Etiket arşivi: Bozuk Tarikatlar

“Norşin Şeyhi Nureddin Mutlu” denilen kişi de gerçek bir mutasavvıf değildi…

“Norşin Şeyhi Nureddin Mutlu” denilen kişi de gerçek bir mutasavvıf değildi. Yolu-tarikatı da hak bir yol değil. O da büyücünün tekiydi ve son zamanlarda bize karşı kurulan ittifakın içindeydi. Kendisinden çok adamları faaliyetteydi ve adamlarına büyüler yaptırıyordu. Korona sebebiyle ölmedi, metafizikle çarpılarak öldü.

O Norşin ve çevresinde, asılları gizli Ermeni, gizli Yezidi, gizli Süryani, gizli Yahudi olup da sözde Müslüman tarikat şeyhi görünen hainler çok çıktı, çıkıyor.

Mehmet Fahri Sertkaya

Ben size Mehmet Şevket Eygi’nin gerçek yüzünü de anlatayım.

Bir müddet daha anlatmayacaktım ama az önce düşündüm, onun da yaşı çok ileri, öte tarafa geçmeden önce bu yazdıklarım yüzüne çarpılsın, karşılık verebiliyorsa, versin.

Ben yazayım, zaten buraları senelerdir takip eden Eygi’ye bir de siz yazdıklarımı aktarın ve kendisine sorun. Yazdıklarımı yalanlarsa, benimle bir telefon görüşmesi yapmasını isteyin. Saniyesini bile kesmeden paylaşalım ve tarihe not düşülmüş olsun. Gerçek yüzü de iyice gözler önüne serilsin.

Eygi’nin bu dava ile bir bağı yok. Eygi, gençlik yıllarından beri MİT personeli… Eygi gibi MİT’e çalışanlardan biri olan Mısıroğlu, 15.12.2018 tarihinde kayıt edilmiş şu videosunda;

“MİT’e çalışmak kötü bir şey değildir. Neredeyse vatan millet mevzusu diyerek ben de çalışacaktım” diyerek Eygi’yi temize çıkartmaya çalışıyor. Eygi’nin MİT personeli olduğunu inkara yol bulamayınca, böyle bir aldatmaca yapıyor. Oysa MİT denilen kurumu, MAH yani Milli Amele Hizmet’ten MİT yani Milli İstihbarat Teşkilatı haline getiren CIA’dır, Siyonizmdir. O günden bu güne MİT, Türk milletine ve devletine değil, içimizdeki İsrail’e, Masonluğa, Siyonizme, Ankebut Ağı’na hizmet etti, halen de bunlara hizmet ediyor. O günden bu güne MİT’in başına gerçek Türk ve Müslüman olanların geçmesine izin verilmedi. Sadece başına değil, üst makamlarına da izin verilmedi. Böyle bir MİT, hiçbir zaman gerçek Türklerle ve Müslümanlarla uzun süreli çalışmadı. An itibari ile bile MİT’in başında, İsrail ile danışıklı dövüştürtülerek bir hiç iken kahramanlaştırılan gizli Ermeni ve gizli Hristiyan Hakan Fidan var.

Okur yazar olanlar arasında MİT’in bu gerçek yüzünü bilmeyen hiç kimse yok ama Eygi kadar münafık ve hain olan Mısıroğlu, son çare olarak, okur yazar olan kimsenin yemeyeceği bir gol atmaya çalıştı o gün o cumartesi sohbetinde…

