Etiket arşivi: MFS

Haddi aşıyorsun Zeki Çalışkan!

Arkamdan çevirdiğin binbir türlü planın, pusunun hepsini biliyordum, biliyorum ve hepsini de bozdum.

Yazılarımdaki o iddialarımın somut delillerini savcılıklara ve mahkemelere sunmama mani olmak için beni, TCK 32 kapsamında gözetim süreci için Erenköy Ruh ve Sinir’e sevk ettirdiğinizde, oranın başındaki gizli Hristiyan olan doktor Hüseyin ile neler çevirdiğinizi de biliyordum/biliyorum.

Hüseyin’in senin mensubu olduğun gizli Hristiyan cemaatinin bir mensubu olduğunu da biliyorum. Sürekli irtibatınız olduğunu, sadece benim mevzum için tanışmadığınızı, paslaşmadığınızı, daha önce başkalarına da hukuksuz ve art niyetli şekilde raporlar verdirdiğinizi de biliyorum…

Ne kadar ahmakça ve tedbirsiz şekilde kafa kafaya verdiğinizi ve nasıl açıklar verdiğinizi, deliller bıraktığınızı da biliyorum.


Bunu daha orada iken biliyordum. Bunların somut delillerinin elimde olduğunu, orada doktor Hüseyin’e, doktor Onur üzerinden haber etmiştim. Gizli Hristiyan Onur, kendisinden istenen numarayı oynamaya çalışırken, isteksizdi. Bu kadar zorlama ve hukuksuz şekilde bu işin tutmayacağının, bana rapor vermeye ihtimal bile olmadığının baştan farkındaydı.

Karşısına bir kere geçtim, yarım saat kadar konuştum, adam sanki başka bir dünyaya geçti… Hayatının şokunu yaşadı. Hasmına hayran olma hali yaşıyor ve bunu gizleyemiyordu.

Önünde, savcılıklar ve mahkemelerden temin ettikleri dosyalarım vardı ki o dosyalarda suç unsuru olarak gösterilen yazılarımın, yayınlarımın herhangi bir hukuk devletinde anında temiz eller operasyonu başlatacağını, on senedir Erdoğan’a hakaretten yargılanamadığımı, yargılanmayı çok istediğimi, kendisinin benden asla davacı olamadığını, 2013’ten beri Erdoğan’a hakaret ettiğim iddiasıyla Adnan Oktar’ın marifetiyle oluşturulan bir dosyanın yok edildiğini, bu kapsamda bir savcıda ifademin bile alınamadığını, bir yargılansam yarım saat sonra memleketin ayarının değişmeye başlayacağını, elimde somut deliller olduğunu, o dosyaların oluşması için çırpındığımı, onları sorun değil nimet gördüğümü v.s. hızlıca anlatınca, başı döndü.

Numara oynaması gerektiğini bile unutup şaşkınlıkla “Yaaa, yaaa… Bu şartlarda bir de böyle mi, öyle mi?” gibi konuşmak zorunda kaldı. “Peki Tuncay bey, siz bunları iddia ediyorsunuz da bir de yanında somut deliller yayınlıyorsunuz, bunu nasıl yapabiliyorsunuz?” diye sormaktan kendini alamadı.

Libya’ya silah kaçırılan Amazon isimli sivil kargo gemisini, video görüntüsüne kadar ifşa ettiğimi…

Suriye’de Tayyip’in emriyle MİT’in defalarca kimyasal katliam yapıp her seferinde suçu Esed’in üzerine yıktığının delillerini yıllar önce paylaştığımı…

Hatta Erdoğan’ın Suriye’de mazot kaçakçılığı yaptığının somut görüntülerinin Sputnik’te bile yer aldığını ve aslında suç ya da delilik emaresi gibi gösterilmek istenen iddialarımın saygın basın yayın kuruluşlarında bile haber olduğunu ve benim de bazılarını oralardan aktardığımı…

Elindeki dosyalarımda hiçbir suç unsuru ya da akıl sağlığı şüphesi duyulabilecek bir şey bulunmadığını, yargılanma sürecinde karşımda hukukun ayaklar altına alındığını…

Hep biliyordu… Bu şartlarda ancak Tayyip gibi köşeye sıkışmışlar ve senin gibi hem köşeye sıkışıp hem de kafayı cinsi sapıklıkla, uyuşturucuyla, çift kimlikli yaşamakla, nitelikli dolandırıcılıkla, her gün herkese ayrı bir yüz göstermekle yakmış olanlar bu işi zorlardı. Onur zorlamadı…

Anlattım, açıkladım biraz delilleri nasıl elde ettiğimi ama o ekibimi, sistemimi çözmeye dönük sorular soruyordu, ona da izin vermedim.


Onur bir daha beni karşısına alamadı. Sonraki her aşamada geri durdu hatta kaçtı…

Bak şimdi, buradan biraz geri saralım şu filmi… Ben, altı ay boyunca o hastahaneye ceza evinden götürülüp getirilmişim. Sabah götürülüyorum, öğleden sonra ya da akşam cezaevine geri getiriliyorum. Kutu gibi bir araba… Hükümlü ve tutuklu taşıyan, her tarafı zırhlı gibi çevrilip kapatılmış içine ayrıca metalden küçücük bir iç bölme yapılmış, oraya da altı kişi tıkıştırılan bir araba ile götürülüp getiriliyorduk. Yazın sıcağında etrafı, dışarıyı göremeden sallana sallana gidip geliyorduk. Birkaç sefer sonra beni araba tuttuğunu fark ettim. Halbuki beni hiç araba tutmazdı.

Onlarca defa böyle olmuş, gitmiş gelmişim ama bana hayatıma ya da yayınlarıma dair tek bir soru sorulmamıştı. Hiçbir bilimsel temeli olmayan Roşa testine, tartışmaya açık ve göreceli sorularla dolu olup bilimsel kesinliği olmayan 565 sorulu teste yeniden yeniden sokulmak isteniyordum. İtiraz ettim… “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Benden delil isteyin, mahkemeler isteyemediler, size getireyim, hemen bitsin bu iş burada?” deyince, susup durdular. Zorladılar durdular. Çoktan “Herhangi bir akıl sağlığı sorunu yoktur” demeleri gerekiyordu. Benim sinirlerimi zorlayıp bana hırçın tavırlar sergiletip bunu bahane ederek ilaç dayatmak ve önce gerçek psikiyatrik ilaçlarla süreci başlatıp da sonra işimi bitirecek ilaçlar vereceklerdi. Büyük bir ekip bunun böyle olmasını istiyordu, herkesi, her aşamayı takip ediyorduk ama sen o zaman da haddi çokça aşanlardan oluyordun Zeki Çalışkan…

