Vajinismusu yenmek çok kolay!

Tıbbın ya da uydurma bilim psikiyatrinin vajinismus şikayeti olanları iyi edebildiği nerede ise hiç görülmemiştir. Sadece ülkemizde, yıllarca hekim hekim dolaşıp netice alamayan hatta üstüne bir de çok sayıda uzman psikiyatra giderek netice alamayan, şifa bulamayan on binlerce kişi mevcuttur.

Bunun sebebi, bu halin bir hastalık değil cinni bir tesir oluşudur. Bu halin cinni bir tesir olduğuna inanmak da, bu inanç gereği çaresini aramak da, gösterilmek istendiği gibi yobazlık/gericilik, bilim dışılık değildir. Bilim, ispat edilene, neticeye bakar ve bazı sözde bilim adamları, vajinismus şikayeti olup da kendilerinin ‘üfürükçü’ diyerek alaya aldığı dinî şifacılara gidip kısa sürede şifa bulan on binlerce vak’ayı görmezden gelmeyi bilimsellik sayıyorlarsa da, işte asıl yobazlık/gericilik budur.

Vajinismus birkaç günde kolayca aşılabilir/aşılmaktadır. Dinî şifacılara başvurmayı topluma yobazlık ve suç göstermek, yobazlık ve suçtur. Vatandaşların bu yöndeki tercihine devletler dahi karışamaz. Bu özgürlüğü ve tercih hakkını sınırlandıramaz. 

Vajinismus diye fiziki ya da ruhi bir hastalık yoktur. Vajinismus olarak isimlendirilen hal, cinnî bir tesirin neticesidir. En sık yapılan büyülerden biridir. Kolayca yapılabildiği gibi kolayca da çözülebilmektedir. En çok da karı kocanın mutluluğunu, huzurunu çekemeyenler, ayrılmalarını sağlamak ya da bu kadarını başaramasalar bile mutluluklarını bozmak için bu gibi büyülerle kastederler. 

Cinlerin varlığı ayetler ile sabittir ve bu gerçeği inkar etmek kişiyi İslam dininden çıkarır. Cinlerin, kendilerini göstermeden insanlara ruhi ve fiziki anlamda tesir edebildikleri nass yani ayet ve hadisler ile sabittir. Hatta cinlerin karı kocanın arasını açtıkları da ayetle sabittir. (bkz. Bakara, 102) Şeytan dediğimiz Azazil de cin tayfasındandır, melek değildir. İlmihal bilgisine sahip müslümanlar bile bilir ki;

– Esnemek şeytandandır

– Besmelesiz yenileni şeytan yer

-Her insanın cinni bir arkadaşı vardır, bu kafirdir ve ona vesvese verir. 

Burada şeytan denilirken kastedilen, rahmetten kovulup lanetlendiğinde kendisine şeytan denilen Azazil değildir sadece… Onun evlatları da, orduları da vardır. Bunların bazıları ölümlüdür, yaklaşık bin beş yüz sene kadar ömür sürerler ama has kadrosuna da kendisine verildiği gibi Hazret-i Allah tarafından mühlet verilmiştir ve kıyamete kadar ölmezler, ölmeyecekler de insanlara zarar vermeye, insanlar için imtihan vesilesi olmaya devam edecekler. 

Cinlerin varlığına ve insanların bedeni ve ruhu üzerinde tesirleri olabildiğine inanmak, İslam dininin temel esaslarındandır. Cinler, insanların sadece ruhuna, zihnine, hayal dünyasına ve rüyalarına tesir etmezler. Tam anlamı ile beyin kontrolü yapabilecek kadar tesir altına alabildikten sonra bir insanın vücudu ile oyuncak bir bebekle oynar gibi oynayabilirler. Hatta bir insanın kendi beynini kontrol etmesi ile vücuduna yaptırabileceklerinden daha fazlasını yaptırabilirler cinler…

İradesini kaybetmiş, cinlerin tam kontrolüne girmiş bir insanın, kendisinden hiç ama hiç beklenmediği halde, bir anda ve çok başarılı şekilde ve ne yaptığını da tam bilmeden mükemmel şekilde ters taklalar attığını görebilirsiniz. Oysa bu insan kendi iradesi ile hareket ettiği anlarda böyle bir şeyi asla yapamayacak bir insandır. Cinni tesir altında iken bir insanın, çok yüksek teknik bilgi, eğitim, tecrübe ve kabiliyet gerektiren şeyleri yaptığını da görebilirsiniz. Ya da yapılmasında hiçbir zorluk olmayan, hiçbir eğitim ve özel kabiliyet gerektirmeyen şeyleri yapamadığını da görebilirsiniz. O insan o tesirden kurtarıldıktan sonra bu yaptıklarını ya da yapamadıklarını ya hiç hatırlayamayacak ya da kısmen hatırlayacak ve anlam da veremeyecektir.

Her Müslüman bilir ki cinler, insanların damarlarında kan gibi dolaşabilirler. Sinir sistemini bir bütün olarak kontrol edebilirler. Bazen kişinin iradesini tam kıramazlar ve her istedikleri anda kontrol edemezler de, ancak bazı zayıf düştüğü anlarda iradesini kırabilirler. Ya da iradesini her zaman bazı açılardan kırabilirler. Mesela bir vakit tam tesir edemezler de o anlarda cinsi münasebet kurmasına mani olamazlar ama başka bir anda olabilirler. Burada kişinin iradesi, inancı, gayreti, sabrı, iyi niyeti çok etkilidir. Ve bu gibi durumlar hekimler ya da sözde hekim psikiyatrlar tarafından olmadık şekillerde yorumlanır, üfürükçü diyerek alaya aldıkları dini şifacılara karşı, onların görüşlerini çürüten bir koz gibi kullanılmak istenir. Hemen ardından da böyle sıkıntılı hallere düşürülen insanlara ‘hasta’ denilir, boş yere masraflara sokulur, yan etkileri arasında intihar bile bulunan ilaçlara mahkum edilir. Yıllarca bir ümit ile oyalanır. 

