Etiket arşivi: Obruk

Türkiye delik deşik ediliyor, madenlerimiz çalınıyor

Konya ve çevresinde bor madenleri çalınıyor ve bu çalma işlemleri sonrasında obruklar oluşuyor. Seneler oldu, bu gerçeği ifade ettik ama devlet otoritesi adeta hırsızlardan yana işliyor. Sadece Konya ve çevresinde gizlice yeraltı madenlerimiz çalınmıyor, Nevşehir’den de çok çalındı. Trakya’dan da çalınıyor ama Türkiye’nin farklı farklı yerlerinde de maden hırsızlığı yapılıyor ve türlü madenlerimiz çalınıyor.

Bu hırsızlıkların bazısı devlet sistemine sızmış masonlar, satanistler, gizli yahudiler ve gizli ermeniler tarafından yapılıyor ve milletler arası bir teşkilat olan Ankebut Ağı bünyesinde bu çark dönüyor. Lakin bazı hırsızlıklar uzaylı insan türleri tarafından yapılıyor. Dünyanın her yerinde, farklı insanlar tarafından on binlerce kere görülen ve görüntülenen o UFO’lar sebepsiz uçmuyorlar. Gizlice dünyada pek çok şeyi kontrol etmek istiyorlar. Bunlardan sadece biri maden sahası…

Türkiye’de türlü maden yatakları var ve çok çok büyük miktarda uranyum yatakları da var. Bu uranyum yatakları da çoğunlukla Yozgat’ta, Nevşehir’de ya Trakya bölgesinde değil. Karadeniz bölgesinde de değil. Evet, oralarda da var ama Türkiye’de güney doğu bölgesinde çok çok daha fazla miktarda uranyum yatakları var. Hatta bu yataklar kuzey Suriye’ye kadar uzanıyorlar. Üstelik, güney doğu bölgemizde bazı dağların iç kısımlarında saklanmış uranyum depoları da var. Evet, yanlış okumadınız, depolar var. Depolardaki bu uranyumlar, binlerce sene önceki yüksek bilim ve teknoloji çağında, o piramitlerin dünya insanları tarafından yüksek bilim ve teknoloji ile yapıldığı çağda, o Göbeklitepe’nin yüksek bilim ve teknoloji ile yapıldığı çağda toprak altından çıkartılıp işlenmiş ve sonra depolanmış olan uranyumlar. Dikkat edilsin, bu uranyumlar depolarda işlenmiş halde bulunuyorlar. Bu gibi uranyum depolarından güney doğu bölgemizdeki bazı dağların içinde de var. Dağ olmayan düz yerlerin altında da böyle depolar var.

Uzaylı insan türlerinden bazıları bu uranyumlardan haberdarlar ve çaldılar, çalmaktalar. Devlet eliyle derhal bu hırsızlıkları engelleyecek tedbirler alınmalı. Hala şu UFO avlayan lazer silahlarını orduya almadılar ve karada gerekli yerlere, ayrıca gerekli hava, kara ve deniz vasıtalarına yerleştirmediler. Akıl alır gibi değil… Türkiye’yi maddi sıkıntılarından çok çok kısa sürede çıkartacak ve kara para işi yapmadan da çok büyük paralar kazandıracak neler neler var ama devlet otoritesi yeşillerin (Çin’in, Rusya’nın, ABD’nin) nüfuzundan çıkamıyor. Buna da o kahrolası mason teşkilatı sebep oluyor. Türkiye’deki en tehlikeli tarikat, mason tarikatıdır. Bu beynelmilel, bu vatansız, bu dinsiz imansız tarikatın Türklere ve Türkiye’ye vermedikleri zarar kalmadı.

Şu Kazdağları meselesinde bile AKPKK’lilerin büyük çoğunluğu ayakta uyutuluyorlar. Oralarda asıl aranan şey altın değil uranyum ve oralarda da uranyum çok miktarda var. Türkiye’nin dört bir yanında faaliyette olan taş ocakları ya da kömür madeni gibi görünen yerlerin bir kısmının yabancı gizli servislerle bağlantıları var. Bu gizli servislerin de uzaylı insan türlerinin kontrolünde olan çok büyük firmalarla bağlantıları var. Bu sistem böyle döne döne, Türkiye’nin madenleri sadece başka devletlere değil, başka dünyalara/gezegenlere bile gidiyor.