Sonra tamamen hukuksuz şekilde mahkemeler/hakimler de ayarlanarak ve özellikle 39. Asliye ceza mahkemesi kullanılarak hastahaneye yatış kararı verildi. Benim önümde, benden önce yatış kararı verilmiş ve sıra bekleyen yüzlerce kişi vardı. Ceza evinde sırf hastahane işlerine bakan, sürekli bunlarla ilgilenen bir kaç ceza infaz memuru vardı. Gide gele aramızda biraz tanışıklık olmuş ve sohbetlerimiz de olmuştu. Bu kişiyi konuştururken “Senin yatış verilecek bir halin yok. Sana yatış veremezler. Verseler bile Bakırköy Ruh ve Sinir birbuçuk sene sonrasına gün veriyor. Bu Erenköy ise gün bile veremiyor. Sistem kilitlenmiş, yer yok, yatak yok” dedi. Diğerleri de aynı şeyleri anlatıyordu. Lakin ben kendimi yıldırım hızı ile hastahane sürecinde buldum Zeki? Arka planını buradan anlatmama gerek var mı, zaten işin içindeki kişilerden biri de sensin?

Haftada bir, tekrar tekrar intihara teşebbüs eden onlarca kişi aylardır sıra bekliyordu da Zeki, ömrü boyunca hiç kimseye zarar vermemiş, tek bir kontrolsüz hali görülmemiş, kendine tek bir çizik bile atmamış, uyuşturucuyu geç de ömrünce bir dal sigara bile içmemiş, alkollü içeceklerin adını, tadını, rengini bile bilmemiş ben, kendimi mahkemenin yatış kararından günler sonra hastahanede buldum.

Yatışa götürüldüm, 20 günden fazla kutu gibi, it bağlasan durmaz bir yerde hiçbir test, mülakat, tıbbi aletlerle bir ölçme/tarama yapılmadan orada tutuldum. Her şey yine hukuk dışı, normal dışı sürüyordu. Yatırıldıktan birkaç gün sonra, işte yukarıda anlattığım doktor Onur görüşmesi yaşandı. Yarım saat kadar sürdü, o şoku yaşadılar ve beni öylece bıraktılar. İşlem yapamadılar, taburcu edemediler, rapor veremediler ama üstten gelen baskıları da ezemediler. Bocaladılar… Bundan sonra Onur oyundan çıkmak istedi…

Yaklaşık 20 gün oluyordu, hiçbir şey yapıldığı yoktu, doktor bir muhatap arıyorum, yok. Hukuki muhatap arıyorum, yok… İnfaz memurları şaşkın, orada nöbet tutan jandarma personelleri şaşkın… Adamlar gelip gidip “Yahu sen hala burada mısın, senin hiçbir sorunun yok. Seni niye burada tutuyorlar” deyip duruyorlardı. Hepsi şahitlerim, davalarda dik duracaklar… İsimlerini, soy isimlerini de verdiler ve “Ne gördüysem anlatacağım kardeşim” dediler. Hatta hastahane hemşirelerinden de çok temiz niyetli, sizler gibi şeytanlaşmamış çok sayıda kişi de şahitlik yapacaklarını ifade ettiler. Hatta bunlardan ikisi, doktor Onur’un, doktor Vedat’ın bana nasıl yalanlar söylediğini, arka planda aynı konuları kendilerine nasıl başka anlattıklarını, kendilerine nasıl yalanlar söylendiğini meydana çıkarttılar. Kendileri de sarsıldılar.

Hele bir hemşire var ki soğuk algınlığı ilacı olduğu iddiası ile bana onunla ilaç gönderdiler, açıkça yalanlar söylettiler. Beceremedi, açık verdi. Ne olduğu hala belirsiz olan o ilacı tam yutuyordum ki üzerine gittim, sıkıştırdım, bocaladı ve bir çocuk gibi oradan koşarak kaçtı. Arkasından “Senden de davacı olacağım, bu nasıl iştir böyle… İki sözünde bir kendini yalanlıyorsun.” deyince, az ileride infaz memurlarının kapıyı açmasını beklemek zorunda olduğu anda, beni gayet net duydu ama gık diyemedi.

Aynı ilaç için bir personel soğuk algınlığı ilacı derken, diğeri B12 vitamin ilacı dedi. Bu işin arkasında gizli Yahudi doktor Begüm vardı ve bunları da bildiğini tahmin ediyorum Zeki Çalışkan…

21 günlük yasal denetim süresi bitecekti, az kalmıştı.. Bir şeyler yapmaları lazımdı ama kilitlenmişlerdi, seninle de Hüseyin sık mekik dokuyordu. Hukukla tehdit ettiğimde sana dönüp senden destek alıyordu, değil mi Zeki Çalışkan?Sonra kendilerince vizit dedikleri bir toplantı yaptılar. Saymadım ama yaklaşık 20 ya da biraz daha fazla psikiyatr, psikolog ve ayrıca sosyal tarama uzmanı dedikleri biri v.s. toplaşmışlar. Bir U masa olmuş, jandarma personeli beni oraya götürdü, kelepçemi açtı ve boş kalan uca beni sandalyede oturttular.

Senin Hüseyin “Evet Tuncay bey! Siz neden Cumhurbaşkanına hain diyorsunuz” diye söze girmesin mi… Altı ay boyunca bir şey soramamışlar, “Neden sormuyorsunuz” diye yatış kararından önce de bunları baskıya almıştım. Yine soramamışlar, onca gün yatmışım bir şey soramamışlar ve sonra yapmak istediklerine bak Zeki…

Gülsem, gülemiyorum. Kızsam ve öfke krizlerine girsem, zaten onu bekliyorlar, istiyorlar.


“Tayyip’in vatana ihanet ettiğinin somut delillerini on yıldır paylaşıyorum. Yargılanmaya çalışıyorum, başaramıyorum. Son zamanlarda bir keresinde binlerce kişiyi çok vahim iddialarımla CİMER’ yönlendirdim. Panik haliyle CİMER’i kapattılar. On günden fazla süre kapalı kaldı. Sonra insan aklıyla dalga geçer gibi açıklama yaptılar. Ana adres değişmiş de CİMER artık falanca adresteymiş. Yahu böyle bir sitenin arkasında ben bile olsam, tek başıma olsam, bir adres değişikliğini eski adrese koyacağım bir boş sayfadaki iki satır yazıla duyurabilirim? Yeni adresin köprüsünü, linkini verebilirim? Dahası, eski adrese girmek isteyenleri, kendileri farkına bile varmadan yeni adrese yönlendirecek bir sistemi beş dakika içinde ben bile kurabilirim? Siz bunu neyle, nasıl açıklayacaksınız? Ben yargılanabilmek için işte bu kadar çırpındım ve kendimden işte bu kadar eminim. Ben bir iddia bulunup somut delillerini de yanına eklemişsem, o adam her kim olursa olsun ona vatan haini derim. Dedim, demeye devam edeceğim. Kendisi de bu nedenle on senedir vatan haini dediğim halde benden davacı olamadı. Şu önünüzdeki dosyalara bakın, biri üç sene öncesinin dosyası, biri iki sene öncesinin, diğerlerinin bilmem ne zamanın… Bunların hepsi sümen altıydı, ben bilerek tansiyonu yükselttim ve ellerine geçtim. Şimdi de aylarca içeride sessiz durduktan sonra bir karşı hamleye giriştim. Onların son çaresi sizsiniz. Siz arada kalıyorsunuz, mevzu sizin üzerinize yıkılacak, dikkat edin.

