi ve Masonlarla bağlantılı lüzumsuzun teki… Birinci el belgeseller dedirttiği o şeyler de sağdan soldan toplama. Yıllarca Rus kanallarındaki belgesellerden beslendi. Bir kere bunu ifade ettim diye, çok af edersiniz itin insana saldırdığı gibi saldırdı. Halbuki kibarca söyledim ve gayet göz önünde olan bir gerçeği ifade etmiştim.

Azılı bir İslam ve Türk düşmanı. Türk rolü oynayarak Türk gençlerini ne kadar İslam’dan, Türklükten, şanlı tarihlerinden, hayat tarzlarından uzaklaştırabileceğine bakıyor. Sinsi sinsi tuzaklar kuruyor. Buna sözde bilimsellik diye kılıf bulduğunu zan ediyor.

Karşıma kameralar önünde bir çıksa, on dakika sonra yerin dibine gömülür. O kadar vasıfsız, bilgisiz, kendiyle tezat, saldırgan, art niyetli, ahlaksız, hain ve suçlu bir kişi…

Biz on seneden fazla süredir Youtube’da varlık bile gösteremedik de bu sefil gizli Yahudi ve Türk düşmanı ve düşmanlığını yıllardır fiilen sergileyen herif, el üstünde… Hiç sorun çıkartan yok. Hatta beş para etmez ve kendine ait olmayan sözde belgeselleri milyonlara ulaşıyor. Bunu da Youtube yani CIA sağlıyor.

Oysa şu anda kendi adına açık olan kanalında yüzlerce Youtube kuralı ihlali var. Yıllardır bu sarsıcı gerçeği takip ediyoruz. Youtube, Türk düşmanlığını fiiliyata dökmüş bu hainin kanalını korumak ve varlıkta tutmak için kendi kurallarını alemin görebileceği şekilde ve yıllardır hiçe sayıyor.

İsterse bir Youtube yetkilisi şimdi çıksın ve “MFS’nin bu söyledikleri gerçeği yansıtmıyor. Bu iddiasını ispat edemez.” desin, diyebiliyorsa. Bütün Türkiye’nin önünde bu gizli Yahudi hainin kanalını, videolarını açalım, tek tek değerlendirip kural ihlallerini göstereyim.

Öyle ise, benim Akademi Dergisi isimli kanallarım hatta Space Explorer TV isimli uzaya dair kanalım, neden tekrar tekrar uyduruk gerekçelerle kapatıldı. Bunların yüzlerce videoları nasıl koca Youtube’da yok edildi. On seneden fazla süredir bu düşmanca tavırları Youtube neden, kim için, ne için sürdürüyor.

Bu yaşananlar sadece Youtube’un Türkiye’de erişime engellenmesini değil, Türkiye içinde ve dışında binlerce davanın hemen açılmasını, binlerce kişinin “insanlığa karşı işlenen suçlar” ve kendi ülkelerine/milletlerine ihanet etmek suçlamaları dahil pek çok suçlama kapsamında yargılanmalarını gerektiriyor.

Milletler arası bir üst mahkemede Youtube yöneticilerin yargılanmalarını da gerektiriyor. Çünkü bu sadece Türkiye’de böyle değil. Dünyanın çok sayıda ülkesinde, o ülkeye ve millete ihanet eden hatta insanlık düşmanı da olan Yahudiler, Satanistler Youtube tarafından kollanıyorlar.

Bunun da ötesinde, yapılan toplantılarda bunlar bu şekilde eğitiliyor ve yönlendiriliyorlar.

Bütün dünya bu insanlık düşmanlığı karşısında hemen şimdi ayağa kalkmalı.

Öyle hazırlıksız bir anda yazdım geçtim şu yukarıdakileri ama az daha unutuyordum. Hemen şunu da ekleyeyim… Bildiğimiz ismi bile tam bir gizli Yahudi şifrelemesi olan Kaan (Cohen) Ünsal Alphan son derece şeytanlaşmış bir Satanisttir. İblis’e insan kurban ettiği vahşi ayinlerde daha çok kadınları keser, canice parçalar. Kendini bizim bildiğimiz manada insan olarak görmez, kabul etmez. O çok ama çok üstün bir varlıktır kendine göre… Bu kadar sapık bir itikadın yanında bir de kendini deha gibi gören bir nefsi de olunca, insanlık namına hemen yargılanıp sallandırılması gereken bir pisliğe dönüşmüş vaziyette. Bu gibilerin bu insanlığa yapmayacağı hiçbir kötülük yok. Biz nasıl insanlığa iyilik yapmak derdindeysek ve bunu büyük bir meziyet olarak görüyorsak, bu gibiler de insanlığa ne kadar kötülük yaparlarsa o kadar büyük/faydalı şeyler yapmış gibi görüyorlar.

Artık şu devletimizin ilgili adli ve idari yetkilileri şu Satanistlerin üzerine gitseler iyi olur. Yoksa belki de kendileri de bir gün bir ayinde kurban edilirler.

Bu ülkede kadına şiddet varsa, aile içi şiddet varsa, aile kurumu yıkılmak üzereyse, tacizler tecavüzler almış yürümüşse, her yerde uzuvları kesilmiş hayvanlar bulunuyorsa, kara para işleri bu kadar yayılmışsa hepsi ama hepsi Türk rolü oynayan böyle insan şeytanları yüzünden oldu, oluyor. Ve işte Youtube ve o malum platformlar bu kadroları kullanarak Türk milletini yüzlerce kritik meselede felakete sürükleyecek şekilde yönlendiriyorlar.

Bu apaçık bir suç, hem de idamlık bir suç.

Bu seri devam edecek…
Youtube, Facebook, Instagram, WhatsApp, Twitter ve Ankebut Ağına ait bütün platformlar hem Türkiye’de hem de eş zamanlı olarak bütün dünyada yok edilecek.

Bu oyun da bitti, buraya kadardı. İnsanlık çok ama çok sarsıcı gerçekleri peş peşe duyacak.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bunlardan biri de Didem Soydan…

Gizli bir Satanist Yahudi, insan katledilen büyü ayinlerine katılan bir insanlık düşmanı, aynı zamanda Türk milletinin namusunu ahlakını yıkmakla görevlendirilmiş bir ekran fahişesi olan, metafizik kabiliyetleri de bulunan Didem Soydan, neler döndüğünü tam olarak bilmeyenlerin mana veremeyeceği şekilde sosyal medya hesabını kapatacağını duyurdu.

