Etiket arşivi: Geçmiş teknoloji çağları

Şi’ra (Sirius) yıldız sisteminin hakikati

İki güneşli olarak bilinen bu sistemde tek tabii/doğal güneş var, o da Sirius A denilen güneş. Sirius B denilen ve Sirius A’nın yanında cüce kalan şey de bir güneş ama o suni bir güneş. Çok ileri bilim ve teknolojiyle ve dev metal levhalar diyebileceğimiz şeyler de kullanılarak yapılmış bir suni/yapay güneş o… Sirius B, enerjisini Sirius A’dan alıyor. Bu sistemde üçüncü bir bileşenin bulunması gerektiğini ifade edenler, isabetliler. Çünkü biri hakiki, biri suni iki güneşin merkezinde kalan üçüncü bir gök/uzay cismi daha var.

Söz konusu üçüncü cisim de bir suni gezegen. Bu suni gezegenin içinde volkanik faaliyetler yok. Bu gezegende yanardağlar yok. Bu suni gezegende mükemmel kalitede yaşayan, çok sağlıklı insanlar var. Su, yeşil, hava, hepsi çok bol ve çok temiz. Bu gezegenin etrafında da gazlardan, tozlardan enerjiden/radyasyondan oluşan bir koruma kalkanı var.

Sirius sistemi, her şeyin ince ince hesaplanmasıyla ve mükemmel şekilde yapılmış bir suni sistem ki aradaki suni gezegen sadece kendi etrafında dönüyor. Güneşlerin etrafında dönmüyor.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi

Dünyanın en büyük 11. şehri, bir Çingene şehridir

Bir yanlış bilginin düzeltilmesi gerekiyor. Dünyada en çok Çingene bulunan ülkeler sıralaması çok hatalı… Kaynaklarda yanlış bilgiler var.

Pakistan’ın en kalabalık şehri olan Karaçi şehri, yaklaşık 20 milyon Çingenenin yaşadığı bir şehir ve dünya sıralamasında belki de en çok Çingene yaşayan ülke de Pakistan’dır.

Ayrıca Çingeneler Firavun’un soyudur. Dünyaya Hindistan’dan değil, Mısır’dan yayıldılar. Hindistan’da günümüzde sihir ve büyünün bu kadar yaygın olmasının bir sebebi de Mısır’dan Hindistan’a giden ve şimdi Çingene oldukları pek bilinmeyen bu millettir.

Zamanında Musa aleyhisselam Firavun’un kavmine beddua etti. Firavun Kızıldeniz’de boğulup helak oldu ama kavminden o anda ölmeyenler de çoktu. Onlar Mısır’da duramaz oldular. Dünyaya yayıldılar. Aslında bu yaşanmadan önce Firavun da çeşitli iddialarla, kandırmalarla kavmini/çingeneleri dünyanın farklı yerlerine gönderip yerleştirmişti. Lakin bunlar küçük gruplardı. Firavun zamanında Hindistan’la Mısır arasında münasebet kuvvetliydi ve Firavun’un kavmi, Hindistan’ı kendine yakın görüyordu. Hindistanla Mısır arasında gelin alınıp veriliyordu. Daha Firavun helak olmamışken bile bu iki millet arasında kaynaşma başlamıştı.

Çünkü o zamanda dünya siyasetini biyonik robotlarla elinde tutmak isteyen uzaylı türler, Hindistan’da da Mısır’da da söz sahibiydiler. Kendilerinin nüfuzu altında olan bu iki milleti onlar kaynaştırdılar. Hindistan’da Türk nüfusu da çoktu ve onların hakim olmasını istemediler.

Mısır’daki Kıptilerin Çingene olduklarını inkar etmek de hoş değil… Hiçbir dürüst tarihçi bu gerçeği inkar edemez, Kıptiler de Çingene…

Zaten Hindistan, Mısır ve dünya tarihine bu gözle bir bakılsa, bütün gerçekler meydana saçılacak. O tarihlerde bütün dünyada olduğu gibi Hindistan’da çok yüksek bilim ve teknoloji çağı yaşanıyordu. Musa a.s. zamanında da yüksek bilim ve teknoloji vardı.

Hindistan’ın efsanelerinde (Mahabharata) geçen uçan araçlar (vimanalar), uçan halılar, ateş topları, lazer silahları hatta ses bombaları kullanılarak yapılan savaşlar ve benzeri şeyler de hep gerçek hayatta yaşanan teknolojik gelişmelerin ve hadiselerin, sonra teknoloji yok oldukça efsane zan edilmesinden ibaret.