Yine cinler, kişinin, kendi zihnine ve bedenine dair bir takım tuhaflıklar yaşadığını düşünüp sağlıklı bir karar almasını engelleyebilirler. 15-20 sene boyunca bile doktor doktor boş yere gezmesini sağlayabilirler ki dünya üzerinde bu halde olanlar, senelerce doktorlardan çare arayanlar ve bulamayanlar tahmin bile edemeyeceğiniz kadar yüksek sayıdadır. Bu insanlar “Belli ki bu sıkıntı hekimlik bir sıkıntı değil. Benim de bir yanlışım, eksiğim yok” deyip doğru teşhisi koymak istediklerinde de zihinleri cinler tarafından yönlendirilebilir ve bu gayretlerine mani olunabilir. 
Böyle insanlar için en kritik şey, çevresindeki insanların bilinçli ve iyi niyetli olmasıdır. Kendileri çok iyi niyetli, dürüst, yüksek ahlaklı, zeki insanlar da olsalar, nasıl bir tesirin altında olduklarını anlamalarına daha doğrusu anladıklarında bunda karar kılmalarına ve gereğini yapmalarına müsaade etmez cinler… Böyle insanları bu gibi tesirlerden, bu ilmi bilen gerçek dini şifacılarla, hocalarla görüşerek yakınları da çıkarabilir. Bu hale getirilmiş kişileri böyle bir yola/çabaya ikna etmeleri şart değildir. 

Vajinismus denilen hallere sebep olan büyüler çok ağır ve çözülmesi çok zor olan büyüler değildir. Bu gibi kişiler, bu ilimde yeterliliği/kabiliyeti olan zatların yanına gitmeseler bile, kendileri gerekli duaları okumasalar ve taşımasalar bile bu tesirden yakınlarının gayreti ile (onun niyetine okumakla ve onun niyetine manevi sebeplere uyarak) kurtarılabilirler. 
Dikkat edilmesi gereken bir husus da, piyasada dini şifacı gibi görünenlerin en az yüzde doksan dokuzunun sahtekar ve üfürükçü olduğudur.Bu nedenle şunlara dikkat edilmelidir: 

– İtikadı ehli sünnet (Sünni) müslüman olmayan, Vehhabi, Selefi ve Şii inancındaki kişilere gidilmemelidir. 

– Baştan ücret belirleyip para isteyenlere gidilmemelidir. İstemediği halde, gönül rızası ile de, imkan nispetinde bir miktar mutlaka verilmelidir, kibarca masasına bırakılmalıdır ki o da geçim temin edebilsin. 

– Kadın erkek arasındaki İslami kurallara dikkat etmeyenlere, kadınlarla bir odada baş başa kalanlara gidilmemelidir. 

– Yakınları yanında iken bile olsa kadınlarla tokalaşanlara, saçını başını açtıranlara gidilmemelidir. – Sigara içenlere, kendini methedenlere, namaz kılmayanlara gidilmemelidir. 

Yüzü nurlu, yüzünde secde izi görülen, haya sahibi, kadınlarla ailesinin de olduğu ortamda bile konuşurken mümkün mertebe yüzünü çevirip bakmadan konuşan, kibar, nazik, sakin, kırıcı olmayan, kimin yaptığı ya da yaptırdığı sorulunca asla cevaplamayan, soru sorulmadıkça çok da konuşmayan, kılık kıyafeti ve insanların ağırladığı mekanı temiz ve tertipli olan, üzerinde İslam ahlakı ve insanlığa hizmet gayreti görülen kişilere gidilmelidir. 

Mehmet Fahri Sertkaya


Tarihin ender gördüğü bir profesördür Ahmet Akgündüz. Bakın Tayyip Erdoğan hakkında ne dedi.

akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya, recep tayyip erdoğan, prof. dr. ahmet akgündüz, egemen bağış, efkan ala, akp'nin gerçek yüzü, gerçek yüzü, islamcılık, bop projesi,

Kafalar çok güzel, ışıl ışıl parlıyor.

Neymiş, siyasi müceddid ve ümmet-i Muhammed’in lideri imiş…

Diploma yok.

Yabancı lisan yok

Kamu tecrübesi yok

Tarih bilgisi yok

Edebi derinliği yok

Teknik bir sahada uzmanlık yok

Herhangi bir sanat dalında meşguliyet, ustalık yok

Kitap okumuşluğu yok, şimdi de okumuyor. 

Genel kültür seviyesinin dışında İslami bilgisi, derinliği yok

Ekonomi bilgisi ve tecrübesi sıfır, 30 kuruşa simit sattığı ile övünüp duruyor. 

Bütün bunlar bir yana da,

Davos’a gidip “Din ve kültür gibi sun’i bölünmeler” diyor

Başka bir yere gidiyor, müslüman eti yemek ve kanı içmekle övünmüş Haçlı askerlerinin sevgi, dostluk, kardeşlik için geldiğini, tarihin yanlış yazıldığını söylüyor

Başka bir yere gidiyor, fahri doktora verilirken üzerinde haç olan papaz kıyafeti giyiyor. Oysa kameralar karşısında yerdeki Türk bayrağını kaldırıp iç cebine koyduğu çok oluyor. Bu doktoranın rüşvetle alındığı, doktorayı verenlerden birinin skandal patlak verince intihar ettiği, diğerinin istifa ettiği dünya medyasını yansıyor. Görmezden geliyor. Tartışmalara girmiyor. Kendini de savunmuyor. 