Bunu da Sabetaycı gizli Yahudi Turgay Ciner’e ait olan ve tıka basa insanlık düşmanı gizli Yahudilerle dolu olan Haber Türk üzerinden yaptı… Sanki sahadaki bütün adamlarına topluca “Sizler de geri çekilin. Aslı’nın yaptığı hataları yapmayın. Uzaklaşın, kendinizi unutturun, fark ettirmeyin” mesajı vermek istediler.

Aklı başında yetkili ya da yetkisiz birileri çıksın da şu soruları sorsun:

  • Aslı sana neden Twitter’ı kapatma tavsiyesinde bulundu? Ya da Aslı sana gerçekten böyle bir tavsiyede bulundu mu?
  • Şimdi bu konunun, bu çıkışının Aslı’nın ölmesi ile alakası ne?
  • Arka planda neler dönüyor, milletten neler gizliyorsunuz?
  • Aslının ölümü, iddia edildiği gibi gaz zehirlenmesinden kaynaklı bir ölüm değil miydi? Ortada hem Aslı’yı hem de Didem’i tehdit eden bir unsur mu var ve bunu gizliyor musunuz?
  • Şöyle çıkışlar ve sözde haberler yaparken 83 milyon vatandaşın tamamını ahmak zan ederek mi yapıyorsunuz ya da çok mu sıkışıp çaresiz kaldınız?

Mehmet Fahri Sertkaya

Türkiye’de cezaevleri rant kapısı…

Bakın bu kişinin adı Hüseyin Erkılıç…

Ümraniye E Tipi toplama kampının müdürü. Ben oraya konulduktan çok kısa süre sonra, daha önce adını hayırla andığım müdür İrfan Gültekin başka yere sürüldü ve bu Hüseyin Erkılıç müdür yapıldı.

Hüseyin Erkılıç da Sabetaycı gizli Yahudi ve Mason. Uzun zamandan beri Türkiye’de cezaevleri rant kapısı olarak görüldü ama AKPKK hükumetleri zamanında bu işin cılkı çıktı. Hem AKPKK kabinelerinin üyeleri hem de Ankebut Ağı’na bağlı üst seviye gizli Yahudi ve gizli Ermeni ve Mason isimler, cezaevlerinden elde edilen ranttan pay aldılar, alıyorlar.

Çok sayıda ceza alıp cezaevine girecek olan Hüseyin Erkılıç hakkında, bana neler çektirdiği ve ne kadar vahim suçları açıkça işleyerek benim cezaevinde daha uzun süre kalmamı sağladığı hakkında daha sonra delilli, kanıtlı, şahitli paylaşımlar yapacağım. Şimdi ben size cezaevlerinden nasıl para kazanıldığını ve cebe indirildiğini mümkün olabilecek en özet şekilde anlatayım.

Bundan sonraki paylaşımı okuduğunuzda neden af çıkartılmadığını çok iyi anlayacaksınız.


Cezaevlerinden nasıl para vuruyorlar

Bunu birkaç kalemde yapıyorlar ve biri de faiz geliri…

Cezaevine giren kişinin üstündeki paralar ve daha sonra yakınlarının ziyarete geldikçe bıraktığı paralar ya da yakınlarının hesap nosu üzerinden cezaevindeki tutuklu ve mahkumlara gönderdiği paralar bir havuzda toplanıyor ve faizde işletiliyor. Bu paralar, hiçbir şekilde peşin harcamalara, masraflara kullanılmıyor. Her şeyin merkezileşmesi, merkezi bir UYAP sistemi olması vurgun vurmalarını çok kolaylaştırıyor.

Cezaevlerinde “Emanet para birimi” denilen bir sistem var. Tutuklu ve hükümlülerin paraları bu sistemde tutuluyor. Cezaevinin içinde mahkumlar para nedir görmüyor, bilmiyor, kullanmıyor. Cezaevine düşmemiş insanların bir kısmı bilmezler ama koğuşlara para girmiyor. Tutuklu ve hükümlüler bir ihtiyaçları olduğunda haftada bir kere kantin yapma haklarını kullanarak ihtiyaçlarını kantinden alıyorlar. Bir katin fişi doldurup ihtiyaçlarını yazıyorlar ve altına imza atıyorlar. Siparişleri kendilerine veriliyor ve ücreti emanet para birimindeki hesaplarından otomatik olarak düşülüyor. Ya da bazı cezaevlerinde mahkumlara banka kartı veriliyor ve bankadaki hesabından düşülüyor. Ama bu gibi tutuklu/hükümlü banka hesapları bile merkezi bir havuz sistemine bağlı.

Cezaevlerinin kantinlerinde satılan neredeyse hiçbir şeye peşin para verilmiyor. Üç, altı, dokuz ya da oniki aylık vadelerle alınıyor. Bu süre zarfında yaklaşık 350 bin kadar tutuklu ve hükümlünün emanet para birimindeki paraları faizde işletiliyor. Bu sistemde biriken toplam nakitin 4-5 milyar lira civarında olduğu konuşuluyor.

Vurgun vurdukları ikinci alan şu…

Cezaevlerinde uyuşturucu ile alakalı suçlardan yatan 60 binden fazla kişi var. Bunun haricinde zaten hükümlü ve tutuklular arasında uyuşturucu kullanma oranı çok çok yüksek. Bütün Türkiye genelinde cezaevlerinde kendi kurdukları gizli sistemle uyuşturucu satıyorlar. Uyuşturucu müptelası olmuş tutuklu ve hükümlülerin çok zor durumda kaldığını, uyuşturucuyu başka şekilde içeri sokamayacağını ve kendilerine mahkum kaldıklarını bildiklerinden, onlara el altından sattıkları uyuşturucuları piyasa fiyatının çok üzerinde satıyorlar.

Bu şu demek; hem çok yüksek sayıda uyuşturucu müşterisi var, hem kendilerine mahkumlar, hem sürekli müşteriler hem de iyi para vermek zorundalar.