Bu iş böyle acayip bir şekle gelmek yerine, şu hakimler savcılar bana -Ne imiş senin delillerin, ver bakalım-” deseydi, mesele bitmişti. Bakın Hüseyin Bey, ben Libya’ya koca gemi dolusu askeri araç, silah ve mühimmat kaçırılırken dünyada ilk olarak bunu haber yaptım, ifşa ettim, somut delillerini de yanında paylaştım. Bu gemide belki de yarım milyar dolarlık malzeme vardı. Bunlar kimin parası ile alındı, sizin, benim, buradaki şu diğer kişilerin paralarıyla… Bu gariban milletin paralarıyla… Yapılan tam bir vatana ihanet eylemiydi. Uluslar arası savaş ve terör suçuydu. Bunun gibi neler neler var. Siz şimdi bunca yayından altı ay boyunca hiçbir şey sormayıp da sonra vatan haini diyemezsiniz deyip de mevzuyu geçiştirecek misiniz?” dedim.

Hüseyin ne yapsın, mecbur… Ezildi, sesi değişti, hali değişti, oradakiler de anladılar ama elinde malzeme yok. Açıp da bana bir tane yayın, yazı soramıyor. Hepsi çok zekice, çok mantıklı ve ciddi şekilde yazılmış gerçekler… Hepsi birbiriyle muazzam bir mantık ve kurgu uyumu halinde… Yine ısrar edip başa sarıp “Vatan haini diyemezsiniz” dedi.. Ben de “Ben bu sürecin başından beri aynı şeyi söyledim, şimdi de söylüyorum. Sizinle tartışmayacağım. Buraya hukuki bir sebeple mi geldim, tıbbi bir sebeple mi? Burada tıp mı hukuk mu konuşacağız?” dedim. Halbuki ben “Bana yayınlarımı sorun. Neresinde şizofrenik bir hayal dünyasının tezahürü var, anlatın, benden izah ve ispat isteyin” dedikçe. “Biz doktorlar olarak, yayınlara, içeriğe bakmıyoruz” deyip duran da kendisiydi ve doktor arkadaşlarıydı.

Bu kısımları yazarak anlatmak mümkün değil Zeki.. Az bir zamanı kaldı, o gün gelince ben sesli olarak anlatacağım ve bütün Türkiye şoka girecek. Yarım saatten fazla bir süre konuşmalarım oldu. Ne hallere düştüler, görsen acırdın hallerine…

Darbe üstüne darbe aldılar. “Sizin kurul başkanlarınız bile hukuk bilmiyor” deyip anlattım, “Benden önce yatırılması gereken yüzlerce kişi var, bana sıra en iyi ihtimalle bir senede gelirdi, beni buraya bu kadar önden getiren güç kim?” dedim, en çok da bu soruda dut yemiş bülbül gibiydi senin Hüseyin… Kıvırmaya dönük bir izahat bile yapamadı. Kendisi oranın üst sorumlusu ama bu soruya cevap veremiyor, düşünsene Zeki onun oradaki halini….

“Benim için yatış kararı verilen dava 39. Asliye cezada görülüyor. Yatışa kadar bana bu dava ile ilgili baskı yapıp duruyordunuz. -Bir yatın, konunun muhataplarını bulalım, anlattıklarınızı doğrulayalım.- diyordunuz. Bu kadar hukuksuz bir şekilde yatış kararı çıkartıldı. Yattım bunca gündür, bana bu hususta ne sordunuz? Kimi aradınız? Ben 39. Asliye davasında karşımda müşteki olan şahsı hemen yanınızda arayalım da gerçekleri itiraf edecek dedim yatış öncesinde sizlere… Neden duymazdan geldiniz? Mesele on dakikada çözülecekti ve şimdi hala ban bir şey sormadan acayip bir sistem işletmeye çabalıyorsunuz? 39 Asliye, yatış kararı veremden önce usul gereği beni SEGBİS’ten bağlattı. Hakim değişmiş, tavırlar hukuk dışında, söylüyorum anlatıyorum hak arıyorum dinlemiyor bile… Son kısmında dalga geçmeye başladı ve bir de yüzüme kapattı SEGBİS’i… Bütün bunları bir araya getirdiğinizde siz ne düşünürsünüz? O davada müşteki 8 senedir duruşmalara hiç katılmamış. küsur sene önce şikayetini geri çekmiş. Silahlı olduğum iftirası mevcut olduğu için kamu davasına dönmüş. Müştekinin iki şahidinden biri hiç duruşmalara gelmemiş, zorla getirme kararlarına rağmen sözde sekiz sene boyunca bulunamamış. Diğer şahit de onların şahidi ve benim haberim bile olmadan vicdan yapıp gidip daha önce hakime -Ben yalancı şahitlik yaptım, hepsi yalan bunların… Silah da mekan basma da yoktu- demiş. Dava çoktan düşmüş. Bu davayı düşürmeyen, bu son duruşmada hakime bu tavırları sergileten, beni buraya yıldırım hızıyla getirten, beni burada hukuksuz tutan güç kim?” dedim ama diğer 15-20 kişi sarsılıp durdukça senin Hüseyin vaziyeti kurtarmaya çabalıyordu.

Hüseyin en sonuna doğru yine “Bırakın şimdi Libya’yı, gemiyi, silahları, şunları, bunları” falan demek zorunda bile kaldı. Oturduğum yerden zıplardım, başka türlü dengelerin içinde olsam. “Bu nasıl insanlık, bu nasıl vicdan, bu nasıl hukuk/adalet, bu nasıl bir çıldırtırcasına tavır” dedim. Sustum Zeki, bunu bile diyerek hala işi yokuşa süren birine ben daha ne diyeyim? “Bundan sonrasını mahkemede söyleyeceğim ve Hüseyin Bey siz de en çok bu hususlarda yargılanacaksınız. Neyi geçiştirmeye çalışıyorsunuz, neyi zorluyorsunuz? Neden sürekli birbirine tezat konuşmalar yapıyorsunuz?” dedim de “Hayır, hangi sözlerim tezatmış” diyemedi. Sustu, dondu, yüzü tutuldu, sarsıldı Zeki… Pekiyi senin haberin var mı Zeki, o vizit baştan sona kadar oradaki bir personel tarafından kayda alındı. Kayıt benim de elimde var, Ankebut Ağı mensuplarında da var ve iki taraftan da olmayıp üçüncü taraftan olanların ellerinde de var ve şimdi bile paylaşsam neler olur biliyor musun, ortalık ne hale gelir, öngörebiliyor musun?