Ekonomik ve siyasi bir İslam birliğine karşı olduğunu söylüyor.

Sünnilik sanki İslam’dan başka bir şeymiş gibi “Benim sünnilik diye bir dinim yok” diyor. İslam’a dair bilgisinin sıfır olduğunu da gözler önüne seren reddiyeler yapılıyor. Henüz İslam’ın mezhep kavramını bile doğru anlayamamış olduğu gözler önüne seriliyor. O, bunların hiçbirine karşılık veremiyor ama memleketin mezhepsizleştirilmesi için şu an dahil, Diyanet’i büyük bir gayretle kullanıyor. 

Diyanet teşkilatının iyice laçkalaştığından rahatsız olan ve kamuoyu oluşturan bu milletin karşısında, “1 milyonluk araba bir şey mi, al sana” dercesine daha da fazlasını keyfi olarak başkana tahsis ediyor. Adeta diplomatik bir dille bu millete “Ben verdim oldu bitti. Ben böyle istiyorum. Sizin tercihlerinizden bana ne. Ben neyi doğru görüyorsam mevzu bitmiştir.” mesajı veriyor. 

Bu güne kadar medeniyetler ittifakı, dinler arası diyalog, BOP İslamcılığı, ılımlı islamcılık projelerini gönül rızası ile, içten gelerek destekledi. 

İbnelik, zina, evlilerin zinası, misyonerlik, domuz eti halen serbest. Bunlara tepkiler yükseldikçe “Ne yapalım AB’ye uyum yasaları bunlar” diyor. Sonra an geliyor kameralar karşısına çıkıp “Ey AB!” diye atarlanıyor ve “bizi almayacağınızdan eminiz, sizsiz de dünya mümkün” mealinde konuşuyor. 

Diyanetten sorumlu devlet bakanı yaptığı Mehmet Aydın, milyonlarca Türkiyelinin imanına kasteden projeleri büyük bir gayret ve kararlıklıkla uygularken, kendi partisinden bakan olan bu adama karşı millet nefretle hücum ederken, hiç oralı bile olmuyor. Adeta onu da kolluyor. Mehmet Aydın ise yurt dışındaki müslümanların faaliyetlerine gidince “Niye haremlik selamlık yapıyorsunuz?” ya da “Gayri müslimlere sizin dininiz batıl bizimki hak demeyeceksiniz” diyebilecek kadar büyük skandallara imza atıyor. 

Ayete bakara makara diyen Kürt Yahudisi Egemen Bağış’a tepkiler yükselirken, onun da yanında oluyor. Hatta inanmazsınız ama Tayyip ile Egmın arasında hala bir husumet, ayrılık yok. 

Bu Egmın, TSK’da asker iken ölen Hristiyan birinin cenazesine katılıp “Bu topraklar üzerinde kim azınlık, kim asli unsur, bu tartışılır” derken ve bu Hristiyanı bile şehit ilan ederken hiç rahatsızlık duymuyor. 

Lüzumsuzun biri, nasıl bakan olabildiğini insan aklının almadığı Efkan Ala, hz. peygamberimize kibir isnat ediyor, onun umurunda bile olmuyor. Öyle ki saray soytarısı olarak bilinen cübbeli ya da cübbesiz, akademisyen ya da alaylı bazı sözde hocalar bile “Yahu ben bunu nasıl tevil edeyim. Cemaatim beni de siler geçer” diyerek bakana atarlanmak zoruna kalıyor. Onun umurunda bile olmuyor. Gün geliyor bu bakanın fişini çekiyor ama sebep de sözde darbenin olduğu gece hususi uçakla Gürcistan üzerinde dolaşıp durup, neler olduğunu anlayana kadar memlekete gelmeyişi oluyor. 

Irak’ta asker sivil demeden, masum suçlu ayırt etmeden, bebek, çocuk, kadın diye ayırmadan katliamlar yapan ve toplamda milyonlarca kişiyi katleden ve Haçlı seferi yapmaya geldiklerini ilan ede ede gelip bunları yapan Amerikan askerlerine kahraman diyor. 

Urfa’da ve başka yerlerde konuşuyor, dört hak din diyor. “Dilin mi sürçtü” diye herkes sorup tepki gösteriyor, yıllar geçiyor cevap vermiyor ya da düzeltme yapmıyor. 

Ve tekrara gerek yok, daha böyle yüzlerce acı gerçek var, ama nasıl profesör olabildiğine dair öğrencilere doktora tezi verilmesi, incelenmesi gereken Ahmet Akgündüz de bu gördüklerinizi yazıyor. 

Gerçi Ahmet bunu hep yapıyor. Said-i Nursi’nin seyyid olduğu palavrasını atarken de 1935 yılına ait Osmanlı belgesi göstermişti 🙂

Kafalar çok güzel, ışıl ışıl parlıyor.

Latifesi, ciddisi her şey bir yana, izleyip hep beraber görelim, Allah’ın bu memlekete, bu millete, bu kadar laçkalaşmaya, bu kadar düşmeye gazabı çok şiddetli olacak. 

Nerden mi biliyorum böyle olacağını? Dünya tarihinde bundan başka bir şey yok.

Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

Efsane mi, gerçek mi? | Geçmişte dev insanlar yaşadı mı? Sosyal medyada fotoğrafları dolaşan dev insan iskeletleri gerçek mi?

Hud suresinin 44. ayetinin tefsirinde şu haber nakledilir:

Rivayete göre, Avc bin Unuk isimli devden başka, gemiye binemeyen herkes Nuh tufanında boğuldu. Bu dev, çok uzundu. Tufanda su ancak beline ulaşabildi.