Beni yatırdıkları Ümraniye E Tipi toplama kampında da bu uyuşturucu sistemi faal ve ben bir ay yatıp çıktıktan sonra bu hususa temas etmiş “Bu çarkı bozacağım. Pişman olup tevbe edip çıkmak isteyenler çıksınlar. Çok can yakacağım” mealinde yazmıştım. Sözüm söz, şimdi bozuyorum ve kimse benim bunu yapmama mani olamaz, bana güç yetiremez.


Üçüncüsü kalem de şu…

Cezaevlerinde sürekli sarfiyat var. Bakım, onarım var. Sürekli masraf edilmesi gereken hususlar var. Sarf malzemeleri alınması, cezaevlerinde tadilat, bakım, onarım yapılması bahanesi ile vurgun vuruyorlar.

Kağıt üzerinde ve resmiyette bu gibi masraflar yapılmış gibi gösteriyorlar ama onlar yapılmıyor. Ya da çok ucuz bir malzemeyi çok pahalı gibi gösteriyorlar. Bazen tadilat başlatıyorlar, her şey tam takır işliyormuş gibi görünüyor ama gerçek manada tadilat yapmıyorlar, masraf yapmıyorlar.

Toplama bakıldığında bu gibi oyunlarla da çok büyük paralar vuruyorlar.


Dördüncü kalem de şu…

Cezaevlerinin çoğunda üretim yapılıyor. Mahkumlar işçi gibiler. Koskoca, yetenekli, üretken, bazıları gerçekten bazı sanatlarda usta olan adamlar/mahkumlar, ayda sadece 250-300 liraya çalışıyorlar. Zaten bu komik miktardaki para da kantin harcamalarına gidiyor ve ellerinden alınmış, bedavaya çalışmış gibi oluyorlar.

Bu işçi mahkumlara çok yüksek miktarda üretim yaptırıyorlar. Ürettikleri çay, temizlik malzemesi, tekstil ürünü, tütün, makaron, gıda ürünleri, çiğ köftesine ve peynirine kadar varan her şeyi yine cezaevlerindeki kantinler üzerinden mahkumlara dayatıyorlar.

Düşünelim, mekan maliyeti yok. Devlete ait cezaevlerinde imalat yapılıyor. Elektriği devlet ödüyor. Başlarındaki infaz memurlarının maaşını devlet yani millet, yani siz-biz ödüyoruz. Mahkumlar da bedavaya çalışıyor. Sosyal haklar ya yok ya çok çok sınırlı. Sıfıra yaklaşan ve piyasa ile çok çok büyük rekabet imkanı sağlayan bir üretim maliyetleri oluyor. Buna rağmen üretilen bu düşük maliyetli, düşük kaliteli ve bazıları kusurlu ürünleri, yaklaşık 350 bin tutuklu ve hükümlüye kantinler üzerinden adeta dayatılıyor. Şuraya bakın ki “Bu insanlar çok zordolar. Aileleri de çok zorlanıyorlar. Yıllarca para göndermek zorundalar.” deyip de piyasanın en az yarısı fiyatına satmak varken, piyasadaki kaliteli markaların fiyatıyla aynı fiyatlarda kantinlerden satıyorlar. Muazzam bir kâr oranı oluşuyor. Zan etmeyin ki bunlar döner sermayeye, devletin/milletin hazinesine dahil ediliyor. Bu şekilde de toplamda çok büyük paralar vuruyorlar.

Düşünelim ki bir marketler zinciriniz var ve 350 bin sürekli müşteriniz var. Fazlaca da tercih hakkı ve itiraz hakkı vermiyorsunuz, istediğiniz ürünü fahiş fiyatlara onlara dayatıyorsunuz. Her aşamasından ayrı bir vurgun vuruyorsunuz.


Bu haram paralar bunlarda tuzlu su içmek misali bir hal oluşturmuş. Bunları kudurtmuş. Nasıl ki susuz kalınca tuzlu su içen kişi, tuzlu suyu içtikçe daha da susuyor. Bunlar da haram parayı yedikçe iyice şeytanlaşıyor ve doymak nedir bilmiyor. Zaten bu gibi pis işlere bulaşan infaz memurlarının, başmemurların suratlarından şeytanlık, zulmet, pislik akıyor. Çok tertemiz, bu işlere karıştırılmamış, neler döndüğünü anlamamış infaz memurları da var ve onların halleri, enerjileri, simaları, tavırları bambaşka. Diğerleri ile yanyana durduklarında akla kara gibi duruyorlar. Böyle haram işlerl yıllarca yapa yapa o infaz memurlarında bir gram insanlık, merhamet, adalet, vicdan kalmadığını görüyorsunuz. Bu da zaten hükümlü ve tutukluların ayrıca çok kötü muamele görmesine ve türlü psikolojik sorunlara hatta intiharlara sebep oluyor.Bu kan emici çarkın başında bulunan insan şeytanları, daha da fazla vurgun vurabilmek için cezaevlerine çorap, iç çamaşırı, nevresim, havlu daha benzeri pekçok şeyi alınmasını çoktan yasaklamışlar. İçeri düşen birinin yakını hemen ziyaretine geliyor, mahkuma getirdiği giysilerin, malzemelerin en az yarısı içeri kabul edilmiyor. Bir şok geçiriyorlar ve “Neden” diyorlar. Onlara “Bunlar katinde var” deniyor, başka da bir şey denmiyor.