Ya o vizitten ben çıkartıldıktan sonra o ekibin oylama yapıp da “Bu kişinin aklında ve yaşadıklarında hiçbir tuhaflık ve sorun yok. Bir an önce taburcu edilmeli” kararı birkaç kişi hariç tam bir katılımla, ezici oy çokluğu ile çıktığı halde, beni neden taburcu etmediklerini de biliyorsun değil mi? Bence sen bu hususları Tayyip’ten bile iyi biliyorsun seni gidi insan şeytanı adi mahluk seni…


Bu vizitte, beklemediği bir anda Hüseyin’i merkeze alarak oradaki herkese şunu da söyledim:

“Ben buraya cezaevinden 13 Aralık 2019 Cuma günü, önden haber bile verilmeden, akşama doğru getirildim.

Buraya geldim, cumadan sonraki pazartesi günü doktor Onur ile Begüm’ün olduğu odada yarım saat kadar konuşabildim ve sonra kimse benimle muhatap olamadı. O gün bizim cepheyle karşı cephe arasında restleşme yaşandı. Bizimkiler karşı tarafa bir şekilde seslerini duyurdular ve -Siz, bu kadar delil bulunan bunca hususta, her şeyi basit bir hastahane hamlesi ile kapatabileceğinizi mi sanıyorsunuz? O delilleri çok sayıda insan üzerinden yine de adliyelere yığmak mümkün ama hastahaneye yığmak da mümkün- dediler” dedim ve devam ediyordum “Siz, bu restleşmeden sonra mı bir daha benimle muhatap olamadınız? Vaziyete son bir defa bakacağım, tavırlarınızı göreceğim ve sonra bitirici darbeyi vuracağım, buraya deliller yığdıracağım, bu pusuyu ezip geçeceğim diye mi benimle kimse muhatap olamadı. Karşımda bunca hukuksuzluk sergileniyorken, hedef buna meydan bırakmamak mı?” diyecektim ki Hüseyin anladı, izin vermedi devam etmeme, ezici tavır sergiledi ve konuyu geçiştirdi. Ben bunu yaptıktan sonra yine “Beni buraya, yüzlerce kişinin sırasını çalarak getiren güç kim, bu kurumda kimin öne çekileceğine, önden yatırılacağına, hangi mevzuata/hukuka göre kimler karar veriyor, bunu cevaplamadınız” dedim. Yine sıkıştı, yine bir şey diyemedi.


Bütün hukuksuzluklara, zorlama ve art niyetli tavırlara rağmen o vizitten, doktorların/ekibin tamamına yakınının ortak kararı ile “taburcu edilmem” yönünde karar çıktı. Beni yine bırakmadılar Zeki… Senin de sayende, bu şartlarda bile yine de zorladılar bu işi… Ses kaydı senin elinde yoksa, bana Telegram’dan bir merhaba de, hemen atayım dinler anlarsın ne derece bir hukuk skandalı yaşandığını…Dahası da var, sonra Begüm de Onur da bu aramanın yapıldığını inkar ettiler. İnfaz memuru şahit, jandarma erleri şahit, yan hücrede tutulan iki kişi şahit ve dahası güvenlik kamerası kayıtları da var… Ne diyeceksin Zeki? Onur, baştan beri çok haklıymış değil mi?


Yine de taburcu edilmeyince ve yine de tıbbi bir işlem de yapılmayınca, günler öyle geçmeye devam edince ben büyük bir baskı kurdum. Oradaki infaz memurları ve jandarma personeli bile yaşananlara inanamadılar.

İşte o artık isyan ettiğim, gürültü çıkarttığım aşamada mecburen karşıma doktor çıkarttılar. “Sizin doktorunuz Onur Bey” diyenler bir anda kıvırıp doktorunuz Begüm Hanım dediler. Detaylarını atlıyorum, mevzu çok uzun diye ama arada kurum içi telefon görüşmeleri, yalanlar, pusular, konuşup inkar etmeler, neler neler var. Her aşaması da şahitli, ispatlı…

Onur pes etmişti o tek görüşmede ve mecburen Begüm’e “Bu işi sen hallet, buraya kadar gelmiş, bu iş halledilmeli, bu adam on senedir durdurulamadı” dediler.

O baskıyı yaptığım sırada karşıma doktor Begüm’ü çıkarttılar. Detayları ve delileri bol bol var, atlıyorum. Zamanını bekliyorum ve anlatacağım delilleri ile…

Ben Begüm’le konuşurken Onur benim orada o odada olduğumu bilmeden girdi içeri ve beni görünce hemen geri çıkmak istedi. Zor çevirdim, arkasından defalarca yüksek sesle seslendim, çıkıp kaçmaya fırsat bulamadı ve mecburen karşıma, Begüm’ün yanına oturdu. Muhatap aldım ve “Neler dönüyor burada? Taburcu olacağıma karar verilmiş, bu karar telefondan başımda duran infaz memuruna söylenmiş ve jandarma personeli de buna şahit olmuş, ben tam taburcu oluyorum derken -Yok öyle bir şey söylenmedi- diyorsunuz ve süreyi uzatmaya oynuyorsunuz? Siz neler çeviriyorsunuz? Gelin benimle, telefon görüşmesi yapılan ve bilgiyi bana aktaran infaz memuru şu anda da nöbette, başımda duruyor. Adı şu, sizinle yüzleştireyim” dedim… Çaresizlikle küstahça tavırlar sergileyerek üste çıkmaya daha doğrusu mevzuyu kıvırmaya çabaladı ve haddi iyice aşarak “Sizin yayınlarınız hayatın gerçekleri ile bağdaşmıyor, sizin için bir tedavi süreci başlatacağız ve burada kalacaksınız” dedi Onur… “İlk ve son görüşmemizde yayınlarımının yanında somut deliller bile paylaştığımı itiraf eden, bunları nereden bulduğumu soran da siz değil miydiniz?” demem bile fayda vermedi. Biliyorsun, o anda telefonları açıktı ve hattın ucunda sizlerin ayarladığı savcının kalemi vardı. Benim konuşmalarımı da duyuyordu. “Bana, beni burada tutmak için almanız gereken savcı ya da mahkeme kararını, ek süre kararını gösterecek, yazılı olarak tebliğ edip imza ettireceksiniz ve sonra ben itiraz hakkımı kullanarak burada neler döndüğünü de ayrıntılı, şahitli, ispatlı yazarak itiraz edeceğim. Bakalım ondan sonra bu işi nerelere uzayacak” dedim ve orada yanımda bulunan iki jandarma personeline de “Bu iş baştan belli idi ki mahkemelik olacak, bunlara şahit oluyorsunuz, şu duruşlarını görüyorsunuz, sizlerden ricam hafızanıza yazın, şahit olacaksınız” dedim. İsimlerini bile aldım. Sükut ederek, boyun bükerek tasdik edebildiler. Onlar bile çok rahatsız olmuşlardı.