Lanetli Firavun, şekli eski Roma at arabalarına benzeyen, çok ileri teknoloji ile imal edilmiş, tekerlekleri olmayan, yerden birkaç karış kadar yükselerek havada giden bir araca biniyordu. Bu araçların özellikleri sınırlandırılmıştı ve havaya çok yükselemiyorlardı. Şehir içinde sık kullanmak için veya merasimler için geliştirilmiş araçlardan biriydi.

Firavun, Musa a.s. ‘ın ve onun peygamberliğine inananların (müslümanların) peşinden giderken bir mucize olarak Musa a.s. Kızıldeniz’in suyunu ikiye ayırdı. Firavun, su tekrar birleşirken, kurtulamayacağını ve kesinlikle öleceğini anladığı anlarda bu aracın üzerinden indi, yere kapandı, secde etti “Ben de Musa’nın Rabbine iman ettim” dedi ama iş işten geçti ve bu iman kabul edilmedi.

Bu kavmin üzerinde hala Musa aleyhisselamın bedduası duruyor, devam ediyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Bir Adem, iki Havva, iki gezegen

Venüs insanları

Bir Adem, iki Havva, iki gezegen

Bilinen uzayda, suretleri biz dünya insanlarına en çok benzeyen insan türü Venüs insanlığı…

Öyle ki onlardan biri bizim dünyamıza getirilse ve bizler gibi giyinip aramızda dolaşmaya başlasa, kimse onun Venüslü olduğunu anlayamaz. Tersi olsa, biz Venüs’te Venüslüler gibi giyinerek ve davranarak dolaşsak, Venüslüler de bizim dünyalı olduğumuzu anlayamazlar. Kendilerinden biri zan ederler.

İlk insan ve ilk peygamber olan, kendisine ilahi kitap değil ama 10 sayfalık ilahi metinler (suhuf) indirilen Adem aleyhisselamın sol kaburga kemiğinden Havva validemiz yaratıldı ama sağ kaburga kemiğinden de başka bir Havva yaratıldı. İşte dünya insanlarından herkesin bilmediği, sadece çok büyük mesafe almış İslam alimlerinin bildiği bu Havva Venüs’te indirildi ve orada yaşatıldı. Adem aleyhisselam bir peygamber olarak mucize gösteriyor ve aynı anda iki ayrı gezegende bulunabiliyordu. Hani şimdilerde bilim adamları “Kuantum fiziğine göre bir insan aynı anda birden fazla yerde bulunabilir.” diyorlar ya, işte onun misali olan ama bilimle, fizikle, tedrisatla yapılmayıp mucize ile yapılan bir şeydi bu…

Venüs’te de bizim Adem babamızın soyu bu Havva vesilesiyle devam etti ve Venüs insanlığı oluştu. Bu Havva’nın sureti de biz dünya insanlarının sureti gibi olunca, bu soydan gelenler de tıpkı dünya insanları suretinde oldular. Lakin bu Havva’nın iç organ yapısında ufak farklılıklar vardı ve halen Venüs insanları ile aramızdaki ince/detay farklar dış görünüşte değil de iç organ yapısında var.

Venüs’e giden gelinler, Venüs’ten gelen gelinler

Habil ve Kabil’in gerçek hikayesi…

Adem babamıza bir de Venüslü bir Havva verilince, orada da nesli çoğaldı. Venüslü Havva ilk gebelikte ikiz çocuklar doğurdu, biri kız ve biri erkek doğdu. Dünyalı Havva da ilk gebelikte biri erkek ve biri kız olmak üzere ikiz çocuklar doğurdu.

Sonra bunlar büyüdüler ve evlilik çağına geldiler. Dünyadaki kız çocuğu Venüs’teki erkek çocuğuyla ve Venüs’teki kız çocuğu dünyamızdaki erkek çocuğuyla evlendirildi. Bu gelin alma ve gelin verme işi birkaç nesil boyunca da devam etti. Bu şekilde hem Venüs’te hem de dünyamızda ademoğulları yayıldı, çoğaldı. Birilerinin zan ettiği gibi Adem babamızla Havva validemizin üst üste yaşanan gebeliklerde hep ikiz çocukları doğmadı, sonra bu ikizlerde doğan kendi öz kızları ile öz oğullarını birbirleriyle çapraz olarak evlendirmedi. Asla bir kardeş evliliği olmadı.