Kantinde onlar olabilir ama imkanları zaten dar olan o mahkumun evinde de var? Öyle bir çark oluşmuş ki içeri giren bir kişi ilk anda yüzlerce lira harcama yaparak iç çamaşırı, el ve banyo havlusu, sabun, şampuan, jilet, traş kremi, diş fırçası, diş macunu, nevresim, yastık, yastık kılıfı derken birçok şeyi almak zorunda kalıyor. Evet, yanlış okumadınız, içeri düşene bunlar yatak örtüsü ve yastık ve yastık kılıfı bile vermiyorlar. Sırf bu sömürü çarkının hızı artsın diye…

Bu aşamaya kadar okuyanlardan bazılarının akıllarına düşmüştür. Evet, böyle bir çark döndüğü için de kısa süreliğine hapse girenlerin oranını artırıyorlar. “Yeni düzenlemeye göre birkaç gün de olsa herkes cezaevine girecek” deyip durdular. Kısa süreliğine gelip, neyin ne olduğunu anlamadan yüzlerce lira harcama yapıp tahliye olanlar da işlerine geliyor. Bu nedenle zaten kısa süreli zorlama hapis cezalarının daha çok verilmesini sağlayacak şekilde sistemi oynadılar, oynuyorlar. Tabii ki görünür sebepler ayarlıyorlar. Bunların başlıcalarından biri “Kadına şiddet”

Yani bu derece insanlık dışı sömürü yaparlarken bir yandan da kara para aklamak misali bir tavır alıyorlar ve kendilerini bir de çok adil, merhametli, hassas, insanlığın ve kadınların iyiliğini isteyen kişiler gibi gösteriyorlar. Konu dağılmasın diye detaylara girmiyorum, aslında pek çok düzenlemelerinin arkasında türlü türlü hileler var.


Yüksek sayıda hükümlünün olması bir açıdan daha işlerine geliyor.

Türkiye’de denetimli serbestlik uygulamasından faydalanan ve cezasının tamamını cezaevinde çekmek yerine bir kısmını dışarıda karakollarda imza atarak, denetim altında kalarak çeken 750 bindan fazla insan var.

Bunlara kısa bir süre içinde sigortalı bir iş bulup çalışma zorunluluğu getiriliyor. Bunu yapamayanlara ki sayıları çok yüksek, devlet kurumlarında yarım gün çalışma zorunluluğu getiriliyor.

Bu kişiler hiç ücret/maaş almadan, sosyal hakları olmadan, yol ve yemek parası bile verilmeden yarım gün bedava devlete çalışıyorlar. Bu da bunların çok işine geliyor ve memurlara ödenecek paraları büyük oranda vurup ceplerine indirip ekonomiyi felç ettikleri şu zamanlarda sıkıntılarını biraz olsun hafifletmiş oluyorlar.

Denetimli serbestlikle yarım gün çalışmak zorunda olan bir adam, kendi geçimini nasıl temin eder, çoluk çocuğuna nasıl bakar, türlü sıkıntısını nasıl aşar, umurlarında bile olmuyor.

Cezaevlerinden nasıl vurgun vurdukları konusunda yazılması gereken daha çok şeyler var. Şimdilik bu kadarı ile iktifa ediyorum. Zaten bu konunun Türkiye’de ve cezaevlerinde duyulmasını çoktan sağladım. Herkesin gözü açıldı. Şu anda cezaevlerinin fokurdamasının en büyük sebeplerinden biri de bu ki bu insanlar idarenin kendilerine sağımlık inek gözü ile baktığını çoktan duydular, anladılar.

Şimdi şu yayınlarımdan sonra da zaten aynı anda birkaç ayrı yerden bu sömürü çarkına çomak sokulacak. Gürültü çıkacak, bu işin içinde olanlar kendilerini kurtaramayacak. Ben de “Tam zamanı” dediğim anda bu hususlara dair elimizdeki delilleri adli makamlarla ve milletimizle paylaşacağım.

Mehmet Fahri Sertkaya

Kadir Mısıroğlu’nun nasıl bir münafık İslam düşmanı olduğunu anlatmaya devam edeceğim.

Bu belgeseli dikkatle izleyin, konulara biraz aşina olun, ben sonra detaylara gireceğim ve karısının bile kendisi gibi Sabetaycı kökenden gelen bir münafık olduğunu ispat edeceğim.

TRT Avaz’da yayınlanan bu belgeselin adı: Kıssa -i Canan 11. Bölüm (Aynur Mısıroğlu)

Münafıklığı apaçık surette gözler önünde olan Kadir Mısıroğlu, çok zor duruma düşmüştü. Artık hareket sahası bulamaz olmuştu. İyice ifşa oldu, renk verdi. Art niyetli olduğu, kasten aldattığı iyice meydana çıktı. Karşımda çok çaresiz kaldı, artık yayınlarımı okuyup da kendisine soranlar yüzünden Cumartesi sohbetlerini bile yapamaz oldu ve bıraktı/sonlandırdı. Konuları kıvırmaya, Müslümanları aldatmaya, insan şeytanı Tayyip’in, BOP’un, AKPKK’nin peşinden koşturmaya yol kalmamıştı. Bir de Ankebut Operasyonunun bu kadar güçlenerek ilerlemesi ve daha yüzlerce haini birden ifşa etmesi, oyundan düşürmesi de üstüne gelmişti.

Endişeliydi, sıkıntılıydı. İspatla anlattığım gerçekler iyice sahaya hakim olmuştu, yalancılığı, münafıklığı iyice gözler önüne çıkıyordu. İşte ondan sonra çaresizce Cumartesi sohbetlerini sonlandırdı ve içindeki sıkıntıdan dolayı hastalıkları da şiddetlendi, kötü oldu. Kısa süre sonra da hastahanelik oldu. Gerçekten çok çok büyük acılarla inleye inleye öldü. İbret-i alem oldu.

Süreci yakından takip ediyorduk. Dinlemeler de yapıyorduk.

Sabetaycı gizli Yahudi olup ömrü boyunca kendisi gibi Müslüman rolü oynamış olan karısı Aynur ile sıkıntılarını paylaşırken Kadir, birkaç kere sözü bana, Akademi Dergisi’ne, yayınlarıma getirdi.

Beni kastederek karısı Aynur’a “Bu, bu güne kadar karşımıza çıkan diğer yazarlar gibi değil. Bu farklı. Yıllardır çok sıkıntı verdi, her şeyi ifşa etti ve durdurulamadı. Bir gün artık sansürlenemeyeceği, sesini herkese duyuracağı, işin buralara geleceği belliydi.” dedi.

Daha önce anlatmıştım, Yakamoz isimli boğaza nazır ve 10 milyon dolar değer biçilen mekanı bile, Sebil dergisinde gerçek bir Müslüman vatanseveri hedef gösterip lince tabi tuttuğu için Kadir’e vermişlerdi. Kadir, onca atıp tutmalarına, şovlarına, konuşmalarına ve samimi görünmek istediği tiyatrolarına rağmen büyük bir münafık ve haindi.