Bundan dolayı tufanda bu dev ölmedi. Boğulmamasının bir sebebi de şudur ki, Nuh peygambere (a.s.) gemi yapımı için Hint ardıcı ağacının kerestesini Şam’dan bu dev getirmişti. Gemi yapımında Hz. Nuh’a yardımcı olduğu için Allah onu kurtardı . (1)

Masallara konu olacak çapta tarif ve tasvir edilen Avc bin Unuk’la ilgili haberler İsrailiyattan olduğu gibi Kur’an’ın nassına da aykırıdır. Nuh(as)’un oğlu ölür de, Avc b. Unuk nasıl ölmez. Üstelik Nuh(as): “Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkarcıyı bırakma”(2) diye dua etmiş, bunun üzerine Cenab-ı Allah da: “Hepsini helak ettik” buyurmuştur (3).
Bazı muteber alimlerin, müfessirlerin (tefsir alimlerinin) de, bazı ince meselelerde aldanmış ve isabet edememiş olması mümkündür. Böyle haller, onların itibarına gölge düşürmez. Bu dünyada peygamberler dahi hatadan korunmuş değildir. Günahtan korunmuştur. Günah derecesinde olmayan hatalar ki bunların genel adı zelledir, ismet (masumiyet) sıfatına sahip peygamberlerde bile görülmüştür.
Nuh aleyhisselamın hayatına dair anlatılan ve ne yazık ki yer yer muteber kaynaklara da geçmiş bazı bilgiler, gerçek değildir. Yıllardır yazılarımı takip edenler bilirler ki, sadece Nuh tufanı ve devler konusu değil, pek çok mühim meselede, pek çok muteber esere, gerçek dışı bilgiler karışmıştır.
Böyle bir dev yaşamamıştır. Bu devin kendisi de, geçmişi/ailesi/soyu/kavmi de yoktur. Neslinin devamı, eşi, çocukları, torunları da yoktur. Allah teala dilerse elbette bir anne ve baba olmadan da bir dev insan yaratabilir. Lakin bu sünnetullaha yani Allah tealanın adetine aykırıdır. İsa aleyhisselamı bile babasız olarak, sadece bir anneyi vesile ederek ve o anne hiçbir erkek ile yakınlaşmadığı halde yaratmıştır ama Adem babamız ile Havva validemiz dışında, insan türünden hiç kimseyi annesiz ve babasız yaratmamıştır. Böyle yaratmayı murat etmemiştir.

Eskiden beri muteber alimler bile, Adem’den önce başka ademler yaratıldığını, onların kıyametlerinin kopup devirlerinin bittiğini, bizden önceki Adem neslinin kıyametinin kopmasından bize kadar geçen sürede dünyamızda cinlerin yaşadığını, bunlara cin oğulları ya da can oğulları denildiğini, bizim Ademimizin ise altıncı Adem olduğunu ya da alimlerden bazıları da bizden önce altı kere kıyamet koptuğunu ve bizlerin yedinci olduğunu anlattılar. Bu hususta çok derin ilmi münazaralar da her dönemde hep oldu. Günümüzde de oluyor.

Ama günümüzde bu tartışmalara çok daha ciddi yaklaşıp, çok daha net değerlendirmeler yapmak mümkün oluyor. Çünkü günümüz bilimi, daha önceki ademlerin dönemine ait izler, bilgiler bile buldu. Evet, evet… İlk defa duyanların epeyi şaşıracağı bir iddia olabilir ama bu gibi bulgular bulundu.

Bizim Ademimizden bu yana geçen süre çok çok abartılsa bile 40-50 bin yıl olmalıdır. Hadi uçuk bir abartı yapalım da beş yüz bin yıl diyelim. Ama 150 milyon yıllık insan parmağı, eli, ayak izi bulundu ve fiziki özellikler aynı bizim gibi…

Bunları uzun yıllardır kaynakları ile sayfa, site ve bloglarımda paylaştım ki, 500 milyon yıl önce özenle ve yüksek teknoloji ile üretilmiş el aletleri bulundu. Hatta milyarlaca yıl önce nanoteknoloji ile üretilmiş enteresan ve halen günümüz bilim ve teknolojisi ile bile sırrını çözemediğimiz şeyler bulundu da, bunların hepsi kesinleşti ve bilim dünyası hayretler içine düştü de, geçmişte hatta daha önceki ademler döneminde bile, dev insanlar yaşadığına dair herhangi bir bulgu, iz, işaret bulunamadı.

Düşünün, 66 milyon yıl önce soyları tükenen dinozorlardan kaç tanesinin kalıntıları bulundu, halen yenileri de bulunuyor ve dinozorlar hakkında ciddi bilgi elde edildi de, yaşadıkları iddia edilen bir tek dev insanın bile izine rastlanamaz mı? Üstelik bulunan bunca mağara, elle çizilmiş resimler, taşlara işlenmiş bilgiler, tapınaklar, toplu mezarlar, şehir kalıntıları hatta deniz canlılarının kalıntıları ve daha neler neler var da, hiçbir bulguda dev insanlara dair bir bilgi kırıntısı yok. Efsaneler hariç…