Yanında gizli Yahudi doktor Begüm vardı. Baktım Onur mecburen yine rol yapıyor, baskı altında, açık verip duruyor, yüzüne vurunca zorlama yorumlarla kıvırmaya çalışıyor. Heyecanı ve korkusu dışa vuruyor. “B12 vitamin hapı da bir soğuk algınlığı hapıdır” diyecek kadar saçmalıyor. Ben mevzunun tadının kaçtığını anladım, baştan beri söylediği gibi bir kez daha “Bu işin sonu mahkemede bitecek ve hepiniz cezalar alacaksınız” dedim. Lakin arkasına ekledim “Hepinizi dinliyoruz, hepinizin bağlantılarını biliyoruz ve delilleri elimizde, dinleme kayıtları da elimizde”

Yüzünü görmeliydin Zeki… Çarpılmış gibiydi, sarsıldı, konudan koptu. Artık kıvıracak bir şey bulamadı, gizli Yahudi Begüm de onun sıkıştığını anlayıp sözün arasına girince “oh kurtuldum” dercesine beden hareketlerine mani olamadı ve kendini saldı…

Biliyorsun, buzdağının görünen yüzünü anlattım Zeki Çalışkan… Daha neler neler var. Sahadaki dengeleri gözettiğimden ismini anmadığım kişiler, kurumlar, teşkilatlar, bağlantılar da var.


Mesela hastahaneye günü birlik götürülüp getirilirken yanımda vazifesi icabı bulunan Jandarma personellerinin, anlatmaya çalıştığım hususları duyunca bana nasıl güzel tavırlar sergilediklerini ve bunlardan birisinin “Kardeşim, burada sana karşı apaçık şekilde bir şeyler döndürülüyor. Anlattıklarını da dinledim, hepsi çok doğru, çok mantıklı. Bu hastahaneyi ve doktorları dava et, öttürürsün” dediğini…

Ya da doktor Pınar’ı jandarma personellerinin önünde nasıl da köşeye sıkıştırdığımı, gerçek yüzünü meydana çıkarttığımı, tezatlarını yalanlarını yüzüne vurduğumu, rezil olduğunu ve oradaki jandarmaya “şahit olacaksın” dediğimde hislenmiş bir şekilde ve onay kastıyla kafa salladığını ve daha onlarca kısmı, hususu anlatmadım.

Doktor Çiğdem ve doktor Pınar’ın “Benim anlattıklarımın doğruluğunu 15 dk da internet taraması ile bile anlayabilirsiniz. Vaktiniz yok anladım ama kaçıncı defadır söz veriyorsunuz, bakacağız diyorsunuz da bakmıyorsunuz, bakın, internette bile deliller paylaştım. Onbinlerce yayınım var koca ülkede ve dünyada nasıl ses getirmişim de karşıma aklı başında bir kişi çıkıp da -İşte mfs nin tezatları, artniyeti- diyememiş. 46 raporlu birisi kullanılmış, deli olduğumu iddia etmiş, kendi raporunu montajla bana uyarlamış, bunun arkasında da Zeki Çalışkan var. Siz bu işi kısacık sürede çözebilirsiniz” gibi çıkışlarım karşısında ne hallere düştüğünü de anlatmadım. Bunların detaylarını anlatsam zaten, o kurumda deprem olur, hemen soruşturmalar ve yargılamalar başlar.

08 Ocak 2020 tarihinde hastahanede tutulduğum hücreden ceza evine dilekçe yazdım ve müdürü bilgilendirdiğim gibi dilekçemin kopyasının İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne, diğer kopyasının da İst. And. Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesini istediğimi ve bu dilekçenin hala bulunamadığını ama gönderme faks raporunun elimde olduğunu anlatmadım Zeki… Sadece bu dilekçenin yok edilmiş olması bile onlarca devlet yetkilisini ve hastahanede bu işe karıştırılan herkesi ve ardından seni ve çeteni içeri almaya yeter. Hem de vatana ihanet dahil onlarca suça ortak olmaktan, suçu ve suçluyu korumaktan Zeki…



Ceren Bilgesoy, Ceren Ateşal, bilmem ne Büyükkılıç v.s…

Benim Erenköy’ götürüldüğüm sıralarda personelin tamamına yakını gizli Yahudi ve gizli Ermeniydi Zeki… Biliyor musun bir keresinde işi gırgıra vurdum, Hakan Dağüstün diye sözde bir doktora “Sizin adınız soyadınız tuhaf… Sabetaycı mısınız?” dedim de halini bir görseydin Zeki… “Neden bahsediyorsunuz anlayamıyorum” deyince gayet sakin şekilde “Ceren Bilgesoy ve Ceren Ateşal da Sabetaycılar mı? Ne kadar tanıyorsunuz bu kişileri?” dedim. Çıkamadı işin içinden, gerginlik oldu biraz, ben sakin kaldığım halde… Baktım Jandarmalar bu hususlarda hassaslar, rahatsızlıklarını belli ettiler, konuyu anlamasalar da doktorlara sıkıntı çıkarttığımı zan ettiler de ben de “hiç gereği yok, mahkemelerde zaten ben bunları göreceğim” dedim içimden ve üstelemedim.

Şimdi beni dinle insan şeytanı!

Seni tabir ve tarif edebilecek kelimeler benim lügatimde yok. Senin seviyene istesem de inemiyorum. Nasıl bir şeytan olduğunu senelerdir anlatıyorum. Otuz kadar avukat arkadaşını ne kadar vahim iddialarla suçladım da üzerine iki sene olacak, biriniz bile benden davacı olamadınız. Biriniz bile hiç değilse “Akıl sağlığı yerinde değildir.” diyemediniz. it gibi titrediniz arka planda…

Ne zaman şu AKPKK organize suç, terör ve ihanet örgütünü köşeye sıkıştırsam, şu Tayyip’i şamar oğlanı yapsam ve cemaatimizin içindeki adamlarını, o münafıkları duvardan duvara vursam, karşıma sen çıkıyorsun.