MİT’i kurarken CIA’nın en öncelikli hedeflerinde biri, Türkiye’nin de Sovyetlerden gelen Komünizm fırtınasına kapılmasına mani olmaktı. Bu hedef çerçesinde Türkiye’de gerçek yüzü gizlenerek neler neler çevrildi. Münafık Kadir’in videoda bahsettiği Alparslan Türkeş kod adlı şahıs da çevrilen dolaplardan biriydi. Türkiye’de derhal güçlü bir antikomünist mücadele verilmesi için Pentagon’da hususi eğitime tabi tutulmuş ve CIA güdümünde mücadele vermiş bir gizli Yahudiydi. Zaten bütün Türkiye’ye duyurduğum halde ve Mısıroğlu’na da onlarca kere sorulduğu halde, bir türlü çıkıp da Türkeş’in bu gerçek yüzünü anlatmadı. Yakın tarihin bu kritik temel taşını, antikomünist mücadele için Türkiye’de kimlerin nasıl kimliklere büründüğünü, başka bir hedef için kurulmuş görünse de nasıl teşkilatlar, cemaatler, dernekler kurduğunu anlatmadı. Anlatamazdı, çünkü Kadir de aynı yere ömrünün sonuna kadar hizmet etti. Aynı sistem içinde kullanıldı.

Bu kısımlara on senedir temas ediyorum. Detaylarına önceki yazılarımdan bakabilirsiniz. İşte Eygi’yi MİT personeli yaparlarken hedefleri de İslamcıların arasından sağlıklı ve hızlı bilgi almak, onları mümkün mertebe yönlendirmek ve onların antikomünist duruşunu güçlendirmekti. İslamcıları ve bazı bozuk tarikat ve cemaatleri, Komünizme karşı mücadelede kendi istedikleri ayarda tutabilmekti. Eygi, hayatı boyunca bundan başka bir şey olmadı. Bu gibi art niyetli ve haince projelerde kullanılan basit bir piyon olmaktan başka bir şey olmadı.

Adı Arzu…

Eygi’nin MİT ile kontağı, Arzu isminde bir kadındı. Bu kadın da Müslüman ya da vatansever falan değildi. Tesettürlü de değildi. Eygi ile nikahı falan da yoktu ama çok uzun süre gayr-i meşru cinsi münasebet de yaşadılar. Bu kadın yer yer Eygi’ye yakın durabilmek için tesettüre uygun kıyafetler de giyerdi. Çoktan öldü, gitti. Eygi’nin evlenmemesinin asıl sebepleri de bunlar…

1- Hain bir ajan olması ve sürekli risk altında olması, evlenip yuva kurmasını çok güç hale getiriyordu. Zaten işler sarpa sarınca bir ara yurt dışına da kaçmak zorunda kaldı.

2- Zaten Müslüman olmadığından, gayr-i meşru ilişkiden kaçınmaması ve nikaha/evliliğe ihtiyaç duymaması

Bu hususta hemen sözü Said-i Nursi’ye getirip onun da evlenmemiş olduğuna vurgu yaparlar ve Eygi’yi savunurlar. Halbuki Said-i Nursi de gizli Hıristiyan, gizli ajandı ve ruhban sınıfındandı. Bu sebeplerle evlenmedi. Zaten Eygi’nin en çok açık verdiği konulardan biri de Said-i Nursi konusuydu. Meydana çıkmış binbir türlü somut gerçeğe/ispata rağmen ve bir yandan da kendisi o kadar ihlaslı, mert bir mü’min rolünde görünmesine rağmen, Nursi’yi inatla savundu. Savunmaya yol bulamadığı halde ısrarla savundu ve Nursi gerçeklerini ben daha fazla duyurdukça o çok rahatsız olup karşı yazılar dahi yazıdı. Böyle yapmak zorundaydı, çünkü Said de antikomünist mücadele için kullanılan basit bir piyondan başka bir şey değildi. Bomboş, ilimsiz, kopyacı, tekrarcı, samimiyetsiz, münafık bir haindi… Tıpkı, Eygi gibi… İkisi de aynı yere ve aynı hedefe çalışıyorken, Eygi, Said’e nasıl vursun?

3- Arzu’nun varlığı da zaten Eygi’nin gerçek bir yuva kurmasının önünde büyük engel teşkil ediyordu.

Haydi, hemen bu yazdıklarımı sorun Eygi’ye… Telefonum 0554 360 56 66… Zaten biliyor kim olduğumu ve bana bir dakika içinde nasıl, nereden ulaşabileceğini. Bu Telegram grubunu da takip ediyor uzun süredir.