Pekiyi de bu devler yaşadı ise, hiç mi yatmadılar, yemediler, uyumadılar, giyinmediler, su içmediler? Hiç mi eşyaları olmadı? Oldu da bu kadar şey bulunuyor da, neden hiç kimse bu derece dev insanların eşyalarından bir tane bile bulamadı? Dünyanın içindeki, yerin çok çok altındaki suların bile, bu suların miktarının ne kadar olduğunun bile bilimsel çalışmaları yapıldı da, yer yüzünde kaç tane büyük yer altı mağarası varsa uzaydan özel ışınlar ile çekilip tespit edildi de, neler neler başarıldı da, bir tane, sadece bir tane dev insan fosili, ya da sadece eli, kolu, ayağı, kafatası bulunamaz mı?
Daha önce uzun uzun yazmıştım, tekrara ihtiyaç yok. Geçmişte dev insanlar yaşamadı. Sosyal medyada dolaşan binlerce resmin hepsi fotomontaj. Bu montajları ilk önce, foto montaj yarışmasına katılan birkaç genç, hiçbir art niyet olmadan yaptı. Bunların tek hedefi kabiliyetlerini göstermekti. Yarışmayı kazanmaktı. Bu kişilerin kimlikleri de gizli değil. Daha sonra bazı televizyon kanallarına çıkarak ya da bazılarına yazılı bilgi sunumu yaparak, vaziyeti izah ettiler, insanların aldanmasına ve kendilerinin de bir tehlike altında kalmasına mani olmak istediler. Türkiye’de bile bir televizyon kanalı, bu gerçeği bütün yönleri ile ele alıp, ispatları ile anlattı.
Lakin bu montaj fotoğrafların çokça ilgi görmesinin ve tartışılmasının ardından, bazı art niyetli foto montajcılar bu fikri, normal iskeletler ile normal insanların boyutlarını değiştirerek montajlama fikrini, içlerindeki alaycı ve nefsani yönü yansıtmanın bir aracına dönüştürdüler. Çirkin niyetlerle, zevk alarak çok yüksek sayıda benzeri montaj fotolar ürettiler/üretiyorlar. Dünya üzerinde milyonlarca foto montaj bilgisine sahip insan var. Bu resimlerin hepsi her yerde dolanıyor da, bir tekinin altında bile “Şurada bulundu, şu buldu, şu kurum olaya müdahale etti, karbon testi yapıldı, şu kadar bin yaşında, şimdi bu iskelet şurada v.s.” diye bir ifade yok.

Bazıları ise çok basit yapılmış montajlar. Montaj olduklarını anlamak için bu sahada uzman olmaya bile gerek yok. Dikkatle bakınca tutarsızlıklar görülebiliyor ve montaj oldukları meydana çıkıyor. Bir bakıyorsunuz, fotoğraftaki şahsın elinde kürek var ama sadece sapı var. Kürek kısmı yok. Bir bakıyorsunuz fotoğraftaki kişi kafa tasına çekiçle müdahale ediyor. Üzerine basıyor. Oysa öyle bir bulgu, gerçekten bulunmuş olsa, orada, bulgunun o kadar yakınında, sadece çok özel eğitim almış arkeologları, ellerinde çok hassas ve küçük aletler ile görebilirsiniz.
İnanmayın, aldanmayın, geçmişte dev insanlar yaşamadı. Nuh aleyhisselamın gemisi tahtadan da değildi. O zamanda, şu zamanda olduğundan bile çok ama çok ileri bilim ve teknoloji vardı. Yuşa aleyhisselam da dev değildi. O uzun mezarı da gerçek değil. Bütün bunların dini ve bilimsel ispatları  www.SpaceExplorer.TV ‘de… Sitemizi bir bütün olarak incelediğinizde, meseleleri çok daha iyi kavrayabileceksiniz. 
Mehmet Fahri Sertkaya
1. Hazin Tefsiri, II, 334.2. Nuh Suresi, 59.3. Enbiya Suresi, 77.

Dikkatle bakın!
Sağ üst kısımdaki adamın elindeki küreğin, tam da kafatasına yakın olan kısmını görebiliyor musunuz? 

Ve küreğini o şekilde tutacağı yer mi orası?
Nerede o şekilde kürekle tutulup atılan kumlar/topraklar? Böyle bir görüntü gerçek olsa, orada elinde kürek ameleler değil, elinde küçücük fırça ve aletler ile arkeologlar olur.
Aslında bu bir furya… Önce bir kişi, Photoshop yarışmasında ilgi çekici bir konu bulup birinci olmak için yaptı bunu. Sonra da itiraf etti ve “Benim bir art niyetim yoktu. Kimseyi kandırmayı düşünmedim.” dedi. Ama sonra bu bir çığır haline geldi. Biraz montaj yapabilen grafikerler, yüzlerce binlerce montaj fotolar hazırladılar. Şimdi bunlar her yerde gerçek zan edilerek paylaşılıyor. 
Geçmişte yaşayan ümmetlerin insanları da bizler gibiydiler. Dünyamızda hiçbir zaman dev insanlar yaşamadı. 

Hemen aşağıdaki bağlantıya tıklayınız!

İki milyar yıl önce dünyamızda nükleer santraller vardı.

Geçmişte çok defa yüksek bilim ve teknoloji çağları yaşandı

Afrika’daki Gabon Cumhuriyeti, zengin uranyum yataklarına sahiptir. 1972 yılında Fransa’daki bir fabrika Gabon’dan uranyum ithal etti. Fabrika ithal ettiği uranyumu incelediğinde büyük bir sürprizle karşılaştı, çünkü uranyum çoktan rafine edilmiş ve kullanılmıştı.

Doğal uranyum izotopu U-235, nükleer yakıtta bulunan yüzde 0,7202 bölünebilir bir malzemeye sahiptir. Fakat Afrika’dan ithal edilen uranyumdaki izotop yüzdesi 0,7171 idi, yani bu uranyumun daha önceden kullanılmış olduğu anlamına geliyordu.

Şekil 1: Oklo Uranyum Cevher Yatağı

Modern bilim çevrelerinden büyük ilgi

Zamanında dünyanın dört bir yanından gelen bilim adamları bu fenomeni keşfetmek için Gabon’da toplandı. Onlar bir takım araştırmalar yaptıktan sonra bu uranyumun bulunduğu yerde, bu günkü modern bilimin bilgisini aşan ve çok gelişmiş bir nükleer reaktörün bulunduğunu keşfettiler. Bu reaktör 1,8 milyar yıl önce inşa edilmiş ve 500.000 yıl çalıştırmıştı.