Benden önce de çok kişiler onun kalıbının adamı olmadığını, nifak sergilediğini çözmüştü ama onların hep hakkından gelindi. Kadir, bunu bir başına yapamazdı ama İngiliz gizli servisinden CIA’ya, MOSSAD’dan MİT’e ve Masonlardan Sabetaycı gizli Yahudi cemaatine kadar herkese çalışıyordu ve onlardan da güç buluyordu. Aylar, yıllar geçtikçe bu konular da iyice açıklığa kavuşacak.

Kadir Mısıroğlu’nun karısı Aynur’un kızlık soy adı Aydınarslan…

Aynur Aydınarslan, 1937’de İstanbul Çengelköy’de doğdu. Babası Vasıf Aydınarslan 1895 Selanik doğumlu bir Sabetaycı gizli Yahudi idi. Annesi Huriye ise 1900 Selanik doğumlu bir Sabetaycı gizli Yahudi idi. Sabetayist, CHPKK’li, damarlarındaki kana kadar Türk/İslam düşmanı bu hain gizli Yahudi aile, önce 1924’de Mübadele yasası ile Tokat’a yerleştirildi. Sonra 1927 yılında İstanbul’a göç etti. Aile Tokat, Merkez, Soğukpınar nüfusuna kayıtlı.

Kadir Mısıroğlu ile Aynur Aydınarslan’ın, İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarında 1961’de tanıştıkları ve evlendikleri anlatılır. Bu da resmi anlatımdır ve doğru değildir. Kadir ile Aynur’un tanışıklıkları Sabetaycı olan ailelerinin zaten irtibatlı oluşuna dayanır.

Yahudi dönmeleri yani Sabetaycı gizli Yahudiler, dışarıya kız vermezler ve dışarından kız almazlar. Aynur ve ailesi, Kadir’in ve ailesinin de Sabetaycı olduğunu zaten biliyordu. Kadir ile ailesi de Aynur’un ve ailesinin Sabetaycı olduğunu biliyordu.

Kuruluşundan bu güne kadar ve bu gün de dahil Sabetaycı gizli Yahudilerin çiftliği olan, Sabetaycıların her dönemde çok büyük vurgun vurdukları ve bedavadan yaşamalarını sağladıkları kurumlardan biri olan ve bu nedenle Türk milletinin elektrik faturalarına hukuksuz surette eklenen haraçlarla ayakta tutulmaya çalışılan TRT’nin “Kıssa -i Canan 11. Bölüm (Aynur Mısıroğlu)” ismini verdiği belgeseli izlediniz.

Söz konusu belgeseli hazırlayanlar arasında da Sabetaycı gizli Yahudiler dolu, bu da bir yana ama belgeselin bu bölümünde, Aynur’un en yakın arkadaşlarından biri olduğu için Aynur hakkında konuşturulan Saime Erülgen bile Sabetayist bir gizli Yahudi.

Gerçek hayatında, Müslümanlarla selam alış verişi bile olmayacak derecede Türk/İslam değerlerinin karşıtı olan Sabetaycı Saime, Sabetaycı Aynur ile hiç sorun yaşamamış, yaşamıyor.

İngiltere bağlantısı…

Özet halinde ve hızlıca geçtiğim için detaylara girmeyeceğim. Konu hakkında bilgisi olmayanlar, Akademi Dergisi’nin on yıllık yayın geçmişinde, fotoğrafını gördüğünüz sözde İslam alimi Hamidullah’a dair yayınları bulabilirler.

Kadir gibi bir münafık olup hala karşımda sesini çıkartamamış ve hala kendisine yazdıklarımı soran onca insana cevap vermemiş olan Mehmet Şevket Eygi’nin yazdıklarına bakarsanız, Kadir hayatı boyunca ehl-i sünnet çizgisinde yaşamış bir samimi müslüman ve mücahitti.

Oysa Kadir’in mücadelesi, kitapları, Sebil dergisi, konferansları, ehl-i sünnet düşmanı hatta münafıklıkları somut şekilde ispatlı sözde alimlerin isimleri, sözleri, bozuk fikirleri/görüşleri ve methedilmesi ile doludur.

Kadir’in ve karısı Aynur’un ısrarla methettiği sözde alimlerden biri de Hamidullah’tır. Nazım Kıbrısi meselesinde olduğu gibi, aslında itikadi sapıklığı apaçık surette gözler önünde olduğu halde onlarca senedir bir türlü gerçek yüzünü göremedikleri(!) kişilerden biridir Hamidullah. Samimi Müslümanlar için en fazla iki günlük iştir ve daha fazla tartışılacak bir yanı yoktur aslında… Art niyetli oluşu, aldatıcı oluşu, gerçekte Müslüman olmadığı, açıkladığı itikadına bakılırsa Müslüman bilinemeyeceği, Müslümanları kasten sonsuz cehenneme sürüklemek istediği somut ispatlarla gözler önündedir. Merhum Ahmet Davutoğlu hoca, Hamidullah’ın bu gerçek yüzünü hemen çözmüş, talebelerinden birini Hamidullah’ın Türkiye’deki konferansına göndermiş, önceden hazırladığı birkaç soruyu bu talebesi üzerinden Hamidullah’a herkesin önüne sordurmuştu. Bu talebenin yaptığı birkaç dakikalık yorum ve ardından gelen birkaç sual ile, sadece birkaç dakika içinde Hamidullah bir münafık, bir İslam düşmanı olarak ortada kalmıştı. Bu yaşanan çok da ses getirip konuşulmuş ve Hamidullah bir daha Türkiye’ye hiç gelmemişti.

Lakin Kadir ve Aynur için mesele başkadır. Arka planda dönen ise şudur: Hamidullah da Kadir ve Aynur gibi İngiliz gizli servisi ile bağlantılıdır.

Belgeselde izlediniz. Aynur, Kadir’e sözünü geçirmiş, Almanya’da kalmayıp İngiltere’ye yerleşmişler. Ve yine belgeselde gördünüz, İngilizlerin okullarını ve Hıristiyanları yere göğe sığdıramıyor.