Telegram üzerinden hemen bir sesli görüşme yapıp kayıt edip paylaşalım. Daha yüzüne çarpacağım çok ihanetleri, adilikleri var. Müslümanları küfre götüren Nazım Kıbrısi gibi apaçık bir sapık ve şarlatanı, Allah’ın dinini, ayetlerini, tasavvufu, Allah dostlarını alet ederek müdafaa edebilmesi ama buna rağmen bir de sık sık yazılarında “Üzülüyorum. Ehl-i sünnet yıkılıyor. Tasavvufun içi boşaltılıyor” demesi de bundan, münafıklığından…

Nazım Kıbrısi de hem MİT’e hem de İngiliz gizli servislerine çalışan bir haindi. MİT’e diyorsam, anlaşılmıştır, MİT içindeki gizli Yahudi ve gizli Ermeni hainlere… Nazım’ın sözde tasavvuf anlayışı da gözler önünde. Binbir türlü somut, tartışmayı bitiren sapıklık ispatlarına rağmen ısrarla Allah’ın veli kulu ve mürşid-i kamil ilan ettikleri Nazım şarlatanının sözde müritlerinin halleri tartışmaya mahal bırakmayacak kesinlikte gözler önünde. Allah’ın ayetlerini bile sazla, defle okuyup tepinip duruyorlar. Kadın erkek aynı mekanlarda tepinip adına zikir diyorlar. Bir kısmı değil, hepsi bu halde… Mevzuyu şimdi duyan ve Nazım kimmiş, peşinden gidenler nasılmış bilmeyen biri bile açar Youtube’dan Nazım Kıbrısiye ve peşinden giden sözde mutasavvıflara dair videoları ve mevzuyu en geç bir saatte kesinleştirir ve hepsine lanet edip geçer. Ya bu Eygi, ya bu Mısıroğlu ve benzerleri? Bunlar, bu kadar sene neyi tartıştılar/tartışıyorlar? Bu kadarı, aldanarak yapılabilir mi? Avanak uyutturklarını mı zan ediyorlar bu gibi münafıklar? Bu davanın sahipsiz olduğunu mu zan ediyorlar? Bu milleti toptan ahmak mı zan ediyorlar? Şu Kadir’in ardından yazdığı köşe yazısında, onun hakkında “Ehl-i sünnet üzere idi” diyebilmesi bile sahtekarın, münafığın teki olduğunu somut surette ispat eden delillerden biri… Münafığın teki olmasa, senelerdir ispatları ile gözler önüne serdiğim sarsıcı Kadir Mısıroğlu gerçeklerini hiç vakit kaybetmeden yazar, insanları BOP’çuluktan, Kadir’in küfre düşüren kitaplarından, kasten aldatıcılık ve ihanet sergildiği cumartesi sohbetlerinden uzak tutardı. Mü’min bir kalp, tehdit altında kalacağını hatta katledilceğini bilse bile bunu yapardı.

Allah, bütün münafıklara lanet etsin ki etmiş de zaten.

Mehmet Fahri Sertkaya

Mustafa Sakaryevi…

Bir de bunlar gibi sapıklar her devirde mutlaka olurlar. Sözde ehl-i tariktirler ama şeriat derecesinde bile bu dini bilmezler. Tarikat ehli oldukları iddiası ile “Onlar ölüye rabıta yapıyorlar” diyecek kadar gülünç hallere düşerler. Kendi silsileleri bozuk. Farz-ı muhal hak olsaydı, halka halka Hz. Peygambere (s.a.v.) gidilirken aradaki çok sayıda mürşid de ölü değil mi? Ya da her devirde mürşidleri doğrudan peygamberimize mi bağlı? Dahası da var, haşa bunların kafasından bakarsak hz. peygamber de ölü değil mi?

Mehmet Fahri Sertkaya

Biz Süleymanlılar, İslamcı değiliz, Müslümanız…


Hiçbir siyasi parti liderine kıymet vermiyoruz.

Hiçbir siyasi partiye de kıymet vermiyoruz.

Siyasi partilerle yönetim anlayışına da kıymet vermiyoruz.