Bu uranyum madenini iyice araştırıldıktan sonra, uluslararası nükleer konferansta sonuçları yayınlanmış ve paylaşılmıştır. Paylaşılan bu araştırma sonuçlarında en ilginç olanı ise, bu uranyumun parçalanmış olduğu ve uranyumun bulunduğu bölgede radyoaktif atıkların tespit edildiği bilgisidir.

Devasa büyüklükte bir reaktör 

Bu devasa nükleer reaktör ile bugünkü mevcut çağımızın reaktörleri kıyaslanamaz. Yapılan araştırmalara göre, bu nükleer reaktör, birkaç mil uzunluğunda idi. Fakat buna rağmen bu devasa reaktörün termik etkisi, sadece 40 metrelik dar bir çevreyi kapsıyordu.
Bu gerçekler ile karşı karşıya kalan bilim adamlarından bazıları, bu nükleer reaktörün insan yapımı olamayacak kadar kusursuz olduğunu ve ancak doğal bir reaksiyon sonucu meydana gelen doğal bir reaktörden söz edilebileceğini iddia ederek, insanlık tarihine ve fizik bilimine bakışımızı tepetaklak edecek bu konuyu kısa sürede kapatmak istediler. 

Gerekli olan saf su nereden geliyor?

Şekil 2: 15 reaktörün yerlerini gösteren harita

Dr. Glenn T. Seaborg, Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Komisyonu eski başkanı ve ağır elementlerin sentezi üzerine yaptığı çalışmalarından dolayı Nobel Ödülü almış bir bilim adamıdır. Doğal bir reaksiyon için gerekli bazı şartların eksiksiz bir şekilde bir araya gelmesi gerektiğine işaret eden Dr. Glenn, örneğin nükleer reaksiyon için suyun son derece saf olması ve sadece yüzde bir milyon gibi en ufak bir kirlilikteki bir suyun, bu reaksiyonun ‘zehirlenmesine’ ve durmasına sebep olacağını ve doğada böyle bir saflığa sahip bir suyun bulunmadığını söyledi.


Doğal konsantrasyonlar nükleer bir reaksiyon için yetersiz 

Bu günkü kaya uranyum izotop konsantrasyonu yüzde (0,7171). 2 milyar yıl önce, kaya uranyum izotopu U-235 konsantrasyonu yüzde 3 idi. Bu, 2 milyar yıl önceki bir uranyum nükleer reaksiyonu için uygun değildi. Buna rağmen 2 milyar yıl önce böyle bir reaksiyon meydana geldi. Bu da gösteriyor ki, böyle bir reaksiyonun ancak yapay olarak ve insan eliyle gerçekleşmesi mümkündür.

Şekil 3: Reaktör Bölgesi… Fosil reaktör maden ocağının yan tarafında beton içine alınmış. Betonlama, fosil reaktörün radyasyon açısından tehlikeli oluşundan değil, ocağın eğiminden dolayı kaymasını önlemek üzere yapılmış 

SONUÇ ve DÜŞÜNCELER:

Oklo fenomeni olarak bilinen, jeolojik ortamda 15’den fazla nükleer reaktör fosilinin keşfi olayı ile ilgili olarak en son yayınlanan (2011) bilimsel makalelerden birinde yazarlar diyor ki “Bu fenomenin keşfinden bu yana 40 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen olay hâlâ bütün gizemini koruyor”[1].

Bir diğer bilimsel makalede ise Petrov ve arkadaşları tarafından “1972 yılında Gabon’da Oklo çıplak reaktörlerinin keşfi, 1945 yılında Enrico Fermi ve ekibi tarafından yapay füzyon zincirleme reaksiyonunun keşfinden bu yana, reaktör fiziğinin belki de en önemli olaylarından biri” yorumu yapılıyor [2].

Bu bulguları iyice incelediğimizde, önümüze çıkan tablo ise, yaklaşık 2 Milyar yıl önce Gabon’da teknoloji ve bilim bakımdan bizden daha üstün bir medeniyetin yaşamış olduğudur.

Onlar 2 milyar yıl önce bizim yapamayacağımız bir nükleer reaktör inşa etmiş ve tam olarak 500.000 sene çalıştırmıştır. Bu kulağa inanılmaz gibi gelse de, her şey böyle bir medeniyetin varlığına işaret etmektedir.

Salah-Eddine Bentridi, Benoıˆt Gall, Franc¸ois Gauthier-Lafayea, Abdeslam Seghour,
Djamel-Eddine Medjadi, ”Inception and evolution of Oklo natural nuclear reactors”
(Ge´ne`se et e´volution des re´acteurs nucle´aires fossiles d’Oklo), C.R. Geoscience 343 (2011) 738–748.Y. V. Petrov et al., “Natural Nuclear Reactor Oklo and Variation of Fundamental Constants: Computation of Neutronics of Fresh Core,” Phys. Rev. C. 74, 064610 (2006).

Böyle bir medeniyetin değil böyle çok sayıda medeniyetin dünya üzerinde dönem dönem çok yüksek bilim teknoloji çağları yaşadıklarını ispat eden onlarca başka yayın da SpaceExplorer.TV web sitemizde bulunabilir.

İnsanlığı bilim diye saçma sapan teorilere inandırdılar | Bilim dünyasının karanlık yüzü

HİÇBİRİ KANITLANAMADI. PEKİYİ NEDEN HERKES BUNLARA BİLİM DİYE İNANDIRILDI?