Aslında bunların hepsi bir silsile halinde birbiri ile bağlantılı kararlar, eylemler, söylemler… Aynur’un babası Sabetaycı gizli Yahudi Vasıf, askerdi. Türk ordusunda bir Topçu Yüzbaşı olsa da hakkında İngiliz casusu olduğuna dair söylentiler çıkmıştı, bu epeyi duyulmuştu ve hatta bu bazı yazılı kaynaklara geçmişti. Zaten o dönemde ordumuzdaki Sabetayistler, sonraki dönemde olduğu gibi ABD ile değil İngiltere ile paslaşıyorlardı. Onları o dönemde İngiltere arkalıyordu. 1945’ten sonra, Hitler Amcanın ezip geçtiği İngiltere’nin yerini, Ankebut Ağı tarafından yeni süper güç yapılmak istenen ABD aldı. Zaten münafık Kadir, ahir ömründe ABD’ye, CIA’ya da çalıştı. BOP’u olduğundan farklı anlatması için ve bir CIA projesi olan AKPKK’yi olduğundan farklı göstermesi için, Türk milletini felakete sürükleyen konuşmalar, yönlendirmeler yapması için CIA’dan çok paralar aldı.

Kadir ve Aynur Mısıroğlu çiftinin üç çocuğundan biri olup 1963 doğumlu olan Abdullah Sünusi, Aslı Güner ile evlendi ve sonra boşandı.

Bu Sabetaycı hain çiftin Fatıma Mehlika ve Mehmet Selman isimli diğer iki çocukları gibi Abdullah da Sabetaycı gizli Yahudi olduklarını biliyordu. Abdullah, evlendiği Aslı Güner’in de Sabetaycı gizli Yahudi olduğunu biliyordu. Aslı’nın gerçek kimliğini, Kadir dahil bütün aile fertleri biliyordu.

Abdullah ile Aslı, geçinemediler, ayrıldılar. İstanbul Özel Alman Lisesi’nden mezun olan Aslı Güner, Abdullah’tan boşandıktan sonra Alexander Bierstedt isimli bir Evanjelist Alman ile evlendi. Zaten Müslüman değildi, rol yapıyordu. Özüne döndü, gayr-i Müslim olduğunu gözler önüne serdi. Alman vatandaşı oldu ve Almanya’ya yerleşti. Halen Almanya’da ikamet ediyor.

Aslı Güner, Aynur’un Sabetaycı çevresinden tanıdığı bir ailenin kızı olduğu için tercih edilmişti.

Belgeselde Aynur Mısıroğlu’nun bahsettiği Salih Tuğ da herhangi birisi değil.

Marmara İlahiyat Fakültesi’nin kurucu dekanı Salih Tuğ da bir Sabetaycı gizli Yahudi. Hem de Aynur ve Kadir gibi Salih Tuğ da Sabetaycıların Kapani kolunun bir mensubu.

Salih Tuğ da bu millete/devlete çok büyük ihanetler yaptı. Salih Tuğ meselesi de ayrıca konu edilmesi gereken geniş bir mevzu…

Hamidullah aslında gizli bir Hıristiyandı. Hamidullah üzerine detaylı çalışan çok sayıda kişi bu gerçeğe ulaştı. Bu gerçeği, çokça araştırmadan/soruşturmadan bilenler de vardı ki bunlar gizli Hrıstiyanlar ve gizli Yahudilerdi. Kendi aralarında bu gerçek hep biliniyordu. Gizli Yahudiler olan Kadir ve Aynur da bu gerçeği baştan beri biliyordu. Böyle hain olduklarından, elli yıl önce bile gerçek yüzü somut deliller ile meydana dökülmüş olan Hamidullah’ı, bir ömür savunup Müslümanlara örnek gösterdiler.

Gizli bir Hıristiyan ve Misyoner olduğunu kesin surette bildikleri Nazım Kıbrısi’yi de inatla bir ömür savundular ve desteklediler.

Gerçek yüzü, münafıklığı, itikadi ve cinsi sapıklığı, yalancılığı, aldatıcılığı somut delillerle onlarca senedir meydanda olan Nazım Kıbrısi’yi bir de göklere/semalara çıkartan haince bir kitap yayınladılar.

Kadir’in kızı Fatıma Mehlika Mısıroğlu imzası ile neşredilen bu kitabı, aslında Kadir kendisi yazdı. Kızının, kitap yazabilecek bir vasfı yok.

2010 ve 2011 yılında, Nazım üzerine çok oynadılar. Nazım projeleri neredeyse tutacaktı. Sosyal medyada çok büyük bir rüzgar/akım oluşturdular. Akıl almaz büyüklükte bir ihanet projesine giriştiler. Yeniden Osmanlı, Son Osmanlı Şehzadesi Selim Han, Nakşibendi Hakkani ve daha muhtelif söylemlerle, hem Osmanlıyı ve şanlı tarihimizi alet ederek hem de dinimizi alet ederek Müslümanları yoldan çıkartmaya ve BOP’a hizmetkar etmeye oynuyorlardı. Ben Akademi Dergisi üzerinden bunların bu ihanetlerine büyük darbeler vurdum diye Kadir, kızının imzası ile “Semamızda bir yıldız” isimli şu haince kitabı yazdı ve neşretti.

Her şeyi baştan beri biliyordu.

Kadir, Mut’a nikahına bile cevaz verip Müslümanları küfre düşüren “İslam Aile Hukuku” isimli kitabı, on sene boyunca inatla yayından çekmedi.

Bu kitap hakkında onu defalarca en güzel şekilde ikaz ettik, 2004 yılında bir kitap fuarında mut’a nikahına bile cevaz verilen kısmı açtık, kendisine gösterdik. O da “Aaa gözden kaçmış bu…” deyip geçiştirdi. Üstüne on sene geçtiği halde bile umursamamıştı, hala satıyordu. Benim de artık sosyal medya paylaşımlarım çok tesirli oluyordu. Bir de sosyal medyadan ve gerektiği gibi çok sert şekilde vurdum.