Demokrat değiliz, olmuyoruz. Olmak zorunda da değiliz.

Cumhuriyetçi değiliz, olmuyoruz, olmak zorunda da değiliz.

Binlerce ispatla; “Demokratik cumhuriyet rejimleri, insanlık tarihinin en büyük belalarından, zulümlerinden biridir” diyoruz. Sebep olduğu maddi ve manevi felaketleri, acıları, yıkımları, zulümleri, katliamları, haksızlıkları aylarca, yıllarca anlatırız.

İslam’da particilik yok.

Bilen bilmeyen, vasıfları yeterli olan olmayan, kadın erkek herkesin bir arada seçme ve seçilme hakkı yok.

Biz İslam’ı bir hak din, ilahi din olarak kabul ediyoruz.

İslamcı değiliz, İslam’ı illa siyasi partilere entegre etmek gibi bir sapkınlığın içinde de değiliz.

İslam’a, ümmete, millete hizmet etmek için illa siyasi particilik yapmak zorunda değiliz.

Bunu iddia edebilenlerin ifadelerini sert aldık, şimdi sesleri bile çıkmıyor. Hoca geçinen bu zevat, bu hususlarda konuşmaktan artık kaçıyor.Bizim idealini kurduğumuz İslami rejimde, geçmişte ve şu anda siyasi parti liderliği hatta başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı bile yapmış, “İslami partinin müslüman lideri” tanınmış kişilerin bile oy kullanma, seçim yapma ve seçilme hakkı yok.

Şu anki cumhurbaşkanının ve boşbakanın da yok.

Çünkü mevcut vasıfları son derece yetersiz.

Bizim idealini kurduğumuz sistemde seçim sistemi olmayacak. Gerek kalmayacak.

Haydi tam istediğimiz gibi olmadı, idealimize yakın bir sistem oldu ama aksaklıklar oldu ve geçici bir süre için bir seçim sistemi oldu diyelim…

Bu durumda bile 80 milyon insandan azami/maksimum 80 kişi oy kullanabilecek ve bunların arasında hiçbir gayr-i müslim olmayacak.

Müslüman da olsa hiçbir kadın olmayacak. İstisna derecede vasıflı kişiler haricinde kalan, Müslüman erkek yığınlar da olmayacak.

Particilikten kurtulun. İslamcıların tuzaklarına düşmeyin.

İngiliz dayatması ve Sabetaycı ihaneti ürünü mevcut rejimin demokratik cumhuriyet baskılarına boyun eğmeyin.

İslam dini ile demokratik cumhuriyetçi bir zihniyeti karma yapan ahir zaman fitnesi sözde hocalardan, üstadlardan, mürşitlerden, gavslardan, aktivistlerden, köşe yazarlarından kurtulun.

Bu ülkede küfrü bir siyasi parti lideri yıkmayacak. O güzel günlerin kapısını açan kişi partici olmayacak. O güne çıkanlarımız olursa bu yazdıklarımı hatırlasın. Biz Süleymanlılar, İslamcı değiliz, Müslümanız…

Mehmet Fahri Sertkaya

Serdar Tuncer! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu…

Elinde sigara, dilinde küfür ile rabıtayı anlatmaya çalışan sözde sofi: Serdar Tuncer

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu…

Rabıtadan, feyz-i ilahiden, manevi lezzetlerden bahsedilen bir sohbette, ihtimal ki hatmi haceganın hemen ardından, elde sigara duman atılıyor ve oradaki birinin sorusuna Serdar Tuncer “s.ktir et” cevabı veriyor.

Ben de bir iki sene öncesinde düşünürdüm ”Bunca hikmet ehli insanın sözlerini anlatan, bunca velinin şiirlerini okuyan, gerektiğinde bu minvalde yorumlar da yapan Serdar Tuncer, bozuk olduğu bu kadar meydanda olan, özellikle son birkaç yıldır türlü rezilliklerini memleketteki herkesin görüp kabullenmek zorunda kaldığı bir yola nasıl aldanıp da tabi olabilir. Sadece bir kaç saat içinde bu yolun ne derecede bozuk olduğunu aklı selim biri nasıl göremeyebilir ve bozuk olduğu, hırsız olduğu, yetim malı çaldığı, devlet malını gasp ettiği, vatana ihanet ettiği bin türlü ispat ile meydanda olan bir hükumete nasıl bu derece yandaşlık yapabilir, bu kadar büyük veballere ortak olabilir” diye..