► Güneşte nükleer patlamalara eş bir takım patlamalar olduğu ve bu sayede güneşte ısı ve ışık oluştuğu, sadece bir teori idi ama bütün dünyayı buna inandırmakta bir beis görmediler. Oysa hala bu teori kanıtlanamadı. Bilim, yıldızların enerjisini nereden aldığını hala bulamadı. Tıpkı, hem kan pompalayan hem de aynı anda vücudun ihtiyacı olan elektrik enerjisini üreten kalbin, kendi enerjisini nereden aldığını hiç bulamadığı ve bulamayacağı gibi… 
Ve bu güne kadar hep haklı çıkan Müslüman gök bilimcilere göre güneş ısı ve ışığı başka bir kaynaktan alarak yansıtıyor. Kendisi gerçek bir ısı ve ışık kaynağı değil. Kalpler de enerjisini “madde” olmayan başka bir kaynaktan alıyor, bu enerjiyi bütün bedenin kullanımına sunuyor ve bu kaynağa “ruh” deniyor.

► İşte günümüz bilimi tam da burada takılıyor, sınırlı algılarımız ve tekniklerimiz ile sınırsızı anlamaya, yorumlamaya çalışıyor. Olmayınca da hiçbir bilimselliği olmayan ve çok zaman gerçeğin yakınından bile geçmeyen teoriler üretmekle ve dünyayı bunlara bilim diye inandırmakla yetiniyor. Onlardan biri de “akli ve ruhi rahatsızlıkların beyindeki kimyevi bozulmalar sonucu oluştuğu” iddiası… 
Öncelikle şu soruları sormaları ve somut kesin/bilimsel deliller ile cevaplar vermeleri gerekir iken, bu kadar temel soruları ve sorunları bile sıkıntı etmeyip, bütün dünyayı teorilere inandırdılar. Sorular şöyle:

– Akıl ya da ruh gerçekten var mı? 
– Var olduğunu düşündüğümüz bu şeyler gerçekten akıl mı, ya da ruh mu? Başka şeyler de olabilir mi? 

– Bunlar madde mi değil mi? Şekil, mekan, zaman bağlantısı var mı, yok mu? 

– Vücutta yerleri neresi? Vücut ile bağlantısı ne kadar, nereye kadar?

– Neden bozulurlar, akıl gidince nasıl gider, nereye gider? Uçup kaçar mı, ateş misali söner mi? Sonra yeniden yanar mı? Yok değilse nasıl olur?

– Bilimsel somut veriler ile varlığı kesinleştirilmiş şeylerden başkasını kabul etmiyor iken aklı ve ruhu nasıl var kabul edip, ne olduklarını somut olarak değerlendiremediğimiz bu madde ötesi şeyleri bir de tedavi etmeye kalkarız?

– Üstelik nasıl olur da var olduklarına dair hiçbir somut bilimsel veri bulunmayan akıl ve ruh gibi şeyleri var kabul edip de cin, şeytan, peri, hayalet gibi şeyleri bilimsel olmadığı gerekçesi ile inkar etme tezatı sergileyebiliriz?

Bu kadar temel soruları ve sorunları bile cevaplandıramayıp, teoriler üretip hatta psikiyatri gibi uydurma bilim dalları üretip bütün dünyayı teorilere bilim diye inandırdılar. 
Üstelik kendi teorilerinin neden bilimsel olduğu, başkalarının teorilerinin neden bilimsel olmadığı hususunda bile çok zaman yorum yapamadan, somut veri ortaya koyamadan, kanıtlanmamış kendi teorilerinin neden genel kabul görmesi gerektiği, yine kanıtlanmamış başkalarının teorilerinin neden genel kabul görmemesi hususunda bile hiçbir mantıklı yorum yapamadan böyle bir hareket tarzını sergilediler.

Biliyor musunuz, ilk psikiyatri ilacını bile henüz 1960’larda vereme çare ararken ve tamamen tesadüfen buldular. Bulunan ilaç vereme hiç fayda etmiyor ama hastaları sakinleştirip neşelendiriyordu. Ve bu da, psikiyatrların gözünde bu ilacın psikiyatri ilacı olarak kullanılabilmesine yeterli sebepti. Kimseye reçete yazamayan, hekim olarak kabul edilmeyen ve kimsenin itibar etmediği psikiyatrlar için yepyeni bir dönem bu tesadüfen bulunan ilaç ile başladı. Bunu, ilaç üreticileri ile de sıkı işbirliği halinde fırsata dönüştürdüler.

Bütün dünyayı “akli ve ruhi rahatsızlıkların beyindeki kimyevi bozulmalar sonucu oluştuğu” iddiasına, ilaçların da bu sorunu düzeltebileceği iddiasına inandırmakta bir beis görmediler. Zira gerçek meseleleri bilim değildi ve bu teori işlerine geldi. Bu bahane ile bu güne kadar hiç kimseyi tedavi etmeye yaramamış ilaçlar üretmeye devam ettiler, dünyayı sömürdüler. Hala da korkunç bir sömürü çarkı dönmeye devam ediyor. Bakın etrafınıza, yirmi küsur yıldır psikiyatri ilaçları kullananları ama hala hastalığı tedavi edilmemiş insanları bile göreceksiniz. Üstelik bunların tamamına yakını, bu ilaçların yan etkileri nedeni ile çok ciddi fiziki rahatsızlıklara yakalanmış durumdalar. Yirmi koca yılda bile iyi etmeyen ilaç, tedaviye yönelik bir ilaç mıdır, sömürüye yönelik bir ilaç mı? 

Dev ilaç firmaları bir yılda yüz milyar dolardan fazla parayı ilaç reklamlarına ve eşantiyonlara harcayacak kadar büyümüş ve rahat para kazanır durumdalar. Buna rağmen yaklaşık yarım asırdır akli ve ruhi rahatsızlıkların beyindeki kimyevi bozulmalar sonucu oluştuğu iddiasını kimse somut bilimsel veriler ile kanıtlayamadı. Buna rağmen modern psikiyatrinin akli ve ruhi hastalıkları tedavide kullandığı ilaçların temeli bu teoriye dayanıyor. Bu yüzden olsa gerek, psikiyatrlar kimseyi iyi edemiyor. 