Eski takipçilerim bilir. O gün geldiğinde ben artık büyük gürültü çıkarttım. “Bu nasıl Müslümanlık, bu nasıl ehl-i sünnet olmak. Bu nasıl bir duruş, bu nasıl bir samimiyetsizlik” diye çok sert vurdum. Sonra da hemen gereğini yapmak yerine Facebook’taki Akademi sayfamı, kendilerinin bir milyon takipçili sayfalarında hedef gösterdiler. Üstelik yalanlarla, iftiralarla ve fitnecilikle hedef gösterdiler. Bana “Akademi sayfasının Kudurmuşçasına saldıran yöneticisi” dediler. Şikayet yağmuruna tutturdukları için sayfam hemen kapatıldı. Gerçek sahibi CIA olan Facebook’un işine geldi. Kim haklı, kim haksız diye bakmadı bile… Daha ötesi de oldu ve binlerce kişi tarafından tehdit edildim. Küfür ve hakaretlere maruz bırakıldım. Silahına sarılıp üzerime gelmeye teşebbüs edenler bile çıktı. Bu kadarına sebep olsa olsa ancak bir pislik insan şeytanı sebep olabilirdi.

Kadir, İslam Aile Hukuku isimli bu kitabın baştan ayağa bozuk olduğunu zaten hep biliyordu. Benim ya da başkalarının ikaz etmesine gerek bile yoktu. Onlarca sene önce de biliyordu. Biz ikaz ederken de biliyordu ve rolünü oynadı. Sonra gürültü çıkartıp baskı altına aldım, yine de direndi ve yayından kaldırmadı. Son nefesine kadar da kaldırmadı.

Bu kadar inatla direnirken hedefi, para değildi. Kitabın yazarı olan Ömer Ferruh’un Lübnanlı bir gizli Hıristiyan olduğunu biliyordu. Hatta bu gizli Hıristiyan Ömer Ferruh’un bir de Misyonerlere dair kitap yazıp sözde Müslümanları ikaz ettiğini, rolünü kendisi gibi çok iyi oynadığını da biliyordu.

İslam Aile Hukuku isimli bu haince kitabın tercümanı Yusuf Ziya Kavakçı’nın da gizli Hıristiyan ve gizli Yahudi karışık soydan ve bağlantılardan geldiğini de kesinlikle biliyordu Kadir Mısıroğlu…

Daha önceki senelerde, Merve Kavakçı’nın babası olan Yusuf Ziya Kavakçı’nın ve Kavakçı ailesinin gerçek kimliğine ve bağlantılarına dair yayınlar yapmıştım.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ben size Mehmet Şevket Eygi’nin gerçek yüzünü de anlatayım.

Bir müddet daha anlatmayacaktım ama az önce düşündüm, onun da yaşı çok ileri, öte tarafa geçmeden önce bu yazdıklarım yüzüne çarpılsın, karşılık verebiliyorsa, versin.

Ben yazayım, zaten buraları senelerdir takip eden Eygi’ye bir de siz yazdıklarımı aktarın ve kendisine sorun. Yazdıklarımı yalanlarsa, benimle bir telefon görüşmesi yapmasını isteyin. Saniyesini bile kesmeden paylaşalım ve tarihe not düşülmüş olsun. Gerçek yüzü de iyice gözler önüne serilsin.

Eygi’nin bu dava ile bir bağı yok. Eygi, gençlik yıllarından beri MİT personeli… Eygi gibi MİT’e çalışanlardan biri olan Mısıroğlu, 15.12.2018 tarihinde kayıt edilmiş şu videosunda;

“MİT’e çalışmak kötü bir şey değildir. Neredeyse vatan millet mevzusu diyerek ben de çalışacaktım” diyerek Eygi’yi temize çıkartmaya çalışıyor. Eygi’nin MİT personeli olduğunu inkara yol bulamayınca, böyle bir aldatmaca yapıyor. Oysa MİT denilen kurumu, MAH yani Milli Amele Hizmet’ten MİT yani Milli İstihbarat Teşkilatı haline getiren CIA’dır, Siyonizmdir. O günden bu güne MİT, Türk milletine ve devletine değil, içimizdeki İsrail’e, Masonluğa, Siyonizme, Ankebut Ağı’na hizmet etti, halen de bunlara hizmet ediyor. O günden bu güne MİT’in başına gerçek Türk ve Müslüman olanların geçmesine izin verilmedi. Sadece başına değil, üst makamlarına da izin verilmedi. Böyle bir MİT, hiçbir zaman gerçek Türklerle ve Müslümanlarla uzun süreli çalışmadı. An itibari ile bile MİT’in başında, İsrail ile danışıklı dövüştürtülerek bir hiç iken kahramanlaştırılan gizli Ermeni ve gizli Hristiyan Hakan Fidan var.

Okur yazar olanlar arasında MİT’in bu gerçek yüzünü bilmeyen hiç kimse yok ama Eygi kadar münafık ve hain olan Mısıroğlu, son çare olarak, okur yazar olan kimsenin yemeyeceği bir gol atmaya çalıştı o gün o cumartesi sohbetinde…

MİT’i kurarken CIA’nın en öncelikli hedeflerinde biri, Türkiye’nin de Sovyetlerden gelen Komünizm fırtınasına kapılmasına mani olmaktı. Bu hedef çerçesinde Türkiye’de gerçek yüzü gizlenerek neler neler çevrildi. Münafık Kadir’in videoda bahsettiği Alparslan Türkeş kod adlı şahıs da çevrilen dolaplardan biriydi. Türkiye’de derhal güçlü bir antikomünist mücadele verilmesi için Pentagon’da hususi eğitime tabi tutulmuş ve CIA güdümünde mücadele vermiş bir gizli Yahudiydi. Zaten bütün Türkiye’ye duyurduğum halde ve Mısıroğlu’na da onlarca kere sorulduğu halde, bir türlü çıkıp da Türkeş’in bu gerçek yüzünü anlatmadı. Yakın tarihin bu kritik temel taşını, antikomünist mücadele için Türkiye’de kimlerin nasıl kimliklere büründüğünü, başka bir hedef için kurulmuş görünse de nasıl teşkilatlar, cemaatler, dernekler kurduğunu anlatmadı. Anlatamazdı, çünkü Kadir de aynı yere ömrünün sonuna kadar hizmet etti. Aynı sistem içinde kullanıldı.