Habil ve Kabil hadisesi de tam olarak bilindiği gibi değil. Kabil Venüslüydü. Habil dünyalıydı. Kabil kendisine nikah düşen, helal olan dünyalı kızı değil de Venüslü olup kendisinin kardeşi de olan ve kendisine asla nikah düşmeyen kızla evlenmek istedi. Buna asla izin verilmedi ve nefsine ayrıca şeytanına uyarak ilk defa kan döken, ilk defa insan öldüren ve ilk defa kadın fitnesine düşen kişi oldu.

Birçok peygamberin hanımları ve çocukları imtihanı kaybedip ayaklarını kaydırdıkları gibi Venüslü Havva da az kalsın kaybediyordu ve ayağını kaydırıyordu. Bu tehlikeli hallere düşmesine de kıskançlığı sebep oldu. Adem babamızın dünyalı Havva’yı daha çok sevdiğini, kendisini daha az sevdiğini sürekli söylendi durdu. Bu nedenle hep tavırlı ve geçimsiz oldu. Bunu evlatlarına da hep söyledi ve onları sürekli olarak doldurdu, yanlış yönlendirdi. Evlatlarında dünyalılara karşı bir düşmanlık hissi oluşturmak istedi. Venüslü olan Kabil’in bu şekilde biri olmasına en çok da annesi olan Venüslü Havva sebep oldu.

Kabil, kendisine nikah düşmeyen, babasına yakışır şekilde maneviyatı çok kuvvetli de olan kız kardeşini eşi yapmak istedi ve sert tepki görünce de bu kardeşini kaçırmayı denedi. Çok kuvvetli maneviyatı olan bu kız çocuğunu Allah Habil vesilesiyle korudu ve Kabil onu kaçıramadı. Habil de kız kaçırmaya mani olurken çıkan kavgada Kabil tarafından öldürüldü.

Adem aleyhisselam da hem bir cinsi sapıklık peşinde koşan hem de bu uğurda mücadele ederken haksız yere insan da öldüren diğer diğer oğlu Kabil’i idam etti. Hukukun gereğini yaptı ve kısas uyguladı.

Kabil, Habil’i haksız yere öldürdükten ve bu elim hadise yaşandıktan sonra dünya ile Venüs arasında gelin alma ve gelin verme işi sonlandı. İki dünyadaki ademoğulları zaten yeterince kalabalık olup yayılmışlardı.

Venüslü Havva ayağını tamamen kaydırmadı, dinden çıkmadı ve sonsuza kadar cehennemde kalacaklardan olmadı. Bu elim hadise yaşandıktan sonra çok ama çok pişman oldu, çok uzun süre af diledi Allah’tan ama dinden ama tamamen dinden çıkmadı. Müslümanlar arasında hep mevzu olan “Havva validemiz çok uzun süre ağladı ve Allah’tan affını diledi.” denilen Havva da işte bu Venüslü Havva idi. Venüs’te uzun süre ağlamış ve Adem aleyhisselamdan da ayrı kalmıştı.

Adem babamız ile Havva validemizin dünyaya ilk gönderildiklerinde ayrı ayrı yerlerde ve birbirlerinden asırlarca uzak kaldıkları, gözyaşları ve dualarla arayarak birbirlerini asırlarca sonra buldukları iddiası da doğru değil. Dünyaya gönderildiklerinde bir arada, yan yanalardı.

Daha sarsıcı gerçekler de var. Adem babamız dünyaya gönderildiğinde dünyada insan eliyle ve teknolojiyle üretilmiş aletler, cihazlar ve insan eliyle inşa edilmiş binalar da vardı.

Aslında bunun nasıl mümkün olabildiğin on seneye yakındır ara ara yazılarımın arasında anlattım da herkesin anlayabileceği şekilde anlatmamıştım. Bunu da ilk fırsatta her seviyeden herkesin anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışacağım.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

..

Adem babamız zamanında dünyada şimdi olduğundan daha ileri bilim ve teknoloji vardı

Bazılarının kocaman ordular kurarak bana ve ekibime şiddetli metafizik saldırılar yaptığı anlarda, bundan zan ettikleri gibi tesirlenmediğimi ve bu anlarda bile işlerimi yapabildiğimi göstermek için, ayrıca restlerine rest çekerek onları perişan eden yayınlarıma devam etmek için, şimdi hazırlıksız şekilde, irticalen yazıyorum.

illustration of human body with energy beams

Herkesin anlayabilmesi için halk dilinde yazacağım.