Bu çark böyle devam edebilsin diye Türkiye kasten türlü sıkıntıların, sorunların içinde tutuluyor. Doğu ve güney doğu bölgelerimizin gelişmesine izin verilmiyor. Terör belasının yok edilmesine izin verilmiyor ve hatta Suriye’de hayatın normale dönmesine izin verilmiyor. Ne kadar hazindir ki başka dünyaların uzaylı insanları bile Türkiye’nin madenleri sayesinde müreffeh yaşıyorlar da şu Türkiye’nin haline, Türkiye’ye çektirilenlere bir bakın…

(Yıllardır obruklara, Göbeklitepeye, gerçek dünya tarihine ve uzaylılara dair yazdığım yazıları gözden geçirerek bu yazıyı okuyanlar, yazının satır aralarında çok çok daha faydalı bilgiler bulacaklar.)

Mehmet Fahri Sertkaya

Yine neler dönüyor

Böylesine büyük bir kuraklık ve kıtlık sürecinin başladığı şu Türkiye’de, Türkiye’nin tahıl ambarı sayılan ve bol miktarda suya ihtiyaç duyulan Konya bölgesinde, eldeki suyun toprak altına gönderilmesi, olsa olsa art niyet olmalıdır.

Öncelikle, yıllarca önce anlattığım gibi, bu obrukların oluşma sebebi yer altı sularının aniden tüketilmesi, yer üstüne çekilmesi değil. Bu bir iddia ama ispatı yok. Bu obruklar, on binlerce sene ileri bilim ve teknoloji sayesinde üretilmiş ve dünyanın her yerinde on binlerce kere görüntülenmiş, varlığına milyarlarca dünya insanının inandığı o UFO’ların, maden çalmak için açtıkları yerler.

Zaten Türkiye’de ve dünyanın genelinde kuraklık ve kıtlık olmasını isteyenler de aynı kişiler yani UFO’larla bu madenleri çalan uzaylı insan türleri…

Zaten bir büyük darbe almışız, madenlerimiz çalınmış, her yer obruk dolmuş, daha da çalınıyor ve doluyor. Bir yandan da korku hakim olmuş, bunun önüne geçilemiyor. Bir de üstüne eldeki suyu da toprağa gömmenin manası ne? Faydası ne? Bu kimin kararı?

Çok sayıda obruk var, bunların kaç metre derinine ulaşabildik, ne kadar yer altı boşluğu var, ne kadar su yer altına gönderilecek, gönderilse bile ne kadarı bu boşlukları doldurup da başka yerlere sızıp akmayacak. Bunları hangi bilimsel temelle çözdük, hesapladık, aştık da şimdi suyumuzu da kendi ellerimizle heba ediyoruz?

Aramıza, devlet sistemimize, karar mekanizmalarına sızma mı var? Bu fikir de NGB (NASA’nın Gizli Birimi) mensuplarının fikri mi?

Hem birileri artık şu obruk meselesini gerçekten ciddiyetle ve bilimsel temelle araştırmak, çözmek istiyor da başka birileri “Hayır, araştırmana izin vermem. Gerekirse bu obrukları suyla doldururum” mu diyor? Ya da birileri, o bölgede arazi sahibi olup ziraat yapan kendi grubundan başka birilerini, şu kuraklık devrinde kollamak için mi böyle yeni ve acayip projelere giriştiler? Bu suların güzergahlarında kimlerin arazileri var? Perde arkasında yine gizli Yahudi, gizli Ermeni, satanist ve mason birader dayanışması mı var? Bu güne kadar dünya üzerinden itibarlı, bağımsız kaç bilim adamı buraya getirildi ve bunların özgürce araştırmalar yapılmasına izin verildi?

Bu Türkiye’yi aslında kimler yönetiyor, insanlığa ihanet kapsamında görülecek bu kararları kimler alıyor, kimlere tepeden emirler geliyor? Yine neler dönüyor?

Mehmet Fahri Sertkaya

Daha önce anlatmıştım…

Türkiye’nin hızlı bir şekilde kuraklığa düçar olmasında da uzaylı faktörü var. Türkiye’nin içilebilir su kaynaklarının çok hızlı bir şekilde azalmasında da suni sebepler var. Su kaynaklarının altındaki toprağın kimyasını değiştirebildiklerini ve suyun toprak tarafından hızla emilebildiğini anlatmıştım. Dev uçan daireler ile barajlara inip her seferinde çok yüksek miktarda içilebilir su kaçırdıklarını anlatmıştım. Maden sularımıza göz diktiklerini ve kaçırıp kendi gezegenlerine götürdüklerini de anlatmıştım.

Konya ve civarında görülen obruklar meselesinin arka planında aslında çok ileri teknoloji ile yapılan bir maden çalışması olduğunu, onbinlerce sene ileri teknoloji ile üretilmiş uzay araçlarının, suyun içinde gider gibi toprağın içinde gittiklerini, toprağın atomlarıyla oynayıp bir manada toprağı yaktıklarını ve hedefledikleri bor madenlerini çıkarttıklarını anlatmıştım.