Bu kısımlara on senedir temas ediyorum. Detaylarına önceki yazılarımdan bakabilirsiniz. İşte Eygi’yi MİT personeli yaparlarken hedefleri de İslamcıların arasından sağlıklı ve hızlı bilgi almak, onları mümkün mertebe yönlendirmek ve onların antikomünist duruşunu güçlendirmekti. İslamcıları ve bazı bozuk tarikat ve cemaatleri, Komünizme karşı mücadelede kendi istedikleri ayarda tutabilmekti. Eygi, hayatı boyunca bundan başka bir şey olmadı. Bu gibi art niyetli ve haince projelerde kullanılan basit bir piyon olmaktan başka bir şey olmadı.

Adı Arzu…

Eygi’nin MİT ile kontağı, Arzu isminde bir kadındı. Bu kadın da Müslüman ya da vatansever falan değildi. Tesettürlü de değildi. Eygi ile nikahı falan da yoktu ama çok uzun süre gayr-i meşru cinsi münasebet de yaşadılar. Bu kadın yer yer Eygi’ye yakın durabilmek için tesettüre uygun kıyafetler de giyerdi. Çoktan öldü, gitti. Eygi’nin evlenmemesinin asıl sebepleri de bunlar…

1- Hain bir ajan olması ve sürekli risk altında olması, evlenip yuva kurmasını çok güç hale getiriyordu. Zaten işler sarpa sarınca bir ara yurt dışına da kaçmak zorunda kaldı.

2- Zaten Müslüman olmadığından, gayr-i meşru ilişkiden kaçınmaması ve nikaha/evliliğe ihtiyaç duymaması

Bu hususta hemen sözü Said-i Nursi’ye getirip onun da evlenmemiş olduğuna vurgu yaparlar ve Eygi’yi savunurlar. Halbuki Said-i Nursi de gizli Hıristiyan, gizli ajandı ve ruhban sınıfındandı. Bu sebeplerle evlenmedi. Zaten Eygi’nin en çok açık verdiği konulardan biri de Said-i Nursi konusuydu. Meydana çıkmış binbir türlü somut gerçeğe/ispata rağmen ve bir yandan da kendisi o kadar ihlaslı, mert bir mü’min rolünde görünmesine rağmen, Nursi’yi inatla savundu. Savunmaya yol bulamadığı halde ısrarla savundu ve Nursi gerçeklerini ben daha fazla duyurdukça o çok rahatsız olup karşı yazılar dahi yazıdı. Böyle yapmak zorundaydı, çünkü Said de antikomünist mücadele için kullanılan basit bir piyondan başka bir şey değildi. Bomboş, ilimsiz, kopyacı, tekrarcı, samimiyetsiz, münafık bir haindi… Tıpkı, Eygi gibi… İkisi de aynı yere ve aynı hedefe çalışıyorken, Eygi, Said’e nasıl vursun?

3- Arzu’nun varlığı da zaten Eygi’nin gerçek bir yuva kurmasının önünde büyük engel teşkil ediyordu.

Haydi, hemen bu yazdıklarımı sorun Eygi’ye… Telefonum 0554 360 56 66… Zaten biliyor kim olduğumu ve bana bir dakika içinde nasıl, nereden ulaşabileceğini. Bu Telegram grubunu da takip ediyor uzun süredir.

Telegram üzerinden hemen bir sesli görüşme yapıp kayıt edip paylaşalım. Daha yüzüne çarpacağım çok ihanetleri, adilikleri var. Müslümanları küfre götüren Nazım Kıbrısi gibi apaçık bir sapık ve şarlatanı, Allah’ın dinini, ayetlerini, tasavvufu, Allah dostlarını alet ederek müdafaa edebilmesi ama buna rağmen bir de sık sık yazılarında “Üzülüyorum. Ehl-i sünnet yıkılıyor. Tasavvufun içi boşaltılıyor” demesi de bundan, münafıklığından…

Nazım Kıbrısi de hem MİT’e hem de İngiliz gizli servislerine çalışan bir haindi. MİT’e diyorsam, anlaşılmıştır, MİT içindeki gizli Yahudi ve gizli Ermeni hainlere… Nazım’ın sözde tasavvuf anlayışı da gözler önünde. Binbir türlü somut, tartışmayı bitiren sapıklık ispatlarına rağmen ısrarla Allah’ın veli kulu ve mürşid-i kamil ilan ettikleri Nazım şarlatanının sözde müritlerinin halleri tartışmaya mahal bırakmayacak kesinlikte gözler önünde. Allah’ın ayetlerini bile sazla, defle okuyup tepinip duruyorlar. Kadın erkek aynı mekanlarda tepinip adına zikir diyorlar. Bir kısmı değil, hepsi bu halde… Mevzuyu şimdi duyan ve Nazım kimmiş, peşinden gidenler nasılmış bilmeyen biri bile açar Youtube’dan Nazım Kıbrısiye ve peşinden giden sözde mutasavvıflara dair videoları ve mevzuyu en geç bir saatte kesinleştirir ve hepsine lanet edip geçer. Ya bu Eygi, ya bu Mısıroğlu ve benzerleri? Bunlar, bu kadar sene neyi tartıştılar/tartışıyorlar? Bu kadarı, aldanarak yapılabilir mi? Avanak uyutturklarını mı zan ediyorlar bu gibi münafıklar? Bu davanın sahipsiz olduğunu mu zan ediyorlar? Bu milleti toptan ahmak mı zan ediyorlar? Şu Kadir’in ardından yazdığı köşe yazısında, onun hakkında “Ehl-i sünnet üzere idi” diyebilmesi bile sahtekarın, münafığın teki olduğunu somut surette ispat eden delillerden biri… Münafığın teki olmasa, senelerdir ispatları ile gözler önüne serdiğim sarsıcı Kadir Mısıroğlu gerçeklerini hiç vakit kaybetmeden yazar, insanları BOP’çuluktan, Kadir’in küfre düşüren kitaplarından, kasten aldatıcılık ve ihanet sergildiği cumartesi sohbetlerinden uzak tutardı. Mü’min bir kalp, tehdit altında kalacağını hatta katledilceğini bilse bile bunu yapardı.

Allah, bütün münafıklara lanet etsin ki etmiş de zaten.

Mehmet Fahri Sertkaya