Yazdıklarımı, tashih bile etmeden olduğu gibi atacağım. Sonra vaktim olursa döner tashih ederim.

Adem babamız zamanında ya da daha önceki milyonlarca Adem babalar zamanında dünyamızda nasıl olup da yüksek bilim ve teknoloji olabildiğini anlayabilmek için, kıyametin, surun üfürülmesinin ne demek olduğunu, maddeyi, ruhu biraz anlatmak lazım.

İnsan bir ruh ve bir de bedenden oluşur. Ruhun ne olduğunu tam manasıyla bilmemiz mümkün değildir. Bunlar, herkesin okuyabileceği yazılarda anlatılabilecek hususlar da değildir. Beden ise anasır-ı erbaadan yani dört ana unsurdan meydana gelir. Bu dört ana unsur ise ateş, su, toprak ve havadır.

Ateş, su, toprak ve havanın birleşmesinden meydana gelen beden ölümlüdür ama ruh ölümsüzdür. Sonsuza kadar yaşar. Bedenin derinliklerine bakıldığında ise atomlardan oluştuğu görülür.

Ölüm dediğimiz şey yaşandığında ruh bedenden melekler tarafından çıkartılır ve bedende değişmeler başlar. Soğur, rengi değişir ve sonra çürüme başlar. Çürüyüp yok olduğunu düşündüğümüz beden aslında tam manasıyla yok olmaz. Atomlarına ayrılır ki işin sırrı da burada, atomda…

Ölen bir insanın ruhu bedeninden ayrılınca bedeni çürümeye yani atomlarına ayrılıp gayb olmaya başlar. Gayb, gözümüzle göremediğimiz, elimizle temas edemediğimiz, kulağımızla duyamadığımız, burnumuzla koklayamadığımız, dilimizle tadamadığımız yani duyu organlarımızla varlığını bilemediğimiz/ölçemediğimiz şeylerdir. Atomlar gayb olurlar, bu vesileyle madde/cisim gözden kaybolur ama bu, gerçek ve tam bir yok oluş değildir.

Bu gayb olma hali sadece insan bedeni için geçerli değildir. Madde/cisim olan her şey için geçerlidir. Ağaç, elma, toprak, su, hava, hayvanlar, bitkiler, gezegenler, uzay ve daha üstündeki katlar cismani/maddi alemlerden olduklarından atomlarla bir araya gelmiş, var edilmiş şeylerdir. Kıyamet de bu şekilde kopar. Cisim/madde olan her şey bir anda gayb olur yani atomlarına ayrılır.

Close up of colorful atomic particle background science 3D illustration

Hz. peygamberimize (s.a.v.) kıyamet koparken koca dağların halinin ne olacağını sordular. Bu hususta Ta-Ha suresi 105. ayet-i kerimesi nazil oldu ve kıyamet koparken dağların nasıl yok olacağı haber verildi. Bu ayet-i kerimeye “toz duman haline gelecekler” manasını veren alimler de oldu, “Rabbin o dağları kökünden savuracak” manasını veren alimler de oldu. Konuyu özetle anlatacağım için bu gibi kısımlara, detaylara şimdi girmeyeceğim ama bu ayet-i kerimeyi zamanın uleması/alimleri atomu bilmediği için tam tefsir edemeyerek “Rabbin o dağları kökünden savuracak, ufalayıp dağıtacak, un-ufacık edecek” manalarını verdiler. Atom diyemediler ama çok yaklaştılar.

Kıyamet denilen hadise yaşanırken bütün insanlar, cinler ve madde olan her şey atomlarına ayrılacak. Bir anda gayb olacaklar. Yok olacaklar. İkinci sura üflendiğinde ise atomlarına ayrılmış her şey bir anda var olacak. Sadece insanların bedenleri değil, gezegenler/alemler, üzerlerindeki okyanuslar ve denizler… Kıtalar, ormanlar, her türlü eşya yeniden atomları birleştirilerek var edilecek. Kıyamet, yeniden diriliş gerçekleşecek. Lakin birinci sura üflendiği anda nerede ne varsa, yani atomlarına ayrılma sırasında ne nerede ne halde ise, bütün onlar aynı yerlerinde ve aynı hallerinde var edilecekler. İstisnası ise insanlar ve cinler…