Hatta bunu anlattıktan sonra bölge insanlarından “Bu anlatılanlar çok mantıklı duruyor. Ben de gece vakti tarlamda şu ışıklar yayan aracın görüntüsünü çekmiştim” diyenler, videoları bize gönderenler de olmuştu.

Son zamanlarda da “Uzaylı insan türlerinin, devletimize-vatanımıza verdiği zararları önlemek için, dünyamızın teknolojisiyle geliştirilmiş ileri seviye lazer silahlarını temin etmeli, yerleştirmeli ve kullanmalıyız. Uçan daireler bu lazer silahları ile çoğunlukla vurulabiliyorlar.” demiştim.

Başımızdaki lüzumsuzlar değil ama başka ülkelerin hükumetleri bu ikazlarımı çoktan dikkate aldılar ve tedbir almakta bütün imkanlarını seferber ettiler, ediyorlar.

Türkiye’nin gücü de insanlarını, topraklarını, içilebilir sularını, denizlerini, yeraltı madenlerini korumaya yeterlidir. Devletimiz de bir an önce konunun üzerine ciddiyetle gitmeli, gerçek uzmanlarla çalışmalı, icap ediyorsa başka devletlerdeki uzman kişileri ülkemize getirmeli ve bu olağanüstü tehlikelere karşı hiç vakit kaybetmeden tedbirler almalıdır.

Söz konusu yeraltı üsleri, sadece oralarda sessizce ve gizlice yaşamak, yeraltındaki madenlerimizi çalmak, deniz sularımızı çalmak için tesis edilmedi.

Bu uzaylı türler, sessizce bir dünya hakimiyeti gerçekleştirmek isteyen türler. Biz dünya insanlarının suretinde imal ettikleri biyonik robotlarla, dünya üzerindeki çok yüksek sayıda kişinin yerlerine geçen ve dünyanın siyasetini, maliyesini, hukukunu, ahlakını, dini yapısını ve her şeyini yönlendiren türler…

Mehmet Fahri Sertkaya

İnsan içine çıkamayacaklar ve ölenleri de lanetle anılacaklar

NASA’dakiler, insan içine çıkamayacaklar hatta ölenleri arkalarından lanetle anılacaklar.

Siz, “Hubble Uzay Teleskopu ile asla Merkür gözlenmeyecek” talimatının neden verildiğini biliyor musunuz?

Atmosferi olmayan ve olağanüstü sıcaklık olan Merkür’den yayılan ışınlar Hubble Uzay Teleskobunun merceklerine, sistemlerine zarar verirmiş.

Koca bir yalan bu… Merkür’ün atmosferi var. Yeterli seviyede ve yeterli özelliklerde bir atmosferi var. Güneşe o kadar yakın olmasını sorun olmaktan çıkartan özelliklerde bir atmosfer bu… Merkür’ün yeryüzünde hayat, yerleşme alanları, şehirler, binalar, denizler, okyanuslar var.

Ayrıca yerin altında oluşturulmuş kocaman şehirleri de var. Hep anlattığım gibi öyle yer altı şehirlerinde/üslerinde suni güneş ışınları, suni ısıtma, suni aydınlatma, suni nemlendirme, suni rüzgar da var. Hatta o şehirlerde suni göller, büyük su kaynakları da var ve ziraat da yapılıyor.

Bizim dünyamızda yer altındaki dev uzaylı üslerinde ya da şehirlerinde de benzer haller olduğunu hep anlattım ve son zamanlarda bunlar bazı filmlere senaryo oldu.

Oralarda yaşayanlar kendilerini yeryüzünde yaşar zan ediyorlar. Merkür’de yerin altındaki şehirlerde yaşamak üstünden yaşamaktan daha konforlu.

Yeryüzündeki tesisler çoğunlukla iş/çalışma maksadıyla bina edilmiş yerler. Merkür insanları yerin altındaki şehirlerde yaşıyorlar ve çalışmak için yeryüzüne çıkıyorlar.

Yeryüzünde hava kirliği hakim, iklim kurak, ağaçlar çok az, bitki örtüsü çoğunlukla çalılık tarzında ve sarı rengin tonlarında… Merkür tam bir sürgün yeri ve Merkür’ün tarihi çok sarsıcı.