Bak buraya yazıyorum, ben çilemi doldurdum, cefamı çektim, imtihanlarımı geçtim ve bundan sonra önceki gibi birisi değilim… İçeri girmek, sıkıntılar çekmek, geri durmak beni irademle yaptığım, dinimle yorumladığım ve karar aldığım hususlardı. O devir bitti… Bunu o devreleri yanmış kafana iyice kazısan iyi olur.

Bu sözlerimi kale almayıp da basit basit hamleler yapacaksan bil ki sert karşılıklarımı göreceksin. Hükumet mi krize giriyormuş, devlet ve yargı otoritesine itaat mi terk ediliyormuş, memlekette çok yönlü bir kaos mu çıkıyormuş, milyonlar sokaklara mı dökülüyormuş, peşinize mi düşüyormuş hatta iç harp mi çıkıyormuş, umurumda bile olmaz. Bu kadar hukuksuz şeylerin üzerine hala “Ben yaparım olur” tarzıyla ve devlet gücünü, adli gücü istismar ederek hala yol almaya kalkarsanız, devletin makamlarını delillere boğarım. Sistem o anda durdurulursa kaos çıkar ve ben bile durduramam hatta yönlendiremem. Bu kadar senedir nadiren somut deli paylaşmamın en büyük sebeplerinden/hikmetlerinden biri de bu zaten…

Beni zorlama, seni 3. köprüden aşağı doğru asarım, yanına çeteni de asarım ve leşlerinizi de aylarca orada bırakırım. Bilirsin, ben dediğimi yaparım.



Türkiye’de hukuk varsa, şu gördüğün ve UYAP’ a girmesini çok çok zor sağladığım, yok edilmesine izin vermediğim şu dilekçem hepinizi bitirir…

Türkiye’de hukuk yoksa, biz yine kendimizden vererek sabır ederken bir de daha da damarımıza basacaksanız, bu mfs, bu cemaat ve bu millet işini bilir. Artık isyan çığlığı duyarsınız “Bu ses de ne” derken milyonlarca ayağın altında kalırsınız.

İnsanların sabrını bu kadar zorlamak, haddi bu kadar aşmak, aklı başında kişilerin yapacağı iş değil, şeytanlaşmışsınız. O halde inceldiği yerden kopsun. Haydi meydan sizin…


Ahmaklarsınız!

Geçen seneki yayınlar duruyor. Açıp açıp bakın. Ben size kırk kere “Hukuk kartını oynamayın. Az akıllı olun. Dosyalarımı oynamayın. Bununla üzerime gelmeyin. Hiçbir şey tutturamazsınız. Ben gerçek manada gitmiyorum hukuka elimde bunca delil varken ve zorlamıyorum bu yolu, bir de siz bu halde benim üstüme hukuk kartıyla mı geleceksiniz?” mealinde yazıp durmadım mı?

Büyük bildiklerim izin vermediler ve benim manen daha da tekamül etmemi, geleceğe hazırlanmamı istediler ve bir de nasihat almayan bu millet hak ettiği belaları bulsun dediler de boyun büktüm. Kırk kere “Olaylara sizin gibi bakmıyoruz. Bizim maneviyatımız ön planda…” dedim durdum.

Ne oldu şimdi? Çıktım, istesem çıktığım gibi hepinizi hukuk kartıyla ezer geçerdim. İstesem şimdi bile ezer geçerim. Ben gitmedim yine bu yola, bu şartlarda bir daha siz mi bu kartı kullanacaksınız? Öyle bir dünya yok… Haddinizi aşmayın. Neyi neden yaptığımı biraz biraz izah ediyorum, bu defa olsun dinleyin. Yoksa ortalık fena karışacak.

Size söyledim, girin Suriye’ye, girin Libya’ya ve savaş çıkartın. İç savaş çıkartın. Kıtlığa sebep olun, hiçbirini bozmayacağım. Hala anlamadınız mı benim sözüm, sözdür… Yıkılsın ortalık, temizlensin şu memleket ve şu dünya, sizin planlarınıza da uyuyor işte…

Öyle zan ediyorum ki bir şeyleri yanlış hesap edeceksiniz Onur, Çiğdem, Vedat, Begüm ve diğerleri…

Ben sizi orada iken de çok ikaz ettim ama dinlemediniz. Şimdi bir kez daha ikaz ediyorum ki tepedekiler sizleri kurtaramazlar. Kendilerini kurtarmak için sizleri harcamak zorundalar… Hala onlara ümit bağlarsanız daha da feci akıbetlere sürükleneceksiniz. İtirafçı olun, her şeyi benim anlattığım gibi dosdoğru anlatın, baskı altında olduğunuzu, tehdit altında olduğunuzu ağız birliği ile söyleyin ki cezalarınız çok çok hafifler. Aksi halde her ihtimalde sizleri bir şekilde bitirecekler.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Kod uyumsuzluğu…

Sorunların en temelinde bu da var; Kodlar uyuşmadı…

Nuh aleyhisselamı dinlemediler ve sonunda DNA’lar çakıştı, sorunlu melez ırklar oluştu.

On binlerce senedir bu kod uyumsuzluğu düzeltilemedi.

Melezler…

Bu yazacaklarım, ırkçılık, düşmanlık, ayrıştırmak ve aşağılamak gibi görülmesin. Çok sayıda hükumetin, liderin ve etkili kişinin bu gerçeği fark etmesini ve kabullenmesini çoktan sağladım, artık insanlık da bunları bilsin…

Çinliler, Japonlar ve siyahiler… Bu ırklar, tam olarak bu dünyanın insanı değiller, melezler… On binlerce sene önce dünyamızda yüksek teknoloji çağı yaşanıyorken, onlarca farklı uzaylı insan türü, dünyamıza gizlenmeden geliyordu. Bizim dünyamızın insanları da onların dünyalarına gidiyordu. Bu süreçte, Nuh aleyhisselam yasaklamış olmasına rağmen türler arasında cinsi münasebet kuruldu.

Bizden daha uzun boylu, güçlü ve açık tenli bir uzaylı insan türü ile bizim dünyamızın insanlarının cinsi münasebet kurması ile melez bir tür olan siyahiler/zenciler meydana geldi.

Daha başka bir uzaylı insan türü sayesinde Çin ırkı, başka bir uzaylı tür sayesinde de Japon ırkı meydana geldi.

Nuh aleyhisselamdan sonraki yüksek bilim ve teknoloji devrinde, bazı yetkili kişiler, kod uyuşmazlığını düzeltmek istediler.

Çok denemeler yaptılar, sonuca yaklaştılar ama tam sonuca ulaşmadılar. Çinlilerin, Japonların ve siyahilerin genetiğine yapılan bu müdahaleler sırasında, başka bir ara ırk da oluşmadı.