Onlar, üzerinde yaşadıkları ve öldükleri gezegenlerinde yeniden diriltilmeyecekler. Tam manasıyla idrak edemeyeceğimiz bir alemde, devasa bir sahada bir araya getirilecekler. Mahşer meydanında…

Birinci surla birlikte, atomlara ayrılma, ikinci surla birlikte, atomların yeniden bir araya getirilmesi suretiyle yeniden vücut bulma, var olma halleri yaşanacak ama cinlerin de insanların da ruhları madde/cisim olmadıkları için atomlarına da ayrılamazlar ve olmayan atomları da birleşmez.

Ruhlar ahiret alemine geçecekler ki şimdi en temel seviyede o kısımları da izah etmeye çalışacağım.

Bir top düşünün ki içinde bir top daha var.

İçteki topun içinde de başka top olduğunu, onun içinde başka top olduğunu, o topun içinde de başka top olduğunu, iç içe toplar olduğunu hayal edin.

En merkezde de küçücük bir top olduğunu düşünün. İşte benzetmek gerekirse uzay dediğimiz alan o küçücük top. Şu andaki teknolojimizle uzayın başını sonunu bulamadık ve tahmin bile edemedik. Trilyonlarca gökada ve her gök adada trilyonlarca yıldız/güneş sistemi, her güneş sisteminde bir ya da birkaç gezegen olduğunu kuvvetle muhtemel olarak bilir olduk. Bunu kabullendik. Belki bunun da çok ama çok ötesinde sayılar vardır da bilemedik ve tahmin bile edemedik. Hatalı bir tabirle sonsuz uzay boşluğu da denildi ama uzay aslında sınırları olan bir alem, sonsuz/sınırsız değil ve alemler arasındaki en küçük alem…

Uzay dediğimiz en merkezdeki topu içinde tutan başka bir top yani alem de var. İşte orası birinci kat sema… Bütün alemler küre şeklinde ve uzay dediğimiz alan birinci kat semanın içinde. Bu kadar büyük bir uzay, birinci kat semanın büyüklüğünün yanında Arap yarımadasındaki bir yüzük misali küçücük kalıyor.

En merkezdeki toptan, en üstteki topa doğru giderken üst üste yedi kat sema var. İkinci kat semanın yanında birinci kat sema da Arap yarımadasındaki bir yüzük kadar küçücük kalıyor. Her sema katı, üstündeki sema katına nispetle bu derece küçük kalıyor. Yani kainatın/evrenin katları/tabakaları üst üste, birbirini kuşatmış şekilde, küre şeklinde ve her biri, içinde tuttuğu alemden akıl almaz derecede daha büyük. Öyle ise uzayı tahmin bile edememiş olan bizler, yedinci katın büyüklüğü hakkında ne diyebiliriz.

Dahası da var…
Yedi kat semanın üzerinde de ayrıca beş kat daha sema var. Yani benzeterek anlatırsak iç içe geçmiş on üç top var. Biri uzay dediğimiz en merkezdeki top ki o birinci kat semadan sayılıyor ve ayrıca bir sema katı olarak görülmüyor. On üç kat içinde yedi kat sema kısmı farklı maksatlarla var ama onun üstündeki beş kat sema katı ise farklı maksatlarla var.

Yedi katın üstündeki beş kattan en içte olanı, yani sekizinci kat diyeceğimiz kat Alem-i kürsidir. Onun üstünde ise Arş-ı Ala dediğimiz bir devasa kat var. İşte cennet ve cehennem orada bulunuyor. Uzaydaki hangi gezegende olursa olsun ölen insan ve cinlerin ruhları dokuzuncu kattaki Arş-ı Ala’ya melekler tarafından götürülüyor. Buraya ışık hızıyla bile trilyonlarca senede gidilemez ama ruh, meleklerin hızında götürülüyor.

Ölümle birlikte kabir alemine geçiliyor. Cesetler kabirlere konuluyor ama ruh bu kadar yüksek bir kata, Arş-ı Ala’ya çıkartılıyor. Cennet orada… Cehennem orada… İlliyyun orada… Siccin orada…

Azap çekecek ve cehenneme konulacak olan ruhlar, kıyamet kopup da hesaplar görülene, mahkeme-i kübra bitene kadar Siccin denilen yere konuluyorlar ve kıyamete kadar da durmaksızın azap çekiyorlar. Bu sırada kabirleri ile bağları da kopmuyor ve kabirlerine gelen kişileri görebiliyor ve duyabiliyorlar.