Kendisinin de, savunduğu ya da sözde tabi olduğu insanlardan hiç bir farkı yok mu ve bütün marifeti dilinde mi. Acaba kendi kalbine, nefsini terbiye edecek hiçbir feyz gelmediği halde, lafta cerbeze mi yapıyor. Yok öyle değilse, bu tezatları kendisi nasıl açıklıyor.

Rabıta bu kadar ucuz değil… Tarikat bu kadar seviyesizce değil.. Rabıta, feyz-i ilahi, zikir, tarikat, İhlas, ihlassızların duman atan ve küfürbaz ağızlarına bırakılacak mevzular değil.

Ehli küfrün bile artık terk etmek için çırpınıp durduğu, her yıl on milyonlarca insanın ölümüne ve sakat kalmasına sebep olan, vücuda hiçbir yararı olmayan ve dolayısıyla verilen para bile haram bir alış veriş olan sigara gibi bir melanet ile maneviyatı bir arada tutmaya çalışmak, en yüksek manevi halleri anlatmaya çalışırken elinden bu melaneti bırakmamak, üstüne küfürler edebilmek, cahillikten öte, samimiyetsizlik midir? Değilse nedir?

Daha önce bin kere ispatları ile yayınladım sigaranın haram olduğunu… Üstelik sigara şeriat ehline bile haram, kaldı ki rabıtalı bir tarikat ehline küllü haram… Zira şeriatta mübah olanlar bile tarikatta haramdır. Şimdi tartışmaya girsen, son nefeslerine kadar tartışırlar. Çünkü gerçeği kendileri de zaten biliyorlar ama işlerine gelmiyor ve herkes birbirine bir oyun oynuyor. Bizlerden de bu tiyatroya seyirci kalmamız hatta bir adım daha ileri gidilerek bu samimiyetsiz tiyatroları alkışlamamız bekleniyor.

Sözüm meclisten dışarı, üstüne alınan alınsın, Serdar Tunceri ya da bu yazıda ismi geçen hiçbir şahıs ya da grubu kastetmiyorum ama o kadar iğrenç bir karanlık devri yaşıyor ki dünyamız, sözde mürşidler, şeyhler, müceddiler, gavslar, müridler, sofiler bile bildiğin SAHTEKAR… Peşlerinden gidenleri ikaz edelim, hakikati ispatları ile meydana serelim diyoruz, üzülüyoruz, onlar adına akıbet endişesi yaşıyoruz, gayret ediyoruz ve bakıyoruz peşlerinden gidenlerin de tamamına yakını bildiğin SAHTEKAR.

Kimsenin lafı, sözü, hareketi, ibadeti, kılık kıyafeti, muttaki görünüşü sizi aldatmasın! Kimsenin ezberine aldığı ilim ve hikmet de sizi aldatmasın! Kimsenin peşine yüz binlerce insanın takılması da sizi aldatmasın. Samimiyetleri sorgulayın! Test etmeye çalışın. Ceza evinde iken onca katilin arasına attılar beni ama en büyük sıkıntıyı havasına, şovuna insan vuran katiller ile değil de sabah akşam ranzasında sözde rabıta yapan, adı hocaya ve sofiye çıkmış, bu bozuk yola mensup, içi dışı başka, dışı şeklen insan ve sofi, içi şeytandan beter bir SAHTEKARLA yaşadım. “Ne sofisi, ne Mülsümanı? Yemin ediyorum bu insan olamaz. Hayvan bile olamaz.” diye bağırdı içimden imanım ve aklım… Az daha hakkından gelecek ve bir daha oradan dışarı çıkamayacaktım.

Mehmet Fahri Sertkaya