Sadece ilaç firmaları değil, psikolog ve psikiyatrlar da çok kolay ve iyi para kazanıyorlar. Türkiye’nin pek çok ünlü psikiyatri hekimi, özellikle hafta sonunda sözde muayenehanesine Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanları ortalama 5 dakikada odasından çıkarıp, sırada bekleyen diğer hastayı kabul ediyor. Bundan da hiç utanmıyor. Yüzlerce lira muayene ücreti alıyor, yüzlerce liralık da ilaç yazıyor. 15 gün sonra kontrole gelenden para almıyor, sonraki 15 günde gelenden aynı kazık tarifeden bir daha tam ücret alıyor. Yani bir ayda on dakikasını ayırarak, sadece bir hastasından birkaç bin lira toplayanlar bile var. Düşünün, sadece bir cumartesi günü yaklaşık yüz hastayı kabul edenler bile var… Bu durum da, bu kadar bedavadan para kazanılabiliyor oluşu da, bu temelsiz sözde bilimin gerçek ve kirli yüzünü insanlığa anlatmanın önündeki en büyük engellerden birini teşkil ediyor. Bu konuların detayları için bkz: www.PsikiyatrininKaranlikYuzu.com

► Işık hızının aşılamayacağı, bilim hırsızı bir Yahudi olan Einstein’in uydurması… Işık hızı yüzlerce kat aşıldı. Dünyada mevcut bulunan onlarca farklı bilim kurumunda son yirmi yıl içinde yapılan yüzlerce deney ışık hızının aşılabileceğini kanıtladı. Işık hızının aşılabileceğini kanıtlamak için CERN’ün kurulması ve kullanılması da gerekmiyordu. Bu da kamuoyunu yanıltma ve yönlendirme taktiğinden başka bir şey değildi.

Işık hızının on milyarlarca katına çıkılabileceğini de günümüzün DÜRÜST bilim adamları kabul etti. Bu husus pek çok belgeselde bile konu edildi. Bu bilim adamları gerçek kimliklerini gizlemeden bu belgesellere konuştular. “Ne var bunda?” demeyin. Bu çok riskli bir hareketti. Zira CERN‘de ışık hızının aşıldığı deneyleri yapıp bir sevinç ile dünya insanlığına duyuran DÜRÜST bilim adamları siyasi baskı altında kalıp kovuldular. Ve bu kovulmaya “istifa” kılıfı geçirildi.

Çünkü böyle bir durum batının çok övündüğü bilimini, onların uydurduğu günümüz Fizik bilimini ve ülkemizde de okuttukları Fizik bilimi öğretim müfredatını temelden yıkıyor. Albert Einstein‘in patent kurumunda çalışırken proje çalan pasaklı bir Yahudi olduğu gerçeği ile yüzleştiriyor bütün dünyayı. Şaşırmayın, zaten günümüz modern psikiyatrisi de anasına karşı cinsi duygular beslemeyi meşru kabul eden ve hiçbir şeyi kanıtlayamamış olup hayatı boyunca tuttuğu bütün notları, en küçük bir notu bile imha eden bir Yahudi olan Sigmund Solomon Freud‘a dayanıyor ki, ölümü için intiharı tercih edecek kadar kafası ve ruhu bozuk bir arkadaştı kendisi. Ha bu arada Darwin’in, Lenin’in, Stalin’in ve daha diğer yüzlercesinin de hep aynı Yahudi teşkilatlanmasının fertleri olduğunu ayrıca yazmaya gerek yok, zira artık bunları herkes duydu. Bu hususun ayrıntıları için bkz: www.SpaceExplorer.TV ve ayrıca bkz: www.icimizdekiisrail.com

► Işık hızının aşılması durumunda maddesel formumuzu kaybedeceğimiz iddiası da kanıtlanmamış bir teori idi. Şimdi ise dakika itibar edilmeyecek bir yanılgı durumuna dönüştü. Zira ışık hızının aşıldığı testler bunun böyle olmadığını, maddesel formun bozulmadığını ve zamanda ileri ya da geri gidilemediğini kanıtladı. Dünyanın önde gelen bir gök bilimcisi de uzayda ışık hızından çok çok hızlı hareket eden gök cisimlerini keşfetti. Bunları o meşhur ve övünülen dev teleskopları ile görüntüledi. Işık hızından bile kat kat hızlı yol alan bu cisimlerin, maddesel formalarını korudukları meydanda idi ve bu gerçekleri “NASA’nın açıklanamayan dosyaları” isimli belgeselde izah etti. Youtube’da bu gerçekleri ve belgeselleri Türkçe içerikle bile bulabilirsiniz. Söz konusu kısmı izlemek için bkz:

http://spaceexplorertv.web.tv/embed/iv7yclqcqxa/0/0
– C vitaminin soğuk algınlıklarına çok iyi geldiği teorisinin kanıtlanamamış ve aksinin kanıtlanmış olması, yine kolesterol konusunda dönen dolaplar, bilim adamlarının içinde de çok sayıda art niyetli, namussuz, dürüst olmayanlarının bulunduğu ve bütün dünyayı kandırabildikleri gerçeği ile yüzleşmemizi sağladı. 

Daha saymakla zor bitecek kadar çok yalana bilim diye inandırdılar insanları. Bütün bunların anlatıldığı “Dünyayı aldatanlar” ve “Neden aldattılar” isimli kitaplar yayınlamak dürüst araştırmacıların bir an evvel yapması gereken bir insanlık hizmeti. 


Mehmet Fahri Sertkaya