Azap çekmeyecek ve mükafat görecek olan ruhlar ise kıyamet kopana kadar İlliyyun denilen yere konuluyorlar ve bu sırada dünyadaki kabirlerine gelenleri görüyorlar ve konuşanları da duyuyorlar.

Birinci sura üflenince sadece dünyamızda ya da güneş sistemimizde ya da gök adamızda ya da uzayda değil, bu yedi kat semanın tamamında yani en merkezden dışarı doğru sekiz topta her şey gayb oluyor. Buralarda her kim varsa can veriyorlar, ölüyorlar, bedenleri atomlarına ayrılıp gayb oluyor ama ruhları madde olmadığı için yok olmuyor.

Sonra ikinci sur üflenince sadece bizim dünyamız ya da sadece bizim güneş sistemimiz ya da sadece bizim gökadamız değil, bu yedi kat sema içindeki cisim olan her şey atomları birleştirilerek geri getiriliyor. Lakin dinden mükellef olan akıl sahibi insanlarla cinler hariç… Onlar mahşer yerinde toplanıyorlar ama bu gezegenler/alemler, birinci sura üflenmeden önceki hallerine geri dönüyorlar.

Misal verirsek, dünyamız atomlara ayrışma başladığında her ne haldeyse, o halde tekrar geri geliyor, var oluyor. Nil nehri mi vardı, yine var ve yine aynı yöne akıyor. Kıtalar mı vardı, yine var ve yine aynı şekillerde ve büyüklüklerde duruyorlar. Dağlar, tepeler mi vardı, yine aynı şekilde ve aynı yerlerde var oluyorlar. Ormanlar, okyanuslar, denizler mi vardı, yine hepsi aynı yerlerinde ve şekillerinde var oluyorlar. Amazon ormanları ismini verdiğimiz ormanda bir maymun ya da bir kuş ya da bir karınca ya da bir solucan mı vardı, hep aynı yerlerinde var oluyorlar ama insanlar ve cinler yoklar. Onlara da atomları birleştirilerek bedenleri geri veriliyor, ruhları ile bedenleri yine bir araya geliyor, öldükten sonra dirilme denilen şey bu şekilde yaşanıyor ama onlar hesap vermeye mahşer yerine götürülüyorlar. Daha önce yaşadıkları gezegenlere değil…

Sonra…

Hesap görülüyor, öyle bir adaletli terazi var ki herkes herkesten hakkını alıyor. Cennetlik olanlar bu defa İlliyyuna değil de cennete konuluyorlar. Cehennemlik olanlar bu defa Siccine değil de cehenneme konuluyorlar. Bu arada yedi kat içinde de zaman işliyor. Allah bilir ne kadar süre geçiyor ama sonra Allah bu gezegenlere/alemlere yeni Ademler ve Havvalar gönderiyor. Bunlar, daha önce hiç dünya hayatı yaşamamış yeni Ademler ve Havvalar…

Sonra bunların da nesilleri çoğalıyor, belki yüz bin sene, belki beş yüz bin sene, belki de bir milyon sene… Allah’ın takdir ettiği kadar bir süre dünya hayatları/nesilleri devam ediyor, sonra bunların da kıyametleri kopuyor. Bunlar da nereyi hak etmişlerse oraya konuluyorlar.

Bu, bu güne kadar milyonlarca kez tekrar etmiş. Milyonlarca kere kıyamet kopmuş. Her seferinde yeni Ademler ve Havvalar gönderilmiş ve yeni cin soyları da gönderilmiş. Sadece bizim dünyamıza değil, üzerinde hayat bulunacak bütün dünyalara ayrı Adem ve Havvalar hemen hemen aynı anlarda gönderilmiş. Yani şu anda kat trilyonlarca gezegende hayat var. İnsan türünden ve dinden mükellef, akıl sahibi canlılar var ve insanın olduğu her gezegende ayrı ayrı cin türleri de var.