Tartışmasız bir gerçek var ki kod uyuşmazlıkları düzeltilebiliyor. Başkaca dünyalarda da benzer sıkıntılar yaşandı ve genetik bilimindeki gelişmeler sayesinde düzeltildi. Zaten bu kadar ilerlemenin ardından da gerçek insan derisine, gerçek insan saçına, gerçek insan dokularına sahip robotlar yapılabilir oldu. Ve derinin/dokunun bir anda ayrılıp sonra birleşip iz bırakmadan kaynaşması mümkün oldu.

Nuh aleyhisselamın oğullarından Yafes de başka dünyaya gitti ve orada melez bir türün oluşmasına sebep oldu. Nuh tufanı sırasında da zaten Nuh’un gemisi başka bir dünyaya gitti. Sonra o yüksek teknoloji ürünü gemi kullanıldı, bir zaman sonra eskidi ve sökülüp parçalandı.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bazı devletler, geçen sene verdiğim bu bilgileri bilimsel zeminde doğruladılar. Ben, manevi usullerle elde edilmiş bir bilgiyi paylaşmıştım ama artık bu bilgi bilimsel temeli olan bir bilgi…

(2 Ağustos 2020 tarihinde soysal medyada paylaşılan MFS notu)

Fatih Tezcan!

Sen de iyi görünmüyorsun. Sen zaten perişan bir haldeydin, şimdi hepten bitik görünüyorsun. Resmime bakıp bakıp dakikalarca kendi kendine konuşuyorsun. Bana uzun uzun küfürler ediyorsun. Aniden susuyor, sonra yine seriye bağlıyorsun. Kısa süre önce neler konuştuğunu unutup, zıddına değerlendirmeler yapıyorsun. Şuursuzun teki olmasan, bunca şeyi okuyup anladığın halde, bilgisayar ve telefon başında bu kadar boş bulunmazsın.

Dikkat et kendine, iyi gitmiyorsun. Neden bu kadar sarsıldın, bir gün böyle olacağı belli değil miydi? Sakin kal, daha içeri gireceksin, sürüm sürüm sürüneceksin, ibret-i alem olacaksın. Ettiğini bulmaya başlayacaksın. Sonra bir vesile ile öleceksin, sonsuz hayata geçeceksin. Orada selefi/vehhabi yaptığın ve sonsuz cehenneme gönderdiğin yüz binlerce kişi boğazına sarılacak, savunduğun ve desteklediğin sözde İslami terör örgütlerinin katlettiği yüz binlerce kişi de boğazına sarılacak. Neler, neler olacak. Bence sen içeriye girmeyi dertten sayma, ölüme çare ara… Ölmemenin ve öte tarafa geçmemenin yolunu bul.

Yedi sene karşıma bile çıkamayıp bana bulaşmaktan geri durdun da sonra kimin, kimlerin gazına geldin ve sosyal medyadan yüz binlerce AKPKK’li lüzumsuzunu üstüme saldın Fatih? Hangi akla uydun da linç edilmemi, öldürülmemi, içeri atılmamı, bir şekilde susturulup oyundan düşürülmemi istedin?

Demedin mi “Bu MFS bu güne kadar kaç büyük pusudan çıktı, buradan da çıkar ve bunun hesabını bana ağır sorar” diye?

Bak yazayım, aslında senin geçenlerde ne söylediğin değil benim meselem, seninle de şahsi husumetim var. “Öyle olmaz, böyle olur. Haydi sen de gör gününü” diyeceğim. Yoksa ben, kaos çıkartılmasına hatta iç savaş çıkarılmasına bile çok karşı değilim. İşimize geleceğini en baştan beri tekrar tekrar söyledim.

Bak şimdi buraya yazıyorum. Şimdi güçleri yetiyorsa senin içeri girmene mani olsunlar. Hatta süreci ağırdan aldırsınlar. Ya sen en kısa sürede içeri konacaksın ya da ben yurt içinde ve dışında Ankebut Ağı’na nükleer bombalar atmak misali ağır darbeler vuracağım.

Mehmet Fahri Sertkaya

Paralar nerede? ESA’yı kim soydu? Dünya insanlığını kimler ayakta uyuttu?

Bilinen dünya tarihinin en büyük sahtekarlıklarından biri de ESA üzerinden sergilendi.

İnsanlık, hiçbir zaman bir kuyruklu yıldızı yakalayamadı.

Resmi anlatıma göre Avrupa Uzay Ajansı (ESA), 67P ismini verdiği bir kuyruklu yıldızı yakalamak için Rosetta isimli bir uzay aracı yaptı. İçinde Philae isimli bir de uzay robotu bulunduran Rosetta uzay aracı, 2 Mart 2004’te Ariane 5 adlı füzeyle fırlatıldı ve 6 Ağustos 2014 tarihinde de kuyruklu yıldızın etrafındaki yörüngesine girdi.

Resmi anlatım ile gerçekte yaşananlar arasında uçurum gibi bir fark var.

ESA bu proje kapsamında resmen 1.3 milyar Euro, gayr-i resmi olarak ise 3 küsur milyar Euro para aldı. Bu kadar büyük para ile bir Rosetta bir de Philae üretti ama bunlar, NASA’nın Mars’a gönderdiğini iddia ettiği bazı robotlar gibi sadece görüntüden ibaretti. O şekillerde, o boylarda ve dış görünüşte araçlar gerçekten üretildi ama bunların üzerinde ve içinde işe yarar bir şey yoktu. Dolayısı ile bunlar pek masraf edilerek üretilmiş şeyler de değildi. Yine çirkin oyunlar döndü.

Oyun kuralına göre oynandı.

“Boş kutu” denebilecek Rosetta ve Philae yine de uzaya fırlatıldı. Sonra da kendi akıbetlerine bırakıldı. ESA tarafından dünyadaki kontrol merkezinden kontrol edilmedi. Edilmek de istenmedi. İsteseler de Rosetta’yı ve içindeki Philae’yi kontrol edemezlerdi. Çünkü kontrolü mümkün kılacak sistemlere sahip değillerdi. Sadece üzerlerinde sinyal verici ve görüntü aktarıcı basit sistemler vardı. Bir süre kontrol merkezi tarafından sinyal/görüntü takibi yapıldı. Sonra başı boş yol alan Rosetta uzaydaki bir göktaşına çarpıp parçalandı. Lakin plan gereği bu yaşananlar kimseye duyurulmadı.

Bilimsel çalışmalara, Rosetta’ya, Philae’ye harcanmayan milyarlarca Euro ise ESA üzerinden yine aynı yere, Ankebut Ağı’na aktarıldı. Bize AWACKS’lar üzerinden kazık atan Sanhedrin hahamları, Avrupalılara da Rosetta üzerinden kazık attı.