Ayrıca Merkür’ün içinde kocaman bir çekirdek tabakası bulunduğu iddiası da doğru değil. Evet, çekirdeği dünyamızın sistemine nispeten büyük ama abartıldığı kadar da büyük değil. Bu yalanı da yayarak, zihinlerde Merkür’ün bu nedenle de hayat olmayan bir gezegen olarak kabul görmesini sağlıyorlar.

Merkür’de yeryüzünde fazlaca hayvan çeşitliliği yok. Çoğunlukla sürüngen canlılar var. Yer altı şehirlerinde ise kediler, köpekler, atlar ve çok fazla hayvan çeşidi var. Balık bile yetiştiriyorlar. Hayvan çeşitlerinin çoğunu dünyamızdan çaldılar. Orada dünyamızdaki Alabalıklardan bulmak bile mümkün.

Merkürlüler geçmişte bizdeki Nuh tufanı benzeri bir felaket yaşadılar ve yok oldular. Bir süre sonra yeniden orada hayat başladı.

Merkür insanları dinsiz, ahlaksız, acımasız ve sefil bir hale gelince Pompei halkı gibi, Nuh kavmi gibi feci şekilde yok edildiler. Allah, bu helak oluşa Yeşiller ve Grileri (Ye’cüc ve Me’cüc) vesile etti. Merkür’deki azgın Merkürlüleri yok eden Ye’cüc ve Me’cüc Merkür’e yerleşti.

Oğuz Kağan olarak da bildiğimiz Hazret-i Zülkarneyn Merkür’e yerleşen ve çok yüksek teknolojisi olan Ye’cüc ve Me’cüc’ü daha yüksek bir teknoloji ile vurdu, ezdi geçti. Bu sırada çıkan çatışmalarda Merkür gezegeni de çok büyük darbeler aldı.

Daha sonra hazret-i Süleyman devrinde, dünyamızda ve etrafımızda sıkıntı çıkartan melez bir tür Merkür’e sürgüne gönderildi. Şimdiki Merkürlüler, bu şekilde sürgüne giden bir tür.

Baş belası olan bu melez insan türüne Hazret-i Süleyman meydan vermedi. Onları Merkür’e gönderirken de “Buradan istediğinizi de alıp götürün. Oraya yerleşin, buraya sıkıntı çıkartmayın.” dedi.

Hep söylediğim gibi… Hz. Süleyman zamanında dünyamızdaki bilim ve teknoloji, mümkün olabilecek en üst seviyeye ulaşmıştı ve bu, başka bir dünyadan nakille de olmamıştı. O zaman bu baş belası melez tür, yanlarına ihtiyaç duyacakları her şeyleri alıp gitti. Orayı tekrardan imar etmeye başladılar.

UFO’ları ile gidebildikleri kadar çok gezegene giderek hepsinden bir şeyler çaldılar ve Merkür’e getirdiler. Hala da neye ihtiyaçları varsa çeşitli gezegenlerden çalıyorlar.

Çok ileri bilim ve teknoloji sebebiyle dünyamız da kendini imha eden dünyalar arasında olmasın endişesiyle, Hz. Süleyman devrinde devlet gücüyle bilim ve teknoloji yok edildi ama Merkürlülerde öyle olmadı. Şu anda onlarda hala çok yüksek bilim ve teknoloji var. Obruklarımızı, maden sularımızı ve içilebilir sularımızı da çalmaya devam ediyorlar.

Başka gezegenlerin insanlarına hiç acımayan ve çok vahşice davranan, insanlıktan ve İslam’dan nasibi olmayan Merkürlüler, birbirlerine karşı da son derece acımasızlar. Orada da zengin ve güçlü ama sayıca az bir kitle, kalanlarına tahakküm ediyor..

Tekrar gelelim Hubble Uzay Teleskobuna…

“1990’da yörüngeye yerleştirildikten sonra bilimadamları ana aynanın teleskobun çalışmalarını kısıtlayacak şekilde yanlış yerleştirildiğini tespit etti. 1993 yılında bir uzay mekiği yolculuğunda bu sorun giderildi. ” denir ama inanmayın. Hubble yörüngesine oturduğu gibi mükemmel şekilde çalıştı. Her yerden çok net görüntüler çekti ve NASA’dakiler şok üstüne şoklar yaşadılar.

Güneş sistemimizde bile her yer yerde hayat olduğunu, farklı farklı insan türleri olduğunu, bunların çoğunun bizden ileri bilim ve teknoloji seviyesinde yaşadıklarını gördüler.

Özünde insan düşmanı, özünde Satanist olan ve en tepede İblis tarafından yönetilen Ankebut Ağı, kontrolündeki NASA’nın (ki logoları bile Satanist manalar taşır), elde ettiği bilgileri ve görüntüleri dünya insanlığına duyurmasına izin vermedi. Onlar da üç sene boyunca bu numarayı oynadılar. Hala da numaralarını oynuyorlar ve dünya insanlığını ayakta uyutuyorlar.

Bir yandan da çeşitli gezegenleri çok net olarak görüntüleyince, oralardaki inşaat tekniklerini, yüksek teknolojili araçları hayranlıkla gördüler. Onların üzerine beyin fırtınaları yaparak dünyamızda teknikler, teknolojiler geliştirdiler.

Sadece bu Merkür meselesinde bile yazılacak, anlatılacak derya kadar mevzu var. Zamanı geldikçe anlatacağım. Çok hızlı gidiyoruz ve bu kadarı bile çok kişilere ağır geliyor ve bu kadarı bile dünyanın denge çubuklarını yerinden oynatacakmış gibi zorluyor.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Bunlar, başka bir dünyaya açılan kapı gibi

Konya’daki obruklardan Bahamalardaki deniz altı obruklarına…

Türkiye’de Nat Geo belgeselleri yasaklanmalıdır. Bunlar belgesel değil adeta bir silahtır. Tamamen Amerikan, Siyonist, Mason menfaatleri çerçevesinde zihin yönlendirmesi yapmaktadır. Türkiye Nat Geo belgesellerini yasaklayarak ve sebebini dünya insanlığına şeffafça ve ispatları ile anlatarak, bu hususta dünyanın diğer devletlerine örnek olmalıdır. Oralarda da yasaklanmasının önünü açmalıdır.

Şu National Geographic belgeselinde “Dünyadaki en tuhaf jeolojik kaya olumşumlarından bazıları” denilen şeyler, tıpkı geçenlerden mevzu ettiğimiz Konya’daki obruklar gibi, dünya dışı teknoloji ile oluşturulmuş çukurlar/mağaralardır. Nat Geo’unun, o dikine inip sonra yatay devam eden mağara sistemini inceleyebilecek çok gelişmiş araçları var. Oraya insan/dalgıç girmesi şart değil, araçlar da girebilir ama oldu bittiye getirip konuyu ileri götürmüyor. Çünkü Nat Geo’nun başındakiler, orada neler döndüğünü zaten biliyor. Bermuda Şeytan Üçgeni denilen alanda, okyanus suyunun altında, yeraltı üssüne giriş yolları olan bu gibi sözde çukurlardan çok sayıda olduğunu da biliyorlar. İşlerine gelseydi, Türk/İslam düşmanlığı hatta insanlık düşmanlığı yapabilecekleri bir mevzu olsaydı, milyonlarca dolar harcar ama oralara yine de ulaşıp görüntü alırlardı. Nat Geo’nun başındakiler, İstanbul Boğazı’nın binlece sene önce yapay olarak açıldığını da biliyorlar. 40 sene olmuş o bilimsel çalışmalar yapılalı ama dünya insanlarının kaçı bu gerçeği duyabildi?

Mariana Çukuru

Mariana Çukuru (nam-i diğer Challenger Çukuru), dünyanın en derin çukuru. Büyük Okyanus’ta Endonezya ile Japonya arasındaki bu çukurun derinliği 10 km… Buraya, Ankebut Ağı’nın en önemli adamlarından biri olan ve geçmiş yayınlarda adını andığımız Kanadalı bir yönetmen James Cameron “Dikey Torpil (Deepsea Challenger.)” adlı özel denizaltısıyla ve tek başına inmeyi başardı. O derinlikte birkaç saat kaldı ve sonra 70 dk. da su üstüne çıktı. Bermuda Şeytan Üçgeni gibi yüzyıllardır tartışılan bir konuya son noktayı koyabilmek adına Nat Geo ne yaptı? Hiç… Hiçbir şey yapmadı. Bir fayda sağlıyormuş görünen bir sözde belgesel yaptı ve onun da başından sonuna kadar her yanı aldatıcılık dolu… Deniz altındaki obrukların nasıl oluştuğuna dair son buzçağı, asidik yağmur diyerek izah yapmasına kahkahalar atılmalıyken kimse gülemiyor, herkes ciddiye almaya çalışıyor. Çünkü Ankebut Ağı’nın basın/medya gücü sayesinde zihinler onlarca senedir çoktan yıkanmış ve tıpkı cumhuriyet ve demokrasi karşıtı olamayacağınız ya da Hitler yanlısı olamayacağınız gibi Nat Geo karşıtı da olamazsınız. Böyle bir hakkınız yok. Buna teşebbüs ederseniz bile çağdışı bir insan olur meydanda kalırsınız.

Mehmet Fahri Sertkaya