Kur’an ayetlerinde “Ey insanlar ve cinler!” diye hitap edildiğinde, kat trilyonlarca alemdeki bütün insan ve cin türlerine hitap ediliyor. Ve bütün bunlar aslında bir şey için var: imtihan…

Her kopan kıyametten sonra, belli bir süre geçiyor ve Allah istediği aleme/gezegene istediği Adem ve Havvayı gönderiyor. Lakin… Kıyamet son defasında kopmadan önce, o gezegende çok yüksek teknoloji varsa ne oluyor?

Çok güzel oluyor…

Kıyamet yaşanıyorken atomlara ayrışma kısmına gelindiğinde, dünya üzerinde tamamen erimemiş, bozulmamış, çürümemiş cihazlar, aletler, binalar, tüneller, çeşit çeşit köprüler, yollar, uçaklar, uçan daireler, toprak altında hayvan kemikleri/fosilleri varsa, onlar da ikinci sur üflendiğinde aynı şekilde geri geliyorlar. O insansız ve cinsiz gezegene yeni insan ve cin soyunu başlatacak Adem ve Havvalar gönderilmeden önce geçen uzun sürede de bu kalanlar bozulmamış, çürümemiş ve erimemişse, gelen Adem ve Havvalar bunların da mevcut olduğu bir dünyaya geliyorlar.

İşte bizim dünyamızda son seferinde bu, böyle oldu… Adem babamız ve Havva validemiz cennetten dünyamıza gönderildiklerinde dünyamızda, şu çağımızda olandan bile çok daha ileri bilim ve teknolojiyle yapılmış adeta her şey vardı. Adem aleyhisselam da zaten ilk insan olmanın haricinde, Allah tarafından kendisine her şeyin öğretildiği ilk peygamber olduğu için, bu teknolojik artıkları işler hale getirmeyi meseleden bile saymadı. Zaten içinden çıkartıldıkları cennette, bu dünyada gördüklerinin hepsinin benzerleri vardı ve öyle muazzam bir cennetten çıkıp gelen biri için buradaki en ileri teknoloji bile basit kalırdı.

Evrimcilerin safsatalarının aksine, ilk insan ve ilk peygamber olan Adem aleyhisselam gerçekte işte böyle bir hayat yaşadı. Venüs’e ya da diğer gezegenlere gidip gelinirken bu teknoloji ile imal edilmiş türlü uzay araçları da kullanıldı.

Kaç kere kıyamet koptu…

Yıllar önce bulduğum bir dar vakitte, bana sorulan soruya cevap verirken sesli mesajlar atarak vermiştim.

O mesajları bir araya getirerek de bu videoyu dar vakitte hazırlamıştım. Daha önce denk gelmeyenler, şimdi dinlemeliler.

Mehmet Fahri Sertkaya

Küresel ısınma yalanının arka planındaki çok sarsıcı gerçekler

Eskiden dünyanın kutupları yemyeşildi. Hayvan ve bitki türleri çok fazlaydı. Çiçekler, arılar, böcekler, kuşlar insanlarla bir arada güzelce yaşarlardı. Sonra dünyamıza uzaylılar tarafından saldırılar yapıldı. Bu saldırılar sırasında, iklim silahları diye de bildiğimiz elektromanyetik silahlarla dünyamızın tabii dengesine şiddetli darbeler vuruldu. Dünyanın tabii manyetik alanına, elektromanyetik alanlarla yapılan bu şiddetli saldırılar, en çok da kutup bölgelerine tesir etti. Neticede kuzey ve güney kutuplarında aşırı soğuklar ve buzullar hakim oldu.

Dünyamızın fabrika ayarlarında, kutup bölgelerinde, günümüzde olduğu gibi sürekli soğuk hava şartları ve buzullar yoktu. Küresel ısınma dedikleri şeyin, uzaylıların dünyamızın tabii dengesine vurduğu darbelerin görünür kısımlarını geçiştirmeye dönük bir söylem/kandırmaca olduğunu daha önce de ifade etmiştim. Küresel ısınma diye bir şey yok, çok ileri teknolojilerle ağır saldırılar var. Halen devam etmekte olan saldırılar… Şimdi daha sarsıcı olanı da yazayım ki buzulların hızla erimesi, iddia edildiği gibi dünyanın felaketi olmayacak. Bu konuda anlatılan bir sürü şey ya aldanış ya da kasıtlı aldatma…

Bir an önce dünyanın kutup bölgelerini de fabrika ayarlarına döndürmeliyiz.