Konseyler, çok sayıda Avrupa devletinin ve ayrıca ESA’nın başına sızmış olup bunları kontrolünde tutan adamlarına ve ESA çalışanları arasındaki bazı kritik adamlara da pay verdi. Onlara toplamda verilen pay/para, konseylere kalan paranın yanında devede kulak kaldı.

ESA, Rosetta uzay aracının fırlatılışından on sene sonra dünyayı heyecanlandıran açıklamalarını yapmaya başladı ve planın kalan kısımlarını uyguladı.

Planın bu kısmı da sorunsuz atlatıldı. Planlanan zamanda, planlanan açıklama yapıldı ve “Philae uyuya kaldı. Enerjisi bitti” denildi. Yavaş yavaş bu konu gündemden düşürüldü. Bunca oyun oynanırken bol bol ESA reklamı yapıldı. ESA, Avrupalıların hatta insanlığın gurur kaynağı oldu. Bir taşla birkaç kuş birden vurulmuş oldu.

Dünya tarihinin en sıradışı, en büyük dolandırıcılık ve sahtekarlık faaliyetlerinden biri olan bu işte, çok sayıda ESA personeli de kullanıldı.

ESA içindeki az sayıda yetkili gerçekte neler döndüğünü ve paranın Ankebut Ağı’na gittiğini biliyordu. Bazılarını ise fırlatmadan bir süre sonra tava getirdiler. “Rosetta bir göktaşına çarptı. Bu kadar masraf etmiş ve insanları da bu kadar umutlandırmıştık. Bu, basit bir kayıp değil. Bunu insanlara anlatamayız. Sakin kalmalıyız” diyerek yönlendirmelere bir başladılar ve sonra “Yapacak bir şey yok, bu görev devam ediyormuş rolü oynamak zorundayız.” ayarına geldi. Ve bu oyunu oynamaya bir başladılar, sonuna kadar oynadılar. Bu arada bu oyunun içindeki çok sayıda kişiye de işe yarar meblağlarda para dağıttılar.

Resmi anlatıma göre Rosetta, 67P dedikleri ve resmini gördüğünüz kuyruklu yıldızı yakaladı. Sonra içindeki Philae uzay robotu bu kuyruklu yıldıza indi. Lakin bu resmini gördüğünüz şey, bir kuyruklu yıldız değil. Rosetta fırlatılmadan öncesinde ESA tarafından görüntülenmiş ve kataloğa girmiş bir göktaşı. ESA, zaten elinde görüntüleri mevcut bulunan büyükçe bir göktaşını 67P kuyruklu yıldızı diye yutturdu.

Philae’nin 67P kuyruklu yıldızına indiğinin görüntüleri olduğu iddiası ile paylaşılan görüntülerin tamamı montaj… Görülen gök cismi gerçek ama o bir kuyruklu yıldız değil, üzerindeki Philae ise fotomontaj ile eklendi.

“Kuyruklu yıldızın sesi” ya da “500 milyon km uzakta şarkı söyleyen kuyruklu yıldız” gibi başlıklarla ve Avrupa’nın çok büyük bir başarısı olduğu iddiaları ile paylaşılan bu ses kaydı da gerçek değil. Sanal/dijital olarak üretildi.

Koca Avrupa’da bazı askeri ve idari yetkililer, bir şeylerin tuhaf olduğunu anladılar. Dikkat çekmeden soruşturmalar yaptılar ve kandırıldıklarını, aynı zamanda büyük çapta soyulduklarını kabullendiler. Dosyalar oluşturdular ve bazı basın/medya kuruluşlarına gönderdiler. Lakin Ankebut Ağı’nı ya hiç bilmiyorlar ya da tam bilmiyorlardı. Gönderdikleri basın ve medya kuruluşlarının çoğu Ankebut Ağı’nındı. Bunlardan hariç kalanlar ise o dosyalarda anlatılanları haber yapmaya cesaret edemediler. Zaten hazırlanan dosyalar kısmen hatalıydı. Konu tam isabetle çözülememiş ve anlatılamamıştı.

NASA’dan sonra ESA’da da işlerin nasıl döndüğünü anlamış olduk

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

“Tam zamanı”

Japonya, yaklaşık bir senedir içten içten bir mücadele veriyor, Ankebut Ağı’nın, ABD’nin nüfuzundan çıkmaya çabalıyor. Aslında Japonya bu mücadeleyi onlarca yıldır veriyor ama son bir senedir şartların çok değiştiğini düşünüyorlar. Hususiyle bizim Ankebut Operasyonumuzdan sonra çok memnun oldular, sevindiler ve güçlerinin arttığını, karşı cephenin çok yara aldığını düşündüler.

Rusya ile müttefik olduğumuzu açıklamamıza sevindiler. Ankebut Ağı’nın nüfuzundaki bazı devletlerde nelere sebep olduğumuzu gördükçe ve özellikle son birkaç haftadır Ankebut Ağı’nın karşımızda ne hale düştüğünü gördükçe, onları Golan Tepeleri meselesinde de ne hale düşürdüğümüzü gördükçe “Tam zamanı” dediler ve kesin kararı verdiler, açıkça hamle yapıyorlar.

2011 yılındaki büyük deprem ve sonrasında yaşanan Tsunami’den sonra Japonya’da ABD karşıtlığı içten içten çok daha güçlendi, büyüdü. Çünkü Japonlar, Japonya’da daha önce yaşanmış çok sayıda büyük depremler ve diğer afetler gibi, 2011’deki büyük depreme de ABD’nin HAARP sistemi ile sebep olduğunu kesinlik derecesinde biliyorlar. Kısa bir süre önce Japon yetkilileri ABD’ye “Siz zaten bizi HAARP teknolojisi ile defalarca vurdunuz” dediler ve tavır koydular.

Japon hükumeti, Golan Tepeleri ve İran’ın Devrim Muhafızları meseleleri vesilesi ile ABD’ne ve Ankebut Ağı’na karşı böyle bir çıkış sergileyerek bizlere ve müttefiklerimize samimiyetlerini ve ciddiyetlerini gözler önüne seren açık bir mesaj vermek istedi ve verdi.

Yıllardır paylaşımlarımı dikkatle takip eden Japon siyasetçileri ve hususiyle de Başbakan Shinzo Abe, gerçekten de güzel dostluklar ve itifaklar kurulabilecek kişiler. Japon hükumetinin bu kararı alması, dünya tarihinin akışında çok kritik kırılma noktalarının yaşandığı şu zamanda, dünya insanlığının çok faydasına oldu. Biz Japonya ile gerçek bir dost ve müttefik olmak kararlılığındayız. Müttefiklerimiz de en kısa süre içinde Japonya’ya aynı samimiyetle karşılık vereceklerdir.

Mehmet Fahri Sertkaya