Kutuplardaki buzulların erimesi ile okyanuslardaki su seviyesinde, tehlike oluşturmayacak miktarda yükselme olur. Dünyanın farklı yerlerinde yağışlarda artış olur, bazı yerlerinde iklim değişikleri görülür ama bunlar da felaketlere sebep olmazlar. İlk yıllarda okyanuslardaki tuz oranı da küçük bir değişme gösterir ama bu da ciddi sıkıntıya sebep olmaz. Aksine bu yaşanacaklar, dünyamızın tabii dengesi, hayvanat ve de insanlık için çok faydalı olur.

Bir yandan da soğuk iklimde yaşayan o penguenler, foklar, kutup ayıları, kutup tilkileri ve benzeri hayvanlar telef olabilirler ama o koca kutup bölgelerinde yeniden yeşille mavinin kucaklaştığı çok güzel bir saha oluşur. Yeniden oralarda insanlar ve türlü bitkiler/ormanlar, türlü havyanlar yaşayabilirler. Dünyamız derin bir nefes alır.

Kuzey ve güney kutup bölgelerinde, toprağın kilometrelerce altında, çok ama çok büyük uzaylı üsleri var. Kutupların soğuk ve buzul olarak kalmasını, oralarda insanların yoğun olarak yaşanmamasını bu uzaylı insan türleri istiyorlar. Bu maksatla, nüfuz edebildikleri devletlerdeki üniversitelerde bilim adamlarını ve siyaset sahasındaki yetkili kişileri kasten yanlış yönlendiriyorlar. Buzullar eriyince akıl almaz felaketler yaşanacağına inandırıyorlar. Çok parfüm sıkarak ozon tabakasının delindiğine inandırdıkları gibi… Çok sayıda atom bombası denemesi yaparak zayıflattıkları ozon tabakasının o kısmını suni tekniklerle onardılar ama bunu da dünya insanlığına anlatmıyorlar.

Bilinmeli ki o kutup şartlarında yaşayan penguenler ve foklar başta olmak üzere pek çok hayvan türleri genleriyle oynanarak türetilmiş hayvan türleri. Zaten yakın gelecekte bütün insanlık, sonradan türetilen hayvan türlerinin nesillerinin yok edilmesi hususunda ittifak edecek.

İnsanlığa anlatılanın aksine olarak, kutuplardan ne kadar çok buz kütlesi koparsa, dünya ve insanlık için o kadar hayırlı olur.

Hala uzaylı türler, kutup bölgelerinde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar olması için, şimdilerde HAARP dediğimiz elektromanyetik silah mantığına benzeyen aletler çalıştırıyorlar. O bölgelerde soğuğu ve buzulları kasten oluşturuyorlar. Kısa süre önce Nazca çizgilerini anlatırken, Güney Amerika ülkelerinin çöl olan kısımlarını kasten çöl halinde tuttuklarını, bunun için okyanus akıntılarına suni tekniklerle yön verdiklerini ve elektromanyetik iklim kontrol tekniklerini kullandıklarını, bunu da çöllerin altında devasa uzaylı üsleri bulunduğu için yaptıklarını ifade etmiştim.

İstedikleri yerlerde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar, istedikleri yerlerde ise sürekli sıcak hava şartları ve çöller hakim olsun istiyorlar.

Biz, son zamanlarda dünyamızda yer altındaki gizli uzaylı üslerine çok büyük metafizik saldırılar yaptık. Hem çok çok yüksek sayıda can kaybı yaşadılar hem de oralarda kullandıkları teknolojik aletler, cihazlar da büyük darbeler aldılar. Boşaltmak zorunda kaldıkları yer altı üsleri dahi oldu. İşte bu süreçte kutup bölgelerini kasten soğuk tutmak ve buzul şartlarını devam ettirmek için kullandıkları teknolojik aletler de bozuldular ve bunların başında sorumlu olan teknik adamları da öldüler. Bu krizi aşmaya çalışıyorlar ama öyle kolay değil. Bu süre zarfında buzullardan dev buz kütlelerinin kopması da daha sık görülür oldu, olacak. Daha önce birkaç tekrarla ifade etmiştim ki burası bizim dünyamız ve dünyamıza düşman olan uzaylı insan türlerinin gizlice ve sinsice çevirdikleri bütün oyunları bozacağız. Dünyamıza ve insanlığa düşman olanlara, dünyamızda yer yok.

Mehmet Fahri Sertkaya|Akademi